6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Madde 14

Türk Borçlar Kanunu 14. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 14- Yazılı şekilde yapılması öngörülen sözleşmelerde borç altına girenlerin imzalarının bulunması zorunludur. Kanunda aksi öngörülmedikçe, imzalı bir mektup, asılları borç altına girenlerce imzalanmış telgraf, teyit edilmiş olmaları kaydıyla faks veya buna benzer iletişim araçları ya da güvenli elektronik imza ile gönderilip saklanabilen metinler de yazılı şekil yerine geçer. c. İmza

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

5 karar eşleşti
11. Hukuk Dairesi, 2023/5729 E., 2024/3194 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul 4.Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi
ul fire payının tenkis edilmesi sureti ile hesaplanan 17.376,76 TL maddi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davalının izinsiz baskılarının birer izinsiz umuma arz niteliğinde olduğu, ayrıca davalının eyleminin aynı zamanda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanun (6098 sayılı Kanun) uyarınca bir haksız fiil oluşturduğu, davalının gerek 5846 sayılı Kanun'un 14 üncü maddesi gereğince gerekse
11. Hukuk Dairesi         2023/5729 E.  ,  2024/3194 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul 4.Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/121 Esas, 2023/39 Karar BİRLEŞEN DAVADA DAVALI : İnsan Yayınları Yayın Dağıtım ve Pazarlama Ticaret Anonim Şirketi vekili Avukat ... HÜKÜM : Kısmen kabul Taraflar arasındaki Fikir ve Sanat Sanat Eseri Sahipliğinden Kaynaklanan Haklara Tecavüzün Ref'i, Önlenmesi ve Tazmini davasının bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Mahkeme kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili asıl ve birleşen davada dava dilekçesinde; davacının psikoloji alanında profösörlük ünvanına sahip olan bir bilim insanı ve yazar olduğunu, "SU ÜSTÜNE YAZI YAZMAK" isimli eserinin Türkiye' de yayınlanması için 1994 yılında İnsan Yayınları- .... ile anlaştığını, fakat yazılı sözleşme imzalamadıklarını, 2006 yılında yazılı sözleşme imzalanana kadar, 2002 yılında 4.500 adet ve 1.000 adet, 2003 yılında 2.000 adet, 2004 yılında 2.000 adet, 2005 yılında 1.050 adet bandrol alındığını, 2006 yılında 3 yıllık yazılı sözleşme yapıldığını ve bu süre içerisinde 2006 yılında 1.050 adet, 2007 yılında 1.000 adet, 2009 yılında 11.000 adet bandrol alındığını, müvekkili ile davalı arasında yapılan 05.09.2006 tarihli ve 3 yıl süreli sözleşme ile çoğaltma ve yayma haklarının davalıya devredildiğini ancak baskı sayısı konusunun sözleşmede yer almadığını, davalının sözleşmesinin bitmesine yakın 11.000 adet kitap bandrolü aldığını, bilgisi ve rızası dışında hukuka aykırı kitap baskı ve satışı yapıldığını, davalının satış noktasında alt katta kitapları bulundurmadığını, talep geldiğinde kitapların üst kattan getirilerek satıldığını ve alanlara başka kitaplara ait fiş verildiğini, bu şekilde davalının eylemlerinin müvekkilinin 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanun'undan (5846 sayılı Kanun) kaynaklanan haklarını ihlal ettiğini, müvekkilinin maddi ve manevi zarara uğradığını iddia ederek müvekkilinin rızası dışında basılmış tüm kitap nüshalarının toplatılmasını, müvekkilinin rızası dışında umuma arz nedeniyle 50.000,00 TL manevi, mali hak ihlali nedeniyle şimdilik 1.00,000 TL maddi tazminata hükmolunmasını talep etmiştir. II. CEVAP Asıl davada davalı vekili cevap dilekçesinde; taraflar arasında herhangi bir sözleşme bulunmadığını, taraflar arasında bir sözleşmesel ilişki kurulmadığı gibi sözleşmeye aykırılığın da söz konusu olmadığını savunarak husumet yokluğu nedeniyle davanın reddini istemiştir. Birleşen davada davalı vekili cevap dilekçesinde; davacı ile davalı arasında 1994 yılında şifahi sözleşme yapıldığını, 2006 yılında yazılı sözleşme imzalandığını, davalının sözleşmeye uygun davrandığını, tecavüzün ref’i talebinin şartlarının oluşmadığını en son 2009 yılında basımı yapılan kitapların dava tarihinden önce tükendiğini, davalıya gönderilmiş bir ihtarname olmadığını, davacının telif ücretlerinin ödendiğini, aksi bir iddia varsa bunun alacak davası olarak ileri sürülebileceğini, davacının davalının kusurundan kaynaklanan herhangi bir manevi zararının olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. III. MAHKEME KARARLARI, BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Mahkemece Verilen İlk Karar Mahkemece 22.12.2015 tarih, 2013/176 E. ve 2015/229 K. sayılı kararı ile asıl davada, davalı ....'ye husumet yöneltildiği, taraflar arasındaki Contract başlıklı 05.09.2016 tarihli sözleşmenin diğer tarafının bu şirket olmayıp birleşen davadaki davalı ... Yayınları Yayın Dağıtım ve Pazarlama Ticaret A.Ş. olduğu, her iki şirket aynı gruba ait ve aralarında organik bağ bulunan şirketler olmakla birlikte dava konusu kitabın baskı ve dağıtımını yapan şirketin asıl davadaki şirket olmayıp birleşen davadaki şirket olduğu ve her ikisinin farklı tüzel kişiliklerinin bulunduğu, dolayısı ile asıl davada davalının husumet itirazının yerinde olduğu gerekçesiyle asıl davanın husumet yönünden reddine, birleşen dava bakımından ise dava konusu “Su Üstüne Yazı Yazmak” adlı eserin sahibinin davacı olduğu, davalının taraflar arasındaki sözleşme kapsamını aşacak şekilde gerek sözleşme sona ermeden, gerekse sözleşme sona erdikten sonra baskı ve satış yaptığı dolayısıyla dava konusu izinsiz baskılar nedeniyle davacıya daha önce yapılan 2.465,30 TL tutarındaki ödeme mahsup edildikten sonra davacının davalıdan 17.671,00 TL telif alacağının bulunduğu, her ne kadar davacı 22.12.2015 tarihli ıslah dilekçesi ile maddi tazminat talebini 17.376,76 TL'ye yükseltmiş ise de, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanun'un (6100 sayılı Kanun) 177 nci maddesinin birinci fıkrası gereği tahkikat bitirildikten sonra ıslah yapılamayacağı, 8 Ekim 2015 ve 24 Kasım 2015 tarihli duruşmalarda, celse arasında inceleme yapılarak tahkikatın bitirilebileceği ve bir sonraki oturumun sözlü yargılama oturum günü olarak belirlenebileceği konusunda tarafların uyarıldığı, tahkikatın 10.12.2015 tarihinde bitirildiği, ıslah dilekçesinin ise 22.12.2015 tarihinde verildiğinden ıslah yapılmamış sayıldığı ve taleple bağlı kalındığı, davalının izinsiz baskılarının birer izinsiz umuma arz niteliğinde olduğu ayrıca davalının eyleminin haksız fiil oluşturduğu, davalının gerek 5846 sayılı Kanun' un 14 üncü madde gereği gerekse genel hükümlere göre manevi tazminat talep edebileceği, davacının bir akademisyen, davalının ise yayıncılık sektöründe faaliyet gösteren bir şirket olduğu gözetilerek ve ihlalin süresi, boyutu, niteliği dikkate alınarak 10.000,00 TL manevi tazminatın uygun olduğu gerekçesiyle, asıl davanın husumet yönünden reddine, birleşen davanın taleple bağlı kalınarak ve kısmen kabulüne, “Su Üzerine Yazı Yazmak” adlı kitabın davalı tarafça sözleşme harici baskı ve satışı nedeniyle takdiren ve taleple bağlı kalınarak 1.000,00 TL maddi ve takdiren 10.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin manevi tazminat talebinin reddine davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. B. Bozma Kararı Dairemizin18.01.2022 tarih, 2021/2738 E. ve 2022/364 K. sayılı kararıyla, asıl davaya yönelik hükmün onanmasına, birleşen dava bakımında ise mahkemece stok farkları bakımından bilirkişilerce yapılan açıklamaların davacı yanın itirazını karşılamaktan uzak olmasına karşın raporun bu hali ile hükme esas alınması yerinde olmadığı, mahkemece, makul fire hususunda bilirkişiden ek rapor alınarak tazminat hesabının bu çerçevede yapılması gerektiği, öte yandan yapılan yargılama ile ilgili olarak tahkikatın bittiğine, sözlü yargılamaya geçildiğine dair celse arasında karar verilmesi 6100 sayılı Kanun'un 184 ve 186 ncı maddelerine aykırı olduğu, buna göre de davacının ıslah talebinin tahkikatın sona ermesinden sonra dile getirildiğinden bahisle reddedilmesi de doğru olmadığına işaret edilerek bozulmuştur. C. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemenin yukarıda tarih, esas ve karar sayısı belirtilen kararı ile bozma ilamı doğrultusunda alınan ek rapor ve toplanan deliller ışığında, asıl dava yönünden davanın husumet yönünden reddine, birleşen dava yönünden makul fire payının tenkis edilmesi sureti ile hesaplanan 17.376,76 TL maddi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davalının izinsiz baskılarının birer izinsiz umuma arz niteliğinde olduğu, ayrıca davalının eyleminin aynı zamanda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanun (6098 sayılı Kanun) uyarınca bir haksız fiil oluşturduğu, davalının gerek 5846 sayılı Kanun'un 14 üncü maddesi gereğince gerekse genel hükümlere göre manevi tazminat da talep edebileceği, davacının bir akademisyen, davalının ise yayıncılık sektöründe faaliyet gösteren bir şirket olduğu gözetilerek ve ihlalin süresi, boyutu, niteliği dahi dikkate alınarak 10.000,00 TL manevi tazminatın yerinde olacağı, fazlaya ilişkin talebin reddine gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. IV. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde birleşen davada davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; davalının sözleşme hükümleri gereğince ve sözleşmeye uygun olarak hareket ettiğini, davacıya ait hesaba 16.11.2006 tarihinde 1.000,00 USD telif ödemesi yapıldığını, davacının bilgisi ve sözleşme hükümleri dışında basım yapmadığını, sözleşmenin bitim tarihi olan 18.10.2009 tarihinden sonra kesinlikle dava konusu eserin basımı yapılmadığını, kitabın halen satışının yapıldığına ilişkin iddiasını ispat külfetinin davacıda olduğunu, tecavüzün refi talebiyle davanın açılmasında davacının hukuki menfaati bulunmadığını, davacının haksız kazanç sağlamaya yönelik dava açtığını, bilirkişi raporunun eksik incelemeye dayandığını, maddi ve manevi tazminat koşullarının oluşmadığını, husumet ve tüm esaslar bakımından itirazının olduğunu, ıslah dilekçesinin de süresinde verilmediğini ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık," Su Üstüne Yazı Yazmak" isimli kitabın davalı tarafça sözleşmeye aykırı ve izinsiz olarak basılıp basılmadığı, bundan dolayı davacının maddi ve manevi zararının bulunup bulunmadığı, varsa zarar miktarının ne olduğu ve davalının husumet itirazının yerinde olup olmadığı hususunda toplanmaktadır. Dava, davacının 5846 sayılı Kanun kaynaklanan haklarının ihlal edilmesi nedeniyle uğradığı maddi ve manevi zararın tahsili ve tecavüzün önlenmesine istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 5846 sayılı Kanun'un 14, 22, 23, 68, 69 ve 70 inci maddeleri. 3. Değerlendirme Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin bütün temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. V. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan kararın ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine, Dosyanın Mahkemesine gönderilmesine, 24.04.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

3. Hukuk Dairesi, 2022/8260 E., 2023/16 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
tam metni aç
2.6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 14 üncü maddesine göre;
3. Hukuk Dairesi         2022/8260 E.  ,  2023/16 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/950 E., 2022/1322 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 9. Tüketici Mahkemesi SAYISI : 2020/314 E., 2021/402 K. Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davacı ve asıl dosyada davalı ...Ş. vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalının başvurusunun esastan reddine, davacının başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle asıl ve birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl dosyada davalı ...Ş. vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili asıl ve birleşen dava dilekçesinde; davalı ... ile akdettikleri sözleşme gereği, davalı şirketin 0537 581 16 17 nolu faturalı telefon hattını kullanımına tahsis ettiğini, ancak haberi olmaksızın 04.07.2017 tarihinde sözleşmenin feshedilerek, kullandığı hattın eski eşi ...'ın yetkilisi olduğu Assa İth. İhr. İnş. Taah. İnş. Malz. Gıda San. ve Tic. Ltd. Şti.'ye devredildiğini, bunun üzerine Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2017/64247 nolu soruşturma dosyası ile suç duyurusunda bulunduğunu, maddi ve manevi tazminat davası açma hakkını saklı tuttuğunu beyan ederek; davalı tarafça gerçekleştirilen devir talep formundaki imzanın kendisine ait olmadığının ve devir sözleşmesinin geçersizliğinin tespiti ile devir işleminin iptaline, 0537 581 16 17 nolu hattın adına kaydının yapılmasına ve başkası tarafından kullanılan sim kartın iptaline, tarafına yeni sim kartı verilmesini ve hattın adına tahsisine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. II. CEVAP Asıl dosyada davalı ...Ş. vekili cevap dilekçesinde; davaya konu GSM hattının 24.05.2016 tarihinde davacı tarafından kullanılmaya başlandığını, GSM hattının 05.07.2017 tarihli devir formu ile davacı tarafından Assa İth. İhr. İnş. Taah. Gıda San. Tic. Ltd.Şti'ye devredildiğini, devir formu incelendiğinde davacının formda imzasının bulunduğu ve işleme muvafakat ettiğinin görüleceğini, devir sözleşmesi ekinde davacının kimlik fotokopisinin de bulunduğunu, devir işleminin mevzuata uygun olarak gerçekleştiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Birleşen dosya davalıları ... ve Assa İth. İhr. İnş. Taah. İnş. Malz. Gıda San. ve Tic. Ltd. Şti., usulüne uygun tebligata rağmen davaya cevap vermemişlerdir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Adana Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2017/64247-98 soruşturma numaralı dosyasında yaptırılan bilirkişi incelemesine göre 05.07.2017 tarihli... adına düzenlenmiş devir formundaki imzanın ...'ın eli ürünü olduğu, imzanın davacıya ait olmadığı, davalı ... Şirketine ait bayinin devir sözleşmesini düzenlerken kimlik belgesi ile işlem yapanın aynı kişi olduğunu denetleme yükümlülüğünün olduğu, davacının kadın, işlem yapan dava dışı ...'ın ise erkek olması nedeniyle kolaylıkla işlemin abone tarafından gerçekleştirilmediğinin anlaşılabilecek nitelikte olması gerekçesiyle, asıl ve birleşen dava yönünden açılan davanın kabulüne, davalı şirket tarafından gerçekleştirilen 05375811617 numaralı hattın devir talep formundaki imzanın davacıya ait olmadığının tespiti ile devir işleminin iptaline, 05375811617 numaralı hattın davacı adına kaydının yapılmasına, birleşen dosya davalıları adına yapılan kaydın iptaline, davacıya belirlenen hatta ilişkin yeni bir sim kartı tahsis edilmesine, karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A.İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ve asıl dosya davalısı Vodafone Telekomünikasyon A.Ş. Vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri 1.Davacı vekili; birleşen dava yönünden ayrı vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği gerekçesiyle kararın ortadan kaldırılarak, birleşen dava yönünden ayrıca vekalet ücretine hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir. 2.Asıl dosya davalısı Vodafone Telekomünikasyon A.Ş. vekili ise; kararın icra edilebilir nitelikte olmadığı, dava konusu devir işleminin davacının nüfus cüzdanı kullanılarak gerçekleştirilmiş olup, davacı iddialarının aksine söz konusu devir işleminin davacının bilgisi ve rızası dışında yapılmasının mümkün olmadığı, gerektiğini belirterek ilk derece mahkemesi kararının ortadan kaldırılarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. C. Gerekçe ve Sonuç 1.Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, asıl dosya davalısı Vodafone Telekomünikasyon A.Ş.'nin istinaf başvurusu yönünden yapılan incelemede; dava konusu hattın davacı adına kayıtlı iken, birleşen dosya davalısı ...'a devredildiği, Adana Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2017/64247-98 soruşturma numaralı dosyasında yaptırılan bilirkişi incelemesine göre 05.07.2017 tarihli... adına düzenlenmiş devir formundaki imzanın ...'ın eli ürünü olduğu, imzanın davacıya ait olmadığı, davalıya ait bayiinin devir sözleşmesini düzenlerken kimlik belgesi ile işlemi yapanın aynı kişi olduğunu denetleme yükümlülüğünün olduğu, davacının kadın, işlem yapanın ise (eşi) erkek olması nedeniyle kolaylıkla abone tarafından işlemin gerçekleştirildiğinin anlaşılabilecek nitelikte olduğu, buna göre yapılan devir işleminin geçersiz olduğu, hattın davalı ...'a ihya işlemi yapılarak aktif edilmesi sonucu davacı adına kaydının yapılabileceği, mahkeme kararı nedeniyle davalı GSM şirketinin kararı infaz etmesi gerektiği gerekçesiyle mahkemece verilen karar usul ve yasaya uygun bulunmuş ve davalının istinaf başvurusunun HMK 353/1-b-1 maddesi uyarınca reddine, karar verilmiştir. 2.Davacının istinaf itirazları yönünden yapılan değerlendirmede ise; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 166. ve devamı maddeleri uyarınca, davaların birleştirilmesine karar verilmesi halinde sadece bunların yargılamasının birlikte yütürülmekte olup, her davanın bağımsız karakterini koruduğu, bu durumda her dava için ayrı ayrı hüküm kurulması, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin her dava için ayrı ayrı belirlenmesi gerektiği gerekçesiyle mahkemece asıl ve birleştirilen dava yönünden ayrı ayrı hüküm kurulması gerekirken yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş ve davacının istinaf talebinin kabulüyle HMK 353/1-b-2 maddesi gereğince karar kaldırılarak yeniden esas hakkında; asıl ve birleşen dava yönünden açılan davanın kabulüne, davalı şirket tarafından gerçekleştirilen 05375811617 numaralı hattın devir talep formundaki imzanın davacıya ait olmadığının tespiti ile devir işleminin iptaline, 05375811617 numaralı hattın davacı adına kaydının yapılmasına, birleşen dosya davalıları adına yapılan kaydın iptaline, davacıya belirlenen hatta ilişkin yeni bir sim kartı tahsis edilmesine, asıl dava yönünden Av. Asgari Ücret Tarifesi Gereğince 2,550,00 TL vekalet ücretinin davalılardan tahsili ile davacıya ödenmesine, birleşen dava yönünden Av. Asg. Ücrt. Trf. Gereğince 2,550,00 TL vekalet ücretinin davalısından tahsili ile davacıya ödenmesine dair yeniden esas hakkında karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl dosya davalısı Vodafone Telekomünikasyon A.Ş. vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Kararın icra edilebilir nitelikte olmadığı, dava konusu devir işleminin davacının nüfus cüzdanı kullanılarak gerçekleştirilmiş olup, davacı iddialarının aksine söz konusu devir işleminin davacının bilgisi ve rızası dışında yapılmasının mümkün olmadığı, istinaf mahkemesi tarafından hem asıl dava hem de birleşen dava yönünden vekalet ücretine hükmedilmiş ise de, huzurda görülen davada zorunlu dava arkadaşlığı bulunmakta olup, bizzat davacı taraf kendi kusuru ile iki dava açılmasına neden olduğundan her bir dava yönünden ayrı vekalet ücreti talep edilmesinin hukuki dayanağı bulunmadığı gerekçesiyle kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, geçersiz devir sözleşmesi nedeni ile devir işleminin iptal istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1.6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'un 166 ıncı maddesine göre, ayrı ayrı açılmış davaların aralarında bağlantı bulunmaları koşulu ile birleştirilerek bakılabilmeleri mümkündür. Ancak, birleştirme kararı, taraflar arasındaki uyuşmazlığı esastan çözümleyen bir karar değildir. Bu karar, sadece birleştirilen davaların tahkikat safhalarının müşterek cereyan etmesi sonucunu doğurmaktadır. Diğer bir anlatımla, asıl ve birleşen davalar birbirinden bağımsız, müstakil davalardır. Bu nedenle, asıl ve birleşen davaların ayrı ayrı karara bağlanması, yargılama giderleri ile vekalet ücretlerinin ayrı ayrı tayin edilmesi gerekmektedir. 2.6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 14 üncü maddesine göre; yazılı şekilde yapılması öngörülen sözleşmelerde borç altına girenlerin imzalarının bulunması zorunludur. 3.Değerlendirme 1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür. 2. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile (IV/C.) numaralı paragrafta yer verilen Bölge Adliye Mahkemesi kararının dayandığı yasal ve hukuksal gerekçelere ve özellikle asıl dosya davalısının Vodafone Telekomünikasyon A.Ş., birleşen dosya davalılarının ... ve Assa İth. İhr. İnş. Taah. İnş. Malz. Gıda San. ve Tic. Ltd. Şti. olduğunun anlaşılmasına göre karar usul ve kanuna uygun olup davalı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı bakiye temyiz giderinin temyiz eden asıl davalıya yükletilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,16.01.2023 tarihinde oy birliğiyle karar veridi.
Hukuk Genel Kurulu, 2021/701 E., 2022/275 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
(TBK 14) maddeye göre, yazılı şekilde yapılması öngörülen sözleşmelerde borç altına girenlerin imzalarının bulunması zorunludur.
Hukuk Genel Kurulu         2021/701 E.  ,  2022/275 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “limited şirketin esas sermaye artırımına ilişkin genel kurul kararlarının yokluğunun tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar, davalılar vekilinin temyiz istemi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili; müvekkilinin davalı şirkette %45 oranında pay sahibi olduğunu, müvekkilinin şirket yönetiminde olmaması ve zaman zaman yurt dışında yaşamasından faydalanan davalı şirket ortaklarının müvekkilinin imzasını taklit etmek veya ettirmek suretiyle genel kurulda kararlar aldıklarını, bu hususun müvekkili tarafından alınan imza incelemesine ilişkin uzman görüşleri ve tespit dosyasında alınan bilirkişi raporu ile sabit olduğunu, özellikle genel kurulda alınan sermaye artışına ilişkin kararlarla müvekkilinin davalı şirketteki payının %0,1 oranına düşürüldüğünü, müvekkilinin 23.10.1995 tarihinden itibaren davalı şirketin genel kuruluna katılmadığını ve bu tarihten itibaren davalı şirketin sevk ve idaresinde usulsüzlükler yapılmaya başlandığını, bu nedenle 23.10.1995 tarihinden itibaren toplantı çağrısı yapılmadan ve müvekkilinin imzası taklit edilmek suretiyle sahte imzalarla alınan tüm genel kurul kararlarının mutlak butlanla batıl ve yok hükmünde olduğunu ileri sürerek davalı şirketin 23.10.1995 tarihinden itibaren alınmış tüm genel kurul kararlarının ve şirket müdürü tarafından alınmış tüm kararların mutlak butlanla batıl ve yok hükmünde olduğunun tespiti ile müvekkilinin davalı şirkette %45 oranında pay sahibi olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiş; yargılama sırasında davalı şirketin genel kurul kararlarından sadece sermaye artışına ilişkin olanların mutlak butlanla batıl ve yok hükmünde olduğunun tespitini talep ettiğini beyan etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalılar vekili; davacının kötü niyetli davrandığını, dayandığı bilirkişi raporlarındaki imza incelemelerinin fotokopi üzerinden yapıldığını, fotokopi üzerinde yapılan incelemelerin bir delil olamayacağını, üstelik aynı olan imzaların bazılarının davacı tarafından kabul edilirken bazılarının kabul edilmemesinin hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğunu, davacının imzasını inkâr ettiği genel kurul toplantılarından birinde alınan karar doğrultusunda sermaye taahhüdü altındaki sermaye borcunu banka havalesi yoluyla ödediğini, ayrıca ticaretle iştigal eden davacının ticaret sicilinde ilan edilen genel kurul kararlarına 17 yıl geçtikten sonra itiraz etmesinin hakkın kötüye kullanılması olduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 20.01.2016 tarihli ve 2014/673 E., 2016/24 K. sayılı kararı ile; davacının kendi kabulünde olan 09.11.1994 tarihli sermaye artış kararına göre pay oranının %40 olduğu, bundan sonra yapılan davaya konu sermaye artış kararlarında davacı adına atılan imzaların davacının eli ürünü olmadığı, davaya konu sermaye artış kararları ana sözleşme değişikliğine ilişkin olduğu için 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı TTK) 513/1 maddesinde öngörülen nisapla alınmadığından yok hükmünde olduğu, sermaye ödemesinin davacı tarafça yapıldığı kesin olarak kanıtlanamadığından bu durumun davacının yapılan işlemlere sonradan onay verdiği şeklinde yorumlanamayacağı, davacının dava hakkını bilerek kötüye kullandığına dair savunmayı kanıtlayan somut bir delil gösterilmediği, sadece uzun süre geçmiş olması davacının dava hakkını kötüye kullandığını ortaya koymayacağı, genel kurul kararlarının geçersizliğinin tespiti davası şirket tüzel kişiliğine yöneltilmesi gereken bir dava olup şirket ortağına veya yöneticisine husumet yöneltilemeyeceği gerekçesiyle genel kurul kararlarının yoklukla malul geçersiz kararlar olduğuna dair talep yönünden davalı ... aleyhindeki davanın pasif husumet ehliyeti yokluğu nedeniyle reddine, genel kurul kararlarının yoklukla malul geçersiz kararlar olduğunun tespiti talebine ilişkin davalı şirket aleyhine açılan davanın kısmen kabulü ile davalı şirketin 12.11.1997 Bakanlık onay tarihli, 17.09.1998 Bakanlık onay tarihli, 28.09.2001 tarihli, 17.06.2004 tarihli, 23.05.2005 tarihli, 16.10.2006 tarihli, 23.07.2008 tarihli, 14.12.2009 tarihli, 02.02.2010 tarihli ve 28.11.2011 tarihli sermaye artış kararlarının yoklukla malul geçersiz kararlar olduklarının tespitine, payın tespiti talebinin her iki davalı yönünden kısmen kabulü ile davacının davalı şirkette %40 oranında pay sahibi olduğunun tespitine, bakiye %60 payın davalı ...'a ait olduğunun tespitine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 28.11.2017 tarihli ve 2016/6325 E., 2017/6651 K. sayılı kararı ile; “…1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir. 2-Dava, davalı limited şirketin 23.10.1995 tarihinden sonra alınmış tüm sermaye artışına dair ortaklar kurulu kararlarının çağrısız ve davacının imzası taklit edilmek suretiyle alınmış olması nedeniyle mutlak butlanla batıl olduğunun tespiti ve davacının davalı şirketteki pay oranının tespiti istemine ilişkin olup mahkemece yukarıda yazılı gerekçeyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Her hak gibi genel kurul kararının butlanının ileri sürülmesi de dürüstlük kuralı çerçevesinde mümkündür.(TMK md.2) Bu kurala aykırı olarak dava ve itiraz yoluyla genel kurul kararının butlanına istinat edilemez. Kararların butlanının ileri sürülmesinin hangi hallerde hakkın kötüye kullanılması olarak niteleneceğini veya hangi hallerde hakkın kötüye kullanılmasının söz konusu olamayacağını önceden belli ilkelere bağlamaya imkan yoktur. Hakim, butlanın ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı veya hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığını her olayda resen ve “ahval ve şartların heyeti umumiyesini göz önünde tutarak serbestçe takdir edecektir. (Anonim Ortaklıklarda Genel Kurul Kararlarının Hükümsüzlüğü, 2014 syf. 183-184 20, Prof.Dr. Erdoğan Moroğlu) Davacı, 23.10.1995 tarihinden sonra alınan sermaye artırım kararlarının geçersiz olduğunu ileri sürmüştür. Davalılar da, davacının davalı şirketle aynı alanda faaliyet gösteren bir şirketin ortağı ve müdürü olduğunu, tacir olan davacının ticaret sicilinde ilan edilen ortaklar kurulu kararlarına 17 yıl geçtikten sonra itiraz etmesinin hakkın kötüye kullanılması mahiyetinde olduğunu savunmuştur. Mahkemece, davaya konu sermaye artırım kararlarında davacıya atfen atılan imzaların davacının eli ürünü olmadığı, davacının dava hakkını bilerek kötüye kullandığına dair savunmayı kanıtlayan somut bir delil gösterilmediği, sadece uzun süre geçmiş olmasının davacının dava hakkını kötüye kullandığını ortaya koymayacağı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Ayrıca mahkemece 23.05.2005 tarihinde davacının yurt dışında olduğu, bu nedenle 23.05.2005 tarihli sermaye artırım kararının alındığı toplantıya katılmasının ve imza atmasının mümkün olmadığı belirtilmişse de dosyada mevcut Emniyet Müdürlüğü kayıtlarına göre davacının bu tarihte yurt dışında olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda mahkemece, yukarıdaki açıklamalar ışığında davacının davalı şirketle aynı alanda faaliyet gösteren bir şirketin ortağı ve müdürü olduğuna ilişkin iddia, sermaye artırım kararının alındığı tarihlerde davacının yurt dışında bulunmadığı ve aradan geçen süre de nazara alınarak alınan kararların butlanının ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı veya hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle hüküm tesisi doğru olmamıştır…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 15.01.2020 tarihli ve 2019/582 E., 2020/23 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, ilk kararda uzun süre geçmiş olmasının davacının dava hakkını kötüye kullandığını ortaya koymayacağının belirtildiği, yokluk hukukî durumunun zaman geçmekle değişmeyeceği ve hukuken yok hükmünde olan bir kararın zaman geçmesiyle varlık kazanamayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının davalı şirketle aynı alanda faaliyet gösteren bir şirketin ortağı ve müdürü olduğuna ilişkin iddia, sermaye artırım kararının alındığı tarihlerde davacının yurt dışında bulunmadığı ve aradan geçen süre de nazara alınarak alınan kararların yok hükmünde olduğunun ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı veya hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. ÖN SORUN 12. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle; Özel Daire bozma kararında dürüstlük kuralına aykırılık veya hakkın kötüye kullanılması yönünden değerlendirme yapılarak karar verilmesi gerektiği belirtilmiş ise de mahkemece ilk kararda bu konuda değerlendirme yapılarak karar verilmiş olduğundan dosyanın Özel Daireye gönderilmesinin gerekip gerekmediği hususu ön sorun olarak tartışılmış; yapılan görüşmelerde, makemece direnme kararında bozmaya cevap verildiği ve gerekçenin kuvvetlendirildiği bu nedenle temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca yapılması gerektiği sonucuna varılarak ön sorunun bulunmadığına oy çokluğu ile karar verilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir. IV. GEREKÇE 13. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle genel kurul kararlarının hükümsüzlüğü hakkında açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır. 14. Hukukî işlem, bir veya birden çok kişinin hukuk düzeninin öngördüğü sınırlar içinde gerektiğinde diğer unsurlarla birlikte hukukî sonuçlar doğurmaya yönelik irade açıklamasından oluşan hukukî bir olgudur. İrade açıklamasının yönelmiş olduğu hukukî sonuç, bir hakkın veya hukukî ilişkinin kurulmasından, değiştirilmesinden, devredilmesinden veya ortadan kaldırılmasından ibaret olabilir. Bir hukukî işlemin meydana gelmesi, hüküm ve sonuçlarını doğurabilmesi, birden çok kişinin irade beyanına bağlı ise bu hukukî işlemlere iki veya çok taraflı hukukî işlem denir. Çok taraflı hukukî işlemler, sözleşme ve karar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Karar, aynı gruba dâhil kişilerin ortak bir iş veya amaca ilişkin olarak başkana yöneltilmiş irade beyanıdır. Dolayısıyla hukukî işlemlerin hükümsüzlük hâlleri “karar” için de geçerlidir. Dolayısıyla karar şeklindeki bir hukukî işlemin hükümsüz olması, onun yöneldiği hukukî sonucu gerçekleştirme gücünün olmadığı anlamına gelmektedir. 15. Sermaye şirketlerinde genel kurul kararlarının doğrudan veya dolaylı etkilerini gösterebilmeleri her şeyden önce hukuk kurallarına aykırı bulunmamalarına, hukuken mevcut ve geçerli olmalarına bağlıdır. Kararların mevcudiyet ve geçerlilik şartları, kanun koyucu tarafından şirketin, azınlığın, şirket alacaklılarının ve müstakbel pay sahiplerinin hak ve çıkarları ile kamu düzeninin diğer gerekleri göz önünde bulundurulmak suretiyle çeşitli kanun hükümleriyle tespit edilmiştir. Meydana gelişi veya içeriği bakımından bu hükümlere ve bunların ışığında düzenlenmiş olan şirket esas sözleşmesine aykırı bulunan kararlar hukuken hükümsüz olurlar. Genel kurul kararlarında bu hükümsüzlük, ihlâl edilen hukuk kuralının niteliğine göre iptal edilebilirlik, butlan veya yokluk olarak karşımıza çıkmaktadır. 16. Genel kurul kararlarının hükümsüzlük hâllerinden iptal edilebilirlik anonim şirketlere yönelik olarak somut olaya uygulanması gereken 6762 sayılı TTK’nın 381. (6102 sayılı TTK’nın 445.) maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. 6762 sayılı TTK’nın 536. (6102 sayılı TTK’nın 622.) maddesi yollamasıyla anonim şirket genel kurul kararlarının iptali hakkındaki hükümlerin limited şirket için de uygulanması gerekecektir. 6762 sayılı TTK’nın 381. (6102 sayılı TTK’nın 445.) maddesi gereğince kanun veya esas sözleşme hükümlerine ve özellikle dürüstlük kuralına aykırı olan genel kurul kararları aleyhine, karar tarihinden itibaren üç ay içinde şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinde iptal davası açılabilecektir. İptal davasına konu bir genel kurul kararı, şekil veya içeriği bakımından sakat olsa bile iptaline dair hüküm kesinleşinceye kadar geçerli bir karar olarak kabul edilir. Süresinde ve usulüne uygun olarak açılan bir iptal davasında verilen iptal kararı kesinleşirse, bu karar geçmişe etkili olarak hüküm doğurur. Kararın alınmasından itibaren üç ay içinde dava açılmazsa veya açılan dava reddedilirse söz konusu aykırılık ve bu nedenle kararın iptal edilebilirliği artık ileri sürülemez. 17. Genel kurul kararlarının hükümsüzlük hâllerinden butlan, 6762 sayılı TTK’da ayrıca düzenlenmemiştir. Ancak 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 20. maddesinde düzenlenen butlan yaptırımı, genel kurul karalarının butlanı hakkında da uygulanmaktadır. Bu itibarla emredici hukuk kurallarına, ahlaka aykırı veya imkânsız olan genel kurul kararları da batıl sayılmaktadır. Öte yandan 6102 TTK’nın 447. maddesi ile genel kurul kararlarının butlanı açıkça düzenlenmiştir. Buna göre genel kurulun, özellikle; pay sahibinin, genel kurula katılma, asgari oy, dava ve kanundan kaynaklanan vazgeçilemez nitelikteki haklarını sınırlandıran veya ortadan kaldıran; pay sahibinin bilgi alma, inceleme ve denetleme haklarını, kanunen izin verilen ölçü dışında sınırlandıran; anonim şirketin temel yapısını bozan veya sermayenin korunması hükümlerine aykırı olan kararları batıldır. 6102 sayılı TTK’nın 447. maddesinde genel bir düzenleme yapılmamış, sadece örnek niteliğinde butlan sebepleri sayılmakla yetinilmiştir. Dolayısıyla 6102 sayılı TTK’nın 447. maddesinde sayılmayan durumlarda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 27. maddesi uygulanacak; emredici hukuk kurallarına, ahlaka, kamu düzenine ve kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan genel kurul kararları da batıl sayılacaktır. 18. Batıl bir hukukî işlem, unsurları itibariyle şeklen ve fiilen mevcut olmakla birlikte, konusu ve içeriği bakımından amaçlanan hukukî hüküm ve sonuçları daha başlangıçtan itibaren kesin olarak hükümsüzdür. Bu kesin hükümsüzlük kural olarak düzeltilemez nitelikte olup hukukî yararı bulunan herkes tarafından bir süre ile sınırlı olmaksızın ileri sürülebilir. Mahkemeye sunulmuş olan olaylardan anlaşılmak koşuluyla hâkim tarafından res’en göz önünde tutulur. 19. Genel kurul kararlarının hükümsüzlük hâllerinden olan yokluk, ne 6762 sayılı TTK’da ne de 6102 sayılı TTK’da düzenlenmemiştir. Yokluk yaptırımının kanunlarda düzenlenmemiş olması, yokluk yaptırımının hukukî işlem niteliğinde olan genel kurul kararları hakkında uygulanamayacağı anlamına gelmemektedir. Bir hukukî işlem, meydana gelişi bakımından emredici hukuk kurallarına aykırı ise o işlem yok hükmündedir. Meydana gelişe ilişkin olan emredici hukuk kuralları, hukukî işlemin unsurlarını oluşturan, onun mevcudiyet şartlarını belirleyen kurucu-şekli nitelikteki hükümlerdir. İçeriğe ilişkin emredici hukuk kurallarına aykırılık hâlinde butlan söz konusu olup hukukî işlem şeklen mevcut olmakla birlikte konusu ve içeriği bakımından amaçlanan hüküm ve sonuçları, daha başlangıçtan itibaren hiç kimseye karşı meydana gelmez. Kurucu-şekli nitelikteki emredici hukuk kurallara aykırılık hâlinde ise yokluk söz konusu olup kurucu unsurların veya kanuni şeklin eksikliği sebebiyle hukukî işlem şeklen meydana gelememektedir. Dolayısıyla butlanda hukukî işlemin meydana gelmesi için gerekli olan içerik unsurları vardır; fakat hukuk düzeni bu içerik bakımından amaçlanan sonuçların meydana gelmesini kesinlikle reddetmektedir. Yoklukta ise hukukî işlem için gerekli olan içerik şekli bakımdan dahi meydana gelmiş değildir (Tekinay, S. Sulhi/Akman, Servet/Burcuoğlu, Haluk/Altop, Atilla: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul, 1993, s. 378). 20. Görüldüğü üzere yokluk ve butlan arasında, sebepleri yönünden bir farklılık olmakla birlikte ayrıca bu iki kavrama bağlanan hukukî sonuçlar da, sınırlı da olsa, farklıdır. Bu farklardan birisi hukukî tahvil müessesesidir. Hukuken yok olan bir işleme hiçbir sonuç bağlanması mümkün değilken şeklen mevcut ancak batıl olan hukukî işleme hukukî tahvil yoluyla bir hukukî sonuç bağlanması mümkündür. Yokluk ile butlan arasındaki en önemli fark ise TMK’nin 2. maddesi gereğince hakkın kötüye kullanılması yasağı bağlamında ortaya çıkar. Butlan durumunda şekli anlamda bir genel kurul kararı mevcut olduğundan bu kararı ve butlan sebeplerini bilen bir kişinin aradan uzun bir süre geçtikten sonra dava veya itiraz yoluyla genel kurul kararının butlanına dayanması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olabilir. Hâkim butlanın ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı veya hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığını her olayda re’sen ve ahval ve şartların heyeti umumiyesini göz önünde tutarak serbestçe takdir edecektir (Moroğlu, Erdoğan: Anonim Ortaklıkta Genel Kurul Kararlarının Hükümsüzlüğü, İstanbul 2017, s. 194). Oysa yokluk durumunda, ortada şekli bakımdan dahi bir genel kurul kararı bulunmadığından bunun yokluğunun tespit edilmesinin istenmesi hiçbir şekilde hakkın kötüye kullanılması kapsamında değerlendirilemeyecektir (Moroğlu, s. 37). 21. Yokluğun bir hukukî işlemin kurucu unsurlarındaki eksikliği ifade etmesinden hareketle genel kurul kararlarının yokluğunun tespitine karar verilmesi için öncelikle kurucu unsurlarının neler olduğunun belirlenmesi gerekir. Genel kurul kararlarının kurucu unsurları “genel kurul” ve “karar”dır. Dolayısıyla bir genel kurul, kanunun öngördüğü kurucu-şekli emredici hükümlerine aykırı bir şekilde toplanmış veya kanunun öngördüğü kurucu-şekli emredici hükümlerine aykırı bir şekilde karar almışsa, alınan bu karar yoklukla maluldür. Örneğin usulüne uygun çağrı yapılmadan toplanan genel kurullarda alınan kararlar, toplantı ve karar nisaplarına riayet edilmeksizin alınan kararlar, Bakanlık temsilcisinin bulunması gerektiği hâllerde temsilci olmaksızın gerçekleştirilen toplantılarda alınan kararlar, hakkında hiç oylama yapılmadığı hâlde yapılmış gibi gösterilen kararlar kurucu-şekli unsurları eksik olduğundan yoklukla malul kararlardır. 22. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı vekili, müvekkilinin 22.07.1992 tarihinde davalı şirketin ortağı olduğunu, müvekkilinin davalı şirketin 23.10.1995 tarihinden itibaren hiçbir genel kurul toplantısına çağrılmadığını ve dolayısıyla hiçbir toplantıya katılmadığı, bu tarihten sonra alınan genel kurul kararlarında müvekkilinin imzasının taklit edilerek davalı şirketteki hissesinin %01 oranına düşürüldüğünü ileri sürmüştür. Dosya kapsamından davacının davalı şirketin genel kurul toplantılarına katılmadığı, imzaların davacıya ait olmadığı anlaşılmaktadır. Davalı şirket yönetici olan diğer davalı ...’un eldeki davaya konu eylemler nedeniyle İstanbul Anadolu 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 10.07.2018 tarihli ve 2014/69 E., 2018/485 K. sayılı kararı ile mahkumiyetine karar verilmiş ve karar derecattan geçerek kesinleşmiştir. Anılan dosyada davalı ... tarafından verilen ifadede; davacının şirkete uğramadığı, hiçbir toplantıya katılmadığı, sadece defterlerin ona götürülüp imzası alınarak geri getirildiği, imzanın ona ait olup olmayacağını bilemeyeceği beyan edilmiştir. Dolayısıyla 23.10.1995 tarihinden itibaren bütün genel kurul toplantılarının çağrısız yapıldığı, davacının ise hiçbir genel kurul toplantısına katılmadığı dosya kapsamı ile sabittir. 23. Anonim ve limited şirket genel kurul toplantıları, davetin belli bir prosedüre tâbi tutulup tutulmadığına göre çağrılı ve çağrısız genel kurul toplantısı şeklinde ikiye ayrılır. Hem 6762 sayılı TTK’da hem de 6102 sayılı TTK’da anonim ve limited şirketin genel kurul toplantılarına ortakları davet belli başlı kurallara bağlanmıştır. Kanun koyucu genel kurul toplantılarına davet şekillerinin az ortaklı şirketler açısından pratik olmayacağı düşüncesiyle her iki kanunda da çağrısız genel kurul toplantısını düzenleme ihtiyacını hissetmiştir. Limited şirketlerde çağrısız genel kurul 6762 sayılı TTK’nın 538/5 maddesinde; “Bütün ortaklar; aralarından biri itirazda bulunmadığı takdirde toplantıya çağırma hakkındaki merasime riayet etmeksizin de umumi heyet halinde toplanabilirler. Böyle bir toplantıda bütün ortaklar hazır olmak şartiyle, umumi heyetin salahiyetine dahil olan hususlar müzakere edilerek karara bağlanabilir” şeklinde düzenlenmiştir. Buna göre limited şirketlerde çağrısız genel kurul toplantısının yapılabilmesi için bütün pay sahipleri veya temsilcilerinin toplantıda hazır bulunması ve hiçbirinin toplantıya itirazda bulunmaması gerekir. Buradaki itiraz, doğrudan yapılacak olan çağrısız genel kurul toplantısına veya karar alınmasına ilişkin olmalıdır. Görüldüğü üzere çağrısız genel kurul toplantısı için toplantı yetersayısı bütün pay sahipleri veya temsilcilerinin hazır bulunması şeklinde belirlenmiştir. Dolayısıyla çağrısız genel kurul toplantısına bütün pay sahiplerinin veya temsilcilerinin hazır bulunması ve hiçbirinin toplantıya itirazda bulunmaması, çağrısız genel kurul toplantısında alınacak kararların kurucu unsurunu teşkil etmektedir. Herhangi bir pay sahibinin veya temsilcisinin toplantıda hazır bulunmaması ya da toplantıya itiraz etmesi hâlinde çağrısız genel kurul mevcut olmadığı için alınan kararlar yoklukla malûldür. 24. Bu itibarla davalı şirketin dava konusu olan sermaye artırımına ilişkin genel kurul toplantılarının çağrısız yapıldığı anlaşılmakta olup davacının bu toplantılara katılmadığı sabit olduğundan bu kararlar yoklukla malûldür. Yukarıda da bahsedildiği üzere yok hükmünde bir genel kurul kararı karşısında bunun yokluğunun tespit edilmesinin istenmesi hiçbir şekilde hakkın kötüye kullanılması kapsamında değerlendirilemez. 25. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; yokluk yaptırımına tabi işlemlerin aradan zaman geçmesiyle geçerli hâle gelemeyeceği, ancak somut olayda davacıya atfen atılan bir imzanın bulunduğu, davacı sermaye artırımına ilişkin genel kurul kararlarına katılmamış olsa da kendisine atfen atılan imzalarla yapılan işlemlerin temsil hükümlerine göre yapıldığının kabulü gerektiği, zira davacının bu işlemlere açık onayı bulunmadığı için bu işlemler davacıyı bağlamaz ise de örtülü olarak bu işlemlere icazet verilmiş olması hâlinde işlemlerin geçerli olacağı, davacı şirketin %40 hissesine sahip olan davacının on yedi yıl boyunca şirketin faaliyetine katılmadığı hâlde şirkette neler olduğunu merak etmemesi, şirketin faaliyetini nasıl sürdürdüğünü, alınması gereken kararların nasıl alındığını, ortaklık pay durumuna göre kendisinin oyunun nisap için önem taşıdığı konuların nasıl aşıldığını araştırmamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu, yapılacak basit bir araştırma ile bu işlemlerin varlığından haberdar olunabileceği, davacının bu usulsüz işlemlere uzun süre ses çıkarmamasının zımni icazet anlamına geldiği, bu nedenle uzun süre geçtikten sonra temsil hükümlerine göre geçerli hâle gelen işlemlerin geçersizliğini ileri sürmenin hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu, dolayısıyla direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 26. O hâlde mahkemece yazılı şekilde karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir. V. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA, Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08.03.2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY Değerli çoğunluk görüşü ile aramızda hem ön sorun yönünden hem de ön sorun bulunmadığı kabul edilerek yapılan esas incelemesi yönünden görüş farklılığı doğduğundan karşı oy görüşümüzü iki başlıkta değerlendirmek gerekecektir. A- Ön Sorun Yönünden Karşı Oy Gerekçesi Yapılan temyiz incelemesi sırasında davacının davalı şirket ile aynı alanda faaliyet gösteren bir şirketin ortağı ve müdürü olduğuna ilişkin iddia, sermaye artırım kararının alındığı tarihlerde davacının yurtdışında bulunmadığı ve aradan geçen süre de nazara alınarak alınan kararların butlanının ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı veya hakkın kötüye kullanılması gerekliliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiği belirtildiğinden mahkeme kararında bu hususların değerlendirip değerlendirilmediği ön sorun olarak tartışılmıştır. Mahkemece direnme öncesi verilen kararda 23.05.2005 tarihli sermaye artış kararının alındığı toplantı tarihinde davacının yurtdışında olduğu ve bu toplantıya davacının katılmasının ve imza atmasının mümkün olmadığının anlaşıldığı belirtilmiştir. Ayrıca kararda davalı tarafın savunmasında 17 yıldan fazla bir süredir davacının işlemlerden habersiz olmasının mümkün olmadığını bu kadar süre sonra dava açılmasının dava hakkının kötüye kullanılması niteliğinde olduğunu ve davacı davranışlarının MK 2. maddesine aykırı olduğu savunmuş ise de sahteciliğin hukukî sonucunun kararların yoklukla malûl olması olduğu yoklukla malûl kararların hukuk hayatında hiç doğmamış, varlık kazanmamış karar niteliği almamış belgeler olduğu aradan uzun süre geçmesinin bu belgelere ortaklar kurulu kararı vasfı kazandırmayacağı diğer taraftan davacının herhangi bir işlemle davalı tarafça yapılan işlere ve alınan kararlara icazet anlamına gelecek bir işleminin veya davranışının bulunduğunun kanıtlanmadığı, aradan uzun süre geçmesi dava hakkının kötüye kullanıldığını kanıtlayan bir husus olarak kabul edilmediği açıkça belirtilmiştir. Bu gerekçelerin kapsamına göre davacının aynı sektörde çalışan başka bir şirketin ortağı ve müdürü olmasının hakkın kötüye kullanılması sayılıp sayılmayacağı tartışılmamış ise de diğer yönlerden getirilen gerekçeler bu durum için de yeterli gerekçe niteliğini taşıdığından direnmeye esas hükümde hakkın kötüye kullanılmasının tartışıldığı açıktır. Özel Daire bozma kararında dürüstlük kuralına aykırılık veya hakkın kötüye kullanılması yönünden değerlendirme yapılarak karar verilmesi gerektiği belirtilmiş ise de mahkemece bu konuda değerlendirme yapılarak bir karar verilmiş olduğundan direnme uygun bulunarak mahekemenin yaptığı değerlendirme de incelenerek bir karar verilmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği ve ön sorun bulunduğu görüşünde olduğumuzdan ön sorun bulunmadığı yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz. B- Esasa İlişkin Karşı Oy Gerekçesi Direnmeye konu olan Özel Daire ile Mahkeme arasındaki uyuşmazlık; davacının davalı şirketle aynı alanda faaliyet gösteren bir şirketin ortağı ve müdürü olduğuna ilişkin iddia, sermaye artırım kararının alındığı tarihlerde davacının yurt dışında bulunmadığı ve aradan geçen süre de nazara alınarak alınan kararların yok hükmünde olduğunun ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı veya hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Borçlar Kanunu 13. (TBK 14) maddeye göre, yazılı şekilde yapılması öngörülen sözleşmelerde borç altına girenlerin imzalarının bulunması zorunludur. Bu hükmün sonucu olarak kişinin iradesini yansıtmayan, imzasını taşımayan bir belgeye dayalı olarak borç altına girebileceği düşünülemez. O nedenledir ki kişinin imzasını taşımayan belgelere dayalı işlemler yok hükmünde olup diğer bir ifadeyle yoklukla maluldür. Yokluk yaptırımına tabi işlemlerin aradan zaman geçmekle geçerli hâle gelebileceği de düşünülemez. Kural bu olmakla birlikte kişiye atfen atılan bir imza var ancak bu imza atfedildiği kişiye ait değil ise imzayı atan kimsenin temsil hükümlerine göre hareket edip etmediği sorunu gündeme gelir. Bir kimse bizzat kendisi tarafından yapılan sözleşme ve işlemlerle borç altına girebileceği gibi, kanuna uygun biçimde kendisi namına başkası tarafından yapılan sözleşme ve işlemler ile de borç altına girebilir. Bu konuda 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) 32 ve devamı maddelerde düzenlenen temsil hükümleri, BK 449 ve devamı maddelerde düzenlenen ticarî temsilciye ilişkin hükümler ve 453. maddede düzenlenen ticarî vekillere ilişkin hükümler bulunmaktadır. Bu hükümlere göre temsilci tarafından bu sıfatla yapılan işlemlerden doğan hak ve borçlar temsil olunana ait olup, temsilci nezdinde hak ve borç doğurmaz. Sözleşmelerin nispiliği ilkesi de bunu gerektirmektedir. Borçlar Kanunu 33. (TBK 41) maddeye göre; temsil yetkisinin içeriği ve derecesi, temsil Kanundan doğuyorsa Kanun hükümlerine göre, hukuksal bir işlemden doğuyorsa o hukuksal işleme göre belirlenir. Örneğin vekâleten işlem yapılmış ise vekâletname içeriği temsil yetkisinin sınırlarını belirleyecektir. Temsilci akdi yaparken temsilci sıfatını bildirmediği takdirde alacak ve borçlar kendisine ait olur ise de akdi yapan kimse bir temsil ilişkisinin varlığını haln icabından (durumdan) çıkarıyor ise BK 32/2 (TBK 40/2) hükmü gereğince hukukî işlemin sonuçları temsil olunana aittir. Yetkisiz temsilin düzenlendiği BK 38. (TBK 46) maddede, bir kimse yetkisi olmadığı hâlde temsilci olarak bir hukukî işlem yaparsa, namına işlem yapılan kimsenin bu akde onay vermedikçe alacaklı ve borçlu olmayacağı diğer bir ifade ile bu sözleşmeyle bağlı olmadığı hükme bağlanmıştır. Maddede düzenlenen onama (icazet verme) temsil olunanın bu konudaki irade beyanını gerektirmekte ise de bu irade beyanı açık olabileceği gibi örtülü olarak da gerçekleşebilir. Örtülü onama (zımni icazet) yoluyla da yetkisiz temsilcinin yaptığı işlemlerin kabul edilebileceği BK 39 (TBK 47) madde düzenlemesinden de açıkça anlaşılmaktadır. BK 38. maddede eğer icazetten sarahaten (açık) veya zımnen (örtülü) imtina olunur ise akdin geçerli olmamasından doğan zararın istenebileceğinin hükme bağlanmış olması zımni icazet hâlinde temsile konu işlemlerin varlık ve geçerlilik kazanabileceğini ortaya koymaktadır. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; sermaye artırıma ilişkin işlemlere davacı katılmamış olsa da kendisine atfen atılan imzalarla işlemler gerçekleştirilmiş olup yapılan işlemlerin temsil hükümlerine göre yapıldığının kabulü gerekir. Davacının bu işlemlere icazet verdiğine dair açık onayı bulunmadığı için bu işlemler kural olarak davacı hakkında sonuç doğurmaz ise de örtülü olarak bu işlemlere icazet verilmiş olması hâlinde davacı bakımından temsil hükümlerine göre geçerli işlemler bulunduğunun kabulü gerekir. Yargısal uygulamalarda da örtülü icazetin varlığı kabul edilmektedir. Benzer bir olayla ilgili olarak Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 13.04.2000 T. 1999/9744 E. 2000/3002 K. sayılı ve 21.3.2002 T. 2001/10744 E. 2002/2529 K. sayılı kararlarında davacıların yapılan usulsüz işlemelere uzun süre sessiz kalarak oluşan sermaye artırımları ve pay durumuna icazet verdikleri, 6 yılı aşkın süre sonra böyle bir dava açılmasının hukuk güvenliği ilkesi yönünden hakkın kötüye kullanımı olduğu kabul edilmiştir. Geçersizlik ve hakkın kötüye kullanılması kuralının çatışması hâlinde hangisine öncelik verileceği de uygulamada tartışılmıştır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 30.09.1988 gün 1987/2 Esas, 1988/2 Karar sayılı içtihadı birleştirme kararında şekil koşulu bakımından geçersizlik tartışılmış ve o kararda da belirtildiği üzere geçersizliğin ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması sayılacağı hâllerde geçersizliğin ileri sürülemeyeceğinin kabulü gerekir. Bu gibi hâllerde hâkim amacı, hâkime özel ve istisnai hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme imkânı sağlayan hakkın kötüye kullanılma yasağına dayalı olarak karar verebilecektir. Hukukun her alanında uygulama niteliğine sahip olan hakkın kötüye kullanılması yasağı, uzun süre suskun kalınan geçersiz işlemlere itiraz hakkı için de bir sınır teşkil etmelidir. Somut olayda davacı 1995 yılından itibaren şirketin genel kurullarına katılmadığını ve bu tarihten itibaren usulsüzlükler yapıldığını belirterek dava açmış olup dava tarihi 31.12.2012’dir. Davada karşı çıkılan 11.11.1997, 09.09.1998 ve 25.09.2001 tarihli işlemler davacının ortaklık payının önemli ölçüde düşmesi sonucunu doğurmaktadır. Davacı ortaklık payının düşmesi sonucunu doğuran 11.11.1997 tarihli işlemin üzerinden 15 yılı aşkın süre sonra 25.09.2001 tarihli işleme karşı ise 10 yılı aşkın süre geçtikten sonra bu davayı açmıştır. 1995 yılından itibaren genel kurul toplantılarına katılınmadığı belirtilmiş olmakla bu tarihin üzerinden de 17 yılı aşkın süre geçmiştir. Şirketin %40 hissesine ortak olan bir kimsenin 17 yıl boyunca şirketin faaliyetlerine katılmadığı hâlde şirkette neler olduğunu merak etmemesi, şirketin nasıl faaliyetini sürdürebildiği, alınması gereken kararların nasıl alınabildiği, ortaklık pay durumuna göre kendisinin oyunun nisap için önem taşıdığı konuların nasıl aşıldığını araştırmaması hayatın olağan akışına aykırıdır. Yapılacak basit bir araştırma ile bu işlemlerin varlığı da öğrenilebilecektir. Ticaret Sicilli Gazetesinde ilan edilen bu işlemlerin varlığından haberdar olunamaması da söz konusu değildir. Davacının yapılan usulsüz işlemlere 15 yıl gibi uzun süre ses çıkartılmamasının kendisi adına yapılan usulsüz işlemlere zımni olarak icazet verilmesi (örtülü onama) anlamına geldiğinin kabulü gerekir. Yapılan işlemlere uzun süre ses çıkarılmamak suretiyle icazet verildiği için temsil hükümlerine göre geçerli hâle gelen işlemlerin geçersizliğinin ileri sürülmesi hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir. Bu durumda açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken yetkisiz temsile ilişkin hükümler gözetilmeden davanın kabulüne karar verilmesi doğru olmamıştır. Açıklanan nedenlerle direnme hükmünün bozulması (değişik bozma) gerektiği görüşünde olduğumuzdan hükmün onanması yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.
9. Hukuk Dairesi, 2021/11511 E., 2022/504 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Hukuk Dairesinin davacının 4857 sayılı İş Kanunu kapsamından yararlanamayacağını, aralarındaki uyuşmazlığa Türk Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanması gerektiğini kabul ederken, 9. Hukuk Dairesinin davacının 1475 sayılı İş Kanununun 14. maddesi uyarınca kıdem tazminatına hak kazandığını ve aralarındaki uyuşmazlığa 4857 sayılı İş Kanununun uygulanmasını kabul ettiği, her iki kararın da kesin olduğ
9. Hukuk Dairesi         2021/11511 E.  ,  2022/504 K. "İçtihat Metni" BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARLARI ARASINDAKİ UYUŞMAZLIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE DAİR TÜRK MİLLETİ ADINA Y A R G I T A Y K A R A R I I. BAŞVURU Başvurucu Avukat dilekçesinde özetle; “Müvekkili işçinin ... 36. İş Mahkemesi'nin 2017/13 esas sayılı dosyasında T.C. ... Bakanlığı ile alt işveren ... -... —... Ortaklığı'na karşı işe iade istemli dava açtığını, mahkemece feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verildiği halde istinaf incelemesini yapan ... Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesince ‘yapılan işin ev tipi çocuk evinde bakım işi olmakla 4857 Sayılı Kanunun 18. Ve 21. Maddeleri kapsamında olmadığı, davacının iş güvencesi hükümlerinden yararlanamayacağı’ gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın reddine kesin olarak karar verildiğini, halbuki başvurucu dışında aynı görev tanımı ile ( Bakıcı Anne) çalışan bir çok işçi tarafından aynı asıl işverene ( ... Bakanlığı ) ve aynı taleplerle (feshin geçersizliği ve işe iade) karşı açılan davalarda davacı çalışanların iş güvencesi hükümlerinden yararlanma haklarının bulunduğu kabul edilerek işe iadelerine karar verildiğini, davacının işe iadesinin kabulü yönündeki ilk derece mahkemesi kararını kaldıran istinaf mahkemesi kararı ile aynı taleplerle aynı davalı olan ... Bakanlığı'na karşı açılan emsal davalarda tüm kanun yollarından geçerek kesinleşen kararlar arasında açık bir çelişki ortaya çıktığını, aynı çelişkinin başvurucu müvekkili ile aynı işi ve aynı bakanlık ve alt işverenlikte yapan başka bir işçinin açmış olduğu emsal nitelikteki davada ... Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesinin 28.09.2020 T. Ve 2020/217 E ve 2020/1724 K sayılı kararı ile de ortaya çıktığını” belirterek 5235 Sayılı Kanunun 35. Maddesi gereğince uyuşmazlığın giderilmesini istemiştir II. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ HUKUK DAİRELERİ BAŞKANLAR KURULU KARARI ... Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri Başkanlar Kurulu 11/10/2021 tarih ve 2021/15 sayılı kararı ile; “ ...Raportör daire başkanının kurulda açıkladığı raporunda ise mahkememiz 5. ve 9. Hukuk Dairelerinin yukarıda belirtilen kesin kararları ve bu kararlara konu ilk derece mahkemesi kararları özetlendikten sonra " ... 5. Hukuk Dairesinin incelemesinden geçen davanın işe iade tespit istemli, 9. Hukuk Dairesinin incelemesinden geçen davanın ise işçilik alacağı (kıdem tazminatı) talebini içerdiği, asıl uyuşmazlık konusunun açılan davalarda uygulanacak 4857 sayılı İş Kanunu ve dolayısıyla 1475 sayılı mülga İş Kanununun yürürlükte bulunan 14. maddesi hükmü mü yoksa 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümlerinin mi uygulanacağı hususuna ilişkindir. Her ne kadar emsal Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 10.12.2019 gün 2019/7899-22026 K. Sayılı ilamında 2828 sayılı Kanunun 16. maddesine 06.02.2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanunun 15. maddesi ile eklenen "ev tipi sosyal hizmet birimleri, 22.05.2003 tarihli 4857 sayılı İş Kanununun 4. maddesinin birinci fıkrası hükmü kapsamındadır." şeklindeki değişik hükümde irdelenmek suretiyle uyuşmazlığın çözümünün İş Mahkemelerinde yapılması gerektiği ve Asliye Hukuk Mahkemesinin davanın görevsizlik nedeniyle usulden reddine karar vermesi gerektiğine hükmedilmiş ise de; 2828 sayılı kanuna eklenen son fıkradaki hükümle birlikte 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 5/1-a maddesindeki hüküm değerlendirildiğinde; 25.10.2017 tarihinden itibaren Türk Borçlar Kanununun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümlerinin uygulanacağı davalarda da İş Mahkemelerinin görevli olacağı ancak devam eden davalar yönünden bir değişikliğe gidilmeyeceği anlaşılmaktadır. Yukarıda bahsi geçen 2828 sayılı Kanunun 16. maddesindeki değişiklik de gözetildiğinde çocuk bakım evlerinde bakıcı/anne olarak çalışanların 4857 sayılı İş Kanununun 4. maddesinde düzenlenen istisna kapsamında oldukları ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kapsamında yer aldıklarının kabulünün daha isabetli olacağı dolayısıyla ... Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesinin yukarıda esas karar numarası belirtilen ilamındaki kabule göre değerlendirme yapılıp her iki daire arasındaki uyuşmazlığın giderilmesi için 5235 sayılı Kanunun 35/3. maddesi gereğince Yargıtay ilgili dairesinden bu konuda bir karar verilmesinin istenmesi gerektiği ..." şeklinde görüş bildirdiği tespit edilmiştir. Başkanlar kurulu gündeminde söz alarak görüş açıklayan daire başkanları da mahkememiz 5. ve 9. Hukuk Dairelerinin kesin kararlarının benzer konulara ilişkin olduğu halde aralarında uyuşmazlık bulunduğundan bu uyuşmazlığın giderilmesi için Yargıtay ilgili hukuk dairesine başvurulmasını ve uyuşmazlığın mahkememiz 5. Hukuk Dairesinin kararı doğrultusunda giderilmesinin uygun olacağı yönünde görüş bildirilmesinin uygun olacağını bildirmişlerdir. Yapılan inceleme, değerlendirme ve açıklanan görüş ve düşünceler ile rapor göz önüne alındığında; benzer konulara ilişkin mahkememiz 5. ve 9. Hukuk Dairesinin başvuran vekilinin dilekçesinde belirtilen kesin kararları arasında uyuşmazlık bulunduğu ve bu uyuşmazlığın kesin olarak çözümü için Yargıtay ilgili hukuk dairesine başvurulması gerektiği, zira her iki karardaki davacının da davalı ... Bakanlığının çocuk bakım evlerinde ihaleyi alan taşeron şirketler nezdinde bakıcı anne/öğretmen olarak çalıştıkları, iş akdinin bir şekilde sona ermesi üzerine 5. Hukuk Dairesinin davacının 4857 sayılı İş Kanunu kapsamından yararlanamayacağını, aralarındaki uyuşmazlığa Türk Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanması gerektiğini kabul ederken, 9. Hukuk Dairesinin davacının 1475 sayılı İş Kanununun 14. maddesi uyarınca kıdem tazminatına hak kazandığını ve aralarındaki uyuşmazlığa 4857 sayılı İş Kanununun uygulanmasını kabul ettiği, her iki kararın da kesin olduğu, dolayısıyla benzer konulara ilişkin farklı hukuk dairelerinin kesin kararları arasında uyuşmazlık bulunduğunun kabulü gerektiği sonucuna varılmıştır. Öte yandan davacıların çalışma statüleri, konumları çalışma şekilleri göz önüne alındığında mahkememiz 5. ve 9. Hukuk Dairelerinin kesin kararları arasındaki uyuşmazlığın raportör daire başkanının raporunda açıklandığı gibi çocuk bakım evlerinde bakıcı/anne olarak çalışanların 4857 sayılı İş Kanununun 4. maddesinde düzenlenen istisna kapsamında oldukları ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kapsamında yer aldığının kabulünün daha isabetli olacağı ve 5. Hukuk Dairesinin 2018/2196 Esas 2019/274 Karar sayılı kararındaki tespit ve kabul doğrultusunda giderilmesinin uygun olacağının başkanlar kurulu görüşü olarak bildirilmesi gerektiği kanaatine varılarak aşağıdaki şekilde karar verilmesi gerekmiştir. K A R A R : Yukarıda açıklanan nedenlerle; 1) Mahkememiz 5. Hukuk Dairesinin 2018/2196 Esas 2019/274 Karar sayılı kesin kararı ile mahkememiz 9. Hukuk Dairesinin 2020/217 Esas 2020/1724 Karar sayılı kesin kararı benzer konulara ilişkin olduğu halde aralarında uyuşmazlık bulunduğu ve 5235 Sayılı Kanunun 35/1 maddesinin 3.bendinde düzenlenen şartların gerçekleştiği anlaşıldığından başvuran vekili Av. ...'nın talebinin KABULÜNE, 2) Bölge Adliye Mahkemesi hukuk dairelerinin benzer konuya ilişkin kesin kararları arasındaki uyuşmazlığın kesin olarak giderilmesi için dosya ve kararın Yargıtay 9. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 3) Birinci maddede belirtilen hukuk dairelerinin kesin kararları arasındaki uyuşmazlığın mahkememiz 5. Hukuk Dairesinin kararı doğrultusunda giderilmesinin hukuka ve mevzuata uygun olacağının Başkanlar Kurulunun görüşü olarak bildirilmesine,” oy çokluğu ile karar verilmiştir. III. BAŞVURU KONUSU UYUŞMAZLIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR A. ... BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 5. HUKUK DAİRESİNİN 14.02.2019 TARİH 2018/2196 ESAS 2019/274 SAYILI KARARI “Taraflar arasında mahkemenin bu davaya bakmakla görevli olup olmadığı, davacının iş güvencesinden yararlanmasının mümkün olup olmadığı ve iş akdinin haklı/geçerli nedenle feshedilip edilmediği hususunda ihtilaf söz konusudur. 4857 Sayılı Kanunun 1. maddesinde kanunun amacı, işverenler ile bir iş sözleşmesine dayanarak çalıştırılan işçilerin çalışma şartları ve çalışmanın ortamına ilişkin hak ve sorumluluklarının düzenlendiği, bu kanunun 4.maddesindeki istisnalar dışında kalan bütün iş yerlerine bu iş yerlerinin işverenleri ile işveren vekillerine ve işçilerine faaliyet konularına bakılmaksızın uygulanacağının belirtildiği, aynı kanunun 4-e maddesinde ise ev hizmetlerinde çalışanlar hakkında ve iş ilişkilerinde 4857 Sayılı Kanunun uygulanmayacağının belirtildiği, davacının davalı Bakanlığa bağlı Çocuk Evleri Koordinasyon Merkezi'nin ev tipi sosyal hizmet birimi olan ... Çocuk evinde çalıştığı, çalışılan yerin 2828 Sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu 3.maddesinde tanımlanan ev tipi sosyal hizmet birimi olduğu, çocuk evlerinin 0-18 yaşlar arasındaki korunmaya ihtiyacı olan çocukların kaldığı ev birimi olduğu, davacının çalıştığı birimin de bu madde kapsamında ev tipi hizmet kuruluşu olduğu, bu nedenle 4857 Sayılı Yasa kapsamında olmadığı, yukarıda belirtilen nedenlerle dava tarihi itibariyle iş mahkemesi görevli olmayıp asliye hukuk mahkemesi görevli ise de karar tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 25/10/2017 tarihinde yürürlüğe giren 7036 Sayılı Kanunun 5. maddesi gereğince Türk Borçlar Kanunundaki hizmet sözleşmelerine ilişkin davalarında iş mahkemelerinin görevi kapsamında kabul edildiği, 7036 Sayılı Kanunun 5.maddesinde "İş mahkemeleri; a) 5953 sayılı Kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı Kanuna tabi gemi adamları, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununa veya 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarına, b) İdari para cezalarına itirazlar ile 5510 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi kapsamındaki uyuşmazlıklar hariç olmak üzere Sosyal Güvenlik Kurumu veya Türkiye İş Kurumunun taraf olduğu iş ve sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan uyuşmazlıklara, c) Diğer kanunlarda iş mahkemelerinin görevli olduğu belirtilen uyuşmazlıklara, ilişkin dava ve işlere bakar." şeklinde düzenleme bulunduğu, yine aynı kanunun Geçici 1. maddesinde "1- (1) Mülga 5521 sayılı Kanun gereğince kurulan iş mahkemeleri, bu Kanun uyarınca kurulmuş iş mahkemeleri olarak kabul edilir. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış olan davalar, açıldıkları mahkemelerde görülmeye devam olunur. (2) Bu Kanunun dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin hükümleri, bu hükümlerin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemeleri ve bölge adliye mahkemeleri ile Yargıtayda görülmekte olan davalar hakkında uygulanmaz. (3) Başka mahkemelerin görev alanına girerken bu Kanunla iş mahkemelerinin görev alanına dâhil edilen dava ve işler, iş mahkemelerine devredilmez; kesinleşinceye kadar ilgili mahkemeler tarafından görülmeye devam olunur. (4) İlk derece mahkemeleri tarafından bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce verilen kararlar, karar tarihindeki kanun yoluna ilişkin hükümlere tabidir." şeklinde düzenleme yapıldığı, bu dava açıldığı tarih itibariyle Asliye Hukuk Mahkemesi'nin görevinde olup geçici madde gereğince devredilmemesi gerekir ise de İş Mahkemesine açılarak yargılama yapılıp karar verildiğinden bu aşamadan sonra kanunun amacı düşünüldüğünde Asliye Hukuk Mahkemeleri tarafından görevsizlik kararı verilerek davanın devredilemeyeceği belirtilmekle İş Mahkemesinde açılıp görülen davada mahkeme artık görevli hale geldiğinden görevsizliğe ilişkin istinaf başvurusu yerinde değildir. Bu nedenle iş bu davaya uygulanacak hükümler 4857 Sayılı İş Kanununa tabii olmadığından Türk Borçlar Kanunu hükümleridir. İş güvencesine dair hükümler 4857 Sayılı İş Kanununda düzenlenmiştir. Davacının 4857 Sayılı Kanunda düzenlenen iş güvencesine ilişkin hükümlerden yararlanması mümkün değildir. Davacının talebi ve yasal dayanağı nazara alındığında davanın reddi gerekirken kabulü usul ve yasaya aykırıdır. Dosya kapsamı, mevcut delil durumu ve ileri sürülen istinaf sebepleri dikkate alındığında; mahkemece verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğu, her ne kadar dava tarihi itibariyle davaya bakmaya Asliye Hukuk Mahkemesi görevli ise de 7036 Sayılı Kanun gereğince Türk Borçlar Kanununa tabii hizmet akitlerine bakma 25/10/2017 tarihinden sonra İş Mahkemelerine görev olarak verilmesi nedeniyle geçici madde de nazara alınarak davaya bakmaya İş Mahkemelerinin görevli olduğu, görevsiz iş mahkemesinde açılan davanın dava tarihi itibariyle asliye Hukuk Mahkemesi görevli olduğundan bahisle artık görevsizlik kararı verilemeyeceği, görevsizken görevli hale gelen İş Mahkemesi'nce davaya bakılarak karar tarihinde yürürlükte bulunan kanuna göre karar verilmesinin usul ve yasaya uygun olduğu, ancak her ne kadar görev itibariyle iş mahkemesi görevli ise de dava konusu yapılan iş ev tipi çocuk evinde bakım işi olmakla 4857 Sayılı Kanunun 18 ve 21.maddeleri kapsamında olmadığı, kanunun 1-2. bendi ve 4/e bendi gereğince Borçlar Kanununa tabii olduğu İş Kanununa tabii olmadığı bu nedenle davacının iş güvencesi hükümlerinden yararlanamayacağından davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulünün usul ve yasaya aykırı olduğu anlaşılmakla davalıların istinaf başvurusunun kabulüne dair aşağıdaki gibi karar vermek gerekmiştir. HÜKÜM :Yukarıda açıklanan gerekçelerle; A-Davalıların istinaf başvurusunun HMK.nun 353/1-b.2 maddesi gereğince yukarıdaki nedenlerle KABULÜ İLE düzeltilerek yeniden esas hakkında karar verilmek üzere ilk derece mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, B-Davanın REDDİNE; Dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda 7036 Sayılı Kanunun 8/1-a maddesi gereğince KESİN olmak üzere 14/02/2019 tarihinde oy birliği ile” karar verilmiştir. B. ... BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 9. HUKUK DAİRESİNİN 2020/217 KARAR NO : 2020/1724 SAYILI KARARI “Öncelikle davacının 01/10/2009-31/03/2018 tarihleri arasında davalı bakanlığın alt işverenlerinde bakıcı anne olarak kesintisiz çalıştığı, bu dönemde davalı bakanlığın asıl işveren olduğu, daha sonra ise 01/04/2018 tarihinde 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname geçici 23. maddesi gereğince sürekli işçi kadrosuna geçerek davalı bakanlığa bağlı ... Çocuk Evleri Sitesi Müdürlüğünde 30/04/2018 tarihine kadar çalıştığı, davalı bakanlığın bu dönem için ise işveren olarak sorumlu olduğu, belirli süreli iş sözleşmesi için gerekli olan objektif neden bulunmadığından davacının belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalıştığı anlaşıldığından husumet ve belirli süreli iş sözleşmesine yönelik istinaf talepleri yerinde değildir. Davacı 06/05/2017 tarihinde evlenmiş, 16/04/2018 tarihinde bir yıllık hak düşürücü süre içinde iş sözleşmesini feshetmiş olduğundan 1475 sayılı İş Kanunu'nun 14. maddesi uyarınca kıdem tazminatına hak kazanmıştır. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, vakıa mahkemesi hakiminin objektif, mantıksal ve hayatın olağan akışına uygun, dosyadaki verilerle çelişmeyen tespitlerine ve uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kurallarına göre, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 355. maddesi uyarınca istinaf sebepleriyle sınırlı olarak ve re’sen kamu düzeni yönünden yapılan inceleme sonucu; ilk derece mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmakla, davalının istinaf başvurusunun esas yönünden reddine Dair, dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun 9. maddesi yollamasıyla Hukuk Muhakemeleri Kanununun 362-I-(a) maddesi uyarınca miktar itibariyle kesin olmak üzere 10/09/2020 tarihinde oybirliği ile” karar verilmiştir. V. GEREKÇE Başvuru konusu bölge adliye mahkemeleri kararları arasındaki uyuşmazlık, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bağlı “Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimi” niteliğindeki işyerlerinde bakıcı anne (bakım elemanı) olarak çalışanların 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında olup olmadıkları noktasındadır. Uyuşmazlığın esasına yönelik bir değerlendirme yapılmasından önce, 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu kapsamındaki hizmetler, bu Kanun kapsamındaki kişiler, Kanunun amacını gerçekleştirmekle görevli kurum ve kuruluşlar ile Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimlerinin niteliği ve bu işyerlerinde yapılan çalışmalar hakkında kısaca açıklama yapmakta yarar vardır. 24.05.1983 tarihli ve 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu'nun amacı, Kanunun 1. maddesinde “korunmaya, bakıma veya yardıma ihtiyacı olan aile, çocuk, engelli, yaşlı ve diğer kişilere götürülen sosyal hizmetlere ve bu hizmetleri yürütmek üzere kurulan teşkilatın kuruluş, görev, yetki ve sorumluluklar ile faaliyet ve gelirlerine ait esas ve usulleri düzenlemek” olarak açıklanmıştır. Kanunun 3. maddesine göre, sosyal hizmetler; “kişi ve ailelerin kendi bünye ve çevre şartlarından doğan veya kontrolleri dışında oluşan maddi, manevi ve sosyal yoksunluklarının giderilmesine ve ihtiyaçlarının karşılanmasına, sosyal sorunlarının önlenmesi ve çözümlenmesine yardımcı olunmasını ve hayat standartlarının iyileştirilmesi ve yükseltilmesini amaçlayan sistemli ve programlı hizmetler bütününü” ifade eder (m.3/1-a). Sosyal hizmetlerin işleyişi bakımından, bu Kanun kapsamındaki kişilerin tanımlanması da önem taşımaktadır. Bu sebeple Kanunda “Korunmaya ihtiyacı olan Çocuk", "Engelli", "Bakıma ihtiyacı olan Engelli", "ihtiyacı olan Yaşlı" kişilerin kimler olduğu ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Kanunun 3. maddesinin (f) bendinde sosyal hizmet kuruluşlarının bu Kanunun amacına uygun olarak faaliyette bulunan kuruluşlar olduğu belirtilmiş ise de, kanun koyucu bu tanım ile yetinmemiş, "Çocuk Yuvaları", "Yetiştirme Yurtları", "Kreş ve Gündüz Bakımevleri", "Huzurevleri", "Bakım ve Rehabilitasyon Merkezleri", (Değişik: 6/2/2014 - 6518 - 14 md.)"Çocuk Destek Merkezleri", (Ek: 30/5/1997 - KHK - 572/5 md.)"Kadın veya Erkek Konukevleri", (Ek: 30/5/1997 - KHK - 572/5 md.)"Toplum veya Aile Danışma Merkezleri", (Değişik: 6/12/2017 - 7063/ 5 md.)"Aktif Yaşam Merkezi", (Ek : 21/1/2000 - KHK - 594/1 md.)"Çok Amaçlı Sosyal Hizmet Kuruluşları", (Ek: 1/7/2005-5378/26 md.) "Çocuk Evleri", (Değişik: 6/2/2014 - 6518 - 14 md.)"Çocuk Evleri Sitesi",  (Değişik: 6/2/2014 - 6518 - 14 md.) "Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimleri", (Değişik: 6/2/2014 - 6518 - 14 md.) "Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimleri Koordinasyon Merkezi", (Ek: 11/10/2011 - KHK - 662/10 md.)"Sosyal Hizmet Merkezi", (Ek: 11/10/2011 - KHK - 662/10 md.)" Çocuk Evleri Koordinasyon Merkezi" kavramlarını tek tek tanımlama gereği duymuştur (2828 sayılı Kanun m. 3/f). Kanuna göre Çocuk Evi, 0-18 yaşlar arasındaki korunmaya ihtiyacı olan çocukların kaldığı ev birimlerini (m. 3/f-11); Çocuk Evleri Sitesi ise korunma ihtiyacı olan çocukların bakımlarının sağlandığı aynı yerleşkede bulunan birden fazla ev tipi sosyal hizmet biriminden oluşan kuruluşu ifade eder. 05/10/2008 tarihli ve 27015 Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü Çocuk Evleri Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelikte de benzer düzenlemelere yer verilmiş olup, Yönetmeliğin 4. maddesinin (a ) bendine göre, bakıcı anne/bakım elemanı, çocuk evlerinde çocukların gelişiminden ve bakımından sorumlu personelini ifade etmektedir. Çocuk evi ise, her ilin sosyal, kültürel açıdan çocuk yetiştirmeye uygun bölgelerinde tercihen il merkezinde okul ve hastanelere yakın apartman dairesi veya müstakil dairelerde 5 ila 8 çocuğun kaldığı evler olarak tanımlanmaktadır (Yön. m.4/b). Bu evlerin faaliyetleri 24 saat esasına dayalı olarak yürütülür (Yön. m. 15). Görüldüğü gibi Kanunun amacına uygun olarak faaliyette bulunan kurumların türleri ve kimlerin, hangi kurumlardan hizmet alabileceği detaylı bir şekilde düzenlenmiştir. Başvuru konusu uyuşmazlık yönünden önem taşıyan husus ise, 2828 sayılı Kanunun 3. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin (13) numaralı alt bendine, 06/02/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile “Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimleri” kavramının eklenmiş oluşudur. Böylece 2014 yılı itibariyle ev tipi sosyal hizmet birimi, bir ‘sosyal hizmet birimi’ olmasının yanında bir ‘işyeri’ olarak da Kanun kapsamına girmiştir. Kanuna göre ev tipi sosyal hizmet birimi, “Çocuk, kadın, engelli ve yaşlılar ile bakım veya barınma ihtiyacı olan kişilere hizmet verilen mesken niteliğindeki yatılı sosyal hizmet birimlerini” ifade eder. Bir işyeri olarak ev tipi sosyal hizmet biriminin niteliği ve burada çalışan kimselerle işveren arasında kurulan iş ilişkisinin niteliğinin belirlenmesi için, öncelikle kanun koyucunun bu tür hizmet birimlerine neden ihtiyaç duyduğunu belirlemek gerekmektedir. 06/02/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanunun 2828 sayılı Kanunun 3. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin (6), (9), (12), (13) ve (14) numaralı alt bentlerini değiştiren 14. maddesinin gerekçesinde, “Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimleri ile bu birimlerden yararlananların toplu yaşamın getirdiği olumsuzlukları yaşamamalarının amaçlandığı, kuruluş bakımının çok sayıda çocuğun bir çatı altında toplandığı toplu bakım modeli olduğu, ancak kuruluşların ev ortamına yakın tefriş edilmeye başlandığı, Çocuk Evleri Sitesi kuruluş bakımı yerine daha küçük birimlerde, aile ortamına benzer yapılar ve ilişki sistemi içerisinde çocukların yetiştirilebileceği küçük müstakil binalardan oluşturulan site içerisinde bakımının sağlanmasının hedeflendiği ... bu açıklamalar ışığında ev tipi sosyal hizmet modellerinin uygulanmasının yaygınlaştırılmasının bu hizmetin kişilere sağlayacağı faydaların arttıracağı değerlendirilerek bu düzenlemeye ihtiyaç duyulduğu” ifade edilmektedir. Diğer taraftan 2828 sayılı Kanun'un “Personel Statüsü” başlığını taşıyan 16. maddesine, 06/02/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanun'un 15. maddesi ile eklenen son fıkrada “Ev tipi sosyal hizmet birimleri, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununun 4 üncü maddesinin birinci fıkrası hükmü kapsamındadır.” düzenlemesine yer verilmiştir. Bilindiği gibi, İş Kanununun “İstisnalar” başlığını taşıyan 4. maddesinde bu Kanun hükümlerinin uygulanmayacağı iş ve iş ilişkileri sınırlı şekilde düzenlenmiştir. Böylece 2828 sayılı Kanunun 16. maddesinin son fıkrası ile “ev tipi sosyal hizmet birimleri” İş Kanunun 4. maddesi kapsamına dahil edilerek, bu birimlerdeki iş ve iş ilişkileri yönünden İş Kanununun uygulanmayacağı açıkça hükme bağlanmıştır. Başvuru konusu uyuşmazlık bu açıklamalara göre değerlendirilecek olursa; bölge adliye mahkemesi kararlarına konu davalarda, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bağlı çocuk evlerinde bakıcı anne/bakım elemanı olarak çalışan işçilerin İş Kanunu kapsamında olup olmadıkları uyuşmazlık konusudur. Her iki dosyada, davacı işçilerin bakıcı anne-bakım elemanı olarak Bakanlığa bağlı çocuk evlerinde görev yaptığı kabul edilmiş ise de, ... Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesince bakıcı anne olarak çalışan işçinin İş Kanunu kapsamında olmadığı kabul edilerek işe iade davasının reddine dair hüküm kurulmuş, ... Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesince aynı nitelikteki işçinin kıdem tazminatı alacağının ise kabulüne karar verilmiştir. Ancak davacı işçilerin görev yaptığı işyerlerinin “Çocuk, kadın, engelli ve yaşlılar ile bakım veya barınma ihtiyacı olan kişilere hizmet verilen mesken niteliğindeki yatılı sosyal hizmet birimleri” niteliğinde “ev tipi sosyal hizmet birimi” olduğu anlaşılmaktadır. Ev tipi sosyal hizmet biriminde bakıcı anne (bakım elemanı) olarak çalışan bu işçiler hakkında İş Kanununun uygulanması, 2828 sayılı Kanunun 16. maddesinin son fıkrasının açık hükmüne göre mümkün değildir. Nitekim 16. maddeyi değiştiren 6518 sayılı Kanunun 15. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği gibi, güvenli bağlanma için çocuk ile çocuğa bakım veren kişi arasında sürekli ve tutarlı bir ilişki gerekmekte olup, bakım elemanlarının kısa zaman aralığında değişmesi istenilen faydaların elde edilememesine yol açabilmekte, bu nedenle anne-baba, abla, ağabey gibi rol modellerinin gereği gibi gerçekleşememektedir. Kanun koyucunun da “24 saat esasına göre çalışılması durumunda kişilerin bu hizmetten daha olumlu yararlanacakları, bunun da ancak ev ortamında ve kesintisiz hizmet esası ile mümkün olabileceği” gerekçesi ile “mesken” niteliğindeki ev tipi sosyal hizmet birimleri ile aile ortamına en yakın hizmetin verilmesini hedeflediği anlaşılmaktadır. Belirtilen bu amaç çerçevesinde, çocuk, kadın, engelli ve yaşlılar ile bakım veya barınma ihtiyacı olan kişilere ev ortamında kesintisiz bakım hizmetinin verildiği hallerde, bakım hizmetini veren (bakıcı anne, bakım elemanı gibi) kişi ile işveren arasındaki iş ilişkisinin 4857 sayılı İş Kanunu’nun 4. maddesindeki istisnalar kapsamında değerlendirilmesi gerekir. (Yargıtay (kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 04.07.2018 tarih, 2018/7956 esas, 2018/16829 sayılı kararı ile 23.01.2017 tarih 2017/741 esas, 2017/574 sayılı kararları da bu doğrultudadır). Şunu da belirtmek gerekir ki; ev tipi sosyal hizmet biriminde çalışan bakıcı annenin alt işverenin işçisi olup olmamasının sonuca etkisi bulunmamaktadır. Kanunun ilgili hükmü, ev tipi sosyal hizmet birimlerinin istisna kapsamında olduğunu öngörmekte olup, işverenin bizzat Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olması zorunlu değildir. Sonuç olarak, bakanlığa bağlı ev tipi sosyal hizmet birimi niteliğindeki işyerlerinde bakıcı anne-bakım elemanı olarak çalışan işçilerin 2828 sayılı Kanununun 16. maddesinin son fıkrası gereği, 4857 sayılı İş Kanununun 4. maddesi kapsamında kabul edilmeleri gerekmekte olup, bu işçiler hakkında İş Kanununun uygulanması mümkün değildir. Belirtilen sebeplerle, bölge adliye mahkemeleri arasındaki uyuşmazlığın ... Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesinin kararı doğrultusunda giderilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır. VI-SONUÇ 1-2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu’nun 3. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin on üçüncü alt bendinde belirtildiği şekilde “Çocuk, kadın, engelli ve yaşlılar ile bakım veya barınma ihtiyacı olan kişilere hizmet verilen mesken niteliğindeki yatılı sosyal hizmet birimleri” niteliğindeki Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimlerinde “bakıcı anne-bakım elemanı” olarak çalışanlar, aynı Kanunun (06.02.2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanun'un 15. maddesi ile değişik) 16. maddesinin son fıkrasına göre 4857 sayılı İş Kanununun 4. maddesinin birinci fıkrası hükmü kapsamında olduklarından, bu kişiler hakkında 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerinin uygulanamayacağına, 2-Bölge Adliye Mahkemelerinin, 4857 sayılı İş Kanunu ile 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'ndan kaynaklanan uyuşmazlıkları incelemekle görevli ilgili hukuk dairelerine bildirilmesi için karardan bir suretin Hakimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreterliğine gönderilmesine, 17.01.2022 günü oybirliği ile kesin olarak karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/496 E., 2021/208 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
fıkrasında (TBK 14. madde) "Tahriri olması icabeden akitlerde, borç deruhte edenlerin imzaları bulunmak lâzımdır." düzenlemesine yer verilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu         2017/496 E.  ,  2021/208 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “alacak ve tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 3. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davacı ve davalı vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 15. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilleri ile davalının 06.10.2010 tarihinde sözlü olarak mutfak tesisat ve banyo dekorasyonu imalatının yapımı konusunda anahtar teslim 63.000TL bedel üzerinden anlaştıklarını, davalıya toplam 62.500TL ödediklerini, ancak davalının işi süresinde, eksiksiz ve ayıpsız şekilde bitirip teslim etmediğini, yaptırdıkları tespit sonucu düzenlenen raporda eksik ve kusurlu imalatın oranının %10, noksan iş bedelinin 6.250TL olarak belirlendiğini, davalı yüklenicinin yaptırdığı tespit sonucu alınan raporda da eksik ve kusurlu işlerden dolayı sözleşme bedeli 63.000TL’nin %10’u olan 6.300TL nefaset kesintisi hesaplandığını ileri sürerek 6.300TL nefaset kesintisi ile 6.250TL noksan imalat bedeli olmak üzere toplam 12.550TL maddi tazminatın, ayrıca davalının eksik ve kusurlu imalatlarından dolayı müvekkillerinin kişilik haklarının ağır derecede zedelendiğinden bahisle her bir davacı için ayrı ayrı 5.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili; davada Tüketici Mahkemesinin görevli olduğunu, davacılar ile sözlü anlaşmaları olmadığını, 06.12.2010 tarihli yazılı sözleşmeye göre KDV hariç toplam 63.000TL bedelle imalatların yapımını üstlendiğini, ayrıca ilâve işler ve malzeme satışı için davacı iş sahipleri ile 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli iki adet sözleşme imzaladığını, edimini eksiksiz ve kusursuz biçimde tam olarak yerine getirdiğini, gerçekleştirdiği imalatlar karşılığında davacıların kendisine hâlen 35.452TL borçlu oldukları gibi manevi zararlarının da bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. İstanbul Anadolu 15. Asliye Ticaret Mahkemesinin 31.12.2013 tarihli ve 2013/304 E., 2013/504 K. sayılı kararı ile; dava 6335 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce açıldığı için Tüketici Mahkemesinin görevli olmadığı gerekçesiyle davalının görev itirazının yerinde görülmediği, davacının dayandığı ve davalı tarafından da kabul edilen dava konusu sözlü anlaşmanın 06.12.2010 tarihli 63.000TL’lik sözleşme olduğu, yapılan imalat karşılığı 62.500TL ödendiğinin her iki tarafın kabulünde ve ihtilafsız olduğu, davalının gerçekleştirdiği imalatlardan dolayı davacıların 6.250TL eksik iş bedeli ve 6.300TL nefaset kesintisi olmak üzere toplam 12.550TL maddi tazminata hak kazandıkları, davalının dosyaya sunduğu 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli belgelerin taraflarca imzalanmış sözleşme mahiyetinde olmadığı, cevap dilekçesinde bunların hangi davacı tarafından niçin verildiği açıklanmadığı gibi belge asıllarının da sunulmadığı, davacılar aleyhine açılan karşı dava ya da birleşen davanın bulunmadığı, davalının 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli listelerde belirtilen imalatlarla ilgili alacak talebi varsa bunu davacılar aleyhine açacağı ayrı bir davada talep edebileceği, bu davada savunma ve def’i olarak ileri süremeyeceği, ayrıca davacıların manevi zararlarını ispatlayamadıkları gerekçesiyle maddi tazminat talebinin 6.300TL nefaset farkı ve 6.250TL noksan imalat bedeli nedeniyle 12.550TL üzerinden kabulüne, manevi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 16.02.2015 tarihli ve 2014/2365 Esas, 2015/720 Karar sayılı kararı ile; “…Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanmış olup eksik ve ayıplı imalât nedeniyle eksik ve ayıpların giderim bedeli ile manevi tazminat alacağının tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece maddi tazminat talebinin kabulüne, manevi tazminat isteminin reddine dair verilen karar, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. 1-Davacılar vekili 04.04.2014 tarihinde Uyap Bilişim Sistemine kaydedilen temyize cevap dilekçesinde katılma yoluyla temyiz isteminde bulunmuş ise de; dilekçesi temyiz defterine kayıtlı olmadığı gibi temyiz harcı da yatırılmadığı, bu arada temyiz süresi de geçmiş bulunduğundan davacı vekilinin temyiz dilekçesinin süre yönünden reddi gerekmiştir. Davalı yüklenici vekilinin temyiz itirazlarına gelince; 2-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı yüklenici vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 3-Davacı iş sahipleri tarafından Kadıköy 3. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 2011/203 D.iş sayılı delil tespit dosyasında yaptırılan tespit sonrasında düzenlenen bilirkişi raporunda eksik ve kusurlu imalâtın %10 olup, beyan edilen 62.500,00 TL toplam iş bedeli baz alındığında bu bedelin 6.250,00 TL olacağı, aynı Mahkeme'nin 2011/200 D.iş delil tespit dosyasında, yüklenici tarafından yaptırılan delil tespiti sonrası düzenlenen bilirkişi raporunda ve ek raporunda sözleşme konusu işlerdeki eksik ve kusurlu imalâtların nesafetfarkı olarak %10 oranında olup, sözleşmede belirlenen 63.000,00 TL toplam iş bedeli göz önüne alındığında bu bedelin 6.300,00 TL olacağı hesaplanmıştır. Dosya üzerinde mahkemece yaptırılan inceleme sonucu düzenlenen 02.09.2013 tarihli teknik bilirkişi raporunda da sözleşme konusu işle ilgili, eksik ve kusurlu işlerin 06.12.2010 tarihli sözleşmeyle kararlaştırılan 63.000,00 TL’nin %10’u oranında nesafetkesintisini gerektirmekte olduğu belirtilerek, bunun miktarı da 6.300,00 TL olarak hesaplamaya katılmıştır. Davadan önce taraflarca ayrı ayrı yaptırılan delil tespitlerinde eksik ve kusurlu iş ayrımı yapılmaksızın bunların tamamı için %10 nesafet kesintisi yapılması belirlendiği ve bu belirleme mahkemece yaptırılan inceleme sonucu düzenlenen bilirkişi raporunda da benimsendiği, bu nesafet kesintisi dışında, eksik işlerle ilgili ayrıca giderim bedeli hesaplanmadığından mahkemece 06.12.2010 tarihli sözleşmedeki iş bedelinden eksik ve kusurlu işler nedeniyle sadece 6.300,00 TL %10 oranındaki nesafet kesintisi karşılığı maddi tazminata hükmedilmesi gerekirken bu husus gözden kaçırılarak ayrıca eksik işlerin giderim bedeline de hükmedilmesi doğru olmamıştır. Davalı cevap dilekçesi ve aşamalardaki savunmalarında dosyaya sunduğu 24.12.2010 ve 12.01.2011tarihli sözleşme ve belgeler ile 06.12.2011tarihli sözleşme dışında ilave imalâtlar yaptığı ve malzemeler sattığını savunmuştur. Davalı yüklenicinin bu savunması fazla imalâtın asıl sözleşme konusu işle ilgili olarak yapıldığının ileri sürülmesi nedeniyle mahsup itirazı niteliğindedir. Mahsup itirazının karşı dava şeklinde ya da cevap süresi içinde def’i olarak ileri sürülmesi zorunlu olmadığından yargılamanın her aşamasında ileri sürülebileceği gibi mahkemelerce de görevi gereği kendiliğinden gözönünde tutulur. Bu durumda mahkemece, öncelikle 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli davalı yüklenici tarafından davacı iş sahipleri adına düzenlenen belgelerin altındaki imza konusunda davacı iş sahiplerinin beyanı alınıp, inkâr edilmesi durumunda belge asılları yükleniciye ibraz ettirilip sıhhatleri konusunda yöntemine uygun araştırma yapılması, bu belgelerin davacı iş sahipleri açısından bağlayıcı olması durumunda bu belgeler dikkate alınarak, bu belgelerin bağlayıcı olmaması halinde bu belgeler dikkate alınmaksızın, mahallinde konusunda uzman bilirkişi marifetiyle keşif yapılarak delil tespit dosyalarındaki bulgulardan da yararlanılarak davalı yüklenicinin asıl sözleşme dışında fazla imalât ve malzeme satışının olup olmadığı tespit ve bunların yapıldıkları tarihteki mahalli piyasa rayiçlerine göre bedeli hesaplattırılıp, varsa sözleşme dışı fazla imalât ve satılan mal bedeline 06.12.2010 tarihli sözleşme bedeli eklenip bulunacak miktardan eksik ve kusurlu işler nesafetbedeli 6.300,00 TL ile ihtilâfsız 62.500,00 TL ödeme düşülerek sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken bu hususlar üzerinde durulmadan eksik inceleme ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi doğru olmamış, bozulması uygun görülmüştür. ...” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. İstanbul Anadolu 3. Asliye Ticaret Mahkemesinin 09.10.2015 tarihli ve 2015/524 E., 2015/738 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçelerinin yanında davalının 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli belgelerin asıllarını dosyaya sunmadığı, davacıların bu belgeleri kabul etmediği ve belgelerin sözleşme mahiyetinde olmadığı, davalının anılan belgelerdeki fazla imalat savunmasında samimi olması hâlinde davacılar aleyhine karşı dava açabileceği, takas/mahsup def’inde bulunabileceği, bu itibarla eldeki davada savunma ve def’i olarak ileri süremeyeceği, davacıların eksik imalat tutarı 6.250TL ve nefaset farkından dolayı da 6.300TL olmak üzere toplam 12.550TL talep edebileceği, manevi tazminatın ispatlanamadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davanın konusu ve her iki tarafın kabulünde olan 06.12.2010 tarihli ‘‘Mutfak ve Banyo Proje Sözleşmesi’’ uyarınca davalı tarafından gerçekleştirilen imalatta eksik ve kusurlu işler nedeniyle sözleşme bedeli 63.000TL’nin %10’u oranındaki 6.300TL nefaset kesintisi dışında davacı iş sahiplerinin ayrıca 6.250TL eksik işlerin giderim bedelini talep edip edemeyeceği; davalı yüklenici şirketin 06.12.2010 tarihli sözleşmenin muhteviyatı işlere ilâve olarak fazla imalat yaptığı ve malzeme sattığına yönelik savunmasına dayanak olarak dosyaya sunduğu 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli ‘‘İlâve işler sözleşmesi’’ başlıklı belgelerin davacıları bağlayıcı olup olmadığı; davalı yüklenici şirketin fazla imalat savunmasını ayrıca karşı dava ya da birleşen dava açmaksızın, bu davada savunma ve mahsup itirazı şeklinde ileri sürüp süremeyeceği hususlarına ilişkindir. III. GEREKÇE A) Davalının göreve yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde; 12. Bilindiği üzere, hukuki yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır. Yerel mahkemenin ilk kararında davalının görev itirazının reddine karar verilmiş, karar, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Özel Dairenin 16.02.2015 tarih ve 2014/2365 Esas, 2015/720 Karar sayılı kararı ile ikinci bentte davalı yüklenici vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine karar verildiği anlaşılmakla, mahkemece davalının görev itirazının reddi yönünden verilen hüküm kesinleşmiş olmakla uyuşmazlık konusu olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle davalı vekilinin göreve ilişkin direnme kararını temyizde hukuki yararı bulunmadığından bu husus hakkında temyiz itirazının hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir. B) Davalının diğer temyiz itirazlarının değerlendirilmesinde; 13. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 14. Borç ilişkisini kuran en önemli kaynak sözleşmedir. Her sözleşme, taraflar arasında bir hukuki ilişki meydana getirir, bu ilişkiye “sözleşmeye dayalı=akdi ilişki” denir. 15. Borç doğuran sözleşmelerden birisi olan “Eser sözleşmesi’’, uyuşmazlığın çıktığı tarihte yürürlükte olan ve uygulanması gereken mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 355. maddesinde ‘istisna akdi’ olarak adlandırılmış olup, "istisna bir akittir ki onunla bir taraf (müteahhit), diğer tarafın (iş sahibi) vermeği taahhüt eylediği semen mukabilinde bir şey imalini iltizam eder" şeklinde ifade edilmiş; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 470. maddesinde de, "Eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, iş sahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşmedir." şeklinde tanımlanmıştır. Sözleşme ve dava tarihinde yürürlükte bulunan mülga BK’da düzenlenen eser sözleşmesi hükümlerinin somut olayda uygulanması gerekir. 16. Eser sözleşmeleri iki tarafa karşılıklı borç yükleyen bir tür iş görme sözleşmesidir. Yüklenici, iş sahibine karşı yüklendiği özen borcu nedeniyle eseri yasa ve sözleşme hükümlerine, fen, teknik ve sanat kurallarına uygun olarak yaparak ve zamanında tamamlayarak iş sahibine teslim etmekle yükümlüdür. 17. BK’nın "Akitlerin şekli, I-Umumi kaide ve emrolunan şekillerin şümulü" başlıklı 11. maddesinin 1. fıkrasında "Akdin sıhhati, kanunda sarahat olmadıkça hiç bir şekle tabi değildir" düzenlemesi ile sözleşmelerin geçerliliğinin, kanunda aksi öngörülmedikçe hiçbir şekle bağlı olmadığı ifade edilmiştir. Aynı Kanunun ‘‘Rükünleri’’ başlıklı 13. maddesinin 1. fıkrasında (TBK 14. madde) "Tahriri olması icabeden akitlerde, borç deruhte edenlerin imzaları bulunmak lâzımdır." düzenlemesine yer verilmiştir. 18. Sözleşmeler ve bu arada eser sözleşmeleri de -kural olarak- hiçbir şekle bağlı değildir. Dolayısıyla, yasada aksi öngörülmedikçe, eser sözleşmeleri, sözlü veya yazılı yahut resmî biçimde yapılabilir. Her ne biçimde yapılırsa yapılsınlar, geçerlidirler. Yalnız, sözlü olarak yapılan sözleşmelerin, ileride bir uyuşmazlık çıkması ve taraflardan birinin bu sözlü sözleşmeyi veya bazı hükümlerini yadsıması (inkâr) hâlinde, diğer taraf bu sözleşmeyi kanıtlama (ispat) zorluğu ile karşı karşıya kalabilir. Bu nedenle hiçbir şekle bağlı olmayan eser sözleşmelerinin yazılı yapılması, kanıtlama kolaylığı sağlar. Nitekim, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 200/I. (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 288/I.) maddesi; bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukukî işlemlerin yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri ikibinbeşyüz Türk Lirasını geçtiği takdirde senetle kanıtlanması gereğine işaret etmiştir (Selimoğlu, Y. E. : Eser Sözleşmesi, Ankara 2017, s. 68). 19. Öte yandan eser sözleşmesinde "ayıp" ve "eksik iş" ile eksik ve kusurlu imalattan dolayı yapılması gereken "nefaset kesintisi" kavramlarına ilişkin genel açıklamaların yapılmasında da fayda vardır. 20. Ayıp, yüklenicinin meydana getirip iş sahibine teslim ettiği eserdeki sözleşmeye ve fenne aykırılıklardır. Başka bir anlatımla ayıp, sözleşmede kararlaştırılan ve beklenen amaca göre bulunması gereken bazı vasıfların bulunmaması ya da bulunmaması gereken bazı bozuklukların bulunması şeklinde tanımlanmaktadır. 21. Eksik iş ise; eser sözleşmelerinde yapılıp teslim edilen eserde yapılması kararlaştırılan bazı iş ve işlemlerin yapılmamış ya da olması gereken bazı işlerin yapılmamış olmasıdır. Gerek BK’nın gerekse TBK’nın eser sözleşmesine ilişkin özel maddeleri arasında, eksik işlere ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. BK'nın 359-363. maddeleri (TBK’nın 474-478. maddeleri) ayıplı işler hakkında uygulanır. Eksik işler bu maddelerin kapsamında olmadığından bu hükümler eksik işlere uygulanamaz. 22. BK'nın 359/1. maddesine göre iş sahibinin eserin tesliminden sonra işlerin olağan akışına göre geç sayılmayacak bir süre içinde eseri muayene edip varsa ayıplarını yükleniciye bildirmesi gerekir. Ayıp hâlinde iş sahibinin hakları BK'nın 360. maddesinde (TBK 475. maddesi) düzenlenmiştir. Bu maddeye göre iş sahibinin seçimlik hakları; sözleşmeden dönme, eseri alıkoyup ayıp oranında bedelden indirim yapılmasını isteme veya ayıbın giderilmesini talep etme haklarıdır. 23. Nefaset kesintisi eserdeki ayıp önemli derecede değil ise, başka bir ifadeyle ayıp eseri kabulden kaçınmayı haklı kılacak derecede önemli bulunmuyorsa, BK’nın 360. maddesine göre eserin değerini düşüren nitelikte ise, iş sahibinin eksik ve ayıplı imalat karşılığında sözleşme bedelinden indirim yapılmasını isteme hakkının karşılığıdır. Eserin iş sahibince kabulüne mâni olmayan noksan imalatların tamamlanma bedelleri ile ayıplı ve kusurlu imalatlar için kesilecek bedel nefaset kesintisi olarak kabul edilmektedir. 24. Bu genel açıklamalardan sonra mahsup konusuna ilişkin düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır: Mahsup, bir alacağı doğuran olayla ilgili olarak alacaklının elde ettiği bazı menfaatlerin ya da borçlunun katlandığı bazı külfetlerin, bu alacaktan indirilmesini ifade eder. Meselâ, bir malı sahibine iade ile yükümlü zilyedin o mal için yaptığı bazı masraflar, o maldan elde ettiği semerelerin bedeline mahsup edilir (MK. m. 907). Bunun gibi, haksız fiilden zarar gören kimsenin bu fiilden elde ettiği bir menfaat olmuşsa, böyle bir menfaat uğranılan zarara mahsup edilir. Görülüyor ki bu olaylarda karşılıklı alacaklar yoktur; sadece, alacağın net miktarını bulmak için yapılan bir hesap ameliyesi bahis konusu olmaktadır (Akman S./Burcuoğlu H./Altop A.: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993, s. 1013). 25. Mahsup yenilik doğuran bir hakkın kullanılması olmayıp sadece alacağın gerçek miktarını belirlemek üzere yapılan bir işlemdir. Burada ayrı ve müstakil iki alacak bulunmamaktadır. Mahsup savunmasını, alacak miktarının indirilmesinde yararı olan herkes ileri sürebilir ve borcu sona erdiren durum olması nedeniyle hâkim tarafından resen nazara alınır. 26. HMK’nın “Karşı dava açılabilmesinin şartları” başlıklı 132/1. maddesi; “Karşı dava açılabilmesi için; a) Asıl davanın açılmış ve hâlen görülmekte olması, b) Karşı davada ileri sürülecek olan talep ile asıl davada ileri sürülen talep arasında takas veya mahsup ilişkisinin bulunması yahut bu davalar arasında bağlantının mevcut olması, şarttır” şeklinde düzenlenmiştir. 27. Gerek iki dava arasında bağlantı bulunması hâlinde, gerekse takas veya mahsup iddiasıyla karşı dava açılması hâlinde, karşı dava açılmasında genel bir dava şartı olan hukuki yarar aranacaktır. Davalının alacağı, davacının alacağından daha düşük ise karşı dava açmak yerine talebini asıl davada sadece savunma olarak ileri sürmelidir. Savunma olarak ileri sürülebilecek hususların ayrı dava konusu yapılmasında hukuki yarar bulunmamaktadır. Nitekim bu ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 18.04.2019 tarihli ve 2017/15-2073 E., 2019/479 K. sayılı kararında da açıklanmıştır. 28. Öte yandan HMK’nın 216/1. maddesinde, belgenin sadece örneğinin mahkemeye verildiği durumlarda, mahkemenin kendiliğinden veya taraflardan birinin talebi üzerine belgenin aslının verilmesini de isteyebileceği belirtilmiştir. 29. Tüm bu açıklamalar doğrultusunda somut olay değerlendirildiğinde; davadan önce her iki tarafın ayrı ayrı yaptırdığı delil tespit raporlarında, eksik ve kusurlu iş bedeli ayrımı yapılmaksızın taraflar arasında imzalanan ve hem davacı iş sahiplerinin hem de davalı yüklenici şirketin kabulünde olup, ihtilaf konusu olmayan 06.12.2010 tarihli sözleşme bedeli 63.000TL’nin %10’u oranında nefaset kesintisi yapılarak 6.300TL nefaset bedeli saptanmış, noksan imalatlar ile ilgili ayrıca giderim bedeli hesaplanmamıştır. Bu hâlde yerel mahkemece 06.12.2010 tarihli sözleşme bedelinden eksik ve kusurlu işler nedeniyle sadece 6.300TL nefaset kesintisi yapılarak, noksan işlerin giderim bedeli karşılığı da bu tutar içinde yer aldığından eksik işler nedeniyle ayrıca bir bedele hükmedilmemesi gerektiği anlaşılmaktadır. 30. BK’nın 13/1. maddesinde yazılı şekle tabi sözleşmede borç altına girenin imzasının bulunması yeterli görülmüş olup, yazılı şekle tabi olmayan sözleşmeler yönünden sözleşmenin yazılı biçimde tanzim edilmesi geçerlilik şartı değil ise de; akdi ilişkinin senetle ispatı bakımından bu kuraldan yararlanılması gerekli olduğundan, yazılı şekle tabi olmayan eser sözleşmesinde davalının varlığını iddia ettiği sözleşme ilişkisi bakımından sunulan belgelerdeki imzanın davacılara ait olması hâlinde, bu belgeler üzerinde bulunan imza ile akdi ilişki, sözleşmeye göre yapılacak işlerin kapsamı ve kararlaştırılan bedelin ne olduğu ispatlanmış olacaktır. 31. Bu kapsamda yerel mahkemece, Özel Dairenin bozma kararında açıklandığı üzere davalı yüklenici tarafından davacı iş sahipleri adına düzenlenen ve dosyaya fotokopileri sunulan ilâve işler ve malzeme satışına ilişkin 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli belgelerin altında bulunan imza konusunda davacı iş sahiplerinin beyanının alınması, imzanın inkârı hâlinde HMK’nın 216. maddesi uyarınca davalı yükleniciye belge asılları ibraz ettirilerek sıhhatlerinin araştırılması, bu belgelerin davacıları bağlayıcı olduğu anlaşılırsa bu belgeler dikkate alınarak, belgelerin davacı iş sahiplerini bağlayıcı olmaması durumunda ise bu belgeler gözetilmeksizin mahallinde konusunda uzman bilirkişi ya da bilirkişiler kurulu marifetiyle keşif yapılarak delil tespit dosyalarında saptanan veriler de değerlendirilmek suretiyle davalının 06.12.2010 tarihli asıl sözleşme dışında fazla imalatı ve malzeme satışının olup olmadığının belirlenmesi, şayet sözleşme harici ilâve işler varsa, bu işlerin bedelinin yapıldığı yıl serbest piyasa rayiçlerine göre hesaplattırılması ve hâsıl olacak sonuca göre hüküm kurulması gerekir. 32. Mahsuplaşma itiraz olup, bir davada taraflarca açıkça ileri sürülmese dâhi, hâkim dava dosyasına yansıyan belgelerden mahsup itirazının varlığını anladığı takdirde, bunları kendiliğinden dikkate almalıdır. Dava konusu somut olayda davalı yüklenici fazla imalat ve malzeme satışı savunmasına ilişkin 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli ‘‘İlâve işler sözleşmesi’’ başlıklı belgelerini dosyaya ibraz etmiş olup, bu belgeler sunulmamış olsaydı bile, davalı asıl sözleşme dışında başka işler yaptığını belirterek mahsup itirazını ortaya koyduğundan; mahkemece ayrıca birleşen dava ya da karşı dava açılmasına gerek olmaksızın, davalı tarafça ilâve olarak yapıldığı ileri sürülen fazla imalat ve malzeme satışı ile ilgili yöntemine uygun biçimde araştırma ve inceleme yapılarak, gerçekleştirildiği saptanan fazla imalat ve malzeme satışı bakımından davalı yüklenicinin mahsup itirazına konu alacağının bulunup bulunmadığının tespit edilmesi mümkün ve gereklidir. 33. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki belge ve delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 34. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1) Yukarıda III -A maddesinde yazılı nedenlerle davalı vekilinin göreve yönelik temyiz itirazlarının hukuki yarar yokluğundan REDDİNE , 2) Yukarıda III-B maddesinde açıklanan nedenlerle davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı, 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 04.03.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

I. Borç altına giren tarafından imzalanmış aslının PTT'ye sunulmasıyla çekilen bir telgraf II. KEP (Kayıtlı Elektronik Posta) sistemi üzerinden, nitelikli elektronik sertifika kullanılarak oluşturulmuş bir e-posta III. Teyit edilmemiş, basit bir e-posta yoluyla gönderilen metin IV. Borçlunun kendi el yazısı ile imzaladığı ve alacaklıya posta yoluyla gönderdiği adi mektup 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'na göre, yukarıdaki iletişim araçlarından hangileri kanunda aksi belirtilmedikçe yazılı şekle eşdeğer kabul edilir?

A) I ve II
B) II ve III
C) I, II ve IV
D) I, III ve IV
E) II, III ve IV

Bu maddeyle ilgili 5 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol