6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Madde 17

Türk Borçlar Kanunu 17. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 17- Kanunda şekle bağlanmamış bir sözleşmenin taraflarca belirli bir şekilde yapılması kararlaştırılmışsa, belirlenen şekilde yapılmayan sözleşme tarafları bağlamaz. Herhangi bir belirleme olmaksızın yazılı şekil kararlaştırılmışsa, yasal yazılı şekle ilişkin hükümler uygulanır. C. Borç tanıması

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

5 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2021/804 E., 2022/1235 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 17. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun 58.
Hukuk Genel Kurulu         2021/804 E.  ,  2022/1235 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki “maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davalılar ... ve ... vekilinin başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılıp yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine ilişkin verilen karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi : 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 02.05.2010 tarihinde vefat eden ... ile olan gayri resmî birlikteliğinden 18.05.2006 doğumlu ... ve 24.10.2008 doğumlu ... isimli iki çocuğu olduğunu, annelerinin rahatsızlığı sebebiyle bir dönem çocuklara anneanne olan davalı ...’nın baktığını, annenin ölümü üzerine çocukların velayetini alan müvekkiline çocukların 15.06.2011 tarihinde icra yoluyla teslim edildiğini, müvekkilinin resmî evliliğinden olan dört çocuğu ile birlikte bu iki çocuğunu tatile gönderdiğini, tatil dönüşü 20 Ağustos 2011 tarihinde çocukların görüşmek üzere anneanneye bırakıldığını, ancak anneannenin çocukları bir daha göstermeyeceğini ve kendisinde kalacaklarını beyan ettiğini, ardından 22 Ağustos 2011 tarihinde davalı teyze ...’ın müvekkili hakkında asılsız iddialarda bulunarak şikâyet ettiğini, bu şikâyette müvekkilinin çocuk pornocusu, kendi çocuklarına tacizde bulunan sapık ruhlu biri olarak anlatıldığını, iş adamı olan müvekkilinin şikâyet neticesinde işyerinde ve evinde bu suçlamalarla ilgili arama yapıldığını ve gözaltında kaldığını, çocukları, komşuları ve işçileri önünde küçük düşürüldüğünü, ayrıca anneannenin çocuklarla kişisel ilişki kurma talepli açtığı davada davalı teyze ...’in dava ile ilgisi olmadığı hâlde çocuklarına cinsel tacizde bulunduğu yönünde iddialarını tekrarladığını, müvekkilinin bu süreçte duyduğu üzüntü ve stres sebebiyle kalp rahatsızlığı geçirdiğini, iş gücü kaybı yaşadığını, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile soruşturmada masum olduğunun ve davalıların iftira attıklarının sabit olduğunu ileri sürerek 10.000TL maddi tazminat ile 100.000TL manevi tazminatın davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı : 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; müvekkili ...'nın vefat eden kızı ...'nın sağlığında ...’ın poposundaki kızarıklıktan şüphelendiğini ifade etmesi ve ...’ın babası hakkında birtakım ifadelerde bulunması üzerine somut emarelere dayanılarak şikâyette bulunulduğunu, soruşturma sırasında alınan 23.08.2011 tarihli raporda da buna ilişkin tespitler yapıldığını, Adli Tıp Kurumu raporunda da muğlak ifadelerin yer almasına rağmen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiğini, karara yapılan itiraz üzerine ... Ağır Ceza Mahkemesince itirazın muhalefetli olarak reddedildiğini, davacı hakkında yapılan şikâyetlerin asılsız olmadığını, yasal şikâyet hakkını kullandıklarını, davacının tazminat taleplerinin kötü niyetli ve dayanaksız olduğunu, davacının müvekkilleri hakkındaki iftira suçu nedeniyle yaptığı şikâyette kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesine rağmen ikinci defa aynı suçlamayla şikâyetçi olduğunu, müvekkillerinin bir kısmının soruşturma aşamasında sadece tanıklık yapmaları sebebiyle tazminat istenmesinin yerinde olmadığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.03.2017 tarihli ve 2013/440 E., 2017/138 K. sayılı kararı ile; davacı hakkındaki soruşturmanın davalılardan ...’ın verdiği dilekçe ile başlatıldığı, ...’nın müşteki sıfatıyla verdiği ifadesinde benzer isnatlarda bulunduğu, diğer davalıların ise tanık sıfatıyla ifade verdiklerinden dolayı pasif husumet ehliyetlerinin olmadığı, davacının soruşturma sebebiyle ödediği avukatlık ücretinden dolayı oluşan maddi zararının kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilerek sonuçlandırılması sebebiyle tahsili gerektiği, şikâyet ile başlayan soruşturmanın mağdur ...’nin de benzer ifadelerde bulunması üzerine genişletildiği, ancak davacının atılı suçu işlemediği kesin olarak tespit edilmeden yeterli şüphe oluşmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği anlaşıldığından şikâyetin hukuken korunması gereken emarelere dayandığı ve davalılar ... ve ...'nın şikâyet hakkını yasal sınırlar içinde kalarak kullandığı sonucuna varıldığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 7.000TL maddi tazminatın davalılar ... ve ...’dan tahsili ile diğer davalılara yönelik maddi ve tüm davalılara yönelik manevi tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı ve davalılardan ... ile ... vekilleri tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 26.04.2018 tarihli ve 2017/1957 E., 2018/519 K. sayılı kararı ile; davacı vekilinin istinaf isteminin reddi ile davalılardan ... ve ...'nin olayla ilgili şikâyeti üzerine soruşturmaların yapıldığı, soruşturma sonunda somut delil elde edilemediği gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği, davalıların beyan ve şikâyet dilekçelerinde hakaret içeren bir unsur yer almadığı, kişisel kanaatlerin aktarılmasının tek başına manevi zarar doğurmayacağı, davalıların yasal şikâyet ve hak arama özgürlüğünü aşan bir eyleminin bulunmadığı, dava dışı küçüklerin çelişkili beyanları, doktor raporu, pedagog inceleme raporu birlikte değerlendirildiğinde şikâyeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa var olduğu, davalıların eyleminde hukuka aykırılık bulunmadığından maddi ve manevi tazminat koşullarının oluşmadığı, mahkemece maddi tazminat talebi yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak, davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 12.10.2020 tarihli ve 2018/3717 E., 2020/3342 K. sayılı kararı ile; “...1-Davacının davalılardan ..., ... ve ...'a yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde…. verilen kararda bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan yerinde olmayan bütün temyiz itirazları reddedilmelidir. 2-Davacının diğer davalılar ... ve ...'a yönelik temyiz itirazlarına gelince; ... davalılar ... ve ...'ın davacı hakkında şikâyet konusu ettikleri eylemler kapsamında dava dışı ... yönünden zayıf da olsa emarelerin mevcut olduğu, ancak dava dışı ... ile kimlikleri meçhul dava dışı başka kişilerin çocuklarına ilişkin davacı tarafından yapıldığı iddia edilen eylemlerin varlığına ilişkin dosya kapsamında hiç bir emare bulunmadığı anlaşılmıştır. Bu nedenle salt hak arama özgürlüğü gerekçesiyle davanın tümden reddedilmiş olması doğru değildir. Dava dışı ... ve kimliği meçhul diğer çocuklar kapsamında yapılan davaya konu şikâyetin hukuka aykırı olduğu sonucuna varılarak, davacı yararına somut olaya uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile istemin tümden reddedilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir….” gerekçesi ile karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Direnme Kararı: 11. ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 23.02.2021 tarihli ve 2020/1933 E., 2021/363 K. sayılı kararı ile; çocuklardan biriyle ilgili şikâyetin tazminatı gerektirmeyeceği, diğeri ile ilgili ise hiçbir delil olmadığından tazminatı gerektireceğine yönelik bozma kararının şikâyetin her iki çocukla ilgili oluşu, bu kapsamda tek soruşturma yapılıp, ev aramasının ve raporların alınmaları, biriyle ilgili olağan şüphenin varlığının Yargıtayca belirtilmesi ve çocukların aynı evde baba ile kalmaları da göz önüne alındığında, diğer çocukla ilgili de olağan şüphenin varlığı üzerine şikâyetin yapıldığının kabul edilmesi gerektiği, yapılan şikâyetin hak arama özgürlüğü kapsamında kaldığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalılardan ... ile ...’nın şikâyeti üzerine davacı aleyhine soruşturma yürütüldüğü ve şikâyet konusu edilen eylemler yönünden dava dışı ... için zayıf da olsa emarelerin mevcut olduğu somut olayda, dava dışı ... ... ve kimliği meçhul diğer çocuklar yönünden yapılan şikâyetin hukuka aykırı olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre bu davalıların yaptığı şikâyetin davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği ve manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacakları noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 15. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 16. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2), bedensel zarar ve ölüme neden olma [Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 17. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 18. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” Düzenlemesi mevcuttur. 19. Dava konusu şikâyet dilekçesinin verildiği tarihte yürürlükte bulunan BK'nın 49. maddesinde; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” Hükümleri yer almaktadır. 20. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan TBK’nın 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” Hükmü bulunmaktadır. 21. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 22. Görüldüğü üzere TMK’nın 24. maddesi ile BK’nın 49 ve TBK’nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 23. Bu aşamada “hak arama hürriyeti” kavramına değinmekte fayda bulunmaktadır. 24. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa), “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” 25. Hak arama özgürlüğünün kullanım şekillerinden biri olan şikâyet, yanlışları tartışmanın ve bunlara olası çözümler bulabilmenin bir yolu olduğuna göre serbestçe dile getirilebilmelidir. Hak arama özgürlüğü bağlamında ele alınacak olan şikâyet hakkı, meşru bir amaç için kullanılırken, içeriğine konu bilgi (olgular) ile kanaatler (değer yargıları) açısından bir değerlendirmeye tabi tutulabilir. Olgular kanıtlanabilir, oysa değer yargılarının doğruluğu kanıta başvurularak ortaya konamaz. Kanaatler bir olay ya da durum konusunda bir bakış açısını veya kişisel bir değerlendirmeyi dile getirir; bunların doğru ya da yanlış olduklarının kanıtlanması olanaksızdır. Fakat kanaatin temelini oluşturan olguların doğru ya da yanlış olduğunu kanıtlamak mümkündür. 26. Şikâyet, kullanılması bir hak olmasının yanında, kişiye sorumluluk da yüklemektedir. Şikâyet hakkının kötüye kullanılmış olup olmadığının tespitinde bakılacak unsur şikâyet hakkının amaca uygun olarak kullanılmış olmasıdır. Amaca uygunluk öz çıkarın korunması ile mümkündür. İlgili makamlara yapılan şikâyet ve ihbar bu hakkın koruduğu çıkarı elde etmek için yapılmışsa amaca uygun bir davranış olarak hukuka da uygundur. Ancak bu hak öz çıkarın korunması yerine başkasını zarara uğratmak için kullanılmışsa artık hukuka uygunluktan söz edilemeyecektir. Başkasını zarara uğratmak için bir hakkın kullanımı iyi niyet kurallarına aykırıdır. 27. Şikâyet hakkı amaca uygun olmak yanında uygun araçlarla da kullanılmalı, hakkın kullanılmasında gerçek olaylara dayanılmalı ve aşırı davranılmamalıdır. Salt kötü düşünce ile yapılan ve temelindeki olaylar gerçek olmayan şikâyet veya ihbar hukuka aykırı davranış niteliğindedir. 28. Şikâyet hakkının kötüye kullanıldığından söz edebilmek için ihbar veya şikâyetin karşı tarafın suçsuzluğunu bilerek zarara uğratmak veya küçük düşürmek amacıyla yapılması yahut şikâyet konusu hakkında delil ve emare olmadığı hâlde şikâyetin yapılmış olması gerekir. 29. Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, şikâyet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların olması zorunlu değildir. 30. Şikâyeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bu olgu veya emareye dayanılarak, başkalarının da böyle bir olay karşısında, davalı gibi hareket etmesinin uygun görüleceği, diğer bir anlatımla orta düzeydeki kişinin de somut olaydaki gibi davranacağı ve bu çerçevenin içinde kalan şikâyet hakkının yerinde kullanıldığı kabul edilmelidir. Aksi hâlde şikâyetin hak arama özgürlüğü sınırları aşılarak kullanıldığı ve şikâyet edilenin kişilik değerlerine saldırı oluşturduğu sonucuna varılmalıdır. 31. Hak arama hürriyeti ile kişilik haklarının karşı karşıya geldiği durumlarda, hukuk düzeninin bu iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Daha az üstün olan yararın, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. 32. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davacının davalı ...’nin kızı ile olan evlilik dışı ilişkisinden ... ve ... isimli iki çocuğunun olduğu, çocukların annesi ve davalı ...’nin kızı ...’in bir süre sağlık problemleri yaşayıp sonrasında vefat ettiği, hastalık döneminde ve ölümden sonra çocuklara davalı anneanne ... ve zaman zaman da davalı teyze ...’in baktığı, davacı baba ...’ın bu süreçte çocukları ile maddi ve manevi açıdan ilgilendiği, anne ...’in vefatı üzerine açılan velayet davasında davacı baba ...’ın çocuklarının velayetini almasına rağmen bir süre daha anneanne ... yanında kalmaya devam ettikleri, daha sonra davacı babanın çocuklarını yanına alarak bakmaya başladığı, yaklaşık iki ay kadar davacı baba yanında kalan çocukların anneanneleri ile görüşme sağlamaları için amcaları tarafından götürülerek bırakıldıkları ve sonrasında anneanne ile teyze tarafından çocukların velayet hakkı sahibi babaya teslim edilmediği anlaşılmaktadır. 33. Bu aşamada davalı teyze ...’in ... Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği şikâyet dilekçesinde ve müşteki sıfatıyla verdiği ifadesinde, davalı anneanne ...’nin de bu soruşturma kapsamında müşteki sıfatıyla verdiği ifadesinde davacının kendi öz çocukları başta olmak üzere dava dışı başka kişilerin çocuklarına da cinsel istismarda bulunduğu, davacının davranış ve görünüş olarak sapık ruhlu bir insana benzediği, evinde kendi ve başkalarının çocuklarına karşı yaptıklarını kameraya aldığı, çocuk pornosuna meraklı olduğuna dair ciddi şüpheleri olduğu, evde arama yapılması hâlinde delillere ulaşılacağına ilişkin iddialarda bulunmuşlar, ayrıca davalı teyze ... “... davranış ve görünüş olarak da sapık ruhlu bir insana benzemektedir. Evinde kendisinin ve başkalarının çocukların ırzına geçerek veya geçirterek bunları kameraya aldığına ve çocuk pornosuna meraklı olduğuna dair ciddi şüphelerimiz vardır. Evinde arama yapıldığı taktirde bu yönde fotoğraf ve kayıt ile CD’lerin bulunması muhtemeldir….resmi nikahlı eşinden de çocukları vardır. Ayrıca yine ismini bilmediğimiz başka bir kadından da çocukları vardır. Bütün bu çocuklara da aynı şeyi yapmış olabilir. Bunların da araştırılmasını istiyoruz.” şeklinde beyanda bulunmuştur. 34. Bu şikâyet üzerine ... Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2012/169296 soruşturma sayılı dosyasında (... Cumhuriyet Başsavcılığı 2011/31843) davacı hakkında çocuğa yönelik cinsel istismar suçlamasıyla soruşturma başlatılmıştır. Yapılan soruşturma kapsamında davacı babanın evinde ve işyerinde yapılan aramalar ile bulunan bilgisayar ve CD’lere el konularak teknik araştırma yapılmış ancak soruşturma kapsamında değerlendirilebileceği düşünülen herhangi bir bilgisayar dosyası ve/veya log kaydına rastlanılmadığı rapor edilmiştir. Davacı baba bu soruşturmada çocuğun cinsel istismarı suçundan dolayı 23.08.2011 tarihinde gözaltına alınarak 24.08.2011 tarihinde ifadesi alınıp aynı gün çocuğun cinsel istismarı suçundan şüpheli olarak tutuklamaya sevk edilmiş ve ... Sulh Ceza Mahkemesince yapılan 2011/65 numaralı sorgu üzerine tutuklanmasına yer olmadığına karar verilerek serbest bırakılmıştır. 35. Soruşturma sırasında ayrıca anneanne ... ve teyze ...’in iddiaları sebebiyle davacının çocukları ... ve ... ... Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nde 23.08.2011 tarihinde muayene edilmişler; ...’ın muayenesinde cinsel istismara ilişkin hiçbir bulgunun mevcut olmadığı, ...’ın muayenesinde ise eski skatrize tarzda şüpheli lezyonlar olduğu tespit edilerek kesin raporun Adli Tıp Kurumu ilgili ihtisas kurulunca yapılacak muayene sonucu verilmesinin uygun olduğu rapor edilmiştir. 36. Bu kapsamda ... rapor için Adli Tıp Kurumu’na sevk edilmiş, Adli Tıp Kurumu 6. Adli İhtisas Kurulu’nun 28.11.2012 tarihli raporunda ... Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nde 23.08.2011 tarihlerinde yapılan muayenede eski skatrize tarzda şüpheli lezyonlar olduğunun bildirildiği belirtilerek 26.08.2011 ve 23.01.2012 tarihlerinde muayeneye koopere olamadığından ...’ın muayenesinin yapılamadığı, ... Adli Tıp Şube Müdürlüğünde tespit edildiği bildirilen lezyonların livata ile meydana gelebileceği gibi fiili livatanın gerçekleşmediği durumlarda (kişiye özgü anatomik yapı, dışkılama farklılıkları gibi fizyolojik özellikler, hijyen eksikliği veya var olan bir hastalığa bağlı olarak) da meydana gelebileceği, olay tarihli muayenesi olmaması nedeniyle küçüğün livataya maruz kalıp kalmadığının tespitine tıbben imkân bulunmadığı, 10.10.2012 tarihinde yapılan muayenesinde ...’ın iddia olunan olay nedeniyle yeterli kooperasyon kurulamadığından ruh sağlığının bozulup bozulmadığının da değerlendirilemediği oy birliği ile mütalaa olunmuştur. 37. Bu yaşanan olaylar sırasında Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan soruşturma kapsamında davacının çocuklarının sosyal çalışmacı ile 23.08.2011 tarihinde görüşmeleri sağlanmış, aynı gün sosyal çalışmacının hazırladığı görüşme raporunda çocukların babasına karşı bir kısım beyanlarına yer verildikten sonra çocuk ...’ın “…dikkatinin çabuk dağıldığı, yönlendirmeye açık olduğu, ifade vermesinin uygun olmadığı…”, çocuk ...’ın ise “yönlendirmeye açık olduğu, sorulan her soruya “evet” diye cevap verdiği, dikkatinin kolayca dağıldığı ve ifadesinin alınmasının uygun olmadığı…” gözlemlendiği belirtilerek “…beyanları ile sağlıklı bir bilgi alınamamış olup çocukların cinsel istismara maruz kalmış olabileceği düşünülmüştür. Çocukların uzman bir çocuk psikiyatristi ile görüştürülmesinin ve velayet sahibi babaya teslim edilmesinin bu aşamada uygun olmaması….” şeklinde görüş raporu hazırlanmıştır. 38. Sosyal çalışmacı ile yapılan görüşmeden iki gün sonra 25.08.2011 tarihinde çocukların psikolog ile görüşmeleri sağlanmış ve psikolog inceleme raporunda “... ...’nin…olayları algılamakta zorlandığı, yönlendirmeye açık olduğu….babaya karşı ön yargılı tutum sergilediği öğretilmiş ve ezberlenmiş cümleler kurduğu, zaman zaman bunları kimden öğrendiğini belirttiği, küçük kardeş ...'nin …yaş itibari ile sağlıklı ifadeler verebilecek olgunlukta olmadığı, yönlendirmeye açık olduğu gözlemlenmiş olup çocukların bir dönem birlikte yaşadıkları anneanne ve teyzenin evinde gelişimlerinin ve sağlıklı büyümelerinin aksadığı, bu evde bir takım sorunlar olduğu ancak çocukların anneanneden çekindiklerinden dolayı bunları anlatmak istemedikleri….çocukların babada kalmalarının daha uygun olacağı …” şeklinde ve sosyal çalışmacı raporunun tamamen aksi yönünde görüş bildirmiştir. 39. Daha sonra 27.01.2012 tarihinde ...’ın başka bir psikologla bireysel olarak görüşmesi sağlanmış ve psikolog raporunda “…çocuğun babasına karşı olumsuz bir yaklaşımının olmadığı, babası ile ilgili ifadelerinde tedirginlik yaşamadığı..” izlenimi edindiğini belirtmiştir. 40. Soruşturma süreci devam ederken anneanne ...’nin hukuk mahkemesinde çocuklarla kişisel ilişki kurulması talepli 16.04.2012 tarihinde açtığı davasında da yargılama sırasında psikolog tarafından 12.11.2012 tarihinde çocuklarla, 16.11.2012 tarihinde anneanne ... ve teyze ... ile 20.11.2012 tarihinde ise çocukların babası ... ile ayrı ayrı görüşme yapılarak uzman raporu hazırlamıştır. Bu raporda ...’ın “aile içinde en çok babasını sevdiğini…annesinin annesi yani anneannesini ise sevmediğini, onun kendisine kötü davrandığını, hayal edilemeyecek kadar kötü davrandığını, bir de anneannesinin evinde kendisinin burnunu ısıran biri olduğunu, onun kim olduğunu hatırlamadığını, anneannesi ile görüşmek istemediğini, …kendisinin yaşadığı yerde mutlu olduğunu” belirttiği, ...’ın ise “en çok babasını sevdiğini, birde ... teyzesini sevdiğini, anneannesini hatırladığını, teyzesi ve anneannesi ile görüşmek isteyeceğini…” belirttiği bildirilerek yapılan değerlendirmede, “..çocukların anneanneleri ile görüş sağlamasının çocukların huzurlarının olumsuz etkilenmesine neden olabileceği, özellikle ...’ın kolay yönlendirme altında kaldığı dikkate alındığında, çocuğun dengesinin bu aşamada düzenlenecek şahsi ilişkiden olumsuz etkilenebileceği….” kanaatine varıldığı rapor edilmiştir. 41. Yaşanan tüm süreç sonrası davacıya yönelik 22.08.2011 tarihinde başlatılan ceza soruşturması 19.07.2013 tarihli kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile sonuçlanmış, karara yapılan itiraz üzerine ... Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2013/1005 D.İş sayılı 13.09.2013 tarihli kararı ile oy çokluğu ile itirazın reddine karar verilmiş ve verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar kesinleşmiştir. 42. Bu durumda; davalılar ... ve ...’ın davacı hakkında şikâyet konusu ettikleri eylemler kapsamında dava dışı ... yönünden zayıf da olsa emare olmakla birlikte, dava dışı ... ile dava dışı başka kişilerin çocuklarına ilişkin davacı tarafından yapıldığı iddia edilen eylemlerin varlığına dair dosya kapsamında hiç bir emare bulunmadığı anlaşılmıştır. Buna rağmen davalılar anneanne ... ve teyze ...’in davacı hakkındaki çocuk istismarı ve pornosuna yönelik ağır ithamları sebebiyle evinde ve işyerinde arama yapılmış, gözaltında tutulmuş, Cumhuriyet Savcılığı tarafından tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk edilerek sorgusu yapılmıştır. İşyerinde ve evinde yapılan aramalar sebebiyle davacının iş çevresinin ve komşularının da bu olayları duyduğu, psikolojisinin bozulduğu dinlenen tanık beyanlarından anlaşılmaktadır. 43. Açıklanan nedenlerle; dava dışı ... ve bilinmeyen diğer çocuklara ilişkin şikâyetin hiçbir emareye dayanmadığı, yasal sınırlar içinde kalmadığı gibi davacıyı küçük düşürücü nitelikte olduğu, böylelikle hak arama özgürlüğü sınırlarının aşıldığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği sonucuna varılmıştır. 44. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davalı teyze ... ve anneanne ... tarafından şikâyet hakkının yasal sınırlar içerisinde kullanıldığı, aynı evde birlikte yaşayan kardeşler arasında birisine karşı ileri sürülen emarenin iddia olunan şikâyet konusu sebebiyle diğer kardeşe de sirayet edeceği, bu kapsamda gerek şikâyet dilekçesinde gerekse de şikâyete yönelik Cumhuriyet Savcılığına verilen beyanlarda kullandıkları ifadelerin iddia ve savunma sınırları içinde kaldığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği kanaati ile direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 45. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 46. Bu nedenle, direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesine gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 373/2. maddesi uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 04.10.2022 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2017/1840 E., 2021/1719 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 17. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 6098 sayılı TBK’nın 58 .
Hukuk Genel Kurulu         2017/1840 E.  ,  2021/1719 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kayseri 7. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının 14 12.2012 tarihinde Samanyolu Haber TV’de yayınlanan “Günlük” isimli programda kullandığı ifadelerle müvekkilinin kişilik haklarına saldırıda bulunduğunu ileri sürerek 30.000TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilince kullanılan ifadelerin kişilik haklarına saldırı teşkil etmediğini, kullanılan ifadelerin eleştiri ve ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. Kayseri 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 11.03.2014 tarihli ve 2013/2 E., 2014/101 K. sayılı kararı ile; davacının Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı, davalının da ana muhalefet partisi Genel Başkanı olduğu, davalının güncel olaylara ilişkin olarak yorum ve eleştirilerde bulunduğu, davacının siyasi kişilik olması nedeniyle sert, ağır ve incitici eleştirilere katlanması gerekirse de bunun sınırsız olduğunun değerlendirilemeyeceği, davalının iddia ettiği olayla ilgili olarak davacı hakkında verilmiş bir mahkeme kararı bulunmadığı gibi bu hususlarla ilgili olarak Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/1493 E., 2011/15569 K., ve 2007/24740 E., 2008/3088 K. sayılı dosyalarında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verildiği, ayrıca davalının bu konu ile ilgili olarak başka tarihlerde yaptığı konuşmalar nedeniyle davacı tarafından açılan davalar sonucu manevi tazminat ödemesine karar verildiği, davalının yaptığı konuşmanın davacının kişilik haklarına saldırı oluşturduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne 15.000TL manevi tazminatın 14.12.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 28.05.2015 tarihli ve 2014/9453 E., 2015/6873 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir. 2- Davalının diğer temyiz itirazına gelince; … Somut olaya gelince; olay tarihi, taraflar arasındaki olayların gelişim süreci, tarafların siyasi kişilikler olmaları ile yukarıda anılan ilkeler gözetildiğinde davacı yararına takdir edilen manevi tazminat tutarı fazladır. Davacı yararına daha alt seviyede manevi tazminata karar verilmesi gerekirken yazılı biçimde karar verilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur. 9. Özel Dairenin yukarıda belirtilen kararına karşı davalı vekili süresi içinde karar düzeltme isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 19.01.2016 tarihli ve 2015/10994 E., 2016/617 K. sayılı kararı ile; “…Davacının dava dilekçesinde belirtilen ve mahkemenin de kararına gerekçe yapılan TV programındaki konuşma içeriği incelendiğinde, davacının isminin geçmediği görülmektedir. Normal düzeydeki bir kişinin dava konusu konuşmayı dinlediğinde davalının davacıyı hedef aldığı sonucuna varamayacağından konuşmanın davacıya matuf olduğu ve matufiyet unsurunun gerçekleştiğinden söz edilemez. Şu durumda, matufiyet unsuru yokluğundan davanın reddi gerekirken yanlış değerlendirmeye dayalı olarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı görüldüğünden kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile önceki bozma kararı kaldırılarak karar bu gerekçe ve oy çokluğu ile bozulmuştur. Direnme Kararı: 11. Kayseri 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 07.06.2016 tarihli ve 2016/104 E., 2016/157 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçe genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 14.12.2012 tarihinde yayınlanan “Günlük” isimli programda davalı tarafça kullanılan sözlerden dolayı matufiyet unsurunun gerçekleşip gerçekleşmediği, buradan varılacak sonuca göre ifadelerin davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği ve davacı yararına manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 15. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 16. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 17. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 6098 sayılı TBK’nın 58 . maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 18. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 19. Dava konusu yayının yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6098 sayılı TBK’nın 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır. 20. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve TBK’nın 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 21. Görüldüğü üzere TBK'nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 22. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 23. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. 24. Hâl böyle olunca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS/Sözleşme) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. 25. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. 26. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme'nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. 27. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: i. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme" ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukukî normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). ii. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: Sözleşme'nin 10/2. maddesine göre, "... Bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demoktarik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir." Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve "başkalarının şöhret ve haklarının korunması" amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İhsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C.2, Ankara 2013, s.232). iii. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). 28. Kabul edilebilir eleştiri sınırları hususunda ise AİHM, sıradan bir kimse ile karşılaştırıldığında bu sınırların, halka mâl olmuş bir kişi olarak hareket eden siyaset adamları için daha geniş olduğunu birçok kez kabul etmiştir. Siyasetçilerin fiil ve davranışları, kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların, hepsinden çok da siyasi rakibinin sıkı bir denetimine tabidir. 29. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside/Birleşik Krallık, Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976, parag. 49). 30. İfade özgürlüğünün yanı sıra bazı durumlarda matufiyet şartı da manevi tazminat için varlığı gerekli bir şart olarak karşımıza çıkar. 31. Matufiyet kelime anlamı olarak, “yöneliklik, yönelmiş olmaklık” olarak tarif edilmektedir. 32. Özellikle kişilik haklarına saldırı nedeniyle tazminat istemini içeren davalarda söz konusu olan matufiyet şartı, açıkça kanunda yer almamakla birlikte, Yargıtay içtihatlarıyla hukukumuza girmiştir. Matufiyet şartı içtihatlarda adı, sanı, kimliği belli olmasa da ona yöneldiği konusunda kuşku bırakmayacak şekilde ithamlara, yönelimlere yer veren ifadeler olarak kabul edilmektedir. 33. Matufiyet yargısal kararlarda yayın ile şeref ve haysiyetine veya özel yaşamına dolayısıyla kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu iddia eden yönünden varlığı aranan önemli bir koşul olarak tarif edilmiş, matufiyetin varlığını kabul için o yayında veya konuşmada, ya kişinin adından açıkça söz edilmesi ya da konumunun, sıfatının gösterilmesi veya bunlardan söz edilmese dahi yayın içeriğinden bu kişinin amaçlandığı, sözlerin ona yönelik olduğunun anlaşılması veya anlaşılabilir olması şartları aranmıştır. 34. Hukuka aykırı eylemde bulunan kişi mağdurun ismini açıkça belirtmemiş veya isnat ettiği fiili üstü kapalı bir biçimde geçiştirmişse, isnadın mahiyetinde ve mağdurun şahsına matufiyetinde tereddüt edilmeyecek derecede karineler varsa, hem isim zikredilmiş hem de hakaret vaki olmuş sayılır (Hukuk Genel Kurulunun 07.05.2019 tarihli ve 2017/4-1488 E., 2019/527 K.; 16.09.2015 tarihli ve 2014/4-85 E., 2015/1774 K.; 07.07.2010 tarihli ve 2010/4-377 E, 2010/365 K. sayılı kararları). 35. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davalının davaya konu televizyon programındaki konuşma içeriğinde, davacının isminin geçmediği görülmektedir. Normal düzeydeki bir kişi dava konusu konuşmayı dinlediğinde davalının davacıyı hedef aldığı sonucuna varamayacağından konuşmanın davacıya matuf olduğu ve matufiyet unsurunun gerçekleştiğinden söz edilemez. 36. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 37. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 21.12.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
15. Hukuk Dairesi, 2016/6416 E., 2018/2179 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Ancak sözleşmenin yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6098 sayılı TBK'nın 17. maddesinde, kanunda şekle bağlanmamış bir sözleşmenin taraflarca belirli şekilde yapılması kararlaştırılmışsa belirlenen şekilde yapılmayan sözleşmenin tarafları bağlamayacağı kuralı getirilmiştir.
15. Hukuk Dairesi         2016/6416 E.  ,  2018/2179 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi :Asliye Hukuk Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiş, davalı vekili tarafından duruşma istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen günde davacı vekili Avukat ... ile davalı vekili Avukat ... geldi. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraflar avukatları dinlendikten sonra vaktin darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması başka güne bırakılmıştı. Bu kere dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü: - K A R A R - Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan bakiye iş bedeli, fazla imalât bedeli, mahrum kalınan kâr kaybı alacağı ve iade edilmeyen malzeme bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece ıslahla arttırılan miktar da dikkate alınarak davanın kabulüne dair verilen karar, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. ... 1. Noterliği'nde 27.06.2014 tarihinde Noterlik Kanun'un 90. maddesine göre noterlikçe imza onaylama işlemi gerçekleştirilen ... yevmiye nolu inşaat yapım sözleşmesi imzalanmıştır. Davacı davasında bu sözleşmenin görünürdeki sözleşme olup taraflar arasındaki eser sözleşmesi ilişkisinin, davalının imzalamaktan kaçındığı kendi imzasını taşıyan tarihsiz sözleşme olduğunu, bu sözleşme kapsamındaki işler ve sözleşme dışı işler yaptığını, davalı iş sahibince sözleşmenin haksız olarak feshedildiğini ve malzemelerin iade edilmediğini belirterek alacak talebinde bulunmuştur. Davalı, cevap dilekçesi ve aşamalardaki savunmalarında sözleşme dışı iş yapılmadığını, noterde imzası onaylanan sözleşme dışında sözleşme yapılmadığını, davacının işi eksik ve kusurlu yapması nedeniyle sözleşmeyi haklı olarak feshettiklerini, kalan malzeme bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini istemiştir. Eser sözleşmesi kural olarak tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamalarıyla kurulur. Geçerliliği de şekil şartına bağlı değildir. Ancak sözleşmenin yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6098 sayılı TBK'nın 17. maddesinde, kanunda şekle bağlanmamış bir sözleşmenin taraflarca belirli şekilde yapılması kararlaştırılmışsa belirlenen şekilde yapılmayan sözleşmenin tarafları bağlamayacağı kuralı getirilmiştir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu'nun TBK'da yapılan düzenlemeye aykırı olmayan, halen geçerli ve bağlayıcı olduğu kabul edilen 12.04.1933 gün, 31/7 sayılı kararına göre senetle ispatı gerekmediği halde senede bağlanmış alacağa karşı ileri sürülen teslimat iddiası tanıkla ispatlanamayacağından, yazılı şekle tabi olmadığı halde yazılı şekilde yapılan bir sözleşmenin değiştirilmesi de yazılı şekle tabi olmalıdır. Davacı tarafça, göstermelik olduğu ileri sürülen noterce imza onaylı sözleşmeden sonra tarafların gerçek iradelerini yansıtan sözleşme ilişkisi kurulduğu ileri sürülmekle birlikte sunulan sözleşmede davalı imzası bulunmadığından 27.12.2014 tarihinde imzası noterlikçe onaylanan yazılı sözleşmenin aksi ve değiştirildiği yazılı sözleşme ile kanıtlanamamıştır. Davacı, dava dilekçesinde çeşitli alacak kalemleri için ayrı ayrı bedel belirtmeksizin toplam bir alacak talep etmiş, ıslah dilekçesiyle de sadece imalât bedelinden kaynaklanan alacağını, harcını da ödemek suretiyle 31.021,00 TL daha arttırmış, mahkemece 6100 sayılı HMK'nın 31. maddesindeki hakimin davayı aydınlatma ödevi kapsamında, her bir alacakla ilgili ne miktarda istemde bulunduğu davacıya açıklattırılmamıştır. Bu durumda mahkemece öncelikle davacıya dava dilekçesinde talep ettiği 10.000,00 TL içinde talep ettiği her alacak kalemi için ne miktarda istemde bulunduğu açıklattırılarak, gerekirse mahallinde yeniden seçilecek teknik bilirkişi marifetiyle keşif ve bilirkişi incelemesi de yaptırılarak davacının ... 1. Noterliği'nce imza onayı yapılan 27.06.2014 gün, 8765 yevmiye nolu inşaat sözleşmesi kapsamındaki edimini yerine getirip getirmediği, bu sözleşmedeki iş bedeline hak kazanıp kazanmadığı ve kararlaştırılan iş bedelinin kendisine ödenip ödenmediği ile bu sözleşme dışında davalı iş sahibi yararına sözleşme dışı fazla imalât yapıp yapmadığı, yapmışsa bunların nelerden ibaret olduğu ve yapıldığı ileri sürülüp ispatlanan sözleşme dışı imalâtların 6098 sayılı TBK'nın 526 ve devamı maddelerinde düzenlenen vekâletsiz iş görme hükümleri gereğince işin yapıldığı tarihteki mahalli piyasa rayiçlerine göre bedeli ile kâr kaybı ve davacının talep ettiği kendisine teslim edilmeyen artan malzeme bedelleri konusunda mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınıp değerlendirilerek sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme yanlış değerlendirme sonucu davanın yazılı miktarda kabulü doğru olmamış, kararın bozulması uygun görülmüştür. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün taraflar yararına BOZULMASINA, 1.630,00'ar TL duruşma vekâlet ücretinin taraflardan ayrı ayrı alınarak Yargıtay'daki duruşmada vekille temsil olunan diğer tarafa verilmesine, ödedikleri temyiz peşin harçlarının istek halinde temyiz eden taraflara geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 28.05.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2013/2353 E., 2015/2333 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul 3.Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
16/1, TBK md.
Hukuk Genel Kurulu         2013/2353 E.  ,  2015/2333 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul 3.Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “alacak” isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 3. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 23.12.2009 gün ve 2006/43 E. 2009/282 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili ile davalılardan ..., ... vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 07.05.2012 gün ve 2010/14808 E. 2012/7197 K. sayılı ilamı ile; (...Davacı vekili, müvekkili ile davalılar arasındaki 14/04/1997 tarihli sözleşme ile davalıların 3 ay içerisinde bir ses kaseti imal ederek çoğaltılması ve telif haklarını müvekkiline devri hususlarında anlaştıklarını, müvekkilinin sözleşme yükümlülüklerini yerine getirmesine rağmen davalıların kaseti imal edip teslim etmedikleri, sözleşmede 5.000 USD cezai şart ve buna eklenen ek protokol ile toplam 15.000 USD cezai şart öngörüldüğünü, ayrıca zararlarının 26.700,00 TL olduğunu ileri sürerek, asıl alacak 26.700,00 TL ve faizi 12.300,00 TL’nin tahsilini, 5.000,00 TL cezai şartın davalılardan, ek protokol gereği 10.000 USD cezai şartın davalı ...'den ödeme günündeki döviz faizi ile birlikte tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı ... vekili, sözleşmenin telif değil yayım sözleşmesi olduğunu, davacının üstlendiği işi tam ve gereği gibi yerine getirilecek nitelikte ve işin maddi külfetini karşılayacak durumda olmadığını beyanı üzerine, karşılıklı olarak ifadan vazgeçildiğini ve avansın davacıya iade edildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. Davalı Muhtar ... vekili, davacının stüdyo masrafları gibi bir çok konuda edimlerini yerine getirmediğini, sözleşmeden karşılıklı olarak vazgeçtiklerini savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, toplanan delillere ve benimsenen bilirkişi raporuna dayanılarak, taraflar arasında noter huzurunda yapılan 14/04/1997 tarihinde düzenlenen sözleşme konusu yapımdaki eserlerin telif, yayın, çoğaltma gibi her türlü mali haklarının yapımcıya devredildiği, davalıların 3 ay içerisinde bandı yapımcıya teslim etmeyi taahhüt ettikleri, fesih halinde 5.000 ABD doları cezai şartın ve fesih nedeniyle yapımcının uğradığı zararların bedelinin ödeneceğinin kararlaştırıldığı, ... ile yapılan ayrıca 10.000 USD ceza ödenmesine ilişkin tarihsiz ek protokolün noterde düzenlenen asıl sözleşme gibi ile resmi şekilde yapılmadığından bu belgeye dayalı taleplerin reddi gerektiği, davanın fesih olarak kabulü gerektiği, davacının kâr yoksunluğunun 5.550 TL olarak hesaplandığı, sözleşmede fesih halinde cezai şart ve zarar öngörülmüş ise de birlikte istenemeyeceği, sözleşmenin ifa edilememesinde tarafların ortak kusuru olması nedeniyle ve davacının cezai şartı aşan miktarda zararını ispat edememesi sebebiyle, zarardan daha yüksek olan 5.000 USD cezai şartın uygulanması gerektiği gerekçesiyle 5.000 USD alacağın davalılardan tahsiline, diğer taleplerin reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili, davalı ... vekili ve davalı ... vekili temyiz etmiştir. 1) Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalılardan Mehmet Emin Karaca vekilinin tüm, davalı ... vekilinin aşağıdaki (3) nolu bent dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2) Davacının temyiz itirazlarına gelince, 14/04/1997 tarihli sözleşmede fesih halinde cezai şartın ve fesih nedeniyle yapımcının uğrayacağı zararların ödenmesi kararlaştırılmıştır. Mahkemece BK’nun 159. maddesi gereğince cezai şartın ve zararın tazmininin birlikte istenemeyeceği kabul edilmiş ise de, anılan sözleşmenin 10/c maddesinde aksi açıkça kararlaştırılmış olduğundan, tazminat talebinin bu gerekçeyle reddi doğru olmamıştır. Ayrıca taraflar arasındaki sözleşmenin FSEK’nun 52. maddesinde yazılı yapılması gerektiği belirtilmekle geçerliliği için resmi şekil şartı bulunmadığından, noterde yapılan ilk sözleşmenin adi yazılı bir şekilde değiştirilmesi mümkün bulunduğuna göre ikinci sözleşmenin bu nedenle geçersiz olduğunun kabulü de doğru olmamış, kararın bu nedenlerle davacı yararına bozulması gerekmiştir. . 3)Bozma neden ve şekline göre davalı ... vekilinin vekalet ücretine ilişkin temyiz itirazının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, telif sözleşmesi ve ek protokole dayalı tazminat ve cezai şart alacağının tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile sözleşmeye dayalı 5.000.00 USD alacağın davalılardan tahsiline dair verilen karar, davacı vekili, davalı ... vekili ve davalı ... vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur. Mahkemece, önceki kararda dayanılan gerekçeler genişletilerek direnme kararı verilmiş, direnme kararını davacı vekili temyize getirmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davaya konu 14.04.1997 tarihli sözleşmenin 10/c maddesi ile sözleşmenin feshi halinde cezai şartın ve fesih nedeniyle yapımcının uğrayacağı zararların birlikte ödenebileceğinin kararlaştırılmış olması karşısında Borçlar Kanunu’nun 159. maddesinde öngörülen cezai şartın ve zararın tazmininin birlikte istenemeyeceğine ilişkin kuralın geçerli olup olmadığı ile tarihsiz “ek protokol”ün geçerli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar vardır: Hukuksal işlem, bir ya da bir çok kişinin, hukuk düzeninin çizdiği sınırlar içinde, hukuksal sonuçlar meydana getirmeye yöneltilmiş olan iradesinin açığa vurulmasıdır (TUNÇOMAĞ, Kenan: Borçlar Hukuku Dersleri, Genel Hükümler, 1. Cilt, 1965, S. 76; KAYNAR, Reşat: Türk Borçlar Hukuku Dersleri, 1965, S.13). Gerçekten de, iradenin açığa vurulması, hukuksal işlemin belirgin niteliğini oluşturur. Çünkü irade açığa vurulmazsa, hukuksal bir sonuç meydana gelmez. Başka bir anlatımla, hukuksal sonucun meydana gelebilmesi, yani bir hak ya da hukuksal ilişkinin yaratılması, değiştirilmesi veya ortadan kaldırılması için, buna yönelmiş bir irade yetmez; iradenin açığa vurulması gerekir (KARAHASAN, Mustafa Reşit; Sorumluluk Hukuku, Birinci Kitap Sözleşmeler, İkinci Kitap Sözleşmeden Doğan Sorumluluk, Doktrin Yargıtay Kararları, Beta Basım A.Ş., 1996, S. 95). Borç ilişkilerinin kaynaklarından olan sözleşme, hukuksal işlemlerin özel bir çeşididir. Sözleşmeler, iki yanlı ve borç ilişkisi meydana getiren hukuksal işlemlerdir. Bir sözleşmede, en az iki yanın bulunması ve birbirine uygun iradelerini açığa vurmaları, sözleşmelerin özü sayılır (KAYNAR, Reşat: ...e., S. 24). Sözleşme, belirli bir borç ilişkisini meydana getirmek üzere, iki kişinin karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamalarıyla kurulan bir hukuksal işlemdir (AYBAY, Aydın; Borçlar Hukuku Dersleri, 1969, 1973, S. 12; KOCAYUSUFPAŞAOĞLU, Necip: Borçlar Hukuku Dersleri, 1. Fasikül, 1985, S. 115). Sözleşme ile hukuksal bir bağ kurulmasından başka, önceden kurulmuş olan böyle bir bağın kaldırılması, değiştirilmesi ve başkasına geçirilmesi için başvurulan normal bir araçtır. Öte yandan, sözleşme, salt borç ilişkilerini kurma, değiştirme ve ortadan kaldırma için değil, öteki hukuksal ilişkileri kurmak için de kullanılır (TUNÇOMAĞ, Kenan: ...e,, S.94). Sözleşmenin başlıca çeşitleri aşağıdaki şekildedir: 1- Borçlar hukuku sözleşmeleri a) Bir yana borç yükleyen sözleşmeler b) İki yana borç yükleyen (karşılıklı) sözleşmeler aa) Tam karşılıklı sözleşmeler bb) Eksik karşılıklı sözleşmeler 2- Medeni hukuk sözleşmeleri 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 1. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 1.) maddesine göre, sözleşmenin kurulması için karşılıklı ve birbirine uygun iradenin açığa vurulması gerekir. İrade açıklaması, bir kişinin bir hakkı ya da hukuksal ilişkiyi kurma, değiştirme ya da ortadan kaldırma iradesini dış dünyaya yansıtması, açıklaması ya da bildirmesi ve bu yolla bunu yürürlüğe koymasıdır (EREN, Fikret: Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, Cilt 1, 1994, S.153). İradenin açığa vurulması, açık ya da örtülü olabilir. Biçim ise irade açıklamasını göstermek için kullanılan bir araçtır. Bir irade açıklamasının, bir hukuksal işlemin ya da sözleşmenin bir biçime bağlı olmamasından söz edildiğinde biçim özgürlüğü amaçlanır. Burada sözlü, yazılı ya da kamusal biçim türlerinden herhangi birine başvurmak olanaklıdır (KARAHASAN, Mustafa Reşit; ...e., S. 131). Oysa biçim koşulu, hukuksal işlemin geçerli yolda sonuç doğurabilmesi için yasa ya da taraflarca öngörülen biçimde yapılmasının zorunlu olduğunun deyimidir (İNAN, A. Naim: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 1984, S. 129; ESENER, Turan: Borçlar Hukuku, Cilt 1, 1969, S. 167; TUNÇOMAĞ, Kenan: ...e,, S.215, EREN, Fikret: ...e., S.286). Hukukumuzda biçim özgürlüğü ilkesi benimsenmiştir. Gerçekten, BK’nın 11/1. (TBK’nın 12.) maddesine göre, sözleşmenin geçerliliği, yasada tersine kural bulunmadıkça hiç bir biçime bağlı değildir, biçim zorunluluğu, kuralın ayrığını oluşturur. Ki bu durumlar yasada açıkça belirtilmiştir. Biçim zorunluluğu, yasa ya da yanların iradesi ile konulabilir (KARAHASAN, Mustafa Reşit; ...e., S. 131). Belirlenen biçime uyulmamasının yaptırımı ise, sözleşmenin geçersiz (hükümsüz) bulunmasıdır. Nitekim, BK’nın 11/2 (TBK’nın 12/2) maddesine göre, yasaca belirlenen bir biçimin kapsamı ve sonuçları için başkaca bir kural konulmamışsa, sözleşme, bu biçime uyulmadıkça geçerli olmaz (EREN, Fikret: ...e. S.292). İki taraf, yasaca özel bir biçime bağlanmamış olan bir sözleşmenin özel bir biçimde yapılmasını kararlaştırmışlarsa, sözleşme bu biçimde düzenlenmedikçe onları bağlamaz (BK. md. 16/1, TBK md. 17/1). Yanlar, kendi aralarında kararlaştırdıkları biçimden daha sonra vazgeçebilirler. Üstelik bu vazgeçme işlemi hiç bir biçime bağlı değildir (VELİDEDEOĞLU, Hıfzı Veldet/ÖZDEMİR, Refet: Türk Borçlar Kanunu Şerhi. 1-2, 1987, S. 38). Yasaca yazılı olması gereken bir sözleşmenin değiştirilmesinin de yazılı olması gerekir; şu kadar ki, bu sözleşmeye aykırı olmayan ya da onu değiştirmeyen tamamlayıcı yan bağlantılar (noktalar) bu kuralın dışındadır (BK. md. 12, TBK md. 13/1) (ATAAY, Aytekin/SUNGURBEY, İsmet: Açıklamalı Medeni Kanun ile Borçlar Kanunu, 3. Bası, S.272). Tüm bu anlatılan kuralların yanında, sözleşme özgürlüğü, hukukumuzda temel bir ilke olarak benimsenmiştir. Öyle ki, BK’nın 19/1. (TBK’nın 26.) maddesi ile bir sözleşmenin konusunun yasanın gösterdiği sınırlar içinde özgürce saptanabileceği hükme bağlanmış, öte yandan Anayasa’nın 48/1. maddesi ile de "Herkesin sözleşme hürriyetine sahip olduğu" apaçık vurgulanmıştır (KARAHASAN, Mustafa Reşit: ...e., S.226). Bireylerin, özel borç ilişkilerini, hukuk düzeninin sınırları içinde özgürce kurabilme ve düzenleyebilme yetkisine sözleşme özgürlüğü denir (EREN, Fikret: ...e., S.323). Bu özgürlük, geniş bir kavram olup, tarafların bir sözleşme yapmak zorunda bulunmamaları, sözleşmenin içeriğini özgürce saptayabilmeleri, kendisiyle sözleşme yapılabilecek kimseyi seçmeleri, sözleşmenin tipini diledikleri gibi belirleyebilmeleri, sözleşmeyi (karşılıklı anlaşma ile) ortadan kaldırabilmeleri, sözleşmenin içeriğini değiştirebilmeleri hususundaki özgürlükler hep bu kavram içinde yer alır (TEKİNAY, Selahattin Sulhi/AKMAN, Sermet/BURCUOĞLU, Haluk/ALTOP, Atilla: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. 1, 1985, S. 323). Ancak, içerik ya da tip belirleme özgürlüğü yalnızca özel borç ilişkilerinde geçerli olup öteki sözleşmelerde söz konusu değildir (KARAHASAN, Mustafa Reşit: ...e., S.227). Sözleşme özgürlüğü kesin olmayıp sınırlar, BK’nın 19/1. (TBK’nın 27/1.) maddesi ile genel olarak belirlenmiştir. Anayasa’nın 13. maddesiyle de genel sınırlamaların getirilmesinin yanı sıra özel sınırlamaların da öngörülebileceği hükme bağlanmıştır. Buna göre, sözleşmenin konusu (içeriği) olanaksız olmamalı, hukuka ya da ahlâka, kanunun emredici hükümlerine, kamu düzenine ve kişilik haklarına aykırı bulunmamalıdır. Bu gibi nedenlerin bulunması halinde, sözleşme geçersiz hale gelir. Taraflar, serbest iradeleri ile oluşturulan, kendilerine yüklenen hak ve borçların duraksamaya yer vermeyecek biçimde sözleşmede saptanan koşulların uygulanmasında olduğu gibi; sona erdirilmesinde de, kural olarak aynı hak ve irade serbestisine sahiptirler. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK)’nun 52. maddesine göre, mali hakların devri sözleşmesinin ve buna ilişkin tasarrufların yazılı olması şarttır. Anılan hükmün emredici nitelikte bir hüküm olduğu maddede yer alan "şarttır" ifadesinden anlaşılmaktadır. Bu nedenle taraflar, aksine bir anlaşma yaparak, yazılı şartı bertaraf edemezler. Aksi takdirde mali hakkın devri sözleşmesi ve lisans sözleşmesi mutlak butlanla sakat olur (TEKİNAY, Selahattin Sulhi /AKMAN, Sermet/BURCUOĞLU, Haluk/ALTOP, Atilla: Borçlar Hukuku Genel Hükümler,. Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş 6. Bası, İstanbul, 1988, S. 102). Bu maddede belirtilen şekil şartı bir ispat şartı olmayıp geçerlilik şartıdır. Yazılı şartın geçerlilik şartı olmasının amacı, eser sahibinin haklarını korumak, onu haklarını devrederken daha dikkatli düşünmeye sevk etmektir. Yazılı şeklin adi yazılı şekilde mi yoksa noterce düzenleme şeklinde mi yapılacağı belirtilmediğinden adi yazılı şekilde yapılması yeterlidir. Taraflar arasında yazılı bir sözleşme yapılmamışsa, sözleşmenin geçersizliği taraflarca ileri sürülebileceği gibi, anılan geçersizlik hakim tarafından da re’sen gözönüne alınmalıdır (ERDİL; Engin: İçtihatlı ve Gerekçeli Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Şerhi, Kanunlar, Yönetmelikler, Tüzükler, Tebliğler, Bakanlar Kurulu Kararları, Uluslararası Anlaşmalar, Beta Yayınevi, 1. Bası, Nisan 2005, İstanbul, S. 451). Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde: Davacı şirket ile davalılar arasında imzalanan ve noterce onaylanan 14.04.1997 tarihli sözleşme ile sözleşmenin feshi halinde cezai şartın ve fesih nedeniyle yapımcının uğrayacağı zararların ödenmesi kararlaştırılmış, daha sonra anılan sözleşmeye ek olarak düzenlenen ve davalılardan ... tarafından imzalanan adi yazılı protokol ile cezai şartın miktarı yükseltilmiştir. Her ne kadar BK’nın 159. (TBK’nın 180.) maddesi ile hem cezai şartın hem de zararın tazmininin birlikte istenemeyeceği kabul edilmiş ise de, taraflarca imzalanan sözleşmenin 10/c maddesi ile bunun aksi açıkça kararlaştırılmış olduğundan ve yukarıda da açıklandığı üzere, sözleşme özgürlüğü ilkesinin genel bir sonucu olarak tarafların sözleşmenin içeriğini özgürce saptayabilmeleri mümkün bulunduğundan Yerel Mahkemece BK’nın 159. maddesi gerekçe gösterilerek davacının tazminat talebinin reddi yerinde değildir. Ayrıca, FSEK’in 52. maddesi ile sözleşmenin yazılı olarak yapılması, sözleşmenin geçerlilik şartı olarak belirtilmiştir. Bu nedenle, daha sonra yapılan adi yazılı protokol ile noterde yapılan ilk sözleşmenin değiştirilmesi imkan dahilinde olduğundan Yerel Mahkemenin ikinci sözleşmenin resmi şekilde yapılmamış oluşu nedeniyle geçersiz olduğuna ilişkin kabulü de doğru olmamıştır. O halde tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine 21.10.2015 gününde oybirliği ile karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2019/423 E., 2022/804 K.
düşük eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 17. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun 58.
Hukuk Genel Kurulu         2019/423 E.  ,  2022/804 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Eskişehir 1. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karara karşı davacı vekilinin istinaf başvurusu Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesince esastan reddedilmiş, bu karara karşı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda ilk derece mahkemesi kararı bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Adalet ve Kalkınma Partisinin (AK Parti) kuruluşundan itibaren Eskişehir İl Teşkilatında çeşitli görevler aldığını, 24 ve 25. dönemlerde AK Parti milletvekili olarak görev yaptığını, davalı ...'ın 12.08.2014 tarihinde müvekkilini hedef göstererek “tweet” attığını ve müvekkiline hitaben “insanoğlu pek değişmiyor! İl başkanıyken de milletvekiliyken de düzenbaz ve yalancı olabiliyor...”, “Rızkı veren Allah'tır AK Parti Eskişehir Milletvekili değil...” şeklinde ifadeler kullandığını, ayrıca Anadolu Gazetesinin 20.09.2015 tarihli nüshasında ve internet sitesinde "Çılgın Koca dehşet saçtı " başlığıyla köşe yazısı yayınladığını, davalının attığı tweetlerde ve yayınlanan köşe yazısında kullanılan ifadelerin müvekkilinin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunu ileri sürerek 100.000TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin öncelikle gazetecilik mesleğini yerine getirdiğini, basının görevinin toplumu ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında objektif bir biçimde bilinçlendirmek olduğunu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. maddesinde herkesin görüşlerini açıklama özgürlüğüne sahip olduğunun belirtildiğini ve ifade özgürlüğünün teminat altına alındığını, dava konusu yazının eleştiri sınırları içinde kaldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesinin Kararı 6. Eskişehir 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 14.02.2017 tarihli ve 2015/1904 E., 2017/56 K. sayılı kararı ile; dava konusu köşe yazısı ve tweette yer alan eleştirilerin sert bir üslupla gerçekleştirildiği, nezaket sınırlarının aşıldığı, ancak basın özgürlüğünün belli ölçülerde abartmayı, hatta kışkırtmayı da içerebileceği, davalının kaleme aldığı köşe yazısında ve sosyal paylaşım sitesinde kullandığı ifadelerin topluma mâl olmuş bir kişi olan davacının toplumu ilgilendiren faaliyetlerine ilişkin gerçek ve güncel konulara ilişkin olduğu, davalının davacının davranışlarını kişisel değer yargıları içerisinde eleştirdiği, davacının bu eleştirilere katlanması gerektiği, köşe yazısı ve tweet bir bütün olarak değerlendirildiğinde davacının kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı 7. İlk derece mahkemesinin kararına karşı, davacı vekilince istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. 8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesinin 06.07.2017 tarihli ve 2017/769 E., 2017/791 K. sayılı kararı ile; davalının eleştirilerini dile getirirken ağır olarak nitelendirilebilecek ifadeler kullanmış olmasına rağmen davacının kişilik haklarının değil siyasi tavır ve davranışlarının hedef alındığı, ilk derece mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davacının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Özel Dairenin Bozma Kararı 9. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 29.03.2018 tarihli ve 2017/3928 E., 2018/2465 K. sayılı kararı ile; “...Basın özgürlüğü, Anayasa'nın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasa'nın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine, basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Somut olaya gelince; davalı tarafından kaleme alınan köşe yazısının bazı bölümlerinde ve davalı tarafından atılan tweetlerde, davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde söz ve ifadelere de yer verildiği anlaşılmaktadır. Bu haliyle yazı ve tweetler bir bütün olarak değerlendirildiğinde öz ile biçim arasındaki dengenin bozulduğu, eleştiri sınırlarının aşıldığı anlaşıldığından yayının hukuka aykırı olduğu benimsenerek davacı lehine uygun miktarda manevi tazminat takdir edilmesi gerekir. Bu husus gözetilmeden istemin reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir. Şu halde, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi doğru değildir. Bu nedenle Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılarak ilk derece mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 11. Eskişehir 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.10.2018 tarihli ve 2018/362 E., 2018/428 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Anadolu Gazetesinin 20.09.2015 tarihli nüshasında ve internet sitesinde davalı tarafından kaleme alınan "Çılgın Koca dehşet saçtı" başlığıyla yayınlanan köşe yazısında ve davalının attığı tweetlerde kullanılan ifadelerin davacının kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığı, buradan varılacak sonuca göre davalının manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 15. Manevi zarar kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 16. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 17. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 18. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 19. Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır. 20. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 21. Görüldüğü üzere TBK'nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 22. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır: 23. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. 24. Hâl böyle olunca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS/Sözleşme) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşmenin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM/Mahkeme) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. 25. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. 26. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside/Birleşik Krallık/Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976/parag. 49). 27. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, Başvuru No: 35839/97, 22.02.2005). 28. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. 29. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: i. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, Başvuru No: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, Başvuru No: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20.10.2009). ii. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “…bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Ancak kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığına kuşku yoktur. Diğer bir deyişle terazide bir yanda “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Osman Doğru, Atilla Nalbant; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). iii. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: AİHM ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, Başvuru No: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tâbi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, Başvuru No: 13585/88, 26.11.1991). 30. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 03.06.2021 tarihli ve 2017/4-1391 E., 2021/686 K.; 16.04.2019 tarihli ve 2017/4-1414 E., 2019/464 K. ve 10.12.2019 tarihli ve 2017/4-1833 E., 2019/1333 K., sayılı kararlarında da benimsenmiştir. 31. Kabul edilebilir eleştiri sınırları hususunda ise AİHM, sıradan bir kimse ile karşılaştırıldığında bu sınırların, halka mal olmuş bir kişi olarak hareket eden siyaset adamları için daha geniş olduğunu birçok kez kabul etmiştir. Siyasetçilerin fiil ve davranışları, kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların, hepsinden çok da siyasi rakibinin sıkı bir denetimine tabidir. Bir siyaset adamı, özellikle de kendisi eleştiriye yol açabilecek halka açık konuşmalar yaptığı zaman daha fazla hoşgörü göstermelidir. Elbette siyaset adamının namını koruma hakkı vardır, hatta özel yaşamının dışında bile, fakat ifade özgürlüğüne getirilen istisnalar dar bir yorumu zorunlu kıldığından, bu korumanın gerektirdikleri ile siyasi sorunların özgürce tartışılmasının getirdiği yararlar denge içinde olmalıdır (Bkz., özellikle, Oberschlick-Avusturya (no:2), 1 Temmuz 1997 tarihli karar, Derleme 1997-IV, ss. 1274-1275, § 29 ve adı geçen Lingens, s. 26, § 42). 32. Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM’nin basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü, kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside, parag. 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131). 33. O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkeme’ye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Édıtıons Plon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; Bladet Tromsø And Stensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59). 34. Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşme’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (Prager And Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38). 35. Basının başkalarının itibarını korumak gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979). 36. Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince; Anayasa’nın “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir. 37. 5187 sayılı Kanun’un 3. maddesinde; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.” hükmü yer almaktadır. 38. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar. 39. Bunun gereği olarak basın; haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir. 40. Basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa’da düşünce ve kanaat hürriyeti (m.25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m.26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır. 41. Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayınlarda gerek Anayasa’nın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan ve gerekse de TMK'nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır. 42. Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır. 43. Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaç ile kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayının hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayın yapmak hukuka aykırıdır. 44. Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki; basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için yayının gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayının haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayının hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayın bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.04.2019 tarihli ve 2017/4-1414 E., 2019/464 K. ve 10.12.2019 tarihli ve 2017/4-1833 E., 2019/1333 K., sayılı kararları). 45. Önemle vurgulanmalıdır ki yayınlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan hukuka aykırılık gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. 46. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir. 47. Haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkân sağlar. 48. Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki, basının yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. 49. Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması TBK’nın 58. maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. 50. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davalı tarafından 12.08.2014 tarihinde sosyal medyada paylaşılan “insanoğlu pek değişmiyor! İl başkanıyken de milletvekiliyken de düzenbaz ve yalancı olabiliyor...”, “Rızkı veren Allah'tır AK Parti Eskişehir Milletvekili değil...” şeklindeki ifadelerin yer aldığı tweetler ile Anadolu Gazetesinin 20.09.2015 tarihli nüshasında ve internet sitesinde davalı tarafından kaleme alınan "Çılgın Koca dehşet saçtı" başlığıyla yayınlanan köşe yazısında kullanılan “…sonradan görme gibiydi…, Şımardıkça şımardı…, Şahsi menfaatleri uğruna partiyi harcamaktan hiç çekinmedi…, İsmi nefretle, kinle, ve tiksintiyle anılır oldu.” ifadelerin eleştiri sınırlarını aştığı, davacı siyasi bir kişilik olup siyasi faaliyetlere ilişkin ağır ve sert eleştirilere katlanması gerekmekle birlikte dava konusu köşe yazısında kullanılan ifadeler ve genel olarak yazının tümü davacının siyasi faaliyetlerine ilişkin olmayıp şahsına yönelik değerlendirmeler içerdiği, köşe yazısındaki "Çılgın Koca dehşet saçtı" başlığının haber içeriği ile uyumlu olmadığı, böylelikle öz ile biçim arasındaki dengenin bozulduğu, davacının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği ve bu nedenle davacı yararına uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. 51. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; dava konusu tweetlerin kişilik haklarına saldırı oluşturduğu; ancak dava konusu köşe yazısında kullanılan ifadelerin davacının katlanması gereken siyasi eleştiri niteliğinde olduğundan kişilik haklarına saldırı oluşturmadığı, köşe yazısında hukuka aykırılık unsuru oluşmadığından davacının köşe yazısına yönelik manevi tazminat isteminin reddinin gerektiği, bu nedenle direnme kararının açıklanan değişik gerekçeyle bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 52. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki bilgi, belge ve delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 53. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi uyarınca İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 02.06.2022 tarihinde yapılan ikinci görüşmede, oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Borçlar Hukuku Genel Hükümler

Antika otomobil koleksiyoncusu (K), değerli bir aracını alıcı (L)'ye satmak üzere anlaşır. Hukuken herhangi bir şekle tabi olmayan bu satım sözleşmesi için taraflar, aralarındaki anlaşmanın tüm koşullarını içeren yazılı bir sözleşme yapmayı kararlaştırırlar. (K) tarafından bilgisayarda hazırlanan sözleşme metninin altına (K), el yazısı imzasının birebir aynısını içeren kişisel kaşesini basar. (L) ise sözleşmeyi okuduktan sonra metnin sonuna isminin baş harflerinden oluşan bir işaret (paraf) koyar. Bir süre sonra (K), sözleşmenin geçersiz olduğunu ileri sürerek aracı teslimden kaçınır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun iradi şekle ve imzaya ilişkin hükümleri dikkate alındığında, taraflar arasındaki bu sözleşmenin geçerliliği hakkındaki aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?

A) Sözleşme konusu satım işlemi kanunen bir şekle tabi olmadığından, tarafların sonradan belirlediği yazılı şekle uyulmaması sözleşmenin geçerliliğini etkilemez ve sözlü anlaşma bağlayıcıdır.
B) Taraflarca yazılı şekil kararlaştırıldığından yasal yazılı şekil kuralları uygulanır ve borç altına girenlerin metni el yazısı ile imzalamaları zorunlu olduğundan sözleşme kurulmamış sayılır.
C) (K)'nin kullandığı kaşe, imzasının bir kopyası olduğundan geçerli bir imza sayılır; fakat (L)'nin parafı geçersiz olduğundan sözleşme tek taraflı olarak sadece (L) yönünden bağlayıcı değildir.
D) Güvenli elektronik imza ile atılan imzaların geçerli sayıldığı bir hukuk düzeninde, imza kaşesi ve paraf gibi iradeyi belirten modern yöntemlerin de yazılı şeklin imza şartını sağladığı kabul edilmelidir.
E) Tarafların sözleşme yapma iradesi açıkça belli olduğundan, şekle aykırılığın ileri sürülmesi dürüstlük kuralına aykırılık teşkil eder ve bu nedenle sözleşme geçerli kabul edilmelidir.

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol