6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Madde 18

Türk Borçlar Kanunu 18. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 18- Borcun sebebini içermemiş olsa bile borç tanıması geçerlidir. D. Sözleşmelerin yorumu, muvazaalı işlemler

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

8 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2019/478 E., 2022/261 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
Muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddenin birinci fıkrasında;
Hukuk Genel Kurulu         2019/478 E.  ,  2022/261 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmazsa tenkis” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 28. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalı ...’nın, 06.01.2013 tarihinde vefat eden muris ... mirasçıları olduğunu, müvekkilinin babaannesi olan murisin maliki olduğu İstanbul ili Kadıköy ilçesi Erenköy mahallesinde bulunan 377 ada 12 sayılı parseldeki 10 numaralı bağımsız bölümün çıplak mülkiyetini davalı ...’ye, intifa hakkını ise davalı ...’nin eşi olan diğer davalı ...’ya 28.06.1990 tarihinde satış göstererek devrettiğini, murisin Kadıköy 6. Noterliğince düzenlenen 16.03.2001 tarihli vasiyetnamede çekişmeli taşınmazı davalı ...’ye sattığını ancak vasiyetnamenin içeriği ve işlemlerin tarihi dikkate alındığında murisin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı temlik yaptığını, müvekkilinin babası ...’in muristen önce öldüğünü, murisin oğlu Türkgün’ün cenazesine dahi katılmadığını, muris ve eşi tarafından müvekkilinin dışlandığını ileri sürerek, dava konusu bağımsız bölümün tapu kaydının iptali ile miras payı oranında müvekkili adına tesciline, mümkün olmazsa saklı payı oranında tenkisine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; murisin dava konusu bağımsız bölümü vefa borcu ve minnet duygusuyla uygun bir bedelle müvekkili ...’ye sattığını, eşinin ölümü üzerine murisin hayatının geri kalanını müvekkillerinin yanında geçirmeye karar verdiğini, ölümüne kadar da muris ve müvekkillerinin birlikte yaşadıklarını, bu süre zarfında murisin tüm ihtiyaçlarının karşılandığını ve bakımının yapıldığını, satış bedelinin müvekkili ... tarafından ödenmesi nedeniyle intifa hakkının ...’ya tanındığını, satış bedelinin ... tarafından ödendiğine dair murisin 25.03.1994 tarihli belgeyi imzaladığını, yine Kadıköy 6. Noterliğinin 21.03.1994 tarihli mirastan feragat sözleşmesi ile diğer mirasçı ...’in 50.000.000ETL karşılığında murisin mirasından feragat ettiğini, iki belgenin de satışın gerçek olduğunu gösterdiğini, davacının aileden dışlanmadığını, muris ve müvekkillerinin oğlu Sudi’nin, davacının 1997 yılındaki düğününe katılıp fotoğraf çektirdiklerini, ayrıca murisin eşi ...’nin ölümünden önce Ethemefendi caddesi Balkan apartmanında bulunan 1 numaralı dairesini oğlu Türkgün’ün eşi Gülçin’e (davacının annesi) bağışlamasına rağmen tapuda satış gösterdiğini, aslında bu işlemin muvazaalı olduğunu, murisin çekişmeli temlik ile vefa borcunu ve denkleştirme iradesini ortaya koyduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. İstanbul Anadolu 28. Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.11.2014 tarihli ve 2013/567 E., 2014/397 K. sayılı kararı ile; murisin eşinin 1990 yılında ölümü üzerine davalıların dava konusu daireye taşındıkları, murisin taşınmaz satışından elde edilecek paraya ihtiyacı olmadığı, emekli hâkim olan eşinden dolayı ölüm aylığı aldığı, satış bedelinin ödendiğine dair bir belge bulunmadığı, murisin sağlığında çekişmeli dairenin kızının olmasını istediğini beyan ettiği, tapuda gösterilen satış bedeli ile taşınmazın gerçek değeri arasında fahiş fark bulunduğu, alıcı ve satıcı arasındaki yakın akrabalık ile murisin eşinin kendisine ait bir daireyi davacının annesine devretmesinden sonra aile ilişkilerinin kötüleştiği birlikte değerlendirildiğinde temlikin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 27.09.2017 tarihli ve 2015/1858 E., 2017/4676 K. sayılı kararı ile; "...6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190. maddesine göre; ''İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.'', TMK'nun 6. maddesine göre ise; ''Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür. '' şeklindedir. Somut olayda; yukarıda değinilen olgular, açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, mirasbırakanın mirastan mal kaçırma kastıyla hareket ettiği konusunda yeterli delil bulunmadığı işlemin gerçek satış olduğu, mirasbırakanın beyanları ve tanık anlatımlarının da bu yönde olduğu kanaatine varılmaktadır. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile kabul edilmesi isabetsizdir…’’ gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. İstanbul Anadolu 28. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.12.2018 tarihli ve 2018/449 E., 2018/453 K. sayılı kararı ile; tanık ifadelerine yeniden ayrıntılı şekilde değinilerek önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda dosya kapsamı ve taraflarca sunulan delillere göre, mirasbırakan ...’in dava konusu 10 numaralı bağımsız bölümün çıplak mülkiyetini davalı kızı ...’ye, intifa hakkını ise damadı olan diğer davalı ...’ya (... eşi) 28.06.1990 tarih ve 4676 yevmiye numaralı akitle satış yoluyla temlik etmesi işleminin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunun ispat edilip edilemediği, varılacak sonuca göre davanın reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmazsa tenkis istemine ilişkindir. 13. Uyuşmazlığın çözümü bakımından öncelikle ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır. 14. Muvazaa kavramı, Türk Hukuk Lûgatında; ‘‘Anlaşmalı saptırma gerçek dışı durumlara gerçekmiş niteliğini kazandırma işlemi. Hukuksal bir işlem konusunda gerçek duruma aykırılıkta birleşilerek yapılan ortak açıklama (beyan) ya da ortaya konulan belgedir. Danışıklı işlem’’ şeklinde tanımlanmıştır (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Cilt I, Ankara 2021, s. 819). 15. Muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddenin birinci fıkrasında; "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır" hükmüne yer verilmiştir. 16. Buna göre muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmaları, şeklinde tanımlanabilir. 17. Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukukî işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukukî işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukukî işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukukî işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar. 18. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukukî sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır. 19. Eldeki davanın konusunu oluşturan ve “muris muvazaası” olarak isimlendirilen muvazaa türünün ise Türk Hukukunda büyük bir yeri ve önemi vardır. Muvazaa davalarının büyük bölümü muris muvazaasına ilişkin bulunmaktadır. 20. Az yukarıda açıklanan Türk Borçlar Kanunu’nun genel hükmü dışında muris muvazaasına ilişkin bir düzenleme kanunlarımızda yer almamaktadır. Muris muvazaası kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas kaynağını 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı oluşturmaktadır. 21. 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında sonuç olarak; “Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu'nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına” hükmedilmiştir. 22. 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, mirasbırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkindir. 23. Muris muvazaasında, mirasbırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, mirasbırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda “tam muvazaa” özelliği de taşınmaktadır. 24. Muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur ise mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık bir anlatımla, 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere bu muvazaa türünde mirasbırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır. 25. Bu nedenle, mirasbırakanın muvazaalı işlemi yaparken gerçek irade ve amacı mirasçılarından mal kaçırmak olmalıdır. Murisin mirasçılarından mal kaçırma amacının bulunmaması hâlinde 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararını uygulama olanağı bulunmamaktadır. 26. Muris muvazaasına dayalı olarak açılan davalarda ispat yükü ise muvazaanın varlığını iddia eden tarafa aittir. Gerek 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesindeki “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” hükmü ve gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190/1. maddesindeki “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir” hükmü uyarınca, mirasbırakanın yaptığı temlikteki gerçek irade ve amacının mirasçıdan mal kaçırmak olduğunu, bu hususu ileri süren davacı taraf kanıtlamalıdır. 27. Diğer bir anlatımla, muris muvazaası davalarında, mirasbırakan tarafından yapılan temlikin muvazaalı ve terekeden mal kaçırma amacıyla yapıldığını ispat yükü davacı tarafa aittir. 28. Dava açan mirasçılar, mirasbırakan ile davalı arasındaki sözleşmenin dışında olduklarından üçüncü kişi konumundadırlar. Bu nedenle iddialarını tanık dâhil olmak üzere her türlü delille kanıtlamaları mümkündür. Kanunen kendilerine intikal etmesi gereken miras haklarına, mirasbırakan tarafından muvazaalı olarak yapılan sözleşme ile engel olunduğundan bu sözleşmenin muvazaalı olduğunu ileri sürerek iptalini istemekte hukukî yararlarının bulunduğu açıktır. 29. Ancak bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. 30. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması ise genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. 31. Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, muris muvazaasına ilişkin davaların niteliği gereğince taraflarca sunulan delillerin, her somut olayın özelliğine göre az yukarıda açıklanan objektif olgulardan da yararlanılarak bir bütün olarak değerlendirilmesi ve sonuca ulaşılması gerekmektedir. 32. Yapılan açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; 01.07.1924 doğumlu mirasbırakan ... 06.01.2013 tarihinde vefat etmiş, geriye mirasçı olarak çocukları... ... (1946 d’lu) ve ... (1947 d’lu) ile kendisinden önce 1984 yılında vefat eden oğlu ...’ten olma torunu ...’i bırakmıştır. Mirasbırakanın eşi Mehmet Ali ... de 07.02.1990 tarihinde vefat etmiştir. Davalı ...’nın, 03.12.1973 tarihinde evlendiği mirasçı ...’nin eşi olduğu anlaşılmıştır. Eldeki dava, mirasçı torun Ayşe Selen tarafından mirasçı olan davalı ... ile onun eşi ...’ya karşı açılmıştır. 33. Dava konusu 377 ada 12 parsel sayılı taşınmazdaki 10 numaralı bağımsız bölümün (mesken) tamamı mirasbırakan adına kayıtlı iken, mirasbırakan tarafından anılan bağımsız bölümün çıplak mülkiyeti 15.000.000ETL’ye davalı ...’ye, intifa hakkı ise 30.000.000ETL’ye diğer davalı ...’ya 28.06.1990 tarihli ve 4676 yevmiye numaralı akitle satış yoluyla temlik edilmiştir. 34. Davalı tarafça delil olarak dayanılan ve dosyaya ibraz edilen Kadıköy 6. Noterliğinin 21.03.1994 tarihli ve 15246 yevmiye numaralı mirastan feragat sözleşmesi incelendiğinde; mirasçı... ... ile mirasbırakan ... arasında akdedildiği, Kemal Erkin’in 50.000.000ETL karşılığında ...’in mirasından kardeşi ... lehine feragat ettiği görülmektedir. Feragat sözleşmesinden dört gün sonra, yani 25.03.1994 tarihinde iki tanık huzurunda mirasbırakan tarafından imzalanan adi yazılı belge incelendiğinde ise; mirasbırakanın dava konusu 10 numaralı bağımsız bölümünü bedeli karşılığında kızı ...’ye sattığını, satış bedelini damadı ...’dan aldığını, satış bedelinden 50.000.000ETL’lik kısmı oğlu...’e daire satın alması için verdiğini, kalan kısmı kendi için ayırdığını, kimsenin etkisi altında kalmadan satışı yaptığını beyan ettiği tespit edilmektedir. 35. Taraflarca delil olarak dayanılan Kadıköy 6. Noterliğinin 16.03.2001 tarihli ve 9520 yevmiye numaralı vasiyetname incelendiğinde; mirasbırakan ...’in, eşi ...’nin 1990 yılında vefat ettiği, vefat etmeden önce kendisine ait bir daireyi resmî senette satış göstererek oğlu Türkgün’ün eşi Gülçin’e bağışladığı, eşi Mehmet Ali’nin ölümünden sonra ihtiyacı nedeniyle dava konusu 10 numaralı dairesini kızı ...’ye bedeli karşılığında sattığı, ölümü hâlinde bu devir nedeniyle dava açılmaması kaydıyla oğlu Erkin ve annesi Gülçin’in muvafakati ile torunu Ayşe Selen’in, eşi Mehmet Ali’nin yaptığı gizli bağışa karşı çıkmayacaklarını beyan ettiği, anılan vasiyetnamenin İstanbul Anadolu 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2013/208 Esas sayılı dosyasında 28.03.2013 tarihinde açılıp okunduğu anlaşılmaktadır. 36. Dosya kapsamı ve dinlenen tanık beyanlarından; eşinin ölümü üzerine yalnız kalan mirasbırakanın ikamet ettiği dava konusu daireye davalılar taşınmışlar ve mirasbırakan ile birlikte yaşamaya başlamışlardır. O dönem mirasbırakan ölen eşinden dolayı ölüm aylığı alsa da ev ve diğer masraflarını rahatça karşılayamamıştır. Yaşlılığında aile ortamında huzurlu bir yaşam sürmek isteyen mirasbırakan da kendisine ölünceye kadar bakıp gözetmeleri, ikamet ettiği evin ve kendisinin masraflarını karşılamaları amacıyla uygun bir bedelle çekişmeli bağımsız bölümün çıplak mülkiyetini kızı ...’ye, intifa hakkını ise damadı ...’ya devretmiştir. Mirasbırakan satış bedelini ödeyen ...’ya intifa hakkını tanıyarak kızı ve damadı arasında da bir denge sağlamıştır. Mirasbırakanın bu iradesi 25.03.1994 tarihli belgeye yansımıştır. 37. Öte yandan, yukarıda da değinildiği üzere 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararını uygulayabilmek için davacı tarafın mirasbırakanın yaptığı temlik ile mirasçılarından mal kaçırma amacıyla hareket ettiğini ispatlaması gerekmektedir. 38. Somut olayda, mirasbırakanın davacı torunu Ayşe Selen’den mal kaçırmasını gerektirecek bir neden ortaya konulamamıştır. Davacının babası olan Türkgün’ün ölümü üzerine mirasbırakanın üzüntüsünden dolayı cenaze merasimine katılamadığı tanık beyanından anlaşılmaktadır. Devam eden süreçte de mirasbırakan ile davacı arasındaki beşeri ilişkinin koptuğuna dair somut olgular mevcut değildir. Aksine dosyaya ibraz edilen ve davacı tarafça itiraz edilmeyen bir fotoğrafta davacının 10.05.1997 tarihindeki düğün törenine mirasbırakanın iştirak ettiği, bir diğer fotoğrafta ise davacının 1999 doğumlu kızı Ceren ile mirasbırakanın ilgilendiği görülmektedir. 39. Anılan tüm hususlar birlikte değerlendirildiğinde, eldeki davada ispat yükü kendisinde olan davacı tarafın mirasbırakanın çekişmeli temlik ile mirastan mal kaçırma amacıyla hareket ettiğini kanıtlayamadığı anlaşılmıştır. Akit tablosunda gösterilen bedel ile dava konusu bağımsız bölümün keşfen saptanan gerçek değeri arasındaki fark da tek başına muvazaanın kanıtı sayılamaz. 40. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, mirasbırakanın mal satmayı gerektirecek bir ihtiyacının bulunmadığı, babasının ölümünden sonra davacının aileden dışlandığı, 16.03.2001 tarihli vasiyetname ve 25.03.1994 tarihli belge içeriklerinden mirasbırakanın bedelsiz bir devir yaptığının anlaşıldığı, mirasbırakanın ileride bir dava açılmasını engellemek için bu belgeleri düzenlediği, neticede dosya kapsamı ve toplanan deliller ile mirasbırakanın mirasçılardan mal kaçırma amacıyla hareket ettiğinin kanıtlandığı, direnme kararının yerinde olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 41. O hâlde; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken, mahkemece önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararının bozulması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08.03.2022 tarihinde yapılan ikinci görüşmede, oy çokluğu ile karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2017/1339 E., 2021/901 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 18. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1339 E.  ,  2021/901 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Trabzon 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Trabzon Milletvekili ve spordan sorumlu Devlet Bakanı olduğunu, davalı ...’nın Trabzon Haber’de internet ortamında yazdığı yazılarda müvekkilinin kişilik haklarına saldırı kastı ile ağır hakaretlerde bulunduğunu, düzenlenen olimpiyat oyunlarında gümüş hediyeler için yapılan ihalenin belli bir kişiye verildiği, sporla ilgili ihalelerin de yine belirli kişilere verildiği ve “Akyazı Projesi” ile değerlenen bölgede yirmi dönüm arazi kapattığının ileri sürüldüğünü, bu iddiaların herhangi bir somut bilgi ve belgeye dayanmadığını belirterek müvekkilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulduğundan bahisle 20.000TL manevi tazminatın davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı cevabı: 5.1. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin davacının kişilik haklarına saldırı kastı bulunmadığını, basının haber verme, bir düşünce ve görüşü tartışma, eleştirme ve kamuoyunu aydınlatmaya ilişkin fonksiyonunu yerine getirebilmesi için bazı ayrıcalıklara sahip olması gerektiğini, manevi tazminat şartlarının oluşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 5.2. Davalı şirket usulüne uygun tebligata rağmen davaya cevap vermemiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Trabzon 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 24.04.2012 tarihli ve 2011/179 E., 2012/111 K. sayılı kararı ile; yapılan haberlerin davacı tarafça yapılan işlemler ve yatırımların yerindeliğine yönelik ağır eleştiriler içermekte olduğundan davacı tarafın buna katlanması gerektiği, davalı kuruluş ve yazarın bu kapsamda değerlendirilen yayınları nedeni ile manevi tazminat şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Trabzon 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 27.05.2013 tarihli ve 2012/11066 E., 2013/9977 K. sayılı kararı ile; “… Dava, basın ve yayın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istemin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, Trabzon Haber isimli internet sitesinde davalı ... tarafından kaleme alınan köşe yazıları ile kişilik haklarına saldırı yapıldığını ileri sürerek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Davalı, dava konusu edilen yazıların gazetecilik faaliyeti gereği kaleme alınan düşünce yazıları olduğunu, okurun ilgisini çekmek için çarpıcı üslup ve başlık kullandığını, özle biçim arasındaki dengenin korunduğunu belirterek, davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece, davacının görevi gereği yaptığı işlemlerden dolayı, basın özgürlüğü kapsamında sert eleştirilere katlanması gerektiği kabul edilerek, davanın reddine karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durumda halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Dava konusu edilen yazılarda, Trabzon Kültür İl Müdürlüğü tarafından sessiz sedasız ve kimseye duyurulmadan gümüşten hediyelik malzemeler ihalesi açıldığı ve bu ihaleye tek bir kişinin katıldığı, o kişinin de davacının oğlu olduğunun belirtildiği, ayrıca Trabzon'da açılan alış veriş merkezine çocuk merkezi kurduğu, “Akyazı Projesi” ile değerlenen bölgede 20 dönüm arazi kapattığının ileri sürüldüğü, davacının makamını ve siyasi kimliğini kullanarak bu ve benzer şekilde kendisine ve yakınlarına haksız kazanç sağladığı ifadelerine yer verildiği, yazıda kullanılan “Gadaşum” ifadesi ile davacının kastedildiği ve matufiyet unsurunun gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Yerel mahkemece, iddia konusu hususlar araştırılmış, tanıklar dinlenmiş, davacının oğluna herhangi bir ihale ve iş verilmediği, yapılan ihalede de bir usulsüzlük bulunmadığı, davacı ve oğlu adına kayıtlı Akyazı bölgesinde herhangi bir taşınmaz bulunmadığı tespit olunmuştur. Şu halde; yayınlanan yazı bir bütün halinde değerlendirildiğinde, gerçek dışı haber niteliğinde olup davacının kişilik haklarına saldırı niteliğindedir. Mahkemece açıklanan olgular gözetilerek, davacı yararına uygun bir tutarda manevi tazminat takdir edilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle, istemin tümden reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Birinci Direnme Kararı: 9. Trabzon 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.02.2014 tarihli ve 2013/680 E., 2014/52 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçeleri yanında, Bakan olan davacının siyasi bir kişilik taşıdığı, devlet bakanlığını yürüttüğü sırada basın yoluyla yapılan eleştirileri hazmetmek zorunda olduğu, belirtilen eleştirilerin ağır ve rahatsız edici olmasının durumu değiştirmeyeceği, devlet yöneticisi konumunda olan davacının bu eleştirilere çok ağır ifadeler içermesi karşılığında da tahammül etmesi Anayasa’da ve Basın Kanunu'nda düzenlenen basın özgürlüğünün temel unsurlarından olduğu, davacının bu haberlerin asılsızlığını ileri sürmesi hâlinde buna karşı gidebileceği düzeltme, tekzip gibi yolların her zaman mevcut olduğu, bu nedenle dava konusu yazıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde kabul edilemeyeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Birinci Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı: 11. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 19.11.2014 tarihli ve 2014/4-1412 E., 2014/951 K. sayılı kararı ile; kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulmadığı gerekçesiyle direnme kararı bu usulî nedenden dolayı bozulmuştur. İkinci Direnme Kararı: 12. Trabzon 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 21.05.2015 tarihli ve 2015/161 E., 2015/407 K. sayılı kararı ile; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun bozma kararı gereği yerine getirilerek önceki direnme gerekçeleri tekrar edilmek suretiyle yeniden direnme kararı verilmiştir. İkinci Direnme Kararının Temyizi: 13. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 14. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya konu internet yayını bir bütün olarak değerlendirildiğinde davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, burada varılacak sonuca göre davacı yararına manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 15. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 16. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 17. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 18. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 19. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 20. Dava konusu yayının yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı BK’nın 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır. 21. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve BK’nın 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 22. Görüldüğü üzere BK'nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 23. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 24. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. 25. Hâl böyle olunca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS/Sözleşme) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. 26. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. 27. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme'nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. 28. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: i. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme" ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukukî normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). ii. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: Sözleşme'nin 10/2. maddesine göre, "... Bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demoktarik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir." Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve "başkalarının şöhret ve haklarının korunması" amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İhsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C.2, Ankara 2013, s.232). iii. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). 29. Kabul edilebilir eleştiri sınırları hususunda ise AİHM, sıradan bir kimse ile karşılaştırıldığında bu sınırların, halka mâl olmuş bir kişi olarak hareket eden siyaset adamları için daha geniş olduğunu birçok kez kabul etmiştir. Siyasetçilerin fiil ve davranışları, kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların, hepsinden çok da siyasi rakibinin sıkı bir denetimine tabidir. 30. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside/Birleşik Krallık, Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976, parag. 49). 31. Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM’nin basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü, kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside, parag. 49, CentroEuropa 7 S.R.L. AndDıStefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, parag. 131). 32. O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkeme’ye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (ÉdıtıonsPlon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, parag. 44; BladetTromsøAndStensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, parag. 59). 33. Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşme’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, parag. 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (PragerAndOberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, parag. 38). 34. Basının başkalarının itibarını korumak gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979, parag. 30). 35. Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince; Anayasa’nın “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir. 36. 5187 sayılı Kanun’un 3. maddesinde; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.” hükmü yer almaktadır. 37. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar. 38. Bunun gereği olarak basın; haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir. 39. Basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa’da düşünce ve kanaat hürriyeti (m. 25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır. 40. Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayınlarda gerek Anayasa’nın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan ve gerekse de TMK'nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır. 41. Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır. 42. Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaç ile kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayının hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayın yapmak hukuka aykırıdır. 43. Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki; basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için yayının gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayının haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayının hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayın bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.04.2019 tarihli ve 2017/4-1414 E., 2019/464 K.; 10.12.2019 tarihli ve 2017/4-1833 E., 2019/1333 K., sayılı kararları). 44. Önemle vurgulanmalıdır ki, yayınlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan hukuka aykırılık gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. 45. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir. 46. Haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkân sağlar. 47. Anılan yetki ve sorumluluklar nedeniyledir ki, basının yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. 48. Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması BK’nın 49. (TBK 58) maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. 49. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında dava konusu haber incelendiğinde; Trabzon Kültür İl Müdürlüğü tarafından sessiz sedasız ve kimseye duyurulmadan gümüş hediyelik malzemeler ihalesi açıldığı ve bu ihaleye tek bir kişinin katıldığı, o kişinin de davacının oğlu olduğunun belirtildiği; davacının Trabzon'da açılan alışveriş merkezine çocuk merkezi kurduğu, “Akyazı Projesi” ile değerlenen bölgede yirmi dönüm arazi kapattığının ileri sürüldüğü; davacının makamını ve siyasi kimliğini kullanarak bu ve benzer şekilde kendisine ve yakınlarına haksız kazanç sağladığı ifadelerine yer verilmiştir. 50. Mahkemece iddia konusu hususlar araştırılmış, tanıklar dinlenmiş, haberlerde belirtildiği şekilde davacıya ve davacının oğluna herhangi bir ihale ve iş verilmediği, yapılan ihalelerde de bir usulsüzlük bulunmadığı, davacı ve oğlu adına kayıtlı Akyazı bölgesinde herhangi bir taşınmazın bulunmadığı anlaşılmıştır. 51. Bu durumda; dava konusu haber gerçek olmadığı gibi görünür gerçeğe de uygun değildir. Bu nedenle, yayının hukuka aykırı olduğunun ve davacının kişilik haklarının zedelendiğinin kabulü gerekir. 52. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 53. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 01.07.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1379 E., 2021/1073 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 18. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1379 E.  ,  2021/1073 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının Kanal D isimli televizyon kanalında 15.01.2009 tarihinde katıldığı bir programda “…Yalçın Küçük ve ... üzerinden Ergenekon PKK’ya nüfuz etmiştir ve Hizbullah’a da, Ergenekon bağlantılı olduğu bilinen unsurlar….” şeklinde kullandığı ifadelerle müvekkiline hakaret ve suç isnadına varan söylemleri ile kişilik haklarına saldırıda bulunduğunu, ülke çapında faaliyet gösteren, yerel ve genel tüm seçimlere katılan İşçi Partisinin genel başkanı olan müvekkilinin tüm dünya çapında da tanınan siyasi bir kişilik olduğunu, söz konusu yayın sebebiyle manevi zarara uğradığını ileri sürerek 30.000TL manevi tazminatın haberin yayın tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin katıldığı programda yaptığı konuşmaların davacı ve toplumun bir kesimi tarafından benimsenmeyebileceğini, ancak müvekkilinin bu konuşmaları ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9 ve 10., 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 25 ve 26. maddelerine uygun bir biçimde düşüncelerini açıkladığını, davacının kamuoyu önünde küçük düşürüldüğü iddiasının yersiz olduğunu, müvekkilinin yaptığı konuşmaların, eleştiri ve yorum sınırlarını aşar mahiyette olmadığını, davacının manevi varlığının zedelenmediğini, düşünme ve düşündüğünü açıklama özgürlüğü kapsamı içinde değerlendirilmesi gerektiğini, basına ve kamuoyuna yansıyan konuşma, görüntü ve beyanlar bir arada değerlendirildiğinde müvekkili tarafından yapılan yorumun bir değerlendirme ve çıkarsama olduğunu, davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmadığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemenin Birinci Kararı : 6. İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin 08.07.2010 tarihli ve 2009/480 E., 2010/214 K. sayılı kararı ile; davacının siyasal kimliği ile tanınan İşçi Partisi genel başkanı olduğu, davalının ise akademisyen kimliği ile tanınan gazeteci-yazar olup, bu kimliği ile katıldığı programda kullandığı ifadelerle Ergenekon’un davacı ile dava dışı Yalçın Küçük üzerinden PKK’ya nüfuz ettiğini bildirdiği, davalının bu ifadeleri özel yetkili İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde iki ayrı iddianame ile isnat edilen suçlardan ve davacının siyasi hayatındaki olaylardan yola çıkarak açıkladığı, iddianame içeriğine aynen katıldığı yönündeki savunmasının davacının bu suçlardan mahkûm olmadığı sürece eleştiri olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, davalının davacıyı suçlayıcı söylemlerde bulunmaya yetkili konumda olmadığı, söylemlerin davacının kişilik haklarına hukuka aykırı bir şekilde tecavüz oluşturduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 5.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı: 7. İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 30.01.2012 tarihli ve 2010/13297 E., 2012/1091 K. sayılı kararı ile; “….Dosya kapsamından davalının savunmasında, davacının İstanbul 13. Ağır Ceza mahkemesinde yargılandığı ve iddianamede de dava konusu olayla ilgili olarak davacının PKK ile ilişkisinin bulunduğu bildirildiğine göre, bu savunmanın doğruluğu üzerinde durulması gerekirken gerekli araştırma yapılmadan eksik inceleme ile hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Mahkemenin İkinci Kararı: 9. Mahkemece bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda 15.01.2013 tarihli ve 2012/230 E., 2013/1 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ilaveten, bozma ilamı doğrultusunda dosya arasına getirtilen iddianamenin ilgili bölümü incelendiğinde, açıkça davacı hakkında "... üzerinden Ergenekonun PKK'ye nüfuz ettiği, yine Hizbullahla da Ergenokon bağlantılı olduğu bilinen unsurlar" şeklinde bir iddianın yer almadığı, ayrıca davacı hakkında kamu davası açılmış olmasının bu suçlardan mahkum olmuş, isnat edilen suçlar kanıtlanmış gibi davranılmasını, söylemlerde bulunulmasını haklı göstermeyeceği, davalının davacıyı suçlamaya yetkili konumda olmadığı, davacı bu suçlardan mahkum olmadığı sürece bu beyanların eleştiri olarak kabul edilemeyeceği, söylemlerin davalının kişilik haklarını hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrattığı, manevi tazminatı gerektirir koşulların oluştuğu gerekçesiyle ilk karar gibi davanın kısmen kabulüne 5.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı: 10. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 11. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 26.06.2014 tarihli ve 2014/8360 E., 2014/10608 K. sayılı kararı ile; “…Davacı, halen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin Ergenekon ismi ile bilinen kamu davasında yargılanmaktadır. Davalı ise bir siyasetçidir. Katıldığı televizyon programında kendisine yöneltilen soruları kişisel değer yargılarını, düşüncelerini açıklayarak cevaplamıştır. Davacının yargılandığı kamu davasının iddianamesi ile kendisine isnat edilen suçlamalar ile ilgili görüşlerini, inancını dile getirmiştir. Dava konusu program içeriğinin güncel olaylara ilişkin bulunması, davacıya isnat edilen suçların nevi ve bu sebeple yargılanıyor olması nedenleri ile görünür gerçeklik bulunması karşısında davacının kişilik haklarına saldırı bulunmadığı sonucuna varılarak istemin tümden reddi yerine kısmen kabulü doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 12. İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.04.2015 tarihli ve 2015/19 E., 2015/105 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 13. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 14. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından davalının televizyon programı sırasında davacı için kullandığı söz ve ifadelerin güncel olaylara ve görünür gerçekliğe uygun olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre davacının kişilik haklarına saldırı bulunup bulunmadığı; diğer bir ifadeyle, davacı yararına manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 15. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 16. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 17. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 18. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” Dava konusu ifadelerin kullanıldığı yayının yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan BK’nın 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” Hükümleri yer almaktadır. 19. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Borçlar Kanunu’nun 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 20. Görüldüğü üzere BK’nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 21. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır: 22. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. 23. Hâl böyle olunca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS/Sözleşme) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. 24. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. 25. İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside/Birleşik Krallık, Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976, parag. 49). AİHS’nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, Başvuru No: 35839/97, 22.02.2005). 26. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. 27. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlâl edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: i. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukukî normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). ii. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: Sözleşmenin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A.:İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). iii. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). 28. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K.; 30.04.2019 tarihli ve 2017/4-1485 E., 2019/500 K., 01.07.2020 tarihli ve 2017/4-1476 E., 2020/503 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. 29. Bu ilke ve açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Davacı vekili müvekkilinin ülke çapında faaliyet gösteren, yerel ve genel tüm seçimlere katılan İşçi Partisi genel başkanı olup dünya çapında tanınan siyasi bir kişilik olduğunu, davalının katıldığı televizyon programında “Yalçın Küçük ve ... üzerinden Ergenekon PKK'ya nüfuz etmiştir ve Hizbullah’a da, Ergenokon bağlantılı olduğu bilinen unsurlar…” şeklinde kullandığı ifadelerle müvekkiline hakaret ve suç isnadında bulunarak kişilik haklarına saldırdığını iddia ederek eldeki davayı açmıştır. 30. Dosyada mevcut bilgi ve belgelere göre; davalı tarafından dava konusu ifadelerin kullanıldığı 15.01.2009 tarihinden önce davacı hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250 Maddesiyle Görevli ve Yetkili) tarafından düzenlenen 10.07.2008 tarihli iddianame ile silahlı terör örgütü kurma, yönetme, zorla hükümeti ıskata teşebbüs, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı silahlı isyana tahrik ve açıklanması yasak belgeleri temin etme suçlarından kamu davası açıldığı, soruşturma sırasında 24.03.2008 tarihinde tutuklandığı ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2008/209 esas sayılı davasında yargılandığı anlaşılmaktadır. 31. Ayrıca; davalı tarafından dosyaya sunulan gazete haberlerinden yine davalının dava konusu ifadelerden önce, davacı ile Abdullah Öcalan’ın birlikte resimlerinin bulunduğu haberlerin herkes tarafından görülecek şekilde basında yer aldığı da görülmüştür. 32. Bu durumda; davalının katıldığı programda yapılan konuşmalar ve tartışmalar sırasında davacı hakkında dava konusu ifadeleri kullanmasının görünür gerçekliğe uygun, kişisel görüşlerini açıklama kapsamında kaldığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği sonucuna varılmıştır. 33. Diğer taraftan, her ne kadar gerekçeli karar başlığında dava tarihi 31.12.2009 yerine 07.01.2015 olarak yazılmış ise de, bu yanlışlık mahallinde düzeltilebilir maddi hata olarak kabul edilmiş, işin esasına etkili görülmeyerek bozma nedeni yapılmamıştır. 34. Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 22.09.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
4. Hukuk Dairesi, 2020/836 E., 2021/142 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Hemen belirtilmelidir ki irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. (818 sayılı mülga Borçlar Kanunu'nun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaks
4. Hukuk Dairesi         2020/836 E.  ,  2021/142 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Davacı ... vekili Avukat ... tarafından, davalılar ... ve diğerleri aleyhine 27/07/2012 gününde verilen dilekçe ile muvazaa iddiasına dayalı tapu iptal ve tescil istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 26/03/2014 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü. Dava, muvazaa iddiasına dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili, müvekkilinin davalı ... aleyhine başlattığı takiple alacağını tahsil edemediğini, davalı ...’ın ise diğer davalılarla Adana ili ... 179 parsel sayılı taşınmaz bakımından resmi satış vaadi sözleşmesi yapmış olmasına karşın davalıların danışıklı hareket etmeleri ile taşınmazın tapuda devrini gerçekleştirmeyerek davacının alacağının tahsilinin engellendiğini belirterek tapu iptal tescil isteminde bulunmuştur. Davalılar, davaya cevap vermemiştir. Mahkemece; dava konusu taşınmaz hakkında davalı ... ile asli müdahil ... arasında noter kanalıyla yapılan taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapıldığı, bu sözleşmeye istinaden açılan davanın kabul edilip kesinleştiğinden bahisle davanın reddine karar verilmiştir. Hemen belirtilmelidir ki irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. (818 sayılı mülga Borçlar Kanunu'nun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır." hükmüne yer verilmiştir. Buna göre muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir. Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır. Somut olayda, mahkemece muvazaa iddiasının kanıtlanması ile ilgili taraf delilleri usulünce toplanıp değerlendirme yoluna gidilmek suretiyle muvazaa iddiası ile ilgili vicdani kanaat oluşturabilecek nitelikte araştırma yapılarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile dava konusu taşınmazın taşınmaz satış vaadi sözleşmesinden kaynaklı dava dışı ... adına tapuya tescil edilmiş olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamış kararın bu sebeple bozulması gerekmiştir. SONUÇ:Temyiz edilen kararın yukarıda açıklanan sebeplerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 21/01/2021 gününde oy birliğiyle karar verildi.
4. Hukuk Dairesi, 2020/921 E., 2020/4133 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
ava konusu taşınmazın kötüniyetli ve muvazaalı olarak devrediği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.Hemen belirtilmelidir ki; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğin
4. Hukuk Dairesi         2020/921 E.  ,  2020/4133 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ:Asliye Hukuk Mahkemesi Davacı ... vekili Avukat ... tarafından, davalılar ... ve diğerleri aleyhine 27/12/2012 gününde verilen dilekçe ile muvazaa nedeniyle tapu iptal ve tescil istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kabulüne dair verilen 18/09/2014 günlü kararın Yargıtayda duruşmalı olarak incelenmesi davalılar ... ve ... vekili tarafından istenilmekle daha önceden belirlenen 24/11/2020 tarihli duruşma günü için yapılan tebligat üzerine taraflardan kimsenin gelmediği görüldü, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosyanın görüşülmesine geçildi. Tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü. Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Davacı vekili, müvekkili ile davalı ...'nın evli olduklarını, davalının aile konutu olarak kullanılan ... Mah., ...mevkii 800 ada 7 parsel sayılı taşınmazı müvekkilinin haberi olmadan 05/04/2012 tarihinde davalı ...’e düşük bir bedelle sattığını, yine ...’in de taşınmazı 24/04/2012 tarihinde diğer davalı ...’e düşük bir bedelle sattığını, yapılan satış işlemlerinin muvazaalı olduğunu belirterek muvazaa nedeniyle tapunun iptaline taşınmazın davalı ... adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir.Davalılar, davanın reddi gerektiğini savunmuşlardır.Mahkemece, dava konusu taşınmazın kötüniyetli ve muvazaalı olarak devrediği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.Hemen belirtilmelidir ki; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır." hükmüne yer verilmiştir.Buna göre muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir.Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.Dava konusu olaya gelince; dava TBK'nın 19.maddesine dayalı olarak açılmıştır. Davacı ile davalı ... arasında ...1 AHM'de 2012/370 E sayılı dosyası üzerinden açılan boşanma davasının karar tarihi itibariyle devam ettiği anlaşılmaktadır. Şu halde, mahkemece, anılan boşanma davasının sonucu beklenerek, bu dava sonunda davacının bir alacağı olmadığının anlaşılması halinde davanın hukuki yarar yokluğundan reddine, aksi durumda yani bir alacağın var olması halinde ise boşanma dosyası da değerlendirilmek suretiyle davalılar arasındaki akrabalık ve tanışıklık da göz önünde tutularak TBK’nun 19.maddesine göre muvazaa olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediği irdelendikten sonra, muvazaanın ispatı durumunda davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken hatalı ve eksik değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup kararın bozulması gerekmiştir.SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 24/11/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Borçlar Hukuku Genel Hükümler

Tekstil tüccarı (T) ile müteahhit (M) arasında süregelen bir ticari uyuşmazlığın çözümü amacıyla (T), kendi el yazısıyla "Müteahhit (M)'ye olan 200.000 TL tutarındaki borcumu kabul ve beyan ederim." şeklinde bir belge düzenleyip imzalayarak (M)'ye vermiştir. Belgede borcun kaynağına ilişkin herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Bir süre sonra (T) ödeme yapmayı reddetmiş ve borcun, iddia edildiği gibi 200.000 TL olmadığını, aslında malzeme teslimatları ve inşaat kusurlarından kaynaklanan karmaşık bir hesaplaşma sonucu daha düşük olduğunu ileri sürerek menfi tespit davası açmıştır. Bu olayda, (T) tarafından imzalanan belgenin hukuki niteliği ve ispat yükünün dağılımı hakkında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve yerleşik Yargıtay içtihatları çerçevesinde aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

A) Söz konusu belge, sebepten soyut bir borç tanıması niteliğinde olup, borcun varlığına dair bir karine teşkil eder; bu nedenle menfi tespit davasında, belgede yazılı miktarda borçlu olmadığını ispat yükü davacı (T)'nin üzerindedir.
B) Belge, altında yatan hukuki ilişki belirtilmediği için mücerret borç ikrarı gücünden yoksundur; bu nedenle alacağın varlığını ve miktarını ispat yükü, davalı alacaklı (M)'nin üzerindedir.
C) Taraflar arasındaki karmaşık ticari ilişki göz önüne alındığında, bu kadar basit bir belgenin düzenlenmesi hayatın olağan akışına aykırı olduğundan, belge şüpheli kabul edilmeli ve alacaklı (M), alacağın kaynağını başkaca kesin delillerle ispatlamalıdır.
D) Sebepten soyut borç tanıması, borcun varlığına ilişkin kesin bir delil teşkil ettiğinden, (T)'nin artık borcun mevcut olmadığı yönünde bir iddiada bulunması veya aksini ispat etmesi hukuken mümkün değildir.
E) (T)'nin borcun daha az olduğunu iddia etmesi bağlantılı bileşik ikrar niteliğindedir ve ikrarın bölünmezliği ilkesi gereği, ispat yükü yer değiştirdiğinden (M)'nin alacağını ancak (T)'nin kabul ettiği iddialar çerçevesinde yeniden ispatlaması gerekir.