Türk Borçlar Kanunu 15. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 15- İmzanın, borç altına girenin el yazısıyla atılması zorunludur. Güvenli elektronik imza da, el yazısıyla atılmış imzanın bütün hukuki sonuçlarını doğurur.
İmzanın el yazısı dışında bir araçla atılması, ancak örf ve âdetçe kabul edilen durumlarda ve özellikle çok sayıda çıkarılan kıymetli evrakın imzalanmasında yeterli sayılır.
(Değişik fıkra: 13/2/2011-6111/213 md.) Görme engellilerin talepleri halinde imzalarında şahit aranır. Aksi takdirde görme engellilerin imzalarını el yazısı ile atmaları yeterlidir.
d. İmza yerine geçen işaretler
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
25 karar eşleşti
2. Hukuk Dairesi, 2024/461 E., 2024/903 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAile Mahkemesi
Ayrıca 6098 sayılı Kanun'un 15 inci maddesinde imzanın borç altına girenin el yazısı ile atılmasının zorunlu olduğu belirtilmiş olup, davacı el yazısı ile imzasını atmış ve imzasını da inkâr etmemiştir.
2. Hukuk Dairesi 2024/461 E. , 2024/903 K.
"İçtihat Metni"
...
MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi
SAYISI : 2023/313 E., 2023/426 K.
DAVA TARİHİ : 27.06.2019
KARAR : Ret
Taraflar arasında İlk Derece Mahkemesinde görülen ve istinaf incelemesinden geçen ipoteğin kaldırılması davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesince bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın reddine karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin eşi ...'ın sağlığında Şirinevler Mahallesi 665....No:14 Altınordu Ordu adresinde bulunan ve tapuda Ordu İli Altınordu İlçesi Şahincili Mahallesi 1575 Ada 20 parselde kayıtlı 6 numaralı bağısız bölümün maliki olduğunu müvekkilinin eşi vefat edene kadar son dokuz yıl bu taşınmazda ikamet ettiğini, müvekkilinin başka meskeni olmadığını, vefat eden eşin müvekkilinden habersiz evlilik birliği içerisinde edindikleri bu taşınmazı yalnız kendi adına tescil ettirmesi ve vefatından önce de oğlunun kullandığı kredi için ipotek vermesi nedeniyle müvekkilinin tek konutundan mahrum kalacağını, müvekkili ile görüşmelerinde müvekkilinin bazı evraklara imza atmışsa da esasen okuma yazma bilmediğinden ve hayatında hiç okula gitmediğinden neye imza attığını bilmediğini bu nedenle de ipoteğin tesisi için atılan imzaların geçersiz olduğunun açık olduğunu, söz konusu konutun Ordu İcra Müdürlüğünün 2019/1639 Esas sayılı dosyasında 20.06.2019 tarihinde yapılan ihale ile satışa çıktığını neticesinde alacaklı bankanın alacağına mahsuben müvekkilinin tek ikametini aldığını, iş bu satışın neticesinde tescilin bankaya geçmesi halinde müvekkilin gereksinim duyduğu barınma ihtiyacını karşılayamaz hale gelmesine yol açacağını, davalı banka tarafından da eksper raporu alındığını ve bu rapor alındığında taşınmazın aile konutu olduğunun anlaşılmamasının söz konusu olmadığını, tapuda aile konutu şerhi olmasa da bunu bilebilecek durumda olan veya bilen kişinin iyi niyetinin bulunduğunun kabul edilmesinin mümkün olmadığını, dolayısıyla eşin açık rızası alınmadan yapılan işlemin Hukuk Genel Kurulunca da açıkça ifade edildiği üzere geçerli olduğunu kabul etmenin imkansız olduğunu arz edilen nedenlerle taşınmaz tapu kaydına aile konutu şerhi konulmasına ve taşınmaz üzerine konulan ipoteğin kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
II. CEVAP
1.Davalı Banka vekili cevap dilekçesinde özetle; Ordu Tapu Müdürlüğünün 30.01.2012 tarih ve 1093 yevmiye numaralı Resmi Senedi gereğince davacının eşi ... adına kayıtlı davaya konu taşınmazın davacının oğlu ve bu davada diğer davalı olan ...'ın müvekkili banka nezdinde açılmış ve açılacak bilcümle hesap ve sair tüm işlemlerden doğmuş ve doğacak tüm borçlarının teminatı olarak müvekkili banka lehine 260.000,00 TL bedelli ve 1. derecede ipotek ettirildiğini, Ordu İcra Müdürlüğünün 2019/1639 Esas sayılı dosyasında asılları bulunan ve ekte sundukları ipotek belgesi ve resmi senet gereğince müvekkili bankanın ipotek alacaklısı olduğunu, bahsi geçen ipotek tesisi işlemi esnasında ekte sunulan 30.01.2012 tarihli Gayrimenkul Malikinin Eşinden Alıncak Muvafakatname adlı belgeden de açıkça anlaşılacağı üzere müvekkili banka tarafından malik ...'ın eşi olan davacıdan muvafakatname alındığını bu bakımdan davacı yanın beyanlarına itibar etmenin mümkün olmadığını, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 2013/18489 Esas ve 2014/3970 Karar sayılı ilamında davacının ipotek işlemine muvafakat vermesi nedeniyle davacının reddi gerektiğinin hükme bağlandığını, müteveffa ...'ın 04.09.2016 tarihinde vefat ettiğini Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 24.03.2015 tarih ve 2014/9016 Esas ve 2015/5407 Karar sayılı ilamında evliliğin ölüm ile sona ermesi nedeniyle dava konusu taşınmazın aile konutu olma niteliğini kaybettiğini, konusuz kalan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verildiğini, davacı ve müteveffa eşinin uzun bir süredir Karakoca Mahallesi Mehmet Efendi Sok. No:21 Ulubey Ordu adresinde ikamet ettiğinin sunulan mernis bilgilerinden anlaşıldığını dava konusu taşınmazda davalı ... ve eşinin yaşadığını, arz edilen nedenlerle haksız ve yersiz açılan davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
2.Davalı ...'a dava dilekçesi ve duruşma günü usulüne uygun tebliğ edilmiş ancak davalı ...'ın davaya cevap vermemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesince; davacı vekilinin dava dilekçesi ile davalının eşi ...’ın Ordu İli Altınordu İlçesi Şahincili Mahallesi 1575 ada 20 parselde kayıtlı 6 nolu bağımsız bölümün maliki olduğu, davalının ölüm tarihine kadar davacı ile bu taşınmazda yaşadıklarını ve aile konutu olarak kullandıkları, davalı Hüseyin’in davalı bankadan kullandığı krediye karşılık olarak taşınmaz üzerine ipotek tesis edildiği, davacının da okuma yazma bilmemesine rağmen imzasının alındığı, davalı bankanın ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile takip başlattığı, yapılan ihale neticesinde taşınmazın davalı bankaya satıldığı, kurulan ipoteğin taşınmazın aile konutu vasfında olması ve davacının muvafakatinin alınmaması sebebi ile geçersiz olduğu beyanıyla ipoteğin kaldırılmasını ve taşınmaz üzerine aile konutu şerhi konulmasını talep ve dava ettiği, davalı banka vekilinin öncelikli olarak davanın reddini savunduğu ve ihalenin kesinleşmesi ile davanın konusuz kaldığını beyan ettiği, nüfus kayıtlarından anlaşıldığı üzere davacının eşi ...'ın 04.09.2016 tarihinde vefat ettiği, yargılamaya konu icra takibinin ise 2019 yılında başlatıldığı, davacı eşinin vefatı ile aile konutuna dair iddiada bulunma hakkını kaybettiği, tüm bu sebeplerle davacının dava açma açmakta hukuki yararı olmadığı gerekçesiyle açılan davanın hukuki yarar yokluğu nedeni ile usulden reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin 16.3.2021 tarih, 2020/1183 Esas, 2021/862 Karar sayılı kararıyla; dava dosyası içeriğine, dosyadaki yazılara göre İlk Derece Mahkemesi kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir aykırılığın bulunmadığı, davanın esasıyla ilgili hükme etki edecek tüm delillerin dava dosyası içinde bulunduğu, kanunun olaya uygulanmasında ve gerekçede hata edilmediği, bu nedenle inceleme konusu kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu anlaşıldığından istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Birinci Bozma Kararı
1.Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davacı kadın vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2.Dairenin 13.10.2021 tarihli, 2021/4578 Esas ve 2021/7239Karar sayılı kararıyla aile konutunun, hak sahibi eş tarafından devri ve konut üzerindeki hakların sınırlandırılması, diğer eşin açık rızasına bağlı olduğu, bu rıza alınmadan konutla ilgili yapılan tasarruf işleminin geçersiz olduğu, evlilik sadece boşanma yahut da iptal kararıyla sona ermiş ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 194 üncü maddesinin aile konutuna sağladığı korumanın sona erdiği, aile konutu ile ilgili malik olmayan eş yararına getirilen koruma malik eş sağ iken başlayıp, malik eşin ölümünden sonra da devam ettiği, geçerli bir işlemin olmadığının kabul edildiği hallerde, malik olan eşin ölümünün bu işleme hukukilik kazandırmasının düşünülemeyeceği, malik olmayan eşin bu davayı açmaktaki hukuki yararının malik eşin ölümünden sonra da devam etmekte olduğu, bu anlamda malik eşin dava açılmadan önce veya dava açıldıktan sonra ölmesinin herhangi bir öneminin bulunmadığı, önemli olanın tasarruf işlemi sırasında evlilik birliğinin varlığı ve malik olmayan eşin tasarruf işlemine açık rızasının bulunup bulunmadığının olduğu, açıklanan sebeplerle Mahkemece tarafların gösterdiği deliller bir bütün halinde değerlendirilip sonucu uyarınca bir karar verilmesi gerekirken hatalı gerekçe ile davanın usulden reddine karar verilmesinin doğru görülmediği gerekçesiyle Bölge Adliye Mahkemesinin ipoteğin kaldırılmasına yönelik esastan ret kararının kaldırılmasına, İlk Derece Mahkeme hükmünün ipoteğin kaldırılması davası yönünden bozulmasına, bozma sebebine göre ipoteğin kaldırılması davasına yönelik sair temyiz itirazların şimdilik incelenmesine yer olmadığına, davacının aile konutu şerhi davasının reddine yönelik temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir.
B. İkinci Bozma Kararı
1.İlk Derece Mahkemesi 18.10.2022 tarihli ve 2021/459 Esas, 2022/412 Karar sayılı kararla; Yargıtay bozma ilamına uyularak işin esasına girildiğini, tarafların toplanmasını talep ettikleri delillerin toplandığı, davalı banka tarafından dosyaya sunulan muvafakat belgesinde davacının 30.01.2012 tarihli imzasının bulunduğu, yargılama sırasında beyanına başvurulan davacı tanıkları, davacının eşi Hayrettin’in 6 yıl önce vefat ettiğini, vefat edene kadar davacı ile yargılamaya konu dairede oturduklarını, davacının burada oturmaya devam ettiğini, davacı ve eşinin başka evlerinin olmadığını, ilgili taşınmazın aile konutu olarak kullanıldığını, davacının taşınmaz üzerine ipotek tesis edildiği tarihte buna razı gelmediğini, davacının ilkokul terk olduğunu, okuma yazma bilmediğini, evine gelen faturaları okumayamadığını, komşularından bu hususta yardım istediğini beyan ettiği, somut olayda yargılamaya konu taşınmazın aile konutu vasfında olduğu, davacı kadının okur-yazar olmadığı, ipoteğin kurulduğu tarihte davalı banka tarafından davacı kadının imzası alınmış ise de davacının yapılan işlemin içeriğine dair bilgi sahibi olmadığı, verilen imza ve muvafakatin bu hali ile geçerli olmadığı gerekçesiyle açılan davanın kabulü ile Ordu İli, Altınordu İlçesi, Şahincili Mahallesi, 1575 ada 20 parsel 6 nolu bağımsız bölüm üzerine davalı banka tarafından konulan ipoteğin kaldırılmasına, aile konutu şerhi konulmasına yönelik talebin daha önce hukuki yarar yokluğu nedeni ile reddine karar verilmiş olması ve bu husustaki kararın Yargıtay onaması ile kesinleşmiş olması sebebi ile yeniden hüküm tesis edilmesine yer olmadığına, Ordu İcra Müdürlüğünün 2019/1639 Esas sayılı icra takibinin tedbiren durdurulmasına yönelik kararın esas hakkındaki karar kesinleşene kadar aynen devamına karar verilmiş, karara karşı süresi içinde davalı banka vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2.Dairenin 02.05.2023 tarihli, 2023/2726 Esas ve 2023/2058Karar sayılı kararıyla; "1.6100 sayılı Kanun'un "Yazı veya imza inkârı" başlıklı 208 inci maddesinin birinci fıkrasında; "Taraflardan biri, kendisi tarafından düzenlendiği iddia edilen bir belgedeki yazı veya imzayı inkâr etmek isterse, sahtelik iddiasında bulunmalıdır; aksi hâlde belge, aleyhine delil olarak kullanılır." hükmü bulunmaktadır. Yine aynı Kanun'un 206 ncı maddesinin kenar başlığı "İmza atamayanların durumu" şeklinde düzenlenmiş olup aynı maddenin birinci fıkrasında okuma yazma bilmediği için imza atamayanlar, ikinci fıkrasında ise okuma ve yazma bildiği halde imza atamayanların durumu düzenlenmiştir. İmza atabilenler için herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır.
2.Somut davada, davacı malik olmayan eş, ölen malik eş tarafından dava konusu taşınmaza ipotek konulması esnasında banka tarafından kendisinden imza alındığını ancak belgenin içeriğinden bilgi sahibi olmadığını, okuma yazma bilmediğini ve bu nedenle muvafakatnamedeki imzasının geçerli olmadığını iddia etmiş ise de kendi iddiasına göre okuma yazma bilmediği halde davalının delil olarak sunduğu muvafakatnameyi imzalamış olduğundan, belgenin sahteliği de ileri sürülmediğinden 6100 sayılı Kanun'un 206 ncı maddenin birinci maddesine dayanılamaz. Ayrıca 6098 sayılı Kanun'un 15 inci maddesinde imzanın borç altına girenin el yazısı ile atılmasının zorunlu olduğu belirtilmiş olup, davacı el yazısı ile imzasını atmış ve imzasını da inkâr etmemiştir. Hal böyle olunca, 6100 sayılı Kanun'un 206 ncı maddesi ve 208 inci maddesinin birinci fıkrası ile 6098 sayılı Kanun'un 15 inci maddesi gözetildiğinde davacı imzasını da inkâr etmemiş olduğundan davacı eşin aile konutu niteliğindeki taşınmaza konulan ipotek işlemine rızası bulunduğunun kabulü gerekir. Hal böyle iken İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmesi gerekir" gerekçesiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir.
C. İlk Derece Mahkemesince Bozmaya Uyularak Verilen Karar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacı tarafın ipoteğin fekkine ilişkin davasının reddine karar verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; kararın usul ve kanuna aykırı bulunduğunu ileri sürerek kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, bozma ilamına uygun karar verilip verilmediği noktasında toplanmaktadır.
2. İlgili Hukuk
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri. 4721 sayılı Kanun’un 194 üncü maddesi. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 15 inci maddesi.
3. Değerlendirme
1.Temyiz olunan nihai kararların bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2.Temyizen incelenen İlk Derece Mahkemesi kararında ve kararın gerekçesinde hukuk kurallarının somut olaya uygulanmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olduğu, anlaşılmakla; temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VII. KARAR
Açıklanan sebeple;
Davacı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan kararın ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine,
15.02.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (4)
11. Hukuk Dairesi, 2023/3793 E., 2024/6048 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi
tam metni aç
açlara bakıldığında 07.01.2010 tarihinde davaya konu hisse devir ve temlik sözleşmeleri yapılmadan önce ...'nın psikosomatik rahatsızlık içinde bulunduğu ve Ayırt Etme Gücüne sahip olmadığı hususlarının deliller ile açık ve sabit olduğunu, TBK'nın 15. maddesinin;
11. Hukuk Dairesi 2023/3793 E. , 2024/6048 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2020/1747 Esas, 2023/333 Karar
HÜKÜM : Esastan ve usulden ret
İLK DERECE MAHKEMESİ : Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2015/245 E., 2019/634 K.
Taraflar arasındaki hisse devir ve temlik sözleşmelerinin iptali, hisse değerinin tespiti ile devir ve temlik bedelinin iadesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı tereke temsilcisi vekili ve dahili davacı ... mirasçıları vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince dahili davacı ... mirasçıları vekilinin başvurusunun usulden reddine, davacı tereke temsilcisi vekili başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı tereke temsilcisi vekili ve dahili davacı ... mirasçıları vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip, gereği düşünüldü.
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; kısıtlı ...’nın hissedar olduğu ... Örme ve Konfeksiyon San. ve Tic. A.Ş., ... Tekstil Tic. ve San. A.Ş., ... Mensucat San. ve Tic. A.Ş., ... Holding A.Ş.’deki hisselerinin kötü niyetli olarak kısıtlıyı zarara uğratmak kastıyla devrine neden olan 07.01.2010 tarihli 4 adet hisse devir ve temlik sözleşmelerinin ve buna ilişkin işlemlerin kısıtlının fiil ehliyeti yoksunluğu nedeniyle kesin hükümsüz olduğunun tespiti ile söz konusu hisse devir ve temlik sözleşmelerinin iptaline ve söz konusu hisselerin kısıtlı ...'ya iadesine; bu taleplerinin kabul edilmemesi halinde, dava konusu şirketlerdeki hisselerin gerçek değerinin bilirkişi vasıtasıyla tespiti ile kısıtlı ...'nın her bir şirketteki hisselerine karşılık şimdilik ayrı ayrı 25.000,00 TL toplamda 100.000,00 TL hisse devir ve temlik bedelinin davalıdan 07.01.2010 tarihinden itibaren işlemiş ve işleyecek mevduata uygulanan en yüksek banka faiziyle birlikte tahsiline, davanın, ... Örme ve Konfeksiyon San. ve Tic. A.Ş., ... Tekstil Tic. ve San. A.Ş., ... Mensucat San. ve Tic. A.Ş., ... Holding A.Ş.ye ihbarına karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; devir işleminin gerek davacı ... ve gerekse diğer kardeşlerin muvafakat ve onaylamaları doğrultusunda yapıldığını, sözleşmede bu hususta derkenar ve imzalarının yer aldığını, dava konusu edilen iddialar ve gerekçelerin haksız ve dayanaksız olduğunu, 07.01.2010 tarihli hisse devir ve temlik sözleşmesi her ne kadar anne Solmaz ile müvekkili arasında imzalanmış gözükmekte ise de, aslında burada mirasçılar ile anne arasında imzalanmış bir taksim sözleşmesinin bulunduğunu, davacının ve diğer tüm mirasçıların hisse devir ve temlik sözleşmesi içeriğini aynen kabul ettiklerini, davacının anılan sözleşmeye açıkça muvafakat ettiğini ve sözleşmenin doğrudan doğruya bir tarafı bulunduğunu, bu nedenle annenin akıl sağlığı veya temyiz kudretini gerekçe göstererek sözleşmenin geçersizliğini ileri süremeyeceğini, sözleşmenin geçersizliğini ileri sürmenin herşeyden önce dürüstlük kuralına aykırılık teşkil ettiğini, davacının ayrıca işlemin muvazaalı olduğunu iddia ettiğini, altında kendi imzası bulunan belgedeki muvazaa iddiasının yazılı delil ile ispatlanması gerektiğini, müvekkilinin vasi tayini için mahkemeye müracaat dilekçesinde annenin ayırt etme gücünü kaybettiğinin söylenmediğini, tüm kardeşlerin kendi aralarında 07.01.2010 tarihli taksim sözleşmesi imzaladıklarını, davacı ile müvekkili arasındaki 07.01.2010 tarihli ‘Belgedir’ başlıklı sözleşme ile kurulan hukuki ilişkinin anneden davacıya intikal edecek miras payının ve davacının kendi sahip olduğu hisselerin ve babadan intikal eden hisselerin tamamının müvekkiline satışına ilişkin olduğunu, davacının bu işlemler karşılığında müvekkilinden toplamda 3 milyon lira tahsil ettiğini, davacının haksız kazanç peşinde olduğunu, kendisinin şirketlerin yönetim kurulu başkan yardımcısı olup anne ...’nın ve şirketlerin durumunu bildiği halde 2010 yılının başında kendi rızası ile hisselerini müvekkili ...’ya devir ve temlik ettiğini belirterek davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davanın işbu 4 adet hisse devir ve temlik sözleşmesindeki hisselerin davalı ...’ya devreden sözleşmenin ehliyetsizlik nedeniyle iptalinin talep edildiği, 07.01.2010 tarihli 4 adet hisse devir ve temlik sözleşmesinde gerek davacı gerekse diğer kardeşlerin bedelinin davalı ... tarafından ...’ya ödendiğinin kabul edildiği, davacı ...'nın, annesinin imzaladığı hisse devir ve temlik sözleşmesine aynen muvafakat ederek ve hiçbir hak ve talebi olmayacağını beyan ederek, aynı zamanda anneyi tasarrufa ehil gördüğünü de ifade etmiş olmasına rağmen, bu defa annenin tasarrufa ehil olmadığını ileri sürdüğü, davacının bu iddiasının bir taraftan kendisini bağlayan kabulüne aykırı olduğu, öte yandan çelişkili olduğu, bu durumun 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 2 nci maddesine aykırı olduğu, muvafakat beyanının davacıyı bağladığı, 18.04.2013 tarihli hastane raporunda hisse devir ve temlik sözleşmesi tarihi (07.01.2010) itibariyle annenin hukuki ehliyetinin olup olmadığı tespit edilemediği, davacının işlem tarihinde annenin ehliyetsizliğini ispat külfeti altında bulunduğu ve mevcut delil durumu itibariyle bu külfeti yerine getiremediği, Bakırköy 17. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2013/171 E. sayılı dosyasında, davacının mirasçı sıfatıyla tasarrufu yapanın sağ olması sebebiyle tasarrufun iptali davası açmasının dava tarihinde bakılma şartlarının bulunmadığından davacı ... tarafından açılan davanın aktif husumet şartının bulunmaması sebebiyle reddine karar verildiği, davacıların devrin muvazaalı olarak yapıldığına ve bu nedenle geçerli olamayacağına ilişkin iddialarının menkul mal niteliğinde olan anonim şirket payları açısından kabul edilemeyeceği, hisse devir sözleşmesinin tarihi olan 07.01.2010 tarihinden dava tarihine (16.03.2015 ) kadar şirket ile ilgili her türlü işlemin gerçek devir yapılmış gibi sürdürüldüğü, muvazaayı tevsik eder tarzda yazılı belge ibraz edilmediği, davanın mahiyeti gereği tanık beyanlarının tek başına değerlendirilemeyeceği, mahkemenin 11 inci celse ara kararı ile her ne kadar muris ...'nın tedavilerini yaptığı bildirilen Prof.Dr. ...'nin dinlenilmesine karar verilmiş ise de dosyaya sunulan tıbbi evraklar ve medula sistemi kayıtları bir bütün olarak değerlendirildiğinde tanığın dinlenilmesinin dosya esasına bir katkı sağlamayacağı, hisse devir sözleşmesinin imzalandığı 07.01.2010 tarihinde muris ...'nın akli dengesinin yerinde olup olmadığının tespitinin mümkün olmadığı, davalı ile davacı ve diğer mirasçılar arasında yapılan pay devrinin ne şekilde yapıldığının araştırmasında, tüm mirasçılar tarafından hisse devir sözleşmesinin imzalandığı, tüm yasal işlemlerin yerine getirildiği, davacıların davayı ispat çerçevesinde yeterli delil ibraz edemedikleri gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı tereke temsilcisi vekili ve dahili davacı ... mirasçıları vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
1.Davacı tereke temsilcisi vekili istinaf dilekçesinde özetle; davacının muris ... terekesi olduğunu, dolayısıyla "Davacı ... annesinin imzaladığı Hisse Devir ve Temlik Sözleşmesine aynen muvafakat ederek " denmişse de, öncelikle davacı sıfatında hataya düşüldüğünü, dava dilekçesinin davalı vekiline tebliği üzerine davalı vekilinin 20.04.2015 havale tarihli cevap dilekçesinde; davacı/ kısıtlı adayının vesayet altına alınması için davayı kendilerinin açtığını ancak ayırt etme gücünü kaybettiğini söylemediklerini beyan etmiş ise de 19.03.2009 tarihli vesayet davasının dava dilekçesinde; "...ilerleyen yaşı ve hastalıklar nedeniyle kendisinde oluşan akıl zayıflığı sebeplerinden ötürü, tüm bu şirketlerdeki işleri, resmi ve gayri resmi kurum ve kuruluşlarda bir takım işleri yürütememektedir. ... " yazmakta olduğunu, vesayet davasının ...'nın akıl zayıflığı iddiası ile açıldığını, bu durumun vesayet davasının dava dilekçesindeki beyan ve davalının imzası ile sabit olduğunu, Anadolu 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2009/427 E. sayılı dosyasının; 03.04.2009 tarihli tensip tutanağının 4. maddesinde " Davalı - mahcur adayının sağlık kurulu raporunun temini hususunda ilgili hastaneye sevkinin sağlanması, 03.04.2009 tarihinde Haydarpaşa Numune Hastanesi Başhekimliği'ne sağlık kurulu raporu alınması için müzekkere yazıldığını, bu tarihten sonra dosyada hastaneye sevk ile ilgili bir işlem olmadığını, 27.10.2009 tarihli 1. celseye ... vekili Av. ... hazır bulunmakla duruşma tutanağının 2 nou ara kararında kısıtlı adayının rapor için hastaneye sevkine, 23.02.2010 tarihli 2. celseye gelen olmadığını, duruşma tutanağının 1 nolu ara kararında vasi adayının hastaneye sevk işlemlerini yerine getirmesi için şerhli tebligat çıkarılmasına, 13.09.2011 tarihli celseye gelen olmadığını, duruşma tutanağının 1 nolu ara kararında kısıtlı adayının duruşma gün ve saatinde mahkemede hazır bulundurulması için Emniyet'e müzekkere yazılmasına, 13.09.2011 tarihli celsede davacı ... vekili Avukat ... hazır bulunmakla beyanı üzerine duruşma tutanağının 1 nolu ara kararında " Davacı vekiline son defa kısıtlı adayının adresini bildirmek, İstanbul'a geldiği takdirde rapor sevk yazısını alarak rapor için başvurmak üzere 30 gün mehil verilmesine, adres bildirildiğinde derhal rapor için gerekli sevk işleminin yapılmasına", 30.11.2011 tarihinde Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne yazılan sevk yazısının davacı ... vekili Avukat ... tarafından elden alındığı, 01.12.2011 tarihli celsede davacı ... vekilinin hazır olduğu, beyanı üzerine duruşma tutanağının 1 nolu ara kararında " Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne yazılan müzekkerenin beklenmesine", 15.05.2012 tarihli celsede davacı ... vekili Avukat ... hazır bulunmakla beyanı üzerine duruşma tutanağının 1 nolu ara kararında " Davacı vekiline kısıtlı adayına ait rapor hususunda beyanda bulunmak üzere 2 hafta süre verilmesine, beyanda bulunduktan sonra rapor alınması hususunun duruşma günü beklenmeksizin değerlendirilmesine " karar verildiğini, kısıtlı adayının 2009 yılından 2012 yılına kadar vasi tayini hususunda rapor aldırılmasının huzurdaki dava davalısı/ vesayet davası davacı ... tarafından geciktirildiğini, rapor üzerine 15.01.2013 tarihli karar ile ...'nın vesayet altına alınmasına, kendisine ...'nın vasi olarak atanmasına karar verildiğini, muris ...'nın Kadıköy 2. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2009/427 E. sayılı dosyasından vesayet altına alınması talepli davayı ikame edenin huzurdaki davanın davalısı ... olduğunu, dolayısıyla aynı kişinin 07.01.2010 tarihinde davaya konu hisse devir ve temlik sözleşmelerini kısıtlı olduğunu iddia ettiği kişi ile karşılıklı olarak imzaladıklarını, bu durumda adına dava açılmış bulunan davacı murisin hak ehliyetinin bulunup bulunmadığı meselesinin ortaya çıkmakta olduğunu, davacı murisin hak ehliyetini olmadığını daha önceki bir tarihte iddia eden kişinin iyi niyetli kabul edilmesinin mümkün olmadığını, nitekim açmış olduğu vesayet davası sonucunda ...'nın vesayet altına alındığının da sabit olduğunu, Kadıköy 2. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2009/427 E. sayılı dosya içinde mevcut Psikiyatrist ...'ın 13.03.2009 tarihli raporunda ...'nın demansiyel süreçte olduğunun tespit edildiğini, yine aynı tarihli reçetede ilaç olarak ... ve ... yazıldığının görüldüğünü, ...'ın, beyindeki bazı kimyasallarının etkilerini değiştirerek ruhsal bozuklukların düzeltilmesini sağlayan antipsikotik bir ilaç olduğunu, şizofreni ve ruhsal bozuklukların dengelenmesinde, bipolar bozuklukta, agresif ve yıkıcı davranış bozuklukları ve benzeri hastalıkların tedavisinde kullanıldığını, ...'nın da şizofreni, dış dünyadan kendini soyutlama, garip ve korkutan düşüncelere sahip olma, zihin karışıklıkları ve yeteneklerinin kaybı gibi hastalıkların tedavisinde kullanıldığını, 2009 yılında uygulanan tedavinin ve dosya içinde mevcut hastane kayıtları ve vesayet dosyası içindeki ilaçlarına bakıldığında davacı kısıtlı/ murisin hisse devirlerinin yapıldığı tarihten önce psikosomotik rahatsızlık içinde bulunduğu ve ayırt etme gücüne sahip olmadığının sabit olduğunu, açıklanmaya çalışıldığı gibi 4721 sayılı Kanun hükümlerine göre hakkında vesayet davası açılmış kişinin yapmış olduğu hukuki işlemlerin başka bir araştırmaya gerek kalmaksızın yapılmamış sayılacağını, kural olarak tam ehliyetsizlerin hukuki işlemlerinin hükümsüz olduğunu, kanunun tam ehliyetsizlerin yaptıkları hukuki işlemleri batıl sayarken bu gibi kimseleri korumak, kendi menfaatlerine aykırı işlemlerin yapılması suretiyle 3. kişilerce sömürülmelerine engel olmak amacını güttüğünü, davalı ...'nın akıl zayıflığı nedeniyle vesayet altına alınması gerektiğini bildirdiği kişi ile yaptığı hisse devir ve temlik sözleşmelerinin hükümsüz olduğunu belirterek kararın kaldırılmasını istemiştir.
2.Dahili davacı ... mirasçıları vekili istinaf dilekçesinde özetle; davanın, 4 adet hisse devir sözleşmesinin yapıldığı 07.01.2010 tarihinde muris ...’nın ehliyetinin olup olmadığının tespitine ilişkin olduğunu, mahkemenin gerekçeli kararında; hisse devir ve temlik sözleşmesinin imzalandığı 07.01.2010 tarihinde muris ...’nın akli dengesinin yerinde olup olmadığının tespitinin mümkün olmadığını, davalı ile müvekkili ve diğer mirasçılar arasında yapılan pay devrine ilişkin olarak tüm mirasçıların hisse devri sözleşmesinin imzalandığı ve tüm yasal işlemlerin yerine getirildiğini, davacıların davayı ispat için yeterli delil sunmadıklarını belirterek davanın reddine karar verdiğini, mahkemenin davanın reddi yönündeki kararının, usul ve yasaya aykırı olup bozularak ortadan kaldırılmasına karar verilmesi gerektiğini, mahkeme, her ne kadar gerekçeli kararında, “07.01.2010 tarihinde muris ...’nın akli dengesinin yerinde olup olmadığının tespitinin mümkün olmadığı” gerekçesine dayanmakta ise de; işbu dosya davalısı ...'nın, davacısı olduğu Anadolu 2. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2009/427 E. sayılı vesayet davasında, 19.03.2009 tarihli dilekçesinde ... için “ilerleyen yaşı ve hastalıklar nedeni ile kendisinde oluşan akıl zayıflığı sebeplerinden ötürü, tüm bu şirketlerdeki işleri, resmi ve gayriresmi kurum ve kuruluşlarda bir takım işleri yürütememektedir” ifadesini bizzat kullandığını, 15.01.2013 tarihinde ise hastane raporuna binaen Anadolu 2. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin, ...’nın vesayet altına alınmasına ve dosya davalısı ...'nın vasi olarak atanmasına karar verdiğini, bahsi geçen Anadolu 2. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2009/427 E. sayılı vesayet davasının davacısı ve aynı mahkeme kararı ile ...’ya vasi olarak atanan dosya davalısı ...'nın, 07.01.2010 tarihinde davaya konu hise devir ve temlik sözleşmelerini muris ... ile bizzat imzaladığını, yukarıdaki açıklamalar ve dava dosyalarındaki beyan ve kararların Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesinin gerekçesine dayanak yaptığı “07.01.2010 tarihinde muris ...’nın akli dengesinin yerinde olup olmadığının tespitinin mümkün olmadığı” ifadesini açıkça, resmi beyan ve belgeler ile boşa çıkarmakla birlikte dosya davalısı ...'nın da iyi niyetli davranmadığı konusunda açık ve net bir kanı oluşturduğunu, mahkemenin “davacıların davayı ispat için yeterli delil sunmadıkları” gerekçesinin de kabulünün mümkün olmadığını, bahsi geçen Anadolu 2. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2009/427 E. sayılı vesayet davasındaki 2009 tarihli psikiyatrist raporunda “...’nın demansiyel süreçte olduğunun tespiti ve kendisine ... ve ... ilaçları yazıldığı” hususunun sabit olduğunu, sonuç olarak bu dava dosyasındaki raporlara, hastane kayıtlarında ve ...'ya verilen ilaçlara bakıldığında 07.01.2010 tarihinde davaya konu hisse devir ve temlik sözleşmeleri yapılmadan önce ...'nın psikosomatik rahatsızlık içinde bulunduğu ve Ayırt Etme Gücüne sahip olmadığı hususlarının deliller ile açık ve sabit olduğunu, TBK'nın 15. maddesinin; “kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere ayrı etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukuki sonuç doğurmaz” şeklinde olduğunu, kural olarak tam ehliyetsizlerin hukuki işlemlerinin hükümsüz olduğunu, kanunun tam ehliyetsizlerin yaptıkları hukuki işlemleri batıl sayarken bu gibi kişileri korumak kendi menfaatlerine aykırı işlemlerin yapılması sureti ile 3. kişilerce sömürülmelerine engel olmak amacını güttüğünü, davalı ...'nın akıl zayıflığı nedeni ile vesayet altına alınması gerektiğini bildirdiği ve devamında vasi olarak atandığı kişi ile hisse devir ve temlik sözleşmeleri yaptığını, bu sözleşmelerin geçerli sayılmasının mümkün olmadığını, davacı muris ...’nın 07.01.2010 tarihinde davaya konu hise devir ve temlik sözleşmelerinin imzalanması sırasında ayırt etme gücüne sahip olmadığı hususunun açık olduğunu, bu sebeple de davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğini belirterek kararın kaldırılmasını istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile tereke temsilcisi atanmasıyla mirasçıların davadaki sıfatlarının sona ereceği, davayı takip etme yetkisi tereke temsilcisine ait olduğu, mirasçıların davada takip yetkisinin kalmaması nedeniyle kararı istinaf etme hakları da olmadığı gerekçesi ile dahili davacı ... mirasçılarının istinaf başvurularının HMK'nın 352. maddesi uyarınca usulden reddine, tereke temsilcisinin istinaf başvurusu yönünden; davacı kısıtlı ...’nın, dava dışı ... Örme ve Konfeksiyon San. ve Tic. A.Ş., ... Tekstil Tic. ve San. A.Ş., ... Mensucat San. ve Tic. A.Ş., ... Holding A.Ş.’deki hisselerini 07.01.2010 tarihli 4 adet hisse devir ve temlik sözleşmesi ile davalıya devrettiği, sözleşmelerde hisse bedellerinin nakden ödendiği/tahsil edildiğinin belirtildiği ve yine sözleşmelerde davacı kısıtlının, davalı dışında diğer mirasçılarının “Yukarıda belirtilen hisse devir ve temlik sözleşmesi muhteviyatını aynen kabul ve muvafakat ediyorum, bu konuda hiçbir hak ve talebim olmayacaktır" şeklinde el yazıları ile isimleri ve yanında imzalarının bulunduğu, davalı vekili tarafından örneği ibraz edilen 07.01.2010 tarihli "Makbuzdur" başlıklı belgede, ...‘nın, hisse devir sözleşmelerine konu şirketlerde annesine ait bulunan hisselerin davalı ...'ya devrine ilişkin 07.01.2010 tarihli hisse devir ve temlik sözleşmesi çerçevesinde devir bedellerini anne ...'nın tüm çocuklar arasında bölüştürmesi sonucu payına düşen 694.600,00 TL’yi ...'dan nakden aldığının belirtildiği ve belgenin ... adına imzalı olduğunun görüldüğü, somut uyuşmazlıkta, her ne kadar dava kısıtlı ... adına vasi ... tarafından açılmış ise de, yargılama sırasında kısıtlının vefatı ile mirasçıları davacı sıfatına haiz olduğu ve kısıtlının terekesine temsilci atandığı, dava konusu hisse devir ve temlik sözleşmelerinde, sözleşmenin tarafı olan davalı dışında kısıtlının tüm mirasçılarının hisse devir ve temlik sözleşmesine aynen muvafakat ettikleri ve hiç bir hak ve talepleri olmayacağı beyanı ile imzalarının yer aldığı, mirasçı ... adına imzalı "Makbuzdur" başlıklı belge içeriği ve kısıtlının tüm mirasçılarının davanın tarafı haline geldikleri de dikkate alındığında, kısıtlı mirasçıları tarafından hisse devir ve temlik sözleşmelerinin iptalini talep etmenin çelişkili davranış teşkil edeceği ve çelişkili davranışın 4721 sayılı Kanun'un 2 nci maddesine aykırı olduğu, İlk Derece Mahkemesince davanın esasıyla ilgili tarafların gösterdiği hükme etki edecek tüm delillerin toplandığı, kararın gerekçesinde tereke temsilcisi vekilinin istinaf nedenlerinin ayrıntılı olarak karşılandığı, yasa ve usule aykırılık bulunmadığı gerekçesi ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı tereke temsilcisi vekili, dahili davacı ... mirasçıları vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
1.Davacı tereke temsilcisi vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesinde belirttiği hususları tekrar ederek kararın bozulmasını istemiştir.
2.Dahili davacı ... mirasçıları vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf taleplerinin usulden reddine dair kararının ve karar gerekçesinin kabulünün mümkün olmadığını, terekeye temsilci atanmış olması müvekkillerin taraf sıfatını ortadan kaldırmadığı gibi, müvekkillerin hukuki menfaatinin de devam ettiğini belirterek istinaf dilekçesinde belirttiği hususları tekrar ederek kararın bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, hisse devir ve temlik sözleşmelerinin iptali, bu talep kabul edilmediği takdirde hisse değerinin tespiti ile devir ve temlik bedelinin iadesi istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri.
2.4721 sayılı Kanun'un 2 nci maddesi.
3. Değerlendirme
1.Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacı tereke temsilcisi vekili ve dahili davacı ... mirasçıları vekillerince temyiz dilekçelerinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edenlere ayrı ayrı yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
05.09.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
12. Hukuk Dairesi, 2022/8798 E., 2023/2647 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı yazılı kararı ile; TTK'nın 776/1-g ve TBK'nın 15. maddeleri gereğince senetteki imzanın el yazısı ile atılması gerektiği, mahkemece alınan bilirkişi raporuna göre takip konusu çekteki imzanın ıslak imza olmadığının tespit edilmesi nedeniyle İlk Derece Mahkemesi kararının yerinde olduğu belirtilerek
12. Hukuk Dairesi 2022/8798 E. , 2023/2647 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
HÜKÜM/KARAR : Esastan Ret
İLK DERECE MAHKEMESİ: İstanbul 10. İcra Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki borca itiraz ve şikayete ilişkin uyuşmazlıktan dolayı yapılan inceleme sonunda İlk Derece Mahkemesince; istemin kabulü ile şikayetçi borçlu hakkındaki takibin durdurulmasına, koşulları oluşmadığından tarafların tazminat istemlerinin reddine karar verilmiştir.
Kararın alacaklı tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince, başvurunun esastan reddine hükmedilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı borçlu ve alacaklı tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. ŞİKAYET
Borçlu icra mahkemesine başvurusunda; takip konusu çekin de içinde olduğu borçlu şirkete ait çeklerin çalındığını ve buna ilişkin savcılık soruşturmasının devam ettiğini, Asliye Ticaret Mahkemesinde görülen çek ziyaı ve iptali davasında ödeme yasağı kararı verilmesi nedeniyle alacaklının meşru hamil olmadığını, çekte bulunan ciranta imzasının ve kaşenin borçluya ait olmadığını, alacaklıya borcu da bulunmadığını, çek aslı sunulmadan takip başlatıldığını ileri sürerek takibin iptali ile alacaklı aleyhine en az %20 oranında tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Alacaklı cevap dilekçesinde; aynı imza ve kaşenin bulunduğu çeklerin daha önceden borçlu tarafından ödenmiş olması nedeniyle geriye dönük olarak ödenen çek ve senet asıllarının istenilmesi suretiyle imza incelemesi yapılması gerektiğini, ödeme yasağı kararının iyi niyetli yetkili hamil olan alacaklıya karşı ileri sürülemeyeceğini belirterek, şikayetin reddi ile borçlu aleyhine %20'den az olmamak üzere tazminata hükmedilmesini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı yazılı kararı ile; mahkemece alınan bilirkişi raporunda, takip dayanağı belgedeki şikayete konu ciro imzasının kaşe ile oluşturulduğunun tespit edildiği gerekçesiyle, istemin kabulüne ve borçlu hakkındaki takibin durdurulmasına, koşulları oluşmadığından tarafların tazminat istemlerinin reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde alacaklı istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Alacaklı istinaf dilekçesinde; borçlu şirketin tüm ticari işlemlerinde ve çek keşidelerinde kaşe imza kullandığını, bankalara sorulmak suretiyle bu hususun teyit edileceğini, başka bir takip dosyasında yapılan itiraz üzerine alınan raporda , o takip dosyasına konu çekteki imzanın borçlu şirket yetkilisine ait olduğunun belirlendiğini ve söz konusu çekin iş bu uyuşmazlık konusu çekle birebir aynı ciro silsilesine sahip olması nedeniyle istemin reddi gerektiğini ileri sürerek, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı yazılı kararı ile; TTK'nın 776/1-g ve TBK'nın 15. maddeleri gereğince senetteki imzanın el yazısı ile atılması gerektiği, mahkemece alınan bilirkişi raporuna göre takip konusu çekteki imzanın ıslak imza olmadığının tespit edilmesi nedeniyle İlk Derece Mahkemesi kararının yerinde olduğu belirtilerek, alacaklının istinaf başvurusunun esastan reddine hükmedilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde borçlu ve alacaklı temyiz isteminde bulunmuşlardır.
B. Temyiz Sebepleri
Borçlu temyiz dilekçesinde; alacaklı aleyhine takip konusu alacağın en az %20'si oranında tazminata hükmedilmesi gerektiğini ileri sürerek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasını talep etmiştir.
Alacaklı temyiz dilekçesinde; istinaf başvurusunda ileri sürdüğü hususları tekrar etmekle birlikte, borçlu şirketin işlemlerinde kaşe imza kullandığı hususunun tespiti maksadıyla bankalara müzekkere yazılmadan sonuca gidilmesinin hatalı olduğunu ileri sürerek, Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık; çeke dayalı kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla ilamsız icra takibinde borca itiraz ve şikayete ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
İİK md. 169., 170/a., 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu md. 756, 818/1-r,
3. Değerlendirme
Bölge Adliye Mahkemesinin gerekçeli kararında, TTK'nın 776/1-g maddesinde yer alan düzenleme hükme esas alınmış ise de; şikayete konu takip dayanağının çek olmasının yanısıra ihtilaf konusu imzanın keşideci imzası olmayıp lehtarın ciro imzası olması nedeniyle söz konusu maddenin somut uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmadığı anlaşılmakla birlikte, TTK'nın 818/1-r maddesinin yollaması ile çeklerde de uygulanması gereken aynı Kanun'un 756. maddesinde yer alan, " poliçe üzerindeki beyanların el ile imza edilmesi gerekir. El ile atılan imza yerine, mekanik herhangi bir araç veya elle yapılan veya onaylanmış bir işaret veya resmî bir şahadetname kullanılamaz." hükmü düzenlemesi uyarınca, şikayete konu lehtar ciranta imzasının kaşe ile oluşturulduğunun tespiti karşısında, bu imzanın hükümsüz olduğu anlaşıldığından ve böylece ilk cironun lehtara ait olmaması nedeniyle ciro silsilesinde kopukluk bulunduğundan, alacaklının takip konusu çek yönünden yetkili hamil olmadığının kabulü ile İİK'nın 170/a maddesi gereğince takibin iptali yönünde hüküm tesisi gerekirken İlk Derece Mahkemesince takibin durdurulmasına hükmedilmesi isabetsiz ise de; borçlunun temyiz dilekçesi içeriğine göre bu hususun bozma nedeni yapılmamasına ve şikayette tazminat düzenlemesi bulunmadığından borçlunun tazminata münhasır temyizinin yerinde olmadığının anlaşılmasına, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararında yazılı gerekçelere göre borçlu ile alacaklının yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 5311 sayılı Kanunun ile değişik İİK'nın 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 370. maddeleri uyarınca ONANMASINA,
Alınması gereken 179,90'ar TL temyiz harcından, evvelce alınan harç varsa mahsubu ile eksik harcın temyiz edenlerden tahsiline,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
13.04.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2021/383 E., 2022/1288 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 15. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49.
Hukuk Genel Kurulu 2021/383 E. , 2022/1288 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının 22.04.2011 tarihinde Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) gönderdiği şikâyet dilekçesi ile ... Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan müvekkili hakkında ağır iddia ve ithamlarda bulunarak şikâyetçi olduğunu, şikâyet ile ilgili yapılan inceleme sonrası müvekkili hakkında "Soruşturmaya yer olmadığına" karar verildiğini, uzun bir meslek geçmişi olan ve çevresinde sayılan bir kişi olan müvekkilinin zarar verme kastıyla ortaya atılan asılsız ve ağır iftiralar sebebiyle toplum içinde küçük düştüğünü ileri sürerek 20.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı def'înde bulunduğunu, davacının müvekkiline ait taşınmazda işgalci konumunda bulunan kişilerin işlettiği cafe ve bara sürekli gitmesi ve bu kişilerle olan samimiyetinden dolayı müvekkilinde bazı haklı şüpheler oluştuğunu, çevredeki esnafın da davacının müvekkili ile cafe sahibi kişiler arasındaki hukukî sorunları konuştuğunu söylemesi üzerine müvekkilinin şikâyet dilekçesi vermek zorunda kaldığını, işyeri güvenliği için kamera taktırdığını ancak kayıtlarda davacının çok sık gittiği mekânda işletmeci olan kişilerle aynı masada oturup sohbet ettiğinin tespit edildiğini, haklı şüphe nedenlerinin oluşmasından dolayı yasal şikâyet hakkı kapsamında müvekkilinin şikâyette bulunduğunu belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkeme Kararı:
6. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.11.2015 tarihli ve 2014/109 E., 2015/454 K. sayılı kararı ile; şikâyet dilekçesinin içeriği, HSYK'nın kararı, tanık anlatımları ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde davalının davacı hakkında yaptığı şikâyeti haklı gösterecek emarelerin bulunmadığı, şikâyetin haksız olup hak arama özgürlüğü kapsamında kalmadığı, şikâyet dilekçesinde davacının kişiliği hedef alınarak onur ve haysiyetine saldırıda bulunulduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 20.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 07.03.2018 tarihli ve 2016/4348 E., 2018/1595 K. sayılı kararı ile; “… Dava dosyasının incelenmesinde; davalı tarafından yapılan şikâyet sonucunda davacı hakkında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 3. Dairesinin 13/09/2012 tarih 2012/5621 sayılı kararında, davacının şikâyet dilekçesinde belirtilen mekana sık sayılabilecek aralıklarla gittiği, çoğu zaman arkadaşları ve ailesi olduğu halde giderek yemek yedikleri, alkol aldıkları, ancak davalının iddia ettiği olayların gerçekleştiğine dair delil elde edilemediği, davalının şikâyet dilekçesinde daha abartılı ifadeler kullandığı halde muhakkik tarafından alınan beyanında bir kısım hususlardan bahsetmediği, dilekçeye ekli fotoğraflardaki kişilerin ise davacının eşi ve çocukları olduğu, davacının nüfuz kullandığına dair somut delil elde edilemediği, iddiaların doğrulanmadığı gerekçeleriyle davacı hakkında soruşturma izni verilmesine yer olmadığına karar verildiği anlaşılmaktadır.
Davacı hakkında davalı tarafından verilen şikâyet dilekçesi bir bütün halinde değerlendirildiğinde; dilekçe içeriğindeki bazı ifadeler abartılı olmakla birlikte kişilik haklarını rencide edici ve özel hayatı ihlal edici mahiyette olmayıp, mülkiyeti davalıya ait taşınmazda mekan işleten dava dışı kişiler ile arasında ceza ve hukuk davaları olmakla husumetin bulunması, davacının ise bu kişilerin işlettiği mekana sıklıkla gittiği nazara alındığında, davalının olağan kuşku üzerine hak arama özgürlüğü kapsamında şikâyet hakkını kullandığının kabulü gerekir. Şu halde davanın tümden reddi gerekirken, şikâyetin haksız olduğundan ve kişiliği hedef aldığından bahisle istemin kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur
Direnme Kararı:
9. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 05.12.2019 tarihli ve 2019/259 E., 2019/661 K. sayılı kararı ile; davacının aleni bir şekilde yargısal süreçlere nüfuz ettiğine ve kadınlarla alem yaptığına yönelik isnatlarda bulunan davalının bu isnatlarının ispat edilemediği, soyut iddiadan öteye geçmediği, hâkim ve cumhuriyet savcılarının da mesai dışında ailesi, arkadaşları veya yalnız bir şekilde kamuoyunda rahatsızlık uyandırmayacak mekânlara gidip eğlenmesinin mümkün olduğu, davacının şikâyet dilekçesinde belirtilen kafeye ailesi ve görev yaptığı iş arkadaşlarıyla birlikte gittiğinin tanık anlatımlarıyla sabit olduğu, bu durumda davalının yasal şikâyet hakkının sınırlarını aştığı ve davacının kişilik haklarına saldırıda bulunduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu şikâyet dilekçesinde kullanılan ifadelerin hak arama özgürlüğü sınırlarını aşıp aşmadığı, davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre davalının manevi tazminatla sorumlu tutulmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.
13. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.
14. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir.
15. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.
16. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde;
“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.
Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur.
17. Dava konusu şikâyet dilekçesinin verildiği tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde ise;
“Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.
Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.
Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır.
18. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise;
“Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.
Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü bulunmaktadır.
19. Görüldüğü üzere BK'nın 49. (TBK’nın 58) maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.
20. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Borçlar Kanunu’nun 49. (Türk Borçlar Kanunu’nun 58) maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.
21. Bu aşamada “hak arama hürriyeti” kavramına değinmekte fayda bulunmaktadır.
22. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa), “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre;
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”
23. Hiç kuşkusuz bütün hak ve özgürlükler sınırsız değildir. Anayasal hakların gösterdikleri özellikler itibariyle; başkalarının haklarıyla olan ilişkilerine göre daraltılması veya genişletilmesi gerekir. Bu kapsamda konu değerlendirildiğinde çatışma durumunda her iki değerin aynı anda birbirine karşı korunmadığı, somut olaydaki özelliğe göre birinin diğerine üstün tutulduğu görülecektir.
24. Kişilik haklarına yapılan saldırının hukuka uygun sayılması için her şeyden önce kişinin hukukça korunan bir üstün hak ve çıkarının bulunması gerekir. Kişilik haklarının ihlâli görünümünü taşıyan eylem ve açıklamalar başkalarının veya kamunun üstün çıkarını korumak için yapılmışsa, doğru amaca yönelik olduklarından hukuka aykırı sayılamaz. Bu nedenle zabıtaya ya da suçları kovuşturmakla yetkili makamlara yapılan ceza şikâyetleri, ihbarlar, yetkili mercilerde yapılan icra takipleri, açılan hukuk davaları hukuka aykırı değildir.
25. Ancak tecavüzün hukuka uygun olduğunu kabul edebilmek için, hukukça korunan üstün hak ve çıkarın olması yeterli değildir; aynı zamanda bu hak ve çıkarın kötüye kullanılmamış olması da gerekir.
26. Hak arama özgürlüğünün kullanım şekillerinden biri olan şikâyet, yanlışları tartışmanın ve bunlara olası çözümler bulabilmenin bir yolu olduğuna göre serbestçe dile getirilebilmelidir. Hak arama özgürlüğü bağlamında ele alınacak olan şikâyet hakkı, meşru bir amaç için kullanılırken, içeriğine konu bilgi (olgular) ile kanaatler (değer yargıları) açısından bir değerlendirmeye tabi tutulabilir. Olgular kanıtlanabilir, oysa değer yargılarının doğruluğu kanıta başvurularak ortaya konamaz. Kanaatler bir olay ya da durum konusunda bir bakış açısını veya kişisel bir değerlendirmeyi dile getirir; bunların doğru ya da yanlış olduklarının kanıtlanması olanaksızdır. Fakat kanaatin temelini oluşturan olguların doğru ya da yanlış olduğunu kanıtlamak mümkündür.
27. Şikâyet, kullanılması bir hak olmasının yanında, kişiye sorumluluk da yüklemektedir. Şikâyet hakkının kötüye kullanılmış olup olmadığının tespitinde bakılacak unsur şikâyet hakkının amaca uygun olarak kullanılmış olmasıdır. Amaca uygunluk öz çıkarın korunması ile mümkündür. İlgili makamlara yapılan şikâyet ve ihbar bu hakkın koruduğu çıkarı elde etmek için yapılmışsa amaca uygun bir davranış olarak hukuka da uygundur. Ancak bu hak öz çıkarın korunması yerine başkasını zarara uğratmak için kullanılmışsa artık hukuka uygunluktan söz edilemeyecektir. Başkasını zarara uğratmak için bir hakkın kullanımı iyi niyet kurallarına aykırıdır.
28. Şikâyet hakkı amaca uygun olmak yanında uygun araçlarla da kullanılmalı, hakkın kullanılmasında gerçek olaylara dayanılmalı ve aşırı davranılmamalıdır. Salt kötü düşünce ile yapılan ve temelindeki olaylar gerçek olmayan şikâyet veya ihbar hukuka aykırı davranış niteliğindedir.
29. Şikâyet hakkının kötüye kullanıldığından söz edebilmek için ihbar veya şikâyetin karşı tarafın suçsuzluğunu bilerek zarara uğratmak veya küçük düşürmek amacıyla yapılması yahut şikâyet konusu hakkında delil ve emare olmadığı hâlde şikâyetin yapılmış olması gerekir.
30. Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, şikâyet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların olması zorunlu değildir.
31. Şikâyeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bu olgu veya emareye dayanılarak, başkalarının da böyle bir olay karşısında, davalı gibi hareket etmesinin uygun görüleceği, diğer bir anlatımla orta düzeydeki kişinin de somut olaydaki gibi davranacağı ve bu çerçevenin içinde kalan şikâyet hakkının yerinde kullanıldığı kabul edilmelidir. Aksi hâlde şikâyetin hak arama özgürlüğü sınırları aşılarak kullanıldığı ve şikâyet edilenin kişilik değerlerine saldırı oluşturduğu sonucuna varılmalıdır.
32. Hak arama hürriyeti ile kişilik haklarının karşı karşıya geldiği durumlarda, hukuk düzeninin bu iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Daha az üstün olan yararın, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir.
33. Öte yandan, demokratik bir toplumda, bireylere, yargı sistemi ve ona dâhil olan kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum yapma hakkı tanınmış olmakla birlikte, bu eleştirilerin kişilerin şeref ve itibarlarının korunmasını isteme haklarını ihlal eder boyuta ulaşmaması gerekir (Anayasa Mahkemesi, Emin Aydın, B.No: 2013/3178, 25.06.2015).
34. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davacının Cumhuriyet Savcısı olup, ... Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığı sırada hiç tanımadığı davalı tarafından Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü’ne başlığı ile yazılan 22.04.2011 tarihli dilekçe ile şikâyet edilerek, yazarlar evi adındaki mekana sürekli gidip yüksek derecede alkol alıp etrafa korku saldığı, alkollü olan işletmede uygunsuz davranışlarda bulunduğu, bu mekanda kadınlarla alem yaptığı, bu mekanın sahibi olan kişilerin yargıya intikal etmiş şikâyet ve soruşturmalarında etkisi olduğu, bu kişiler için nüfuzunu kullandığı kanaatinde olduğu ileri sürülmüştür. Davalının bu şikâyet dilekçesi Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna (HSYK) intikal etmiş ve HSYK tarafından davacı aleyhine başlatılan inceleme sonucu 30.05.2012 tarihli inceleme fezlekesi düzenlenmiştir. İnceleme fezlekesi ile davalının ileri sürdüğü iddiaların kesin olmayan afaki iddialar olduğu, kesin, inandırıcı iddia ve deliller bulunmadığı gibi şikâyetin Cumhuriyet Savcısı davacı tarafından yapılacağından endişe duyulan afaki şüpheleri bertaraf etme amacına yönelik olduğu sonucuna varılarak soruşturma açılmasına yer olmadığına karar verilmiştir.
35. Davalı şikâyet dilekçesinde, hukukî ve cezai ihtilaf içerisinde bulunduğu dava dışı üçüncü kişiler ile yaşadığı sorunlar sebebiyle bu sorunlarla hiçbir ilgi ve alakası olduğu ispatlanamayan davacıya yönelik nüfuzundan dolayı bir takım iddialar ortaya koymuştur. Davalı bu iddiaları ileri sürerken, hiçbir insanın normal karşılamayacağı şekilde davacının kadınlarla alem yaptığına yönelik isnatlarda bulunmuş ve bu olguları da ispat edememiştir.
36. Öte yandan; şikâyet dilekçesinde yer alan davacının kadınlarla alem yapmış olduğuna yönelik ifadelerin şikâyet konusu olay ile ilgisi de bulunmamaktadır. Kullanılan bu ifadeler davacıyı küçük düşürücü nitelikte olduğu gibi şikâyet hakkı sınırları içerisinde değerlendirilmesi mümkün olmayıp, davacının kişilik haklarına saldırı teşkil eder nitelikte olduğu sonucuna varılmıştır.
37. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; söylenen sözlerin kişilik haklarına saldırı teşkil eder nitelikte olmadığı, davalı ile husumeti bulunan üçüncü kişilerin işletmesine Cumhuriyet Savcısı olan davacının sık gitmesi sebebiyle oluşan olağan şüphe üzerine hak arama özgürlüğü kapsamında davalının şikâyet hakkını kullandığı, bu nedenle direnme kararının Özel Daire bozma kararındaki gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
38. Hâl böyle olunca; mahkemece yukarıda açıklanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir.
39. Ancak, Özel Dairece diğer temyiz itirazları yönünden bir inceleme yapılmadığından buna ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Direnme uygun olduğundan, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 18.10.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/3141 E., 2021/1691 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 15. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49.
Hukuk Genel Kurulu 2017/3141 E. , 2021/1691 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Diyarbakır 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi olduğunu, dava dışı ... ile birlikte Yeşilyurt Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/46 E. sayılı dosyasına hukukî mütalaa verdiklerini, davalının bu dosyada vekil olup, 30.06.2012 tarihli dilekçe ile mütalaanın hukuka aykırı olduğundan bahisle müvekkilini Yüksek Öğretim Kuruluna (YÖK), Dicle Üniversitesi Rektörlüğüne, Hukuk Fakültesi Dekanlığına şikâyet ettiğini, şikâyet dilekçelerinde hakaret içerikli ifadeler kullandığını, davalı hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu, dilekçe içerisindeki ifadelerin müvekkilinin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiğini ileri sürerek 20.000TL manevi tazminatın 30.04.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının kötü niyetli olduğunu, eldeki dava açılmadan önce ilgili baroya bilgi verilmesi gerektiğini, Türkiye Barolar Birliği (TBB) meslek kurallarının 27/2. maddesinin ihlal edildiğini, Yeşilyurt Asliye Hukuk Mahkemesinde sunulan mütalaa doğrultusunda değil aksine karar verildiğini, davacı ile dava dışı ...’in hazırladıkları mütalaanın usul ve yasaya aykırı olduğunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na (HMK) göre bilimsel mütalaanın hâkimin yargılama görevi kapsamına giren konuları içermemesi gerektiğini, 2709 sayılı Anayasa’nın 138. maddesi uyarınca hiç kimsenin mahkemelere tavsiye ve telkinde bulunamayacağını, müvekkilinin avukat olup davaya konu edilen sözlerin savunma sınırları içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini, talep edilen tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkeme Kararı:
6. Diyarbakır 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.06.2014 tarihli ve 2013/129 E., 2014/888 K. sayılı kararı ile; davalının Yeşilyurt Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen davada vekil olarak yer aldığı, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim görevlisi olan davacının ise bu dosyaya hukukî mütalaa sunduğu, mahkemece bahsi geçen mütalaanın aksine karar verildiği ve kararın Yargıtay denetiminden geçerek onandığı, davalının verdiği dilekçelerinde kullandığı ifadelerin davacının kişilik haklarını zedelediği, davalı tarafın beyanlarının savunma hakkı kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 10.000TL manevi tazminatın 30.04.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 17.12.2015 tarihli ve 2014/17625 E., 2015/14873 K. sayılı kararı ile;
“...Dosya arasındaki bilgi ve belgelerden, davacının hazırladığı hukuki mütalaa nedeniyle davalı avukatın davacı hakkında şikayet dilekçeleri verdiği görülmektedir. Söz konusu şikâyet dilekçelerinde kullanılan ifadelerin davacının kişilik haklarına saldırı içerdiği iddiasıyla davalı hakkında şikayette bulunulmuştur. Hakaret suçundan açılan kamu davası sonunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş ise de hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, maddi anlamda kesin hüküm teşkil eder nitelikte bir hüküm olmadığından hukuk yargıcı yönünden ortada bağlayıcı nitelikte bir ceza mahkemesi kararı bulunmamaktadır.
AİHM'nin 22 Nisan 2013 tarihli 48876/08 başvuru nolu kararında “İfade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun vazgeçilmez esasını ve bu toplumun gelişiminin ve her bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşulunu oluşturduğunu, 10. maddenin 2. fıkrası hükümleri saklı kalmak kaydıyla ifade özgürlüğünün sadece kabul edilen, zararsız ya da farklı olan «bilgi» ya da «düşünceler» için değil ama ayrıca hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici olanlar için de geçerli olduğunu, bunların, «demokratik toplumun» onlarsız olamayacağı çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereği olduğunu, 10. maddede açıklandığı gibi bu özgürlüğe yapılan sınırlamaların her halde dar yorumlanması gerektiğini ve herhangi bir sınırlama gereksiniminin ikna edici bir biçimde ortaya koyulması gerektiğini,...” ifade etmektedir.
Somut olaya gelince, davalının avukat olarak takip ettiği bir dosyaya davacı öğretim üyesi tarafından hukuki mütalaa verildiği, dosyanın bu mütalaanın aksine karar çıktığı ve onandığı, davalı avukatın söz konusu mütalaayı hukuka aykırı görmesi nedeniyle davacı hakkında şikayette bulunduğu, söz konusu şikayet dilekçelerinde davalının sarf ettiği düşüncelerinin yukarıda değinildiği gibi hoşa gitmeyen, sarsıcı hatta rahatsız edici olanları dahi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi, Anayasa'nın 26. maddesi uyarınca ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamında korunması gerektiği, kişisel değer yargısı niteliğindeki beyanların eleştiri sınırlarında kaldığının kabulü ile istemin tümden reddi yerine kısmen kabulü doğru olmadığından kararın bozulması gerekmiştir...” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Diyarbakır 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.12.2016 tarihli ve 2016/174 E., 2016/859 K. sayılı kararı ile önceki karar gerekçesi genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının 30.04.2012 tarihli Yeşilyurt Asliye Hukuk Mahkemesi verdiği beyan dilekçesinde ve 30.06.2012 tarihli Yükseköğretim Kurumuna, Dicle Üniversitesi Rektörlüğüne ve Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığına verdiği şikâyet dilekçelerinde kullanılan ifadelerin hak arama özgürlüğü ile iddia ve savunma dokunulmazlığı sınırlarını aşıp aşmadığı; buradan varılacak sonuca göre davacının kişilik haklarına saldırının söz konusu olup olmadığı ve davalının manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktalarında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.
13. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.
14. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir.
15. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.
16. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde;
“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.
Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur.
17. Dava konusu dilekçelerin verildiği tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde ise;
“Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.
Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.
Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır.
18. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Borçlar Kanunu’nun 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.
19. Görüldüğü üzere BK'nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.
20. Bu aşamada “hak arama hürriyeti” ile “iddia ve savunma dokunulmazlığı” kavramlarına değinmekte fayda bulunmaktadır.
21. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa), “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre;
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”
22. Anayasa’nın 36. maddesi ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) “Yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnatlarda ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunulması halinde ceza verilemez” şeklindeki 128. maddesi ile iddia ve savunma dokunulmazlığı anayasal ve yasal teminat altına alınmıştır. Her hakta olduğu gibi iddia ve savunma dokunulmazlığı da sınırsız olmayıp, madde devamında, “Ancak, bunun için, isnat ve değerlendirmelerin, gerçek ve somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması gerektiği” bildirilmiştir.
23. Söz konusu madde ile her ne kadar dokunulmazlığın kullanımına şekil, yer ve ölçülülük yönünden sınırlama getirilmiş olsa da maddi gerçeklerin iddia ile savunmanın çarpışması sonucu ortaya çıkacağı dikkate alındığında bu sınırlamaların mümkün olduğunca dar yorumlanması gerekmektedir. Yargılama esnasında kullanılan ifadelerin ve eleştiri hakkının makul olmayan ölçüde sınırlandırılmasının Anayasa’nın 36. maddesi altında güvence altına alınan hakların gereğince yerine getirilmesini engelleyeceği unutulmamalıdır. Yargının işleyişine halel getirmemek adına davanın tarafları herhangi bir müeyyide veya ceza tehdidi altında kalmamalıdırlar (Kenan Gül, B. No: 2015/17892, 19.02.2019, § 45-46).
24. Anayasa’nın ve TCK’nın kabul ettiği esasa göre, iddia ve savunma hakkının kullanılması ancak meşru vasıta ve yollardan yararlanmak suretiyle olmalıdır. İddia ve savunma hakkının her türlü etkiden uzak olarak kullanılması esastır. Yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvurular ile bir davada tarafların yargı mercileri önünde iddia ve savunmalarını hiçbir endişeye kapılmadan serbestçe yapmaları gerekir. Ancak bu serbesti, başvuru veya dava konusu olayın aydınlığa kavuşması, bir başka anlatımla hakkın meydana çıkarılmasına vesile olması amacına hizmet etmelidir. Böyle olduğu takdirde Anayasa’nın öngördüğü meşru vasıta ve yollara başvurulmuş olur. Ancak başvuru veya dava sebebiyle söylenmesinde ve yazılmasında yarar bulunmayan, diğer bir deyişle davanın aydınlığa kavuşmasında ve hakkın meydana çıkarılmasında hiçbir olumlu etkisi olmayan iddialarda bulunulmasında veya yazı ve sözlerin kullanılmasında meşruiyet vardır denilemez. Bu gibi durumlarda iddia ve savunma sınırı aşılmış olur.
25. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; Yeşilyurt Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/46 E. sayılı dosyasında davalının vekil sıfatıyla görev yaptığı, bu dosyaya davacı ile dava dışı ...’in hukukî mütalaa sundukları, davalı avukatın davacı ile dava dışı ...’in verdikleri mütalaanın hukuka aykırı olduğu iddiasıyla farklı kurumlara şikâyet ettiği, Ceza Mahkemesince dilekçe içeriklerinde kullanılan ifadelerin hakaret suçunu oluşturduğu sabit görürek davalı hakkında adli para cezasına hükmedildiği ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, ayrıca davacı ile birlikte hukukî mütalaayı hazırlayan dava dışı ...’in aynı sebeplerden dolayı davalıya karşı açtığı manevi tazminat davasının Diyarbakır 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 25.04.2016 tarihli ve 2015/382 E., 2016/463 K. sayılı kararıyla kısmen kabul edildiği ve kararın Özel Dairece onanarak kesinleştiği anlaşılmaktadır.
26. Bu durumda; davalı tarafından verilen dilekçelerde yer alan "…HMK ve mantık çerçevesi içinde ne olduğu belirsiz yazı, Adına hukuki mütalaa dedikleri yazı, ancak bu iki akademisyen bilim adamlarının da hukukun da, üniversitenin de, YÖK'ün de adını batırmış kendi itibarları ile birlikte akademiyanın da ve en önemlisi hukukun da adını batırmaya cüret etmişlerdir. …sorun artık bilim yuvalarının dahi hukuk bilmez ya da utanma bilmez ya da paraya tamah eden kişilere ünvan vermesinde, ...bu zatlar hangi kategoride onu da vicdanlara bırakıyoruz, …ve hukuk fakülteleri ve adalet adına utanç verici bir rapor, …haddini bilmez ve maaselef utanarak ifade ediyorum hukuk bilmez, ticaret hukukunda adının önünde ünvanı olan ve medeni usul hukukunda adının önünde ünvanı olan iki kişinin beyanları bu dosyaya girer, …bu yazıyı yazan titri (ünvanı) olan kişiler hukuk bilmediği gibi mahkeme kararını sonuna kadar okumaktan aciz ünvanlı kişilerdir, …gerek kendileri için gerekse de akademiya için gerekse adalet için utanç verici bu yazıyı kaleme almazlardı, …hukuk cinayeti işleyecek cüretkarlıktadırlar... ya aldıkları mütalaa (!) ücretinden ya da hatırdan ya da hiç hukuk bilmediklerinden bu cinayeti işlemişlerdir, …Dicle Üniversitesi Hukuk fakültesinde okuyan malum iki zatın öğrencileri dahi ünvanlı bu iki kişiden daha iyi bilir (İnşallah) hukuk bilmeyen bu zatlar, …kâr etmenin fakirleşmeye değil zenginleşmeye neden olduğunu anlayamayacak kapasitede olan…" şeklindeki ifadelerin davacıyı küçük düşürücü nitelikte olduğu, iddia ve savunma sınırları içerisinde değerlendirilmesi mümkün olmadığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği sonucuna varılmıştır.
27. Hâl böyle olunca; mahkemece yukarıda açıklanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir.
28. Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Direnme uygun olduğundan, davalı vekilinin hükmedilen tazminat miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi gereğince uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 16.12.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Borçlar Hukuku Genel Hükümler
Antika otomobil koleksiyoncusu (K), değerli bir aracını alıcı (L)'ye satmak üzere anlaşır. Hukuken herhangi bir şekle tabi olmayan bu satım sözleşmesi için taraflar, aralarındaki anlaşmanın tüm koşullarını içeren yazılı bir sözleşme yapmayı kararlaştırırlar. (K) tarafından bilgisayarda hazırlanan sözleşme metninin altına (K), el yazısı imzasının birebir aynısını içeren kişisel kaşesini basar. (L) ise sözleşmeyi okuduktan sonra metnin sonuna isminin baş harflerinden oluşan bir işaret (paraf) koyar. Bir süre sonra (K), sözleşmenin geçersiz olduğunu ileri sürerek aracı teslimden kaçınır.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun iradi şekle ve imzaya ilişkin hükümleri dikkate alındığında, taraflar arasındaki bu sözleşmenin geçerliliği hakkındaki aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
A) Sözleşme konusu satım işlemi kanunen bir şekle tabi olmadığından, tarafların sonradan belirlediği yazılı şekle uyulmaması sözleşmenin geçerliliğini etkilemez ve sözlü anlaşma bağlayıcıdır.
B) Taraflarca yazılı şekil kararlaştırıldığından yasal yazılı şekil kuralları uygulanır ve borç altına girenlerin metni el yazısı ile imzalamaları zorunlu olduğundan sözleşme kurulmamış sayılır.
C) (K)'nin kullandığı kaşe, imzasının bir kopyası olduğundan geçerli bir imza sayılır; fakat (L)'nin parafı geçersiz olduğundan sözleşme tek taraflı olarak sadece (L) yönünden bağlayıcı değildir.
D) Güvenli elektronik imza ile atılan imzaların geçerli sayıldığı bir hukuk düzeninde, imza kaşesi ve paraf gibi iradeyi belirten modern yöntemlerin de yazılı şeklin imza şartını sağladığı kabul edilmelidir.
E) Tarafların sözleşme yapma iradesi açıkça belli olduğundan, şekle aykırılığın ileri sürülmesi dürüstlük kuralına aykırılık teşkil eder ve bu nedenle sözleşme geçerli kabul edilmelidir.
Bu maddeyle ilgili 5 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.