6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Madde 156

Türk Borçlar Kanunu 156. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 156- Zamanaşımının kesilmesiyle, yeni bir süre işlemeye başlar. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır. 2. Alacaklının fiili hâlinde

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

8 karar eşleşti
10. Hukuk Dairesi, 2023/6618 E., 2024/1867 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSakarya Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi
İş kazası ve meslek hastalığından işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından 6098 sayılı Kanun’un 146-161 inci (818 sayılı Kanun’un 125-140) maddelerinde düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.
10. Hukuk Dairesi         2023/6618 E.  ,  2024/1867 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi SAYISI : 2021/2751 E., 2022/239 K. KARAR : Esastan ret İLK DERECE MAHKEMESİ : KDZ.Ereğli 1. İş Mahkemesi SAYISI : 2011/604 E., 2021/352 K. Taraflar arasında meslek hastalığından kaynaklı maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen davanın kısmen kabul ve kısmen reddine karar verilmiştir. Kararın davacı ... davalı vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince davalı vekilinin istinaf başvurusunun kesinlikten, davacı vekilinin istinaf başvurusunun ise esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle; dosyanın duruşmaya tabi işlerden olduğu anlaşılmakla murafa yapılmak üzere tayin olunan 14.02.2023 Salı günü için yapılan tebligatlar üzerine murafalı temyiz eden davacı adına Av. ... ile davalı adına Av..... geldiler. Gelenlerin yüzlerine karşı duruşmaya başlanarak, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra duruşmaya son verilerek aynı gün yapılan incelemede noksan tespit edilen hususların ikmali için dosyanın mahalline geri çevrilmesine karar verildikten, noksan ikmal edilerek dosya dairemize gelmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA 1.Davacı vekili 12.05.2011 tarihli asıl dava dilekçesinde özetle; sigortalı ...’in 1985- 2009 yılları arasında davalı ... Ereğli Demir ve Çelik A.Ş.’de çalışması nedeniyle meslek hastalığı olarak tespit edilen işitme kaybı rahatsızlığı nedeniyle 26.11.2010 tarihinde %20,2 oranında sürekli iş göremezliğe uğraması nedeniyle 1,00 TL maddi tazminat alacağının 26.11.2010 tarihinden itibaren davalıdan tahsilini talep etmiştir. 2. Davacı vekili 20.08.2021 tarihli ıslah dilekçesiyle dava dilekçesinde %20,2 olarak belirttikleri sürekli iş göremezlik oranını %32,2 olarak ıslah ettiklerini beyan etmiştir. 3. Davacı vekili 20.08.2021 tarihli birleşen dava dilekçesinde; aynı sigortalının sürekli iş göremezlik oranının 08.04.2021 tarihinde onanan sürekli iş göremezlik oranının tespiti ve gelir bağlanması istemli dava neticesinde %32,2 olarak tespit edildiğini bu orana göre hesap edilen 118.154,00 TL maddi ve 80.000 TL manevi tazminatın meslek hastalığı tespit tarihi olan 01.12.2010 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsilini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili asıl dava dilekçesine cevap dilekçesinde özetle; davacının çalıştığı işten dolayı meslek hastalığına tutulduğunun Kurum Sağlık Kurulu tarafından tespit edilmesinin zorunlu olduğunu, mesleki hastalığı işten ayrıldıktan sonra meydana gelmiş ve sigortalı olarak çalıştığı işten kaynaklanmış ise sigortalının bu kanunla sağlanan haklardan yararlanabilmesi için, eski işinden fiilen ayrılmasıyla hastalığın meydana çıkması için 6 aydan daha uzun bir zamanın geçmemiş olmasının şart olduğunu, davacının 31.03.2009 tarihinde müvekkili işyerinden ayrılmış olduğundan 6 aylık yükümlülük süresinin geçtiğini, Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğü Meslek Hastalıkları Listesi E-3 Gürültü Sonucu İşitme Kaybı Bölümünde belirtilen hususlara göre, davacının çalıştığı müvekkili işyerinde, gürültü şiddetinin 85 desibeli aşmadığından sözkonusu hastalığın meslek hastalığı sayılamayacağını, müvekkili işverenin gürültülü işyerlerinde yapılan çalışmalar için İş Sağlığı ve Güvenliği ile ilgili gerekli her türlü önlemi aldığını, meslek hastalığının kesin tanısı için işyerinde sağlığa zarar verecek derecede gürültü bulunduğunun saptanmasının gerektiğini, bu şekilde bir saptamanın müvekkili işyerinde yapılmadığını, davacının dosyaya sunduğu sağlık raporunun mevzuata aykırı bir şekilde düzenlendiğinin açık olduğunu, söz konusu raporun davacının iddiasına dayanak olamayacağını, müvekkili şirkette tüm işçilerin her yıl periyodik sağlık muayenesinden geçirildiğini, davacının da işe girdiği tarihten itibaren bu kontrollere tabi tutulduğunu, söz konusu kontrol sonuçlarından yararlanılmadan düzenlenen raporun bu nedenle de dayanak olamayacağını, yapılan periyodik muayenelerde davacının kulakları ile ilgili herhangi bir sağlık probleminin bulunmadığını belirterek, davanın reddini talep etmiştir. 2. Davalı vekili ıslah dilekçesine süresi içerisinde sunduğu 03.09.2021 tarihinde zamanaşımı def'inde bulunmuştur. 3. Davalı vekili birleşen dava dilekçesine süresi içerisinde sunduğu 15.09.2021 tarihli cevep dilekçesi ile asıl davaya sunduğu cevap dilekçesini tekrarla zamanaşımı def'in de bulunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARLARI İlk Derece Mahkemesi kararında özetle;" Karadeniz Ereğli 2. İş Mahkemesinin 2019/265 E. 2020/101 K. sayılı dosyasında alınan ve istinaf ve Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşen kararında dayanılan ATK 2. Üst Kurulu 24.12.2019 üst yazı tarihli raporunda açıkça davacının %32,2 maluliyetinin 21.07.2009 tarihinden itibaren var olduğunun bildirilmesi karşısında, davacının maluliyetinde gelişen ve değişen bir durum olmadığının anlaşıldığı, ayrıca Mahkememizce alınan 01.02.2018 tarihli ATK 2. Üst Kurulu raporunda da Sağlık Kurulu, Yüksek Sağlık Kurulu ve ATK 3. İhtisas Kurulu raporları arasındaki farkın odyometri testlerinin subjektif testler olmaları nedeniyle her bir incelemenin teknik nedenlerle farklı olabilmesi durumundan kaynaklandığının belirtildiği, ilgili raporda da görüldüğü üzere farklı maluliyet oranlarının davacının maluliyetindeki gelişen ve değişen durumdan değil ölçüm testlerinin değerlendirilmesindeki öznellikten doğduğu Mahkememizce tespit edilmiş; dava konusu talep edilen maddi tazminat bakımından davacının meslek hastalığı tespit tarihi 21.07.2009 olduğundan 10 yıllık zamanaşımı süresinin 21.07.2019 tarihinde dolduğu, davacı vekilinin ise ıslah dilekçesi ile ek dava dilekçesini 21.07.2019 tarihinden sonra sunduğu, davalı vekilinin hem ıslah dilekçesine hem de birleştirilen ek davaya cevap dilekçesinde zamanaşımı definde bulunduğu gözetilerek zamanaşamına uğramayan 1,00 TL maddi tazminatın kabulüne karar verilmiş, bu miktarın kısmen kabulüne ilişkin aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur. Diğer yandan davacı yanın manevi tazminat istemine ilişkin olarak yapılan değerlendirme sonucunda ise; davacının manevi tazminat talebinin de on yıllık zamanaşımı süresi dolduğundan reddine karar verilerek davanın kısmen kabulüne karar verildiği anlaşılmıştır. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı ... davalı vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri 1.Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; Mahkemenin, müvekkilinin esasen %32,2 maluliyetinin 21.07.2009 tarihinden itibaren zaten var olduğunu ancak maluliyetinin değişiklik göstermesinin nedeni olarak "Davacının maluliyetinin gelişen ve değişen durumdan kaynaklanmayıp, Yüksek SağlıK Kurulu ve ATK 3. İhtisas kurulu raporları arasındaki farkın, odyometri testlerinin subjektif testler olmaları nedeniyle her bir incelemenin teknik nedenlerle farklı olabilmesi durumundan kaynaklandığı" şeklinde açıklandığını, bu şekildeki teknik bir konunun taraflarınca bilinmemesinin müvekkili aleyhine yorumlanamayacağını, kendileri ile birlikte Mahkemenin de bu farkın nedeninin 19.03.2018 tarihindeki Adli Tıp Üst Kurulu raporu ile öğrendiğini, bu kapsamda zamanaşımının öğrenme tarihinden itibaren başladığının kabulü gerektiğini, kusur oran ve aidiyetinin hatalı tespit edildiğini, hesap raporunda kamu düzeni kapsamında yeni asgari ücretlerin re'sen uygulanması gerektiğini, manevi tazminat istemlerinin de kabulü gerektiğini beyanla kararın kaldırılmasını talep etmiştir. 2. Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davacının rahatsızlığının meslek hastalığı olmadığından müvekkili şirketin sorumlu tutulamayacağını, müvekkilinin iş sağlığı ve güvenliği konusunda gerekli tedbirleri aldığını müvekkiline kusur atfedilemeyeceğini, beyanla kararın kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile İlk Derece Mahkemesince 1,00 TL maddi tazminatın kabulüne ilişkin olarak verilen kararın kabul edilen miktar açısından istinaf kanun yoluna başvurma sınırının altında olduğu anlaşılmakla davalı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nun 341 ve 352 nci maddeleri gereğince kesinlik sebebi ile reddine karar verilmesi gerektiğini, davacıya sürekli iş göremezlik tayinine esas alınan meslek hastalığı bakımından dosya kapsamına göre değişen ve gelişen bir durumun söz konusu olmadığı, meslek hastalıklarında zamanaşımının meslek hastalığının tespit tarihinden başlayacağı, bu duruma göre somut olayda davacının meslek hastalığının ilk kez tespit edildiği 29.04.2011 tarihi dikkate alındığında 20.08.2021 ek dava tarihinde yasanın öngördüğü 10 yıllık sürenin geçtiği, hal böyle olunca, süresi içerisinde davalı tarafından ileri sürülen zamanaşımı def'inin kabul edilerek ek dava konusu maddi ve manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesinin usul ve yasaya uygun olduğunu, davacı vekili tarafından hükme esas alınan hesap raporuna itirazda bulunulmuş ise de, raporun incelenmesinde hesaplamaya esas alınan unsurların dosya kapsamına ve yerleşik Yargıtay içtihatlarına uygun olduğu anlaşıldığından davacının bu yöndeki istinaf itirazlarının da reddi gerektiğine işaretle davalı vekilinin istinaf itirazlarının HMK'nun 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; Bölge Adliye Mahkemesince, İlk Derece Mahkemesince açıklanan gerekçesinin tekrar edildiğini, ayrıca Yüksek Sağlık Kurulu İle Adli Tıp 3.İhtisas Kurulu Arasındaki raporlar arasındaki farkın odyometri testlerinin subjektif testler olmaları nedeniyle her iki incelemenin teknik nedenlerler farklı olabilmesi durumundan kaynaklandığının belirtildiği, farklı malüliyet oranlarının davacının malüliyetindeki gelişen ve değişen durumdan değil ölçüm testlerinin değerlendirilmesi meslek hastalığının tespit tarihi 21.07.2009 olduğundan 10 yıllık zamanaşımı süresinin 21.07.2019 tarihinde dolduğu gerekçesiyle davanın reddine karar vermesinin hatalı olduğunu, müvekkilinin sürekli iş göremezlik oranının Adli Tıp Kurumu raporları ile tespit edildiğinden bu rapor tarihinin dikkate alınması gerektiğini, sürekli iş göremezlik oranı kesinleşmeden zamanaşımının başladığının kabul edilemeyeceğini, sürekli iş göremezlik oranının Yargıtay onama kararıyla belirlendiğini, Bölge Adliye Mahkemesince taleplerine rağmen duruşma yapılmadan karar verilmesinin savunma hakkının ihlali niteliğinde olduğunu beyanla kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, sigortalının meslek hastalığı neticesinde sürekli iş göremezliğe uğraması nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir 2. İlgili Hukuk "Temyiz incelemesinin kapsamı" açısından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleridir. "Zamanaşımı" açısından meslek hastalığının tespiti tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanun’un 125-140 ıncı maddeleri ile yargılama sırasında yürülüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanun’un 146-161 inci maddeleridir. 3. Değerlendirme 1. İş kazası ve meslek hastalığından işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından 6098 sayılı Kanun’un 146-161 inci (818 sayılı Kanun’un 125-140) maddelerinde düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. 2. Nitekim 818 sayılı Kanun’un 125 inci maddesine göre “Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir”. Yine 6098 sayılı Kanun’un 146 ncı maddesinde benzer bir düzenleme ile “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” hükmü yer almaktadır. Kanun koyucu hem 818 sayılı Kanun’un 125 inci maddesi hem de 6098 sayılı Kanun’un 146 ncı maddesi ile alacak haklarının tabi olacağı genel zamanaşımı süresini düzenlemiş olup aksine bir yasal düzenleme olmayan hâllerde on yıllık sürenin uygulanması gerektiği açıktır. İş kazası hâlinde de zamanaşımı süresine yönelik ayrı bir düzenleme bulunmadığından 6098 sayılı Kanun’un 146 ncı (818 sayılı Kanun md.125) maddesine göre on yıllık zamanaşımı süresi uygulanacaktır. 3. Türk Borçlar Kanunu’nun 149 uncu maddesi (818 sayılı Kanun md.128 ) uyarınca ise zamanaşımı, alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar. Muacceliyet, bir borç ilişkisinde alacaklının edimi isteyebileceği ve borçlunun da bu isteme uyarak edimi ifa etmekle yükümlü olduğu anı belirler. Bir başka deyişle söz konusu anda borç ifa kabiliyeti kazanır ve alacaklı yine o anda edimi kabul etmekle yükümlü olur. Bir alacağın ya da borcun muaccel olması, ilke olarak edimin ifası için öngörülmüş bulunan vadenin dolmasıyla gerçekleşir. 4. Gelinen bu noktada iş kazası ve meslek hastalığından kaynaklanan tazminat talepleri yönünden zamanaşımının hangi tarih itibariyle başlayacağının belirlenmesi gerekmekte olup bu hususun tespitinde, zarar ve zararın öğrenilme tarihinin önemi açıktır. 5. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açılmasına ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hâl ve şartların öğrenilmiş olması demektir. Zararın öğrenilmesi, zarar verici olayın değil zararın varlığı, niteliği, unsurları ve kapsamının kesin olarak bilinmesi demektir. Zarar verici eylemin sonuçları ve zarar tam olarak ortaya çıkmadıkça zarar görenin zararı öğrendiğinden söz edilemez. HGK'nın 05.06.2002 tarihli ve 2002/4-470 Esas, 2002/477 Karar sayılı kararı da aynı yöndedir. 6. Hukuka aykırı bir eylem işlenilmesine karşın onun doğuracağı zarar henüz ortaya çıkmamış, zararın ortaya çıkması için eylem tarihinden itibaren bir takım etkenlerin gerçekleşmesi veya belli bir zamanın geçmesi gerekiyor ise, zararın bütün unsurlarıyla birlikte öğrenilmesi mümkün değildir. Oysa ki, zarar görenin mahkeme önünde ciddi bir dava açarak tazminat isteminde bulunabilmesi ve bu istemini objektif bir şekilde destekleyen, etkili gerekçelerini ortaya koyabilmesi için oluşan zararın niteliğini, kapsamını ve bütün unsurlarını öğrenmesi gerekir. Aksi hâlde doğal olarak zamanaşımı süresi de işlemeye başlamayacaktır. 7. Bazı hâllerde, gerek zararı doğuran eylem veya işlemin ne olduğu ve kim tarafından gerçekleştirildiği ve gerekse zararın kapsam ve miktarı aynı anda ve tam bir açıklıkla belirlenebilir. Böyle durumlarda, zarar görenin uğradığı zararın varlığını, zarar verenin kim olduğunu, kapsam ve miktarının neden ibaret bulunduğunu öğrendiği andan itibaren, zarar verenden bunun tazminini isteme hakkının doğacağı ve bu hakkına ilişkin yasal zamanaşımı süresinin de o tarihte başlayacağı açıktır. 8. Buna karşılık ortaya çıkan zarar, kendi özel yapısı içerisinde sonradan değişme eğilimi gösteriyor, zararı doğuran eylem veya işlemin doğurduğu sonuçlarda (zararın nitelik veya kapsamında) bir değişiklik ortaya çıkıyor ise artık "gelişen durum" ve dolayısıyla gelişen bu durumun zararın nitelik ve kapsamı üzerinde ortaya çıkardığı değişiklikler (zarardaki değişme) söz konusu olacaktır. Böyle hâllerde zararın kapsamını belirleyecek husus, gelişmekte olan bu durumdur ve bu gelişme sona ermedikçe zarar henüz tamamen gerçekleşmiş olmayacağı için zamanaşımı süresi bu gelişen durumun durduğunun veya ortadan kalktığının öğrenilmesiyle birlikte işlemeye başlayacaktır (HGK'nın 06.11.2002 tarihli ve 2002/4-882 Esas, 2002/874 Karar sayılı kararı). 9. Nitekim HGK'nun 14.02.2024 tarih ve 2018/(21)10-906 E- 2024/104 K sayılı ilamında da belirtildiği üzere "geçirdiği iş kazası nedeniyle davacıda oluşan meslekte kazanma gücü kayıp oranı gördüğü tedaviler sonrası aradan geçen zaman içerisinde değişmemiş olsa bile sürekli iş göremezlik oranının kesin olarak belirlendiği tarihin dikkate alınması gerekmektedir. Zira meslekte kazanma gücü kayıp oranı iş kazasından dolayı talep edilecek maddi tazminatın sınırlarının belirlenmesi için gereklidir." 10. Somut olay incelendiğinde; davaya konu meslek hastalığı iddiasıyla ilgili Kocatepe Sosyal Güvenlik Merkezinin 03.05.2011 tarihli raporuna göre davacının 26.11.2010 tarihinde tespit edilen "bilateral hafif sinirsel işitme kaybının" mesleki olup sürekli iş göremezlik oranının %20,2 olarak tespit edildiği ve 26.11.2012 tarihinde kontrol muayenesinin öngörüldüğü, kontrol neticesinde aynı merkez tarafından düzenlenen 16.12.2012 tarihli raporda sigortalının meslek hastalığının iyileştiği belirtilerek sürekli iş göremezlik oranı tayinine yer olmadığına karar verilerek kontrol muayenesinin kaldırıldığı, davacı itirazı üzerine SGK Yüksek Sağlık Kurulunun 07.06.2013 ve Adli Tıp 3. İhtisas Kurulunun 26.05.2014 tarihli raporlarında da aynı kanaatin benimsenerek sürekli iş göremezlik oranı tayinine yer olmadığının tespit edildiği, davacı itirazı üzerine alınan Adli Tıp 3. İhtisas Kurulunun 13.02.2017 tarihli raporda ise; 2009 yılına kadarki odyometrik inceleme ve peryodik muayeneleri doğal olduğu, Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nin 26.11.2010 tarihli raporunda odyometride sağ AC/BC 40/35, sol AC/BC 38/32 bilateral hafif sinirsel işitme kaybı tarif edildiği, yapılan odyometrik incelemede tariflenen sensörinoral işitme kaybının mevut bilimsel veriler ışığında iyileşme ihtimalinin olmadığı, odyometrik incelemelerin subjektif bir test olmaları nedeniyle her bir incelemenin teknik nedenlerle farklı olabileceği, Kurulumuzda yapılan 03.08.2016 tarihli odyometrik incelemede hastanın işitme eşiklerinin normal olmadığı, yüksek frekanslarda daha fazla olmak üzere ortalama sağ kulakta 59 dB sol kulakta 52 dB işitme kaybı tespit edildiği, işitme kaybının kontrolasyonu ve şekli itibariyle mesleki işitme kaybı şekli ile uyumlu olduğu, bulgularına işaretle % 32.2 oranında meslekte kazanma gücünden kaybetmiş sayılacağı, SGK'nın raporu ile oluşan farkın kurulca yapılan odyometrik incelemede bulunan saf ses ortalamalarının farklı olmasından kaynaklandığı belirtildiği, davacı tarafından Karadeniz Ereğli 2. İş Mahkemesinde açılan dava dosyasında alınan Adli Tıp 2. Üst Kurulunun 28.11.2019 tarihli raporuyla da meslek hastalığı nedeniyle iş göremezlik oranının %32,2 olarak belirlendiği ve Mahkemenin 19.02.2020 tarih ve 2019/265 E - 2020/101 K ile sürekli iş göremezlik oranının %32,2 olarak tespit edildiği ve iş bu kararın Dairemizin 08.04.2021 tarih ve 2021/268 E- 2021/4998 K sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmaktadır. 11. Bu açıklamalara göre davacı vekilinin mesleki olduğunu iddia ettiği işitme kaybı nedeniyle sürekli iş göremezlik oranının %32,2 olduğunu ilk kez Adli Tıp Kurumunun 13.02.2017 tarihli raporuyla öğrendiği ve giderek aynı oranın tespit davası kapsamında Adli Tıp 2. Üst Kurulundan alınan 28.11.2019 tarihli raporla doğrulandığı ve sürekli iş göremezlik oranın %32,2 olarak tespitine dair Mahkeme kararının 08.04.2021 tarihinde onama ilamıyla kesinleştiği gözetildiğinde, davacı vekilinin 20.08.2021 tarihli ıslah ve birleşen davasının zamanaşımına uğradığından bahsedilemeyeceğinden davacının ıslah ve birleşen davası kapsamındaki tazminat istemleri değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve kanuna aykırı olmuştur. 12. O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları ile dikkate alınarak bozma sebebine göre bu aşamada sair temyiz itirazları incelenmeksizin, davacı vekilinin istinaf itirazlarının esastan reddine dair Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesince verilen hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir. VI. KARAR: Açıklanan sebeplerle; 1-a) Davacı vekilinin bu aşamada sair temyiz itirazları incelenmeksizin İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, b) İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, 2. Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde davacıya iadesine, 3. Dairemizde icra edilen duruşmada davacı kendisini vekille temsil ettirmiş olmakla karar tarihindeki Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi dikkate alınarak 17.100 TL vekalet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, 4. Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 27.02.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

3. Hukuk Dairesi, 2023/2150 E., 2024/461 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
1.6100 sayılı Kanun'un 166 ncı maddesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 146-161 nci maddeleri
3. Hukuk Dairesi         2023/2150 E.  ,  2024/461 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/351 E., 2022/975 K. Taraflar arasında görülen kurum işleminin iptali davasının İlk Derece Mahkemesince kabulüne dair verilen karar hakkında Bölge Adliye Mahkemesince yapılan istinaf incelemesi sonucunda; davalı tarafın istinaf başvurusunun esastan reddine yönelik olarak verilen kararın süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; Dairemizin kararıyla Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılmasına, İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince bozma üzerine yapılan yargılama sonucunda asıl ve birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili, vekil edeninin Kafkas Eczanesi’nin sahibi olduğunu, Kuruma fatura ettiği bir kısım reçetelerde 430 adet sahte ilaç kupürü bulunduğu gerekçesiyle sözleşmesinin 3 yıl süre ile feshedildiğini ve ilaç tutarlarının 10 katı ceza kesileceğinin bildirildiğini, davalı kurum tarafından sahte olduğu iddia edilen ilaçların Türkiye'nin en büyük ve kurumsal ecza depolarından alındığını, kurum incelemeleri ve ödemeleri yapılmış reçete kupürlerinin aylar sonra sahte olduğu iddiasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, bu nedenlerle davalı Kurum tarafından uygulanan 26/03/2008 tarihli B13.2.SSK.4.42.02.00/XVII-03175 sayılı haksız fesih kararının iptaline karar verilmesini istemiştir. II. CEVAP Davalı vekili, vekil edeni kurumun eczane ile yaptığı sözleşme hükümlerine göre hareket ettiğini ve sözleşmesini feshettiğini, bu fesih işleminin ortadan kaldırılmasına ilişkin ihtiyat-i tedbir kararı verilmesinin kurumu zarara soktuğunu, SGK kapsamındaki kişilerin TEB üyesi eczanelerden ilaç teminine ilişkin 2007 eczane protokolünün 6.3.24. maddesi uyarınca sözleşmenin feshedildiğini, davacının sözleşme hükümlerine aykırı hareket ederek vekil edeni kurumu zarara uğrattığını belirterek davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 18.02.2021 tarihli kararıyla, davacının Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2015/179 esas sayılı dosyası ile sahtecilik suçundan dolayı yargılandığı ve yapılan yargılama neticesinde beraat ettiği, sahtecilik işlemine dahli ve kastı olduğuna dair dosya içeriğinde herhangi bir bilgi, belge ve ifadeye rastlanamadığı gerekçesiyle davacının davasının kabulüne; ... Konya Sağlık İşleri İl Müdürlüğü'nün 26.03.2008 tarih ve B.13.2.SSK.4.42.02.00/XVII/03175 sayılı Kurum işleminin iptaline karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı vekili, davacının protokol hükümlerine aykırı davranarak vekil edeni kurumu zarar uğratması sebebiyle bu işlemlerin yapıldığını, protokolün karşılıklı olarak imza altına alındığı dikkate alındığında davacı tarafından açılan davanın mesnetsiz olduğunu ancak Mahkeme tarafından davacının Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2015/179 E. Sayılı dosyası ile sahtecilik suçundan dolayı yargılandığı ve yapılan yargılama neticesinde beraat ettiği bu nedenle davacının sahtecilik eylemine dahli ve kastı olduğunun somut, ispatı mümkün ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya dökülmesi gerektiği gerekçesiyle eksik inceleme ve değerlendirme yapılarak davanın kabulüne karar verildiğini, davacı hakkında verilen beraat kararının bir bağlayıcılığının olmadığını, davacı ile ilgili yapılan işlemlerin hukuka uygun ve yerinde olduğunu ileri sürerek; kararın kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacı tarafından fatura edilen bir kısım ilaç kupürünün sahte olduğu tespit edilmişse de, kurum tarafından uygulanan 2007 protokolünün 6.3.24. maddesinin değiştirilerek sonraki tüm protokollerde; eczacı yada eczane çalışanlarınca Kurumu zarara uğratmak amacıyla kasıtlı olarak Kuruma sahte ilaç fiyat kupürü veya sahte reçete veya sahte rapor fatura edildiğinin tespitinin zorunlu hale getirildiği, dosya kapsamından davacı veya çalışanlarının Kurumu zarara uğratmak amacıyla kasıtlı olarak Kuruma sahte ilaç fiyat kupürü veya sahte reçete veya sahte rapor fatura ettiğinin ispatlanamadığı gibi kasten bu eylemlerde bulunduğunun ileri sürülmediği, kaldı ki ceza yargılamasında da davacının beraat ettiği nazara alınarak istinaf sebeplerine göre İlk Derece Mahkemesi hükmünün usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Dairemizin 24.03.2022 tarih ve 2021/5630 E., 2022/2698 K. sayılı ilamı ile; ''1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı bilgi ve belgelere, özellikle temyiz olunan bölge adliye mahkemesi kararında yazılı gerekçelere göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2-Dava, davacı tarafından kuruma faturalandırılan reçetelerde sahte ilaç kupürü bulunması nedeniyle Kurum tarafından davacı hakkında uygulanan cezai işlemlerden 3 yıl süreyle sözleşmenin feshi işleminin iptaline ilişkindir. HMK 26.maddesi (HUMK’nun 74. maddesi) hükmüne göre, mahkeme tarafların iddia, savunma ve talepleri ile bağlıdır. Kural olarak mahkemenin talepten fazlasına veya başka bir şeye hükmetmesi olanak dışıdır. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir. Somut uyuşmazlıkta davacı tarafından dava dilekçesinde; Kurumun 26.03.2008 tarih ve B.13.2.SSK.4.42.02.00/XVII/03175 sayılı yazı ile hakkında 19.237,41 TL reçete bedeli iadesi, 192.374,10 TL cezai şart tahsili ve sözleşmesinin 3 yıl süreyle feshi işlemi uyguladığını belirterek bu işlemlerden sadece sözleşmenin feshi işleminin iptalini istemiş ve dava açılışında da maktu harç yatırmıştır. Ancak mahkemece tüm cezai işlemin iptaline karar verilerek HMK'nın 26’ncı maddesinde belirtilen taleple bağlılık ilkesine aykırı davranılmıştır. O halde; mahkemece, taleple bağlılık kuralı gereğince Kurum tarafından 26.03.2008 tarih ve B.13.2.SSK.4.42.02.00/XVII/03175 sayılı yazı ile uygulanan 3 yıl süreyle sözleşmenin feshi işleminin iptaline dair hüküm kurulması gerekirken taleple bağlılık kuralına aykırı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.'' hususlarına değinerek Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılmasına, İlk Derece Mahkemesi kararının davalı yararına bozulmasına karar verilmiştir. B. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Yargıtay Bozma ilamı doğrultusunda davacı tarafından reçete bedelinin iadesi ve cezai şartın tahsili davası açıldığından bozma kararından önceki gerekçeler ile davanın ve birleşen davanın kabulü ile ... Konya Sağlık İşleri İl Müdürlüğü'nün 26.03.2008 tarih ve B.13.2.SSK.4.42.02.00/XVII/03175 sayılı kurum işleminin iptaline karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili, mahkeme tarafından kurulan gerekçeli kararda hangi gerekçe ile davanın kabulüne karar verildiği hususunun belirtilmediğini, davacı tarafından Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2015/179 E. Sayılı dosyası ile sahtecilik suçundan dolayı yargılandığı ve yapılan yargılama neticesinde beraat ettiği ileri sürülmüşse de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 74 üncü maddesi uyarınca; "Hakim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hakimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı olmadığını, vekil edeni kurum tarafından 2007 Yılı Eczane Protokolü maddeleri uygulanarak davacı ile ilgili yapılan işlemlerin hukuka uygun ve yerinde olduğunu, davaya konu olaya 2009 yılı eczane protokolünün uygulanması koşullarının oluşmadığı da dikkate alındığında davacının haksız davasının reddine karar verilmesi gerektiğini, kabul anlamına gelmemek kaydıyla bir an için aksi düşünülse dahi davacının dava dilekçesinde serbest eczacılık mesleğini bıraktığını beyan ettiğini, bu nedenle davacının işbu davaları açmakta hukuki yararı bulunmadığını, asıl ve birleşen davanın konusu aynı kurum işleminden kaynaklı olduğunu, davacı lehine ayrı ayrı vekalet ücretine hükmedilmesinin hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Taraflar arasındaki uyuşmazlık, kurum işleminin iptali ve menfi tespit istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1.6100 sayılı Kanun'un 166 ncı maddesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 146-161 nci maddeleri 2.Bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. Usuli kazanılmış hak olarak tanımlanan bu olgu mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirmektedir (09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı YİBK). 3. Değerlendirme 1.6100 sayılı Kanun'un 166 ncı maddesine göre, ayrı ayrı açılmış davaların aralarında bağlantı bulunmaları koşulu ile birleştirilerek bakılabilmeleri mümkündür. Ancak, birleştirme kararı, taraflar arasındaki uyuşmazlığı esastan çözümleyen bir karar değildir. Bu karar, sadece birleştirilen davaların tahkikat safhalarının müşterek cereyan etmesi sonucunu doğurmaktadır. Diğer bir anlatımla, asıl ve birleşen davalar birbirinden bağımsız davalardır. Bu nedenle, asıl ve birleşen davaların ayrı ayrı karara bağlanması gerekmektedir. Buna göre, Mahkemece; asıl ve birleşen dava hakkında ayrı ayrı hüküm kurulması gerekirken, açıklanan kural gözardı edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. 2.Zamanaşımı def'i, bir hakkın istenebilirliğini önlediği için öncelikle ve ön sorun olarak çözümlenmesi, zamanaşımının gerçekleştiğinin anlaşılması halinde işin esasına girilmeden davanın sonuçlandırılması gerekir. Nitekim 6100 sayılı Kanun'un 142 nci maddesinde "Ön inceleme duruşması tamamlandıktan sonra, hâkim tahkikata başlamadan önce, hak düşürücü süreler ile zamanaşımı hakkındaki itiraz ve def'ileri inceleyerek karara bağlar." hükmü düzenlenmiştir. Mahkemece asıl dava dosyası ile birleştirilerek görülen Konya 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2022/334 E. dosyasında ki davalının zamanaşımı def'i hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmeden işin esası hakkında hüküm tesis edilmiş olması doğru olmayıp kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle, Davalı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanunun 373/4 üncü maddesi uyarınca BOZULMASINA, 05.02.2024 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
10. Hukuk Dairesi, 2023/3794 E., 2024/8883 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
İş kazalarında işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından 6098 sayılı Kanun’un 146-161 inci (818 sayılı Kanun’un 125-140) maddelerinde düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.
10. Hukuk Dairesi         2023/3794 E.  ,  2024/8883 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi SAYISI : 2021/184 E., 2022/195 K. KARAR : Kısmen kabul Taraflar arasında iş kazasından kaynaklı sürekli iş göremezlik nedeniyle tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince Yargıtay (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesince verilen bozma kararına uyularak hükümde belirtilen gerekçelerle, davanın kısmen kabul ve kısmen reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, yapılan incelemede; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin davalı ... İnşaat Mühendislik ve Mim. San. Tic. Ltd. Şti.'nin işçisi olarak diğer davalı ... Proje İnşaat A.Ş.'ne ait işyerinde tesisatçı olarak çalışmakta iken 20.01.2010 tarihinde geçirmiş olduğu iş kazası sonucu malul kaldığını, iş bu kazanın meydana gelmesinde müvekkiline atfedilebilecek hiçbir kusur bulunmadığını, kusurun tamamının gerekli iş güvenliği tedbirlerini almayan, alınan tedbirlere riayeti sağlamayan davalı işverenlikte olduğunu belirterek, fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 1.000,00-TL maddi tazminat alacağının iş kazasının vuku bulduğu 20.01.2010 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş, yargılamanın devamında 26.05.2021 tarihli dilekçesiyle maddi tazminat istemini 25.000 TL'ye artırırken, başvurma harcını da yatırmak suretiyle manevi tazminat istemini 5.000 TL olarak talep etmiştir. II. CEVAP 1.Davalı ... İnşaat Mühendislik ve Mim. San. Tic. Ltd. Şti. vekili cevap dilekçesi ile davacının müvekkili şirketin yüklenici sıfatıyla yürüttüğü bir işin yapılması sırasında bu işte çalışmak üzere 6 ay süreli sözleşmeyle işe alındığını, SGK primlerinin ödendiğini, yapacağı iş nedeniyle kullanılması gereken kişisel koruyucu donanım malzemelerinin kendisine teslim edildiğini ve nasıl kullanılacağına ilişkin bilgi verildiğini, davacının işçi sağlığı ve iş güvenliği talimatnamesini okuduğunu ve teslim aldığını, çalışmak üzere 30.10.2009 tarihinde işe alındığı şantiyede işin sona erdiğini, müvekkili şirketin bu adresteki işyerinin 28.02.2010 tarihinde kapandığını ve davacının bu sebeple işten çıkışının SGK'ya bildirildiğini, davacının çalışmaya devam etmek istediğini belirtmesi üzerine bu kez 28.03.2010 tarihinde merkez ofis adresinde işe başladığını ancak istirahat süresinin uzatıldığına ilişkin rapor aslı getirilmediğini ve davacının da işinin başında olmadığı dikkate alınarak 22.05.2010 tarihinde iş akdine son verildiğini belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. 2.Davalı ... Proje İnş. Turz. San. Tic. A.Ş. vekili cevap dilekçesi ile müvekkili şirketin işyeri kayıtları incelendiğinde davacının müvekkili şirkette çalışmadığının anlaşıldığını, davacının diğer davalı ... İnşaat'ın çalışanı olduğunu, ... İnşaat'ın müvekkili şirket ile yüklenici sözleşmesi yaptığını, davacının müvekkili çalışanı olmadığı için müvekkiline husumet tevcih edilemeyeceğini, dava dilekçesinde davacının nasıl bir kaza geçirdiği ve maluliyetinin ne olduğunun açık olmadığını, müvekkili şirketin eğer bir kaza olmuş ise bile bunda herhangi bir kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. III. BOZMA ÖNCESİ VE BOZMA KARARI A) İlk Mahkeme Kararı Mahkemenin 31.03.2016 tarih, 2013/195 Esas, 2016/105 Karar sayılı kararı ilk kararında özetle; Davalı ... Proje İnşaat Turizm San. ve Tic. A.Ş.'nin asıl işveren diğer davalı ... İnşaat Müh. ve Mimarlık San. Tic. Ltd. Şti.'nin ise alt işveren olarak faaliyet gösterdiği inşaat işyerinde mekanik tesisat işçisi olarak görev yapmış olan davacının 20.01.2010 tarihinde iskeleden düşerek yaralandığı, hükme esas alınan 29.07.2013 tarihli bilirkişi raporunda meydana gelen kaza sebebiyle davalı ... İnşaat'ın %40, diğer davalının %20, davacının ise %40 oranında kusurlu olduklarının belirtildiği, alınan raporun ve belirlenen kusur oranlarının dosyada mevcut tahkikat raporu ve olayın oluş şekli ile uyum arzettiği, davacının maluliyet oranının tespiti yönünden yapılan tahkikat sonucunun beklenildiği, Bağcılar Sosyal Güvenlik Merkezi tarafından gönderilen yazı cevabına göre davacının İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından düzenlenen 23.07.2014 tarih ve 1945 sayılı sağlık kurulu raporunda 15.06.2010 tarihinden itibaren çalışır kararı verildiğinden maluliyet işlemlerinin başlatılmadığının ve 23.01.2010 - 10.03.2010 tarihleri arası 47 gün karşılığı 749,25-TL geçici iş göremezlik ödeneği ödendiğinin bildirildiği, maddi tazminat hesabı için dosyanın tevdii edildiği bilirkişi tarafından düzenlenen raporda davacının nihai maddi zararının 541,97-TL olup, kurum tarafından ödenen geçici iş göremezlik ödeneği ile maddi zararının karşılandığının belirtildiği anlaşılmakla davanın reddine karar verilmiştir. B) Bozma Kararı Kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 21.Hukuk Dairesinin 19.03.2018 tarih ve 2016/18303 E- 2018/2432 K sayılı ilamında özetle; "somut olayda, davacının sürekli iş göremezlik oranının Kurumca tespit edilmediği anlaşılmaktadır. O halde mahkemece yapılacak iş; davacı sigortalının sürekli iş göremezlik oranının tespit edilip edilmediğini Sosyal Güvenlik Kurumu'ndan sormak, Kurumdan gelecek belgelere göre sürekli iş göremezlik oranına ilişkin çelişki oluşması halinde yukarıda açıklanan usüle göre resen tespit etmek ve sürekli iş göremezlik oranı kesinleştikten sonra dosyadaki tüm delilleri bir bütün halinde değerlendirerek bir karar verilmekten ibarettir." gerekçeleriyle kararın bozulmasına karar verilmiştir. IV. BOZMA KARARI SONRASI YARGILAMA SÜRECİ VE KARAR Bozma kararına uyan Mahkemece yukarıda tarih ve sayısı belirtilen son kararda özetle; "tüm dosya kapsamı, celp ve ibraz edilen belgeler, tanık beyanları, bilirkişi raporları hep birlikte değerlendirildiğinde; davanın iş kazası nedeniyle maddi manevi tazminat talepli olduğu, mahkememizce verilen davanın reddine ilişkin kararın Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 2016/18303 esas sayılı kararı ile bozulduğu, Yüksek Sağlık Kurulunca 11.11.2011 tarihli raporda maluliyetin yüzde 0 belirlendiği, 13.04.2020 tarihli raporda da tespitin değişmediği maluliyetin gerekmediğine karar verildiği, mahkememizce dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderildiği, ATK tarafından hazırlanan raporda davacının yeniden muayenesinin talep edildiği, davacının muayenesi sonucu hazırlanan 06.11.2020 tarihli raporda yüzde 2.2 oranında meslekte kazanma gücünden kaybetmiş sayılacağı ve başkasının sürekli bakımına muhtaç olmadığının tespit edildiği, Yüksek Sağlık Kurulu ve Adli Tıp Kurumu raporları arasında çelişki meydana gelmesi sebebiyle dosyanın ATK üst kurula gönderildiği, 20.01.2022 tarihli raporda maluliyet oranının yüzde 1.1 olarak belirlendiği ve başkasının sürekli bakımına muhtaç olmadığının belirlendiği anlaşılmakla maluliyetin bu şekilde kesinleştiği kanaatine varılmıştır. Mahkememizce dosya hesap bilirkişisine tevdii edilmiş hazırlanan 17.10.2022 tarihli rapor güncel içtihatlara ve kanun hükümlerine uygun bulunarak hükme esas alınmıştır. Davanın kısmi dava olarak 02.04.2010 tarihinde açıldığı, kazanın 20.01.2010 tarihinde meydana geldiği, ıslah dilekçesinin 26.05.2021 tarihinde verildiği anlaşılmaktadır. Islah dilekçesine karşı davalının zamanaşımı itirazı mahkememizce değerlendirilmiştir." gerekçeleriyle "davanın kısmen kabulü ile, 1.000,00 TL maddi tazminatın olay tarihi olan 20.01.2010 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine, manevi tazminat talebi yönünden karar verilmesine yer olmadığına," karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; Islahın zamanaşımından reddinin hatalı olduğunu, daire emsal karaları kapsamında ıslahın zamanaşımına uğramadığını, Davalı ... Proje Şirketinin ıslaha karşı zamanaşımı defi olmamasına karşın zamanaşımı def’i varmış gibi kabul edilmesinin hatalı olduğunu beyanla kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, sigortalının iş kazası neticesinde sürekli iş göremezliğe uğraması nedeniyle maddi ve manevi tazminata ilişkin olmakla beraber temyiz itirazlarının maddi tazminata ilişkin istemin ıslahın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı noktasında toplandığı anlaşılmaktadır. 2. İlgili Hukuk "Temyiz incelemesi" açısından 6100 sayılı HMK Geçici 3/2 maddesi delaletiyle uygulama imkanı bulan 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 1086 sayılı HUMK’nun 427 ilâ 444 üncü maddeleri, "Tazminat alacaklarının belirlenmesi ve sorumluluk" açısından zararın gerçekleştiği tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanununun 332 ve 98 inci maddeleri ile giderek aynı kanunun 41,42,43,44,45 ve 47 nci maddeleri, öte yandan 6101 sayılı Türk Borçlar Kanunun 2 ve 7 nci maddeleri gereğince uygulanma imkanı bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 55 ve 420.maddesi hükümleri, "Olayın iş kazası olarak tespiti ile SGK yönünden sonuçları" açısından iş kazası tarihinde yürürlükte bulunan 5510 sayılı Kanun'un 13, 16, 19, 20 ve 21 inci maddeleri, "Zamanaşımı" açısından kaza tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanun’un 125-140 ıncı maddeleri ile yargılama sırasında yürülüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanun’un 146-161 inci maddeleridir. 3. Değerlendirme 1. İş kazalarında işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından 6098 sayılı Kanun’un 146-161 inci (818 sayılı Kanun’un 125-140) maddelerinde düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. 2. Nitekim 818 sayılı Kanun’un 125 inci maddesine göre “Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir”. Yine 6098 sayılı Kanun’un 146 ncı maddesinde benzer bir düzenleme ile “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” hükmü yer almaktadır. Kanun koyucu hem 818 sayılı Kanun’un 125 inci maddesi hem de 6098 sayılı Kanun’un 146 ncı maddesi ile alacak haklarının tabi olacağı genel zamanaşımı süresini düzenlemiş olup aksine bir yasal düzenleme olmayan hâllerde on yıllık sürenin uygulanması gerektiği açıktır. İş kazası hâlinde de zamanaşımı süresine yönelik ayrı bir düzenleme bulunmadığından 6098 sayılı Kanun’un 146 ncı (818 sayılı Kanun md.125) maddesine göre on yıllık zamanaşımı süresi uygulanacaktır. 3. Türk Borçlar Kanunu’nun 149 uncu maddesi (818 sayılı Kanun md.128 ) uyarınca ise zamanaşımı, alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar. Muacceliyet, bir borç ilişkisinde alacaklının edimi isteyebileceği ve borçlunun da bu isteme uyarak edimi ifa etmekle yükümlü olduğu anı belirler. Bir başka deyişle söz konusu anda borç ifa kabiliyeti kazanır ve alacaklı yine o anda edimi kabul etmekle yükümlü olur. Bir alacağın ya da borcun muaccel olması, ilke olarak edimin ifası için öngörülmüş bulunan vadenin dolmasıyla gerçekleşir. 4. Gelinen bu noktada iş kazasından kaynaklanan tazminat talepleri yönünden zamanaşımının hangi tarih itibariyle başlayacağının belirlenmesi gerekmekte olup bu hususun tespitinde, zarar ve zararın öğrenilme tarihinin önemi açıktır. 5. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açılmasına ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hâl ve şartların öğrenilmiş olması demektir. Zararın öğrenilmesi, zarar verici olayın değil zararın varlığı, niteliği, unsurları ve kapsamının kesin olarak bilinmesi demektir. Zarar verici eylemin sonuçları ve zarar tam olarak ortaya çıkmadıkça zarar görenin zararı öğrendiğinden söz edilemez. HGK'nın 05.06.2002 tarihli ve 2002/4-470 Esas, 2002/477 Karar sayılı kararı da aynı yöndedir. 6. Hukuka aykırı bir eylem işlenilmesine karşın onun doğuracağı zarar henüz ortaya çıkmamış, zararın ortaya çıkması için eylem tarihinden itibaren bir takım etkenlerin gerçekleşmesi veya belli bir zamanın geçmesi gerekiyor ise, zararın bütün unsurlarıyla birlikte öğrenilmesi mümkün değildir. Oysa ki, zarar görenin mahkeme önünde ciddi bir dava açarak tazminat isteminde bulunabilmesi ve bu istemini objektif bir şekilde destekleyen, etkili gerekçelerini ortaya koyabilmesi için oluşan zararın niteliğini, kapsamını ve bütün unsurlarını öğrenmesi gerekir. Aksi hâlde doğal olarak zamanaşımı süresi de işlemeye başlamayacaktır. 7. Bazı hâllerde, gerek zararı doğuran eylem veya işlemin ne olduğu ve kim tarafından gerçekleştirildiği ve gerekse zararın kapsam ve miktarı aynı anda ve tam bir açıklıkla belirlenebilir. Böyle durumlarda, zarar görenin uğradığı zararın varlığını, zarar verenin kim olduğunu, kapsam ve miktarının neden ibaret bulunduğunu öğrendiği andan itibaren, zarar verenden bunun tazminini isteme hakkının doğacağı ve bu hakkına ilişkin yasal zamanaşımı süresinin de o tarihte başlayacağı açıktır. 8. Buna karşılık ortaya çıkan zarar, kendi özel yapısı içerisinde sonradan değişme eğilimi gösteriyor, zararı doğuran eylem veya işlemin doğurduğu sonuçlarda (zararın nitelik veya kapsamında) bir değişiklik ortaya çıkıyor ise artık "gelişen durum" ve dolayısıyla gelişen bu durumun zararın nitelik ve kapsamı üzerinde ortaya çıkardığı değişiklikler (zarardaki değişme) söz konusu olacaktır. Böyle hâllerde zararın kapsamını belirleyecek husus, gelişmekte olan bu durumdur ve bu gelişme sona ermedikçe zarar henüz tamamen gerçekleşmiş olmayacağı için zamanaşımı süresi bu gelişen durumun durduğunun veya ortadan kalktığının öğrenilmesiyle birlikte işlemeye başlayacaktır (HGK'nın 06.11.2002 tarihli ve 2002/4-882 Esas, 2002/874 Karar sayılı kararı). 9. Nitekim HGK'nun 14.02.2024 tarih ve 2018/(21)10-906 E- 2024/104 K sayılı ilamında da belirtildiği üzere "geçirdiği iş kazası nedeniyle davacıda oluşan meslekte kazanma gücü kayıp oranı gördüğü tedaviler sonrası aradan geçen zaman içerisinde değişmemiş olsa bile sürekli iş göremezlik oranının kesin olarak belirlendiği tarihin dikkate alınması gerekmektedir. Zira meslekte kazanma gücü kayıp oranı iş kazasından dolayı talep edilecek maddi tazminatın sınırlarının belirlenmesi için gereklidir." 10. Somut olay incelendiğinde; davaya konu 20.01.2010 tarihli iş kazası nedeniyle SGK Sağlık Kurulunun 20.05.2019 tarihli raporunda iş göremezlik oranının %0 olarak belirlendiği, davacı vekilinin itirazı üzerine Yüksek Sağlık Kurulunun 13.04.2020 tarihli raporunda iş göremezlik oranının %0 olarak belirlendiği, davacı vekilinin itirazı üzerine Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Dairesinin 06.11.2020 tarihli raporunda iş göremezlik oranının %2,2 olarak belirlendiği, davalı ... Şirketi vekilinin itirazı üzerine Adli Tıp Kurumu 2. Üst Kurulunun 20.01.2022 tarihli raporunda sürekli iş göremezlik oranının %1 olarak belirlendiği anlaşılmaktadır. 11. Mahkeme kararında ıslah talebinin, kaza tarihinden sonra 10 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde sunulmadığı ileri sürülerek davalılar vekillerinin zamanaşımı def'ilerinin kabulüyle davanın reddine karar verilmiş ise de varılan sonuç hatalı olmuştur. 12. Bu açıklamalara göre mahkemece yapılacak iş, davacının sürekli iş göremezlik oranın Adli Tıp Kurumu 2. Üst Kurulunca düzenlenen 20.01.2022 tarihli raporuyla kesin olarak bilinebilir hale geldiği, bu oranın iş kazasından dolayı talep edilecek maddi tazminatın sınırlarının belirlenmesi için gerekli olduğundan zararın öğrenildiği tarih dikkate alındığında ıslah dilekçesi ile talep edilen maddi tazminatın zamanaşımına uğradığından söz etmek mümkün olmadığından ayrıca 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK'nun 177/2 nci maddesinde bozmadan sonra ıslaha cevaz veren yasal düzenlemenin varlığı kapsamında ıslahla talep olunan maddi tazminat isteminin esası değerlendirilerek taraf talep ve itirazları gözetilerek sonucuna göre bir karar vermekten ibarettir. 13. O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları dikkate alınarak bozma sebebine göre bu aşamada sair temyiz itirazları incelenmeksizin, mahkemece verilen hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir. VI. KARAR: Açıklanan sebeplerle; 1. Davacı vekilinin maddi tazminat hükmüne yönelik temyiz itirazları nedeniyle sair temyiz itirazları bu aşamada incelenmeksizin HUMK'nun 428 inci maddesi gereğince Mahkeme kararının BOZULMASINA, 2. Temyiz harcının istem halinde ilgiliye iadesine, 3. Dosyanın kararı veren Mahkemeye gönderilmesine, 23.09.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2020/1075 E., 2022/759 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varBÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 20. HUKUK DAİRESİ
tam metni aç
maddesi gereğince borcun ikrarı halinde zamanaşımının kesileceği öngörülmüş olup yine TBK’nın 156. maddesi uyarınca zamanaşımının kesilmesiyle, o işe ilişkin zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar.
11. Hukuk Dairesi         2020/1075 E.  ,  2022/759 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 20. HUKUK DAİRESİ Taraflar arasında görülen davada Ankara 8. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen 25.04.2018 tarih ve 2014/1275 E. - 2018/273 K. sayılı kararın asıl davada davacı-birleşen davalarda davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, istinaf isteminin reddine-kabulüne dair Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi'nce verilen 31.12.2019 tarih ve 2018/1908 E. - 2019/1362 K. sayılı kararın Yargıtay'ca incelenmesi asıl davada davacı-birleşen davalarda davalı vekili tarafından duruşmalı, asıl davada davalı-birleşen davalarda davacı vekilince duruşmasız olarak istenmiş ve temyiz dilekçelerinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, duruşma için belirlenen 18.01.2022 günü hazır bulunan asıl davada davacı birleşen davalarda davalı vekili Av. ... ile karşı taraf vekili Av. ... dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, müvekkilinin tanıtım faaliyetleri kapsamında Silah Sisteminin Derince Limanı’ndan Suudi Arabistan Cidde Limanı’na taşıma işinin davalı tarafından üstlenildiğini, taşımada davalının kusuru ile gecikme yaşandığını ileri sürerek, dava ve talep hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 587.380,45 TL maddi tazminatın ve 50.000,00 TL manevi tazminatın temerrüt tarihi 15.01.2013 tarihinden itibaren işleyen avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi talep etmiştir. Davalı vekili, gemide meydana gelen arıza ve bundan mütevellit yaşanılan gecikme sebebiyle müvekkili şirkete atfı kabil hiçbir kusurun olmadığını savunarak, davanın reddini talep etmiştir. Birleşen davada (Ankara Asliye 5. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/1135 Esas sayılı dosyası) davacı vekili, müvekkili tarafından üstlenilen deniz nakliyesi işinin yerine getirildiğini, davalının navlun bedelini ödememesi üzerine başlatılan icra takibine haksız itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve %20'den aşağı olmamak üzere icra inkar tazminatının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili, taşımada gecikme yaşandığını, bu nedenle oluşan 695.881,00 USD kurum zararından 364.477,00 USD mahsup edildiğinde kalan 331.404,00 USD kurum alacağı için Ankara 17. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2013/78 Esas sayılı dosyasında dava açıldığını savunarak, davanın reddini ve %20 kötü niyet tazminatına hükmedilmesini talep etmiştir. Birleşen davada (Ankara Asliye 5. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/565 Esas sayılı dosyası) davacı vekili, müvekkili tarafından üstlenilen yurt içi kara nakliyesini işinin yerine getirildiğini, davalının navlun bedelini ödememesi üzerine başlatılan icra takibine haksız itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve %20'den aşağı olmamak üzere icra inkar tazminatının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili, deniz taşımasında gecikmeler yaşandığını, gecikmeden kaynaklanan maddi zararların davacı firma alacağı ile takas - mahsup edildikten sonra kalan 331.404,00 USD alacağın 27/12/2012 tarihli yazı ile davacıdan talep edildiğini ancak ödeme yapılmadığını, Ankara Asliye 17. Ticaret Mahkemesi'nin 2013/78 Esasına kayıtla dava açıldığını, dava konusu alacağın taraflarınca takas edilmemiş olsaydı icra takip tarihi itibariyle davacının alacağının zamanaşımına uğrayacağını savunarak, davanın reddine ve %20 kötü niyet tazminatına hükmedilmesini talep etmiştir. Birleşen davada (Ankara Asliye 1. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/460 Esas sayılı dosyası) davacı vekili, davalıya ait emtianın Güney Kore/Busan-Türkiye/Derince Limanı denizyolu taşıması işininişinin yerine getirildiğini, davalının navlun bedelini ödememesi üzerine başlatılan icra takibine haksız itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve %20'den aşağı olmamak üzere icra inkar tazminatının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili, Derince- Cidde taşıma işinde meydana gelen gecikmeden kaynaklanan zararın tahsili için 27.02.2013 tarihinde Ankara 17.Asliye Ticaret Mahkemesinin 2013/78 E. sayılı dosyasında dava açılmak zorunda kalındığını, dava konusu alacağın takas edildiğinin Ankara 17. Asliye Ticaret Mahkemesi'ne sunulan cevap dilekçesinde davacı firmaya bildirildiğini, davacının %20 inkar tazminatının yasal dayanaktan yoksun olduğunu, müvekkilinin, davacıdan olan alacağı için takas hakkını kullandığını ve bu hususu davacı firmaya bildirdiğini savunarak, davanın esastan reddini ve %20 kötü niyet tazminatına hükmedilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davalı tarafça taşımanın gerçekleştirildiği geminin yolculuğa çıkmadan önce arızalandığı, tamirinin ardından yola çıktığı, yolculuk sırasında tekrar arızalandığı, bu hali ile geminin başlangıçta denize, yola ve yüke elverişli olup olmadığının değerlendirilmesinin gerektiği, geminin 22/06/2012 günü saat 24:00'te yüklemesini bitirdikten sonra makine arızası nedeniyle limandan kalkış yapamadığı ve ancak arıza giderildikten sonra 6 gün gecikmeli olarak 28/06/2012 tarihinde saat 04.25'de yola çıktığının belirlendiği, geminin 10/07/2012 tarihinde akşam saatlerinde Port Sait Limanı'nda demirli durumda iken Süveyş Kanalı kanal girişi yapmak üzere gemi makinesinin hazırlanması sırasında tekrar arıza yaptığı, 25/07/2012 tarihinde geminin class kuruluşu olan Bureau Veritas tarafından yapılan survey test sonucu normal çalıştığının tespit edildiği, bu şekli ile Derince Limanı'ndan kalkış öncesinde 1 ve 2 nolu silindirlerde yaşanan makine arızasının, ana makinenin periyodik bakımlarının düzenli ve zamanında yapılmamasından kaynaklanmış olacağı, bu durumda yolculuk başlamadan önce geminin denize ve yola elverişli olmadığı, buna göre sorumluluğun TTK'nın 1141. maddesi kapsamında değerlendirilmesinin gerektiği, davalı taşıyanın sorumluluğunun TTK 1186/6. maddesi uyarınca maddi zararın sözleşme için ödenecek navlun miktarı ile sınırlı olup, miktarının 366.477,00 USD olacağı, davacı tarafın asıl davada maddi zarar olarak bu miktarı düşerek talepte bulunmuş olmakla, fazlaya ilişkin maddi zararı bulunmadığından, maddi zarara yönelik davanın reddine karar verilmesi gerektiği, sözleşmeye dayalı işbu davada manevi zararın yasal koşullarının da oluşmadığı, birleşen Ankara Asliye 5. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/1135 Esas sayılı davasında istenen 22/06/2012 tarihli navlun ücretine konu 295.000,00 USD tutarındaki fatura alacağının, asıl davada maddi zarar kalemi içerisinde takas olarak düşülen kısımda belirtildiği, takas-mahsup koşullarının oluştuğu da nazara alındığında, işbu davanın reddine karar verilmesi gerektiği, davalı tarafın kötü niyet tazminatı isteğinin yerinde görülmediği, birleşen Ankara Asliye 5. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/565 Esas sayılı davasında ve birleşen Ankara Asliye 1. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/460 Esas sayılı davasında, takibe dayanak fatura bedellerine ilişkin nakliyenin yapıldığı, asıl davadaki alacak miktarı da nazara alınarak, işbu icra takiplerinin dayandığı faturalara konu miktarların ödenmesinin gerektiği, alacağın faturaya dayalı ve likit olduğu gerekçesiyle asıl davanın reddine, birleşen Ankara Asliye 5. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/1135 Esas sayılı davasının reddine, birleşen Ankara Asliye 5. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/565 Esas sayılı davasının kısmen kabulü ile davalının itirazının 92.300,00 TL asıl alacak ve 6.453,41 TL işlemiş faiz olmak üzere toplam 98.753,41 TL için iptaline, takibin bu miktar üzerinden devamına, asıl alacağa takip tarihinden itibaren avans faizi işletilmesine, hükmolunan meblağın %20'si oranında hesaplanan 19.750,68 TL icra inkar tazminatının davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davalının tazminat talebinin reddine, birleşen Ankara Asliye 1. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/460 Esas sayılı davasının kısmen kabulü ile davalının itirazının 208.665,80 TL asıl alacak için iptaline, takibin bu miktar üzerinden devamına, asıl alacağa takip tarihinden itibaren avans faizi işletilmesine, hükmolunan meblağın %20'si oranında hesaplanan 41.733,16 TL icra inkar tazminatının davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davalının tazminat talebinin reddine karar verilmiş; bu karara karşı asıl davada davacı-birlşeen davalarda davalı vekili istinaf yoluna başvurmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince, asıl davada, gecikmeden kaynaklandığı ileri sürülen zararların tahsili istemi hakkında da 6102 sayılı TTK hükümleri uygulanması gerektiği, davalının asıl dava konusu taşımaya tahsis ettiği geminin, yolculuk başlamadan önce denize ve yola elverişli olmadığı, dolayısıyla asıl davada davalı taşıyanın, 6102 sayılı TTK'nın 1141. maddesi uyarınca gecikme nedeniyle uğranılan zarardan sorumlu olduğu, ancak davalının bu sorumluluğunun da 6102 sayılı TTK'nın 1186/6. maddesi uyarınca, taşıma sözleşmesine göre ödenecek toplam navlun miktarından fazla olamayacağı, davacı tarafça da navlun dışında kalan zarar kalemlerinin talep edildiği, TTK'nın 1187. maddesinin uygulanamayacağı, zira davalının kasten veya pervasızca hareketi ile böyle bir zarar meydana gelebileceği bilinciyle hareket ettiğinin kabul edilemeyeceği, olayda bir kasıt veya pervasızca hareketin olduğu kabul edilse bile, davalının taşıma işini ve dolayısıyla da karar alma yetkisini devrettiği fiili taşıyanın, kasten veya pervasızca davranışından sorumlu tutulamayacağı, TTK'nın 1186/6. maddesindeki sorumluluk sınırının manevi tazminat talebini de kapsadığı; birleşen davada (Ankara Asliye 5. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/1135 Esas sayılı dosyası) davacının anılan meblağda taşıma ücreti alacağının olduğu konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmadığı, ancak davalı vekilince, süresinde sunulan cevap dilekçesi ile hem zaman aşımı hem de takas mahsup def'inde bulunulduğu, birleşen davadaki 295.000,00 ABD Doları taşıma ücreti alacağının %30'u olan 88.500,00 ABD Doları kısmı zamanaşımına uğradığı, kalan 206.500,00 ABD Doları kısmı içinse, asıl davada davacı-birleşen davada davalının takas mahsup def'i sebebiyle reddine karar verilmesi gerektiği, davanın açıklanan bu gerekçe ile reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle reddine karar verilmesinin doğru olmadığı, birleşen davada (Ankara Asliye 5. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/565 Esas sayılı dosyası) taşıma ücretinin tamamının zamanaşımına uğradığı, İlk Derece Mahkemesince anılan birleşen davanın zaman aşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçelerle kısmen kabulüne karar verilmesinin doğru olmadığı, birleşen davada (Ankara Asliye 1. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/460 Esas sayılı dosyası) asıl davada davacı-birleşen davada davalının, Ankara Asliye 5. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/1135 Esas sayılı birleşen davasında kullandığı takas mahsup def'inden arta kalan 88.500,00 ABD Doları tutarındaki alacağına dayanarak, aynı davacının açtığı işbu davada da takas mahsup def'inde bulunabileceği, dolaysıyla işbu birleşen davanın anılan kısmının da takas mahsup def'i dolayısıyla reddine, bakiye 24.500,00 ABD Doları tutarındaki kısmın ise kabulüne karar verilmesi gerektiği, İlk Derece Mahkemesince işbu birleşen davada TL üzerinden hüküm kurulduğundan ve birleşen davada davacı vekilince istinaf itirazında bulunulmadığından, icra takip tarihindeki kur oranına göre 45.241,70 TL üzerinden davanın kısmen kabulüne karar verildiği gerekçesiyle asıl davada davacı-birleşen davalarda davalı vekilinin diğer istinaf itirazlarının HMK'nın 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine, asıl davada davacı-birleşen davalarda davalı vekilinin istinaf itirazlarının HMK'nın 353/1-b-2 maddesi gereğince kabulü ile, Ankara 8. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 25/04/2018 gün ve 2014/1275 E. - 2018/273 K. sayılı kararının kaldırılmasına, asıl davanın reddine, birleşen Ankara Asliye 5. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/1135 Esas sayılı davasının reddine, birleşen Ankara Asliye 5. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/565 Esas sayılı davasının redine,Birleşen Ankara Asliye 1. Ticaret Mahkemesi'nin 2014/460 Esas sayılı davasında, davanın kısmen kabulüne, davalının İstanbul 27. İcra Müdürlüğü'nün 2013/14370 sayılı takip dosyasında itirazının 45.241,70 TL asıl alacak için iptaline, takibin bu miktar üzerinden devamına, asıl alacağa takip tarihinden itibaren avans faizi işletilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine, hükmolunan meblağın %20'si oranında hesaplanan 9.048,34 TL icra inkar tazminatının birleşen davada davalıdan alınarak birleşen davada davacıya verilmesine, birleşen davada davalının kötü niyet tazminatı talebinin reddine karar verilmiştir. Kararı taraf vekilleri temyiz etmiştir. 1) İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik olarak yapılan istinaf başvurusu üzerine HMK'nın 355 vd. maddeleri kapsamında yöntemince yapılan inceleme sonucunda Bölge Adliye Mahkemesince asıl davaya yönelik olarak esastan verilen nihai kararda, aşağıda (2) nolu bentte belirtilen husus dışında, dosya kapsamına göre saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kurallarına aykırı bir yön olmadığı gibi HMK'nın 369/1. ve 371. maddelerinin uygulanmasını gerektirici nedenlerin de bulunmamasına göre asıl dava bakımından davalı SDV Horoz Taş. ve Tic. A.Ş. vekilinin tüm, davacı MKE vekilinin ise sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir. 2) Asıl davada davacı MKE vekilinin, taşıma sözleşmesine dayalı geç teslimden kaynaklanan manevi tazminat talebi 6102 sayılı TTK’nın 1186/6. maddesinde öngörülen sorumluluk sınırının manevi tazminat talebini de kapsadığı gerekçesiyle reddedilmiş ise de, taşıyıcının sorumluluğunu sınırlandıran hükümler sadece maddi tazminat istemlerine ilişkin olduğundan, manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı değerlendiril-meksizin talebin reddi doğru olmamış, asıl davada verilen hükmün bu sebeple davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir. 3) Birleşen davalarda, davacı SDV Horoz Taş. ve Tic. A.Ş. vekilinin birleşen davalara yönelik temyiz itirazlarına gelince, birleşen davalar muhtelif taşımalara ilişkin navlun alacağının tahsili amacıyla girişilen icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. Birleşen davalarda davacı SDV … A.Ş., 2020/1135 Esas sayılı birleşen davada Derince-Cidde arası deniz navlun ücretine ilişkin faturanın tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın iptalini istemiş; 2020/565 Esas sayılı birleşen dosyada ise aynı sözleşmeye dayalı olarak Derince limanına değin kara yolu ile yapılan taşımadan kaynaklı fatura bedelinin tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın iptalini talep etmiştir. Keza 2020/460 Esas sayılı birleşen davada ise, yukarda belirtilen asıl ve birleşen davalara konu sözleşme dışında, bir başka sözleşmenin konusunu teşkil eden Busan-Derince limanları arasında yapılan taşımaya ilişkin deniz navlun alacağı için düzenlenen faturanın tahsili amacıyla girişilen icra takibine vaki itirazın iptali istenmektedir. Anılan davalara konu icra takipleri 30.07.2013 tarihinde başlatılmış olup davalı MKE tarafından, gerek 27.02.2013 tarihinde açılan asıl davanın dava dilekçesinde, 2020/1135 ve 2020/565 Esas sayılı dava dosyalarına konu icra takiplerine ilişkin faturalardan kaynaklı borçlar ile asıl davaya konu tazminat alacağının takas-mahsup edildiği, bu nedenle asıl davada istenebilir toplam tazminat tutarından söz konusu takip konusu fatura bedellerinin düşülerek talepte bulunulduğu ifade edilmiştir. Keza 2020/460 Esas sayılı birleşen davanın konusunu oluşturan icra takibinden önce yine davalı MKE tarafından gönderilen 05.06.2013 tarihli ihtarname ile Busan (Güney Kore) ile Derince limanları arasındaki taşıma işinden kaynaklanan borcun, asıl davaya konu edilen tazminat alacağı ile takas edilmek suretiyle sükut ettiği belirtilmiştir. Bu durumda, birleşen davalarda davalı MKE’nin, aleyhine girişilen icra takiplerinden önce, birleşen davalara konu icra takiplerinin tümü bakımından borçlu olduğunu kabul ve ikrar etmekle birlikte takip konusu borçların mahsup ve/veya takas nedeniyle sükut etmiş olduğunu ileri sürdüğünün kabulü gerekir. Bilindiği üzere, TBK’nın 154/1. maddesi gereğince borcun ikrarı halinde zamanaşımının kesileceği öngörülmüş olup yine TBK’nın 156. maddesi uyarınca zamanaşımının kesilmesiyle, o işe ilişkin zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar. Bu durumda, zamanaşımı süresi ve takip tarihleri nazara alındığında, gerek 2020/1135 Esas sayılı birleşen davada davalı MKE aleyhine başlatılan icra takibine konu alacağın %30’luk kısmının ve gerekse de 2020/565 Esas sayılı birleşen davaya konu alacağın tümüyle zamanaşımına uğradığının kabulü yerinde olmayıp bu yöndeki yanılgılı değerlendirmeye bağlı olarak 2020/1135 Esas sayılı dosya bakımından zamanaşımına uğraması sebebiyle anılan dosyaya ilişkin icra takibinde talebe konu alacağın %30’luk kısmının, bu kerre 2020/460 Esas sayılı dosyaya konu icra takibindeki alacaktan takası suretiyle hüküm kurulması doğru olmamıştır. Şu halde mahkemece yapılacak iş, 2020/1135 Esas sayılı birleşen davaya konu takip alacağının tümünün takas nedeniyle sükut ettiğinin kabulü ve buna göre hüküm kurulması, buna bağlı olarak 2020/565 Esas ve 2020/460 Esas sayılı dosyalar ve bu dosyaların konusunu oluşturan takip alacakları bakımından, davalı borçlu MKE’nin takas edilebilecek bir alacağı bulunmadığının anlaşılması nedeniyle her iki dosyaya konu icra takiplerine vaki itirazın ayrı ayrı iptaline ve davacı yararına icra inkar tazminatına hükmetmekten ibaret olup aksine düşüncelerle yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmadığından, birleşen dosyalarda davacı SDV vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle birleşen dosyalarda verilen hükümlerin mümeyyiz davacı yararına bozulması gerekmiştir. 4) Açıklanan bozma sebepleri ile münazaalı bir alacağın takas ve mahsup talebine konu edilmiş olması nedeniyle mahsup yahut takasa konu edilebilecek alacağın varlık ve miktarının ancak yargılama ile anlaşılabilecek olması gözetildiğinde, takip alacaklısının takibe girişmekte kötüniyetli olduğu söylenemeyeceğinden, bu yoldaki Bölge Adliye Mahkemesi kararında usul ve yasaya bir aykırılık bulunmadığı anlaşılmakla birleşen dosyalarda davalı MKE vekilinin lehlerine kötüniyet tazminatı verilmesi gerektiğine ilişkin temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir. 5) Bozma sebep ve şekline göre birleşen davalarda taraf vekillerinin yukarda belirtilenler dışında kalan sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer bulunmamaktadır. SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan sebeplerle, asıl davada Bölge Adliye Mahkemesince verilen karara yönelik davalı vekilinin tüm, davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının davacı yararına BOZULMASINA, (3) nolu bentte açıklanan nedenlerle, birleşen dosyalarda davacı SDV vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının davacı SDV yararına BOZULMASINA, (4) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı MKE vekilinin birleşen dosyalar bakımından kötüniyet tazminatı verilmesi yolundaki temyiz isteminin REDDİNE, (5) nolu bentte açıklanan nedenlerle taraf vekillerinin sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, takdir olunan 3.815,00 TL duruşma vekalet ücretinin taraflardan alınarak yekdiğerine verilmesine, aşağıda yazılı bakiye 26,30 TL temyiz ilam harcının temyiz eden asıl davaya yönelik-asıl davada davalıdan alınmasına, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden asıl davada davacı-birleşen davalarda davalıya iadesine, 01/02/2022 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/11 E., 2019/1071 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
Ancak, 818 sayılı BK’nın 135/1’inci (6098 sayılı TBK’nın 156/1’inci) maddesi gereğince;
Hukuk Genel Kurulu         2017/11 E.  ,  2019/1071 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kadıköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 20.03.2012 tarihli ve 2010/434 E., 2012/340 K. sayılı karar, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 10.10.2013 tarihli ve 2012/14795 E. 2013/18096 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili, şirketine ait Dayı Dede isimli yatın davalı ... şirketi tarafından sigortalandığını, sigorta bedelinin 300.000 Euro olduğunu, yatın 2009 yılında imal edildiğini ve olay tarihinden iki ay önce denize indirildiğini, söz konusu yatın 28.09.2009 tarihinde sabah 05.30 sularında...'nda kayalıklara çarpmak suretiyle kaza geçirdiğini, kaza sonucu yatın tüm kompartımanlarına su dolduğunu, olay yerinden geçen G-Harun isimli yat tarafından Ağa Limanı'na çekildiğini ve burada battığını, daha sonra yat... marinasına çekçek alanına çekilerek karaya alındığını, gerekli tüm koruma tedbirlerinin alındığını, kaza neticesinde sigortalanmış olan yatın tam ziya halinin gerçekleştiğini, ancak bu hususta davalı ... şirketi ile anlaşma sağlanamadığını, davalı ... şirketince oluşan zarara karşılık 152.000 Euro gönderildiğini, yatırılan tutarın 15.12.2009 tarihinde çekildiğini, aynı tarihte ihtar ile 148.000 Euro bedelin ödenmesinin talep edildiğini ileri sürerek şimdilik 15.000 Euro ve kara park bedeli olarak ödediği 7.939.58 TL'nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, 28.02.2012 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 74.244 Euro daha arttırmıştır. Davalı vekili, Tekne Yat Sigorta Poliçesi ile 03.07.2009/2010 tarihleri arasında sigortalanmış bulunan Dayı Dede isimli teknenin 28.09.2009 tarihinde seyri esnasında kayalıklara çarparak hasarlandığını, yapılan tespit ve ekspertiz sonucu hasar tutarının 163.711 Euro olduğunun tespit edildiğini ve tutarın ödendiğini, davacının koruma yükümlülüklerini yerine getirmeyerek hasarın artmasına neden olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamı uyarınca taraflar arasındaki temel uyuşmazlığın teknenin tam ziya olup olmadığı noktasında toplandığı, sigorta tekniği yönünden yatın hükmi tam ziya olduğu, sigortacının gerçek zararı ödemekle yükümlü bulunduğu, tam ziya için rizikonun gerçekleşme anındaki (Tekne) değerinin esas alınması gerekeceği, tam ziya tazminatın hesaplanmasında teknenin hasar tarihindeki değerinin değil, onarılmış değerinin esas alınması gerektiği, sigorta ettirenin kendisine verilmesi istenmedikçe sigortacı tarafından hurda bedelinin tazminattan düşürülmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne ve hasar fark tazminatı olarak 89.244 Euro alacağın 15.000 Euro'luk kısmının dava tarihinden itibaren işleyecek, 74.244 Euro'nun ise ıslah tarihi olan 28.02.2012 tarihinden itibaren TCMB tarafından Euro cinsi mevduata uygulanacak en yüksek faiz oranı üzerinden hesaplanacak faizi ile beraber davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir. 1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre davalı vekilinin aşağıdaki (2) ve (3) numaralı bent dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir. 2- Ancak, TTK 1441. maddesi "Rizikonun gerçekleşmesi sebebiyle sigortacının sigorta akdinden doğan borçları, 1377 nci madde hükmünce rizikoyu ihbar mükellefiyetinin doğduğu tarihte muaccel olur." hükmünü haizdir. TTK 1377. maddesine göre ise "Sigorta ettiren veya sigortadan haberi olmak şartiyle, sigortalı bir kazayı öğrenir öğrenmez bunu sigortacıya bildirmekle mükelleftir.." buna göre, deniz sigortalarında sigorta tazminatını ödeme borcu sigorta ettiren veya sigortalının rizikonun gerçekleştiğini sigortacıya bildirdiği anda değil, öğrendiği anda muaccel olur. Aynı Kanun'un 1268. maddesine göre de sigorta mukavelesinden doğan bütün mutalebeler, iki yılda müruruzamana uğrar. Somut olayda davalı ... şirketine ihtarın 16.10.2009 tarihinde yapıldığı hususunda taraflar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. Davacı 02.06.2010 tarihinde açtığı dava ile, iki yıllık zamanaşımı süresi içerisinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 15.000,00 Euro talep etmiştir. Açılan dava ile şimdilik istenmeyen sigorta bedeline ilişkin işleyen zamanaşımı süresi kesintiye uğramayıp devam etmektedir. O halde, davacının 28.02.2012 havale tarihli dilekçe ile talebini ıslah ettiği kısım bakımından TTK 1268. maddesinde öngörülen zamanaşımı süresi gerçekleşmiş olup, bu kısım bakımından davanın reddi gerekirken kabulüne karar verilmesi doğru olmamış, davalı vekilinin bu yöndeki temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davalı yararına bozulması gerekmiştir. 3- Bununla birlikte, mahkemece alınan bilirkişi kök raporu ve ek raporlarında bakiye 78.542,65 Euro tazminatın davalıdan tahsili yönünde görüş bildirilmiş ve mahkemece kararın gerekçesinde bilirkişi raporunun benimsendiği açıklanmış ise de, kurtarma ücreti, çekek ücreti ve ilk tersane ücreti olarak 10.701 Euro'nun hesaplanan tazminata dahil edilerek toplam 89.244 Euro alacağın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Oysa düzenlenen bilirkişi raporunda söz konusu kalem zararların hesaplamaya dahil edildiği anlaşılmakla, mahkemece yeniden ilavesi doğru olmamış davalı vekilinin bu yöndeki temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davalı yararına bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile hüküm bozulmuş, daha sonra davacı vekilinin karar düzeltme istemi üzerine Özel Dairenin 15.04.2014 tarihli ve 2014/4045 E., 2014/7427 K. sayılı kararı ile; bozma ilamının (3) numaralı bendinin tamamının bozma ilamından çıkarılması suretiyle dosya kendisine gönderilen İstanbul Anadolu 6. Asliye Ticaret Mahkemesince önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, “Tekne Yat Sigorta Sözleşmesi”nden kaynaklanan bakiye sigorta tazminatı istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkili şirkete ait “Dayı Dede” isimli yatın davalı ... şirketi tarafından “Tekne Yat Sigorta Sözleşmesi” ile sigortalandığını, sigorta bedelinin ise 300.000,00 Euro olduğunu, sigorta sözleşmesine konu yatın 2009 yılında imal edildiğini ve olay tarihinden iki ay önce denize indirildiğini, söz konusu yatın 28.09.2009 tarihinde sabah 05.30 sularında...'nda kayalıklara çarpmak suretiyle kaza geçirdiğini, kaza sonucu yatın tüm kompartımanlarına su dolduğunu, olay yerinden geçen başka birine ait yat tarafından Ağa Limanı'na çekildiğini ve burada battığını, daha sonra söz konusu yatın... Marinası çekçek alanına çekilerek karaya alındığını, müvekkili tarafından gerekli tüm koruma tedbirlerinin alındığını, kaza neticesinde sigorta sözleşmesinin konusu olan yatın tam ziya hâlinin gerçekleştiğini, ancak bu hususta davalı ... şirketi ile anlaşma sağlanamadığını, davalı ... şirketi tarafından oluşan zarara karşılık 152.000,00 Euro ödeme yapıldığını, yapılan ödemenin eksik olması nedeniyle müvekkili tarafından 15.12.2009 tarihinde çekilen ihtarname ile 148.000,00 Euro talep edildiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla bakiye hasar bedeli olan 148.000,00 Euro’dan şimdilik 15.000,00 Euro ile kara park bedeli olarak ödenen 7.939,58TL'nin faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, 28.02.2012 tarihli dilekçesi ile talebini 89.244,00 Euro olarak ıslah etmiştir. Davalı vekili; müvekkili ile davacı arasındaki sözleşmeye konu yatın 28.09.2009 tarihinde seyri esnasında kayalıklara çarparak hasarlandığını, yapılan tespit ve ekspertiz sonucunda yatın tam zayi olmadığının ve hasar tutarının 163.711,00 Euro olduğunun tespit edildiğini, bu tutarın da davacıya ödendiğini savunarak davanın reddini istemiş, ayrıca ıslah ile artırılan miktarın da zamanaşımına uğradığını savunmuştur. Yerel Mahkemece; sigorta tekniği yönünden sigorta sözleşmesine konu yatın hükmi tam ziya olduğu, sigortacının gerçek zararı ödemekle yükümlü bulunduğu, taraflar arasındaki sözleşme gereğince tam ziya için rizikonun gerçekleşme anındaki değerinin esas alınması gerekeceği, poliçede belirtildiği üzere uyuşmazlığa “enstitü yat klozları”nın uygulanacağı ve buna göre tam ziya tazminatının hesaplanmasında teknenin hasar tarihindeki değerinin değil, onarılmış değerinin esas alınması gerektiği, ayrıca sigorta ettirenin kendisine verilmesi istenmedikçe sigortacı tarafından hurda bedelinin tazminattan düşürülmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile hasar fark tazminatı olarak 89.244,00 Euro alacağın 15.000,00 Euro'luk kısmının dava tarihinden itibaren işleyecek, 74.244,00 Euro'nun ise ıslah tarihi olan 28.02.2012 tarihinden itibaren Euro cinsi mevduata uygulanacak en yüksek faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece, önceki gerekçelere ek olarak; her ne kadar dava tarihi 02.06.2010 olsa da davanın belirsiz alacak davası niteliğinde olduğu ve dava değerinin bilirkişi raporu ile belirlendiği, davacı tarafından fazlaya ilişkin hakları saklı tutulması nedeniyle dava değeri belirlendikten sonra davanın ıslah edilmesinin davacı lehine yorumlanması gerektiği, gerçek alacak miktarı bilirkişi raporuyla belirlendiğine göre ıslah ile arttırılan miktarın zamanaşımına tabi olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) döneminde fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak açılan eldeki davada, ıslah ile artırılan miktarın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı ve ayrıca 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) ile getirilen belirsiz alacak davasının eldeki davaya uygulanıp uygulanamayacağı noktalarında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “ıslah” ve “zamanaşımının kesilmesi” kavramlarının açıklanmasında yarar vardır. Kavram olarak ıslah; taraflardan birinin yapmış olduğu usul işleminin tamamen veya kısmen düzeltilmesine denir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. IV, İstanbul, 2001, s. 3965). Islah müessesesi, dava değiştirme, başka deyişle iddia ve savunmanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağını bertaraf eden bir imkândır. Zira bu suretle, aslında yasal itiraz ile karşılaşılabilecek olan herhangi bir taraf işlemi, ıslah kurumu yardımı ile artık bu itiraza imkân vermeksizin yapılabilmektedir (Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, C. I-II, İstanbul, 1992, s. 534). Islaha ilişkin temel düzenleme 6100 sayılı HMK’nın 176’ncı vd. (1086 sayılı HUMK’un 83’üncü vd.) maddelerinde yer almakla birlikte, ıslah 6100 sayılı HMK’nın 141/2’nci maddesinde iddia ve savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağının istisnası olarak belirtilmektedir. Islahın düzenlendiği bu maddeler dikkate alındığında; ıslahın konusu tarafların yapmış oldukları usul işlemleridir. Bu bakımdan ancak tarafların yapmış olduğu usul işlemleri ıslah edilebilir. Tarafların yapmış olduğu usul işlemleri, yargılamanın ilerlemesi için yapılan, şartları ve etkileri usul hukuku tarafından düzenlenmiş olan işlemlerdir. Bir taraf ancak kendi yapmış olduğu usul işlemlerini ıslah edebilir; karşı tarafın veya mahkemenin yapmış olduğu usul işlemleri ıslah edilemez (Kuru, s. 4020). Gerek öğretide gerekse uygulamada ıslah yoluyla davanın değiştirilebileceği ve genişletilebileceği, aynı şekilde savunmanın genişletilebileceği ilke olarak kabul edilmektedir. Yine müddeabihin artırılıp artırılmayacağı hususu da bir usul işlemi olup, ıslahın konusunu teşkil etmektedir. Islahın amacı, yargılama sürecinde şekil ve süreye aykırılık sebebiyle ortaya çıkabilecek maddi hak kayıplarını ortadan kaldırmak olduğundan, hak ve alacağı bu sürecin dışında ortadan kaldırmış olan işlemlerin, yani maddi hukuk işlemlerinin ıslah yoluyla düzeltilebilmesi elbette ki mümkün değildir. Bir başka deyişle, maddi hakkı sona erdiren maddi hukuk işlemleri ıslahla düzeltilemez. Feragat, kabul, sulh gibi işlemler, velev ki dava içinde yapılsın, asıl hakkı ortadan kaldırdıklarından, usul işlemi olduğu kadar maddi hukuk işlemi mahiyetini de taşımaktadır ve bu sebeple, bu işlemlerin ıslah yoluyla düzeltilmesi imkânsızdır (Özekes, Hakan: Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, İstanbul, 2017, s. 1517). Çünkü ıslah, yargılama hukukunun şekle ve süreye bağlılığından kaynaklanan zımni hak kayıplarının telafisi için öngörülmüş bir müessesedir. Davanın tamamen ıslahı, dava dilekçesinden itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasını gerektirir. Gerek öğretide gerekse uygulamada, davanın tamamen ıslahında yeni bir dava açılmamış sayılacak, tamamen ıslah edilen dava ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan, bunun doğal sonucu olarak, zamanaşımı ilk davanın açıldığı tarihteki duruma göre dikkate alınacaktır. Onun için davanın tamamen ıslahında ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılacaktır (Kuru, s. 3998 vd; Özekes, s. 1537). Bu aşamada açıklanması gereken diğer bir husus “zamanaşımının kesilmesi” kavramıdır. Somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (818 sayılı BK) 133/2’nci [6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı TBK) 154/2’nci] maddesi gereğince; alacaklı dava veya def’i yoluyla mahkemeye veya hakeme başvurmuşsa, icra takibinde bulunmuşsa ya da iflas masasına başvurmuşsa zamanaşımı kesilir. Ancak, 818 sayılı BK’nın 135/1’inci (6098 sayılı TBK’nın 156/1’inci) maddesi gereğince; zamanaşımının kesilmesiyle kesilme tarihinden başlayarak yeni bir süre işlemeye başlar. Dava veya def’i yoluyla kesilmiş olan zamanaşımı, davanın devamı süresinde taraflardan birinin yargılamaya ilişkin her bir işleminden ve hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlayacaktır [818 sayılı BK, m. 136/1 (6098 sayılı TBK, m. 157/1)]. Öğreti ve uygulamada kısmi davada dava edilmeyen alacak kesimi için, fazlaya ilişkin hakkın saklı tutulmuş olmasının zamanaşımını kesmeyeceği kabul edilmektedir (Kuru, s.1541 vd.; Pekcanıtez, s. 1008). Başka deyişle kısmi dava açılması hâlinde zamanaşımı yalnız alacağın kısmi dava konusu yapılan miktarı için kesilecek, ancak talep konusu yapılmayan geri kalan kısım bakımından ise zamanaşımı işlemeye devam edecektir. Kısmi dava ile talep edilmeyen alacağın geri kalan kısmı için zamanaşımı 818 sayılı BK’nın 133’üncü (6098 sayılı TBK’nın 154’üncü) maddesindeki diğer kesilme nedenleri dışında ancak aynı yargılamada karşı tarafın rızası veya ıslah talebinde bulunma tarihinde yahut geri kalan kısım için ikinci dava açılacaksa ikinci davanın açıldığı tarihte kesilmiş olur. Davacının geri kalan kısım için ıslaha başvurması veya ikinci dava açması durumunda davalının zamanaşımı definde bulunabileceğinden tereddüt etmemek gerekir (Pekcanıtez, s. 1008). Somut olayda taraflar arasında denizcilik rizikolarına karşı sigorta sözleşmesi bulunmakta olup, dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6762 s. TTK) 1441’inci maddesi; “Rizikonun gerçekleşmesi sebebiyle sigortacının sigorta akdinden doğan borçları, 1377’nci madde hükmünce rizikoyu ihbar mükellefiyetinin doğduğu tarihte muaccel olur.” hükmünü haizdir. 6762 sayılı TTK’nın 1377’nci maddesi ise “Sigorta ettiren veya sigortadan haberi olmak şartiyle, sigortalı bir kazayı öğrenir öğrenmez bunu sigortacıya bildirmekle mükelleftir” şeklinde düzenlenmiştir. Kara sigortaları bakımından da kural olarak aynı esaslar caridir. Buna göre, 6762 sayılı TTK döneminde hem kara sigortalarında hem de denizcilik rizikolarına karşı sigortalarda sigortacının sigorta tazminatını ödeme borcu, rizikonun gerçekleştiğinin öğrenildiği anda muaccel olur (Can, Mertol: Türk Özel Sigorta Hukuku, Ankara, 2007, s. 299; Doğanay, İsmail: Türk Ticaret Kanunu Şerhi, C. III, İstanbul, 2004, s. 3231). Sigorta sözleşmeleri için zamanaşımı süresinin düzenlendiği 6762 sayılı TTK’nın 1268’inci maddesi ise; “Sebepsiz yere ödenmiş bulunan primin veya sigorta bedelinin geri alınması alacakları dahil sigorta mukavelesinden doğan bütün mutalebeler, iki yılda müruruzamana uğrar.” hükmünü haizdir. Buradan varılacak sonuç; sigorta tazminatının ödenmesinde iki yıllık zamanaşımı süresinin sigorta ettirenin veya sigortalının rizikonun gerçekleştiğini öğrendiği tarihte işlemeye başlayacağıdır. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasında “Tekne Yat Sigorta Sözleşmesi” bulunduğu, 28.09.2009 tarihinde meydana gelen kaza neticesinde sigorta sözleşmesine konu yatın hasarlandığı, hasar sonrası yapılan ekspertiz çalışmaları neticesinde davalı ... şirketi tarafından sözleşmeye konu yatın tam zayi olmadığından bahisle davacı sigortalıya bir kısım ödemeler yapıldığı, davacının ise eldeki davada fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla bakiye hasar bedeli olan 148.000,00 Euro’dan şimdilik 15.000,00 Euro ile kara park bedeli olarak ödenen 7.939,58TL'nin faiziyle birlikte tahsilini talep ettiği, yargılama sırasında 28.02.2012 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 89.244,00 Euro’ya yükselttiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte davalı vekili tarafından ıslah ile artırılan miktar yönünden zamanaşımı definde bulunulduğu görülmektedir. Somut olayda sigorta tazminatının ödenmesinde iki yıllık zamanaşımı süresinin davacının rizikonun gerçekleştiğini öğrendiği 28.09.2009 tarihinde işlemeye başlayacağı hususunda taraflar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. Eldeki dava ise 02.06.2010 tarihinde iki yıllık zamanaşımı süresi içerisinde açılmış olup, fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak 15.000,00 Euro sigorta tazminatı ile 7.939,58TL kara park bedeli talep edilmiştir. Açılan eldeki dava ile sadece talep edilen miktar yönünden zamanaşımı kesilmiş, şimdilik denilerek istenmeyen geri kalan sigorta tazminatına ilişkin işleyen zamanaşımı süresi ise kesintiye uğramamıştır. Bu durumda ıslah tarihi olan 28.02.2012 tarihi itibari ile yukarıdaki açıklamalar ışığında ıslahla artırılan miktar yönünden davalının usulüne uygun şekilde ileri sürdüğü zamanaşımı defi karşısında 6762 sayılı TTK’nın 1268’inci maddesinde öngörülen iki yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunun kabulü gerekmektedir. Yerel Mahkemenin direnme gerekçesinin diğer bir dayanağı ise davanın belirsiz alacak davası gibi nitelendirilmesi gerektiği yönündeki kanaattir. Hemen belirtilmelidir ki; usul hukuku alanında geçerli temel ilke, yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin derhal yürürlüğe girmesidir. Başka bir deyişle medeni usul hukukunda, kural olarak kanun değişikliklerinde “derhal uygulanırlık ilkesi” geçerlidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise, bu kanun hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kanundan daha iyi ve daha adil bir şekilde korunacağına ilişkin inancıdır. Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhal uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken bir husus da, yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde, ilgili usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığıdır. Dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Eğer bir usul işlemi, yargılama sırasında yapılmaya başlanıp, tamamlandıktan sonra, yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse, söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle, tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez; aksini düşünmek gereksiz yere bu işlemin tekrarlanması nedeniyle emek ve zaman kaybına neden olacaktır. Buna karşın, bir usul işlemine başlanmamış veya başlanmış olup da henüz tamamlanmamış ise, yeni usul hükmü (veya kanunu) hemen yürürlüğe gireceğinden etkilenir. Çünkü usule ilişkin kanunlar tersine bir kural benimsenmediği takdirde genel olarak hemen etkili olup uygulanırlar (Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, C: I-II, İstanbul, 1992, s. 78; Pekcanıtez, Hakan: Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, İstanbul, 2017, s. 48). Yapılan açıklama ve ilkelere uygun olarak; 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın “Zaman Bakımından Uygulanma” başlığını taşıyan 448/1. maddesi de “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır” hükmünü içermektedir. Bu madde hükmüne göre, kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde, yeni usul hükümlerinin tamamlanmış usul işlemlerine bir etkisi olmayacak, önceki kanuna göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliğini koruyacaktır. Buna karşın, tamamlanmamış usul işlemleri yeni kanun hükümlerine göre yapılacaktır. Belirsiz alacak davası ise hukukumuza ilk kez 6100 sayılı HMK ile girmiştir. Bu Kanun’un 107/1’inci maddesinde; “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.” düzenlemesi mevcuttur. Ancak yukarıdaki açıklamalar ışığında eldeki davada, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesi ve gerekli harçların yatırılması ile dava açma işlemi tamamlanmış olduğundan 6100 sayılı HMK ile getirilen belirsiz alacak davasına ilişkin hükümler uygulanamayacaktır. Başka bir deyişle 1086 sayılı HUMK’nın yürürlükte olduğu dönemde fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak kısmi dava şeklinde açılan eldeki davanın, 6100 sayılı HMK’nın yürürlüğe girmesiyle kendiliğinden belirsiz alacak davasına dönüşeceği kabul edilemez. Ayrıca 1086 sayılı HUMK’nın yürürlükte olduğu dönemde açılan davalar 6100 sayılı HMK’nın yürürlüğe girmesinden sonra kısmi ıslahla belirsiz alacak davasına dönüştürülemeyeceği gibi tam ıslahla dahi belirsiz alacak davası hâline gelmez. Zira davanın tamamen ıslahında, tamamen ıslah edilen dava, ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan, ilk dava tarihinde açılmış kabul edilecek ve ilk dava tarihinde yürürlükte olan usul hükümleri uygulanacaktır. Ne var ki davacının açıkça ıslah kurumunu işlettiği eldeki dava, 6100 sayılı HMK’nın yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış olmakla birlikte 6100 sayılı HMK ile hukukumuza giren belirsiz alacak davasına ilişkin düzenlemenin somut uyuşmazlıkta uygulanabilirliği bulunmamaktadır. Şu hâlde; yerel mahkemece, davacı tarafın ıslahla artırdığı miktar yönünden 6762 sayılı TTK’nın 1268’inci maddesinde öngörülen iki yıllık zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle bu kısma ilişkin istemin reddine karar verilmesi gerekirken, kabul kararı verilmesi doğru değildir. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; eldeki davanın 1086 sayılı HUMK döneminde açılmış olması nedeniyle belirsiz alacak davası olarak değerlendirilemeyeceği, yerel mahkemenin bu gerekçesinin yerinde olmadığı, ancak direnme kararından sonra verilen Yargıtay’ın 24.05.2019 tarihli ve 2017/8 E., 2019/3 K. sayılı içtihatlı birleştirme kararının temel gerekçesi; ıslahla miktar artırımının ek dava niteliğinin bulunmadığı ve sadece dava dilekçesinde belirtilen miktarın düzeltilmesi niteliğinde olduğu sonucuna dayandığı, içtihadı birleştirme kararlarının usulü kazanılmış hak ilkesinin istisnası olarak henüz kesinleşmemiş tüm davalara tatbikinin gerekli olduğu, içtihadı birleştirme kararlarının sonuçlarının bağlayıcı ve gerekçelerinin ise yol gösterici olduğu, bu nedenle miktar artırımına ilişkin ıslahın artık ek dava olarak görülmesi mümkün olmayıp dava dilekçesindeki miktar kısmının düzeltilmesi olarak kabul edilmesi gerektiği, o hâlde ıslahla artırılan miktar yönünden de zamanaşımının ilk dava tarihinde kesilmiş sayılacağı, bu itibarla zamanaşımının dolmadığı yönünden sonucu itibariyle doğru hale gelen direnme kararının uygun olduğu ve bu gerekçeyle direnme kararının onanması ile miktar incelemesi için Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 17.10.2019 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Belirsiz alacak davası hukukumuza 6100 sayılı HMK 'da yer alan düzenlemeler ile girmiş olup eldeki dava bu Kanunun yürürlüğünden önce HUMK döneminde açılmış olduğundan açılan davanın belirsiz alacak davası olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Dava; açıldığı tarih itibarıyla kısmi dava niteliğinde olup dava açılmakla tamamlanmış işlem meydana geleceğinden HMK 448. maddedeki zaman bakımından uygulanma kuralına göre bu davanın kısmi dava olarak açıldığı kesinleşmiş olup, bu davanın artık belirsiz alacak davası olarak açıldığı sonucuna varılamayacaktır. Islah tarihinde HMK'nın yürürlüğe girmiş olması da bu davanın belirsiz alacak davası olarak nitelenebilmesine imkan vermez. Mahkemenin bu gerekçeye dayalı olarak direnmiş olması isabetli olmamıştır. TBK 154. maddede dava yoluyla mahkemeye başvurulmuş ise yani dava açılmışsa zamanaşımının kesileceği düzenlenmiştir. Bu maddenin de yorumunun sonucu olarak, Özel Dairenin bozma kararını verdiği tarih ile mahkemenin direnme kararını verdiği tarihteki yerleşik yargılamasal uygulamalarda dava açılmakla ancak dava dilekçesindeki miktar için zamanaşımının kesileceği ve sadece dava açılan miktar için dava tarihinde temerrüt olgusunun gerçekleşeceği kabul edilmekte olup bozma kararı bu yargısal uygulamalara da uygundur. Direnme kararından sonra 24.05.2019 tarihinde verilen 2017/8 esas, 2019/3 karar sayılı bir içtihadı birleştirme kararı çıkmış olup bu kararın somut uyuşmazlığa bir etkisi bulunup bulunmadığı da incelenmelidir. Çünkü 09.05.1960 günlü 1960/21 esas, 1960/9 karar sayılı içtihadı birleştirme kararında; sonradan çıkan içtihadı birleştirme kararının temyiz mahkemesinin bozma kararına uyulmakla meydana gelen usuli kazanılmış hak esasının istisnası olarak, henüz mahkemede veya temyiz mahkemesinde bulunan bütün işlere tatbikinin gerekli olduğuna, karar verilmiştir. Sözünü ettiğimiz 24.05.2019 tarihli içtihadı birleştirme kararında "kısmi davada, dava konusu miktarın kısmi ıslahla faiz talebi belirtilmeksizin artırılması halinde, artırılan miktar bakımından dava dilekçesindeki faiz talebine bağlı olarak faize hükmedileceği belirtilmiştir. Bu karar zamanaşımı ile ilgili değilse de İçtihadı Birleştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı olmakla birlikte gerekçeleriyle de yol gösterici olduğu unutulmamalıdır. Bu yol göstericilik kararın sonuç kısmının yorumlanması, kapsamının belirlenerek uygulanması için gerekli olduğu kadar, dayandığı esasların başka müesseselerin yorumlanıp uygulanabilmesinde de geçerli olacaktır. Yol göstericilik konusunda kararın tüm gerekçeleri değil; ana sonuçla bağlantılı ve bu sonuca hangi hukuksal nedenlerle varıldığını gösteren temel gerekçeler esas alınmak suretiyle bir sınırlama getirilmesi de içtihadı birleştirme kararlarının mahiyetine uygun bir sonuç olacaktır. 24.05.2019 tarihli içtihadı birleştirme kararında varılan sonucun temel gerekçesi; ıslahla miktar artırımının ek dava niteliğinde olmayıp dava dilekçesindeki miktarın değiştirilmesi olduğudur. Bu temel gerekçenin varlığı; kararda yer verilen "...Ek dava ile kısmi dava arasında paralellik mevcut ise de ıslahla ilgili sorunların yine ıslah müessesi kapsamında sonuçlandırılarak değerlendirilmesi gerekir. Bu nedenle dava değerinin artırılması kısmi ıslah kapsamında olduğundan süregelen davanın devamıdır ki yeni bir dava ve ek dava olarak kabul edilemez. Artırılan tutar için harç yatırılması bir usul işlemidir; yeni bir dava açıldığı şeklinde yorumlanamaz..." biçimindeki açıklamalarda ve "...bu amaçla verilen bir ıslah dilekçesi dava dilekçesindeki istem ve ferilerini ortadan kaldırmayacak, sadece istenilen alacak rakamını değiştirecektir. Hâl böyle olunca ıslahla artırılan tutar, yeni bir dava olmadığından, ilk dava dilekçesinde yer alan bütün unsurlar faiz istemi de dahil olmak üzere, ıslahla artırılan kısım için de uygulanabilir olmalıdır..." şeklinde yapılan açıklamalarda açıkça görülmektedir. Bu ifadeler kararın; sonuç kısmıyla da uyumlu ana ve en temel gerekçeleridir Bu karar temel gerekçesinden soyutlanarak yorumlanıp uygulanamayacağına göre, ıslahla miktarın artırılması hâlinde, bu miktar değişikliğinin, zamanaşımının kesilmesine neden olup olmadığı, zamanaşımını kesecek bir işlem ise hangi tarihte zamanaşımının kesileceği konusunda da kararın bu ana gerekçesinden yararlanılmalıdır. Bu karar ile ıslahla miktar artırımı ek dava olarak görülmemiş ve sadece dava dilekçesinde yazan miktarın değiştirilmesi, diğer bir ifadeyle bu miktarın düzeltilmesi olarak görülmüştür. Bu kararın sonucu olarak miktar artırımına ilişkin yapılan ıslahın da artık ek dava olarak görülmesi mümkün olmayıp dava dilekçesindeki miktar kısmının düzeltilmesi olarak kabul edilmesi gerekir. Düzeltilen dava dilekçesi olduğuna göre davacı tarafından ıslahın teşmil edildiği tarih de ilk dava tarihi olacaktır. Dava tarihine teşmil edilecek şekilde bir ıslah gerçekleştiğine göre, ıslahla artırılan miktar için de dava tarihinin artık ilk dava tarihi kabul edilmesi ve dava açılmakla zamanaşımının kesileceğine dair TBK 154/1-bent 2 hükmünün ıslah edilen miktar için de ilk dava tarihi esas alınarak uygulanması gerekir. TBK 154/1-bent 2. maddede dava açılmakla zamanaşımının kesileceği düzenlenmiş ancak ıslah dilekçesi verilmekle zamanaşımının kesileceği düzenlenmemiştir. Islahla miktar artırımının ek dava niteliğinde olmadığı bu kararın gerekçesinde açıkça belirtildiğine göre bu madde; artık ek dava hükümlerine göre zamanaşımını kesebilecek bir hüküm olarak yorumlanabilmekten çıkmıştır. Islah yeni bir dava veya ek dava sayılmadığına göre ıslahın TBK 154/1-bent 2. maddeye dayalı olarak zamanaşımını kestiği kabul edilemez. Islah bir dava sayılıp zamanaşımın kesmiyorsa artık TBK 157. maddede yer alan "Bir dava veya def’i yoluyla kesilmiş olan zamanaşımı, dava süresince tarafların yargılamaya ilişkin her işleminden veya hâkimin her kararından sonra yeniden işlemeye başlar." düzenlemesine dayalı olarak da ıslah edilen miktar için her yargılama işleminde zamanaşımı kesilmeyecektir. Bunun sonucu olarak da yargılama sırasında dahi ıslahla artırılan miktarın zamanaşımına uğraması tehlikesi ortaya çıkacağından, bu durum ıslahla miktar artırımlarını yok denebilecek seviyeye getirebilecek ve ıslahla kolaylaştırılmak istenen hak arama hürriyetinin bir başka yönüyle bu kez sınırlanmasına yol açmış olacaktır. Islahla miktar artırımı dava veya ek dava sayılmadığı için TBK 154/1-bent 2. madde gereğince zamanaşımı kesilmez ise de yukarıda da belirttiğimiz üzere bu ıslah dava dilekçesindeki miktarın değiştirilmesi ve düzeltilmesi olduğundan ıslahla artırılan yeni istem için de zamanaşımının ilk dava tarihinde kesilmiş sayılması gerektiği sonucuna varılmalıdır. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; dava zamanaşımı süresi içinde kısmi dava olarak açılmış ve sonrasında ıslah yoluyla dava dilekçesindeki miktar da düzeltilmek suretiyle fazla miktar istenmiş olduğundan ıslahla artırılan miktar için de zamanaşımının ilk dava tarihinde kesildiğinin kabul edilmesi gerekmektedir. Direnme kararı uygulanması gereken sonraki tarihli içtihadı birleştirme kararına göre değerlendirildiğinde, zamanaşımının dolmadığı yönünden sonucu itibarıyla doğru hale geldiğinden direnme uygun daireye denilerek kararın onanması ancak miktar incelemesi yapılmak üzere daireye gönderilmesi gerektiği görüşünde olduğumdan, ıslahla artan kısmın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle bozma şeklinde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

Türk Borçlar Kanunu uyarınca zamanaşımının durması ve kesilmesi ile ilgili aşağıdaki karşılaştırmalardan hangisi doğrudur?

A) Zamanaşımı durduğunda (m. 153), durma sebebi ortadan kalktıktan sonra zamanaşımı süresi en baştan itibaren yeniden işlemeye başlar.
B) Zamanaşımı kesildiğinde (m. 154), kesilme anına kadar işlemiş olan süre tamamen silinir ve yeni bir zamanaşımı süresi işlemeye başlar.
C) Borçlunun borcu kabul etmesi (ikrar), zamanaşımını durduran bir sebeptir.
D) Evlilik devam ettiği sürece eşlerin birbirinden olan alacaklarında zamanaşımı kesilir.
E) Zamanaşımı kesilirse, yeni süre her zaman 20 yıldır.

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol