6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Madde 24

Türk Borçlar Kanunu 24. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 24- Genel işlem koşullarının bulunduğu bir sözleşmede veya ayrı bir sözleşmede yer alan ve düzenleyene tek yanlı olarak karşı taraf aleyhine genel işlem koşulları içeren sözleşmenin bir hükmünü değiştirme ya da yeni düzenleme getirme yetkisi veren kayıtlar yazılmamış sayılır. V. İçerik denetimi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

47 karar eşleşti
11. Hukuk Dairesi, 2023/3262 E., 2023/3685 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 16. Hukuk Dairesi
6100 sayılı Kanun'un 439 uncu maddesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 20 ila 25 inci maddeleri.
11. Hukuk Dairesi         2023/3262 E.  ,  2023/3685 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 16. Hukuk Dairesi (İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla) SAYISI : 2022/2 Esas, 2023/1 Karar HÜKÜM :Davanın reddi Taraflar arasında görülen hakem heyeti kararının iptali davasında Mahkemece yapılan yargılama sonucunda, davanın reddine karar verilmiştir. İlk derece mahkemesi sıfatıyla verilen Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekilince tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davacı ile davalının arasında 24.06.2013 tarihli franchising sözleşmesinin imzalandığını, bu sözleşme kapsamında 09.07.2013 tarihinde davalıya 40.000,00 USD ödeme yapıldığını, ancak sözleşmeye konu iş yerinin açılamaması nedeniyle davalıya ödenen 40.000,00 USD'nin iadesinin istendiğini, sonuç alınamayınca tahkim yoluna başvurulduğunu, ancak oy çokluğu ile talebin reddine karar verildiğini, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin franchising sözleşmesinden kaynaklandığını, bu sözleşmenin genel işlem koşullarına aykırı düzenlendiğini, finansal açıdan kuvvetli olan davalı tarafından önceden düzenlenmiş matbu sözleşmeyi imzalamak durumunda kaldığını, ödenen bedelin irad kabul edileceği ve iade edilmeyeceğine ilişkin sözleşmenin üçüncü hükmünün geçerli olmadığını, hakem heyeti tarafından sözleşme hükmünün genel işlem koşulları açısından denetiminin yapılmamış olmasının kamu düzeni, kamu menfaati ve adil yargılama ilkelerine aykırı olduğunu, davacı tarafından davalıya yapılan ödemenin sebepsiz zenginleşmeye yol açtığını ileri sürerek tahkim kararının iptalini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 439 uncu maddesi gereğince hakem kararının iptali şartlarının oluşmadığını, davada hukuki yararın bulunmadığını, hakem heyeti kararının esasının bu davada incelenemeyeceğini, kabul anlamına gelmemek üzere sözleşme hükümlerinin genel işlem şartlarına aykırı olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla Bölge Adliye Mahkemesinin 10.03.2023 tarih, 2022/2 E. ve 2023/1 K. sayılı kararıyla hakem kararının iptaline ilişkin hükümlerin 6100 sayılı Kanun'un 439 uncu maddesinde sınırlı olarak düzenlendiği, davacının hakem kararında sözleşmenin hükümlerinin genel işlem şartı niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmediğini, bu hususun kamu düzenine ilişkin olduğunu ileri sürdüğü, 6100 sayılı Kanun'un 444 üncü maddesi gereğince hakem yargılamasında mahkemelerin rolünün sınırlandırılmış olduğu, tasarruf ilkesinin bir sonucu olarak uyuşmazlığın taraflarının uyuşmazlık hakkında karar verme yetkisini hakemlere verdiği, hakemin esasa ilişkin değerlendirmeleri yönünden mahkemenin bir denetleme yapmasının mümkün olmadığı gibi somut olayda hakem kararında kamu düzenine aykırılık da tespit edilmediği, davacının sözleşme maddelerinin hakem heyeti tarafında re'sen değerlendirilmesi gerektiğini, sözleşmenin genel işlem şartlarına aykırılık teşkil ettiğini ve bu hususun kamu düzenine aykırılık oluşturduğunu ileri sürdüğü, ancak mahkemece bu hususun incelenmesinin hakem kararının esasının denetlenmesi ve yerindelik denetimi anlamına geleceğinden bu yöndeki iddianın yerinde görülmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; taraflar arasındaki hukuki ilişkinin franchising sözleşmesinden kaynaklandığını, bu sözleşmenin genel işlem koşullarına aykırı düzenlendiğini, finansal açıdan kuvvetli olan davalı tarafından önceden düzenlenmiş matbu sözleşmeyi imzalamak durumunda kaldığını, ödenen bedelin irad kabul edileceği ve iade edilmeyeceğine ilişkin sözleşmenin üçüncü hükmünün geçerli olmadığını, hakem heyeti tarafından sözleşme hükmünün genel işlem koşulları açısından denetiminin yapılmamış olmasının kamu düzeni, kamu menfaati ve adil yargılama ilkelerine aykırı olduğunu, davacı tarafından davalıya yapılan ödemenin sebepsiz zenginleşmeye yol açtığını savunarak kararın kaldırılmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, taraflar arasındaki hukuki ilişkiye ilişkin hakem heyeti kararının iptali şartlarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Kanun'un 439 uncu maddesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 20 ila 25 inci maddeleri. 3. Değerlendirme 1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve yasaya uygun olup davacı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Temyiz harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, Dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 16.01.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

9. Hukuk Dairesi, 2022/9304 E., 2022/8811 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Mahkemesi
tam metni aç
Diğer yandan genel işlem koşulları; 6098 sayılı ... Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 20 ila 25 inci maddeleri arasında düzenlenmiştir.
9. Hukuk Dairesi         2022/9304 E.  ,  2022/8811 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :... Mahkemesi DAVA TÜRÜ : ALACAK Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davacı ve davalı vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince taraf vekillerinin başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiş ve Dairemizin 12.01.2022 tarihli ve 2021/12960 Esas, 2022/155 Karar sayılı kararı ile davacının ....12.2011-13.07.2017 tarihleri arasındaki tüm çalışma dönemi bakımından açık bir hukuk seçimi mevcut olduğundan uyuşmazlığa Umman hukuku uygulanarak konusunda uzman bir bilirkişiden rapor alınıp değerlendirme yapılması gerektiği gerekçesiyle sair yönler incelenmeksizin bozulmuştur. Dairemiz bozma kararına karşı Bölge Adliye Mahkemesince direnilmesi üzerine karar, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 373 üncü maddesinin beşinci fıkrası gereğince Dairemizce yapılan incelemede; 12.01.2022 tarihli ve 2021/12960 Esas, 2022/155 Karar sayılı bozma kararına direnilmiş ise de yabancı unsurlu ... sözleşmesinin kurulmasıyla birlikte ileride ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkta yabancı hukukun uygulanması taraflar açısından öngörülebilir bir durumdur. Taraflar bir hukuk seçimi yapmamış olsalar dahi 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un (5718 sayılı Kanun) 27 nci maddesinin ikinci fıkrası düzenlemesi doğrultusunda uyuşmazlıkta yabancı hukukun uygulanması mümkün olabilmektedir. Belirtmek gerekir ki 5718 sayılı Kanun’un 2 nci maddesinin birinci fıkrasında hâkimin, ... kanunlar ihtilafı kurallarını ve yetkili olan yabancı hukuku resen uygulayacağı belirtilmiştir. 6100 sayılı Kanun'un 33 üncü maddesine göre ise hâkim, ... hukukunu resen uygulamak durumundadır. Bu durumda daha önce farklı Yargıtay uygulamalarının bulunmasının, açık kanun hükümlerinin göz ardı edilmesine gerekçe olarak gösterilemeyeceği değerlendirilmiştir. Diğer yandan genel işlem koşulları; 6098 sayılı ... Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 20 ila 25 inci maddeleri arasında düzenlenmiştir. Somut olayda ise taraflar arasında imzalanan yurt dışı ... sözleşmesinin mülga 818 sayılı ... Borçlar Kanunu’nun yürürlükte olduğu tarihte düzenlendiği hususu taraflar arasında uyuşmazlık konusu değildir. Bu nedenle yurt dışı ... sözleşmesinin düzenlendiği tarih itibarıyla 6098 sayılı Kanun yürürlükte olmadığından genel işlem koşullarıyla ilgili hükümler somut olaya uygulanamayacağı gibi bu hükümlerin, 6101 sayılı ... Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 2 nci maddesi gereğince kamu düzeni ve genel ahlâka ilişkin bir kural niteliğinde bulunmaması nedeniyle geçmişe etkili şekilde somut olaya uygulanması da mümkün değildir. Nitekim belirtilen ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.12.2021 tarihli ve 2018/(19)11-1109 Esas, 2021/1718 Karar sayılı kararı ile 12.03.2020 tarihli ve 2017/11-36 Esas, 2020/290 Karar sayılı kararında da vurgulanmıştır. 6098 sayılı Kanun'un genel işlem koşullarına ilişkin hükümlerinin bir an için somut olaya uygulanabilirliği kabul edilse dahi bu hükümlerin, hukuk seçimi anlaşmasının geçersizliğine gerekçe olamayacağını da belirtmek gerekir. Söz konusu hükümler, hukuk seçimi anlaşmasına uygulanacak hukukun ... hukuku olması hâlinde işlev görebilir. Bunun dışında 6098 sayılı Kanun’un bahsi geçen hükümleri, bunların doğrudan uygulanan kural niteliğinde kabul edilmeleri yahut yabancı hukukun ilgili hükümlerinin uygulanmasının ... kamu düzenine açıkça aykırı olması hâlinde uygulanabilir (Rifat Erten, Yurt Dışında Çalışan ... Vatandaşı İşçilerin ...’de Açtıkları İşçi Alacaklarına Dair Davalarda Milletlerarası Yetki ve Uygulanacak Hukuk Meseleleri, Prof. Dr. Rıza Ayhan’a Armağan, C.I, ... 2022, s. 244). Yine yurt dışı ... sözleşmelerinde, işverenin bilgi verme yükümlülüğüne yönelik maddelere de rastlamak mümkündür. Maddeye aykırı davranışın yaptırımının açıklanmadığı bu tür sözleşme maddelerinin düzenleniş amacının, çalışılan ülke mevzuatına aykırı işveren uygulamasının önüne geçmek olduğu kabul edilmelidir. Bir başka anlatımla bu tür maddeler; işverenin çalışılan ülke mevzuatına uygun hareket etmesini sağlamaya bu bağlamda işçinin çalışılan ülke mevzuatına uygun olarak hak ve alacaklarını ... altına almaya yöneliktir. Dolayısıyla işverenin bilgi verme yükümlüğünü ihlâl etmesi, uyuşmazlığa çalışılan ülke mevzuatının uygulanmasını engeller mahiyette değerlendirilmemiştir. Somut uyuşmazlıkta, işçinin çalıştığı süre boyunca işini kararlaştırılan ülkede sürekli olarak yaptığı ve ...'de bir çalışmasının olmadığı; dolayısıyla geçici olarak başka bir ülkede çalıştığından söz edilemeyeceği kanısına varılmıştır. Açıkça hukuk seçimi yapılan dönem bakımından daha sıkı ilişkili hukuk değerlendirmesi yapılması, 5718 sayılı Kanun hükümleri karşısında mümkün değildir. Öte yandan işverence, açık hukuk seçimine karşın kararlaştırılan ülke hukukunun uygulanmamış olması ise tarafların fiili olarak ... hukukuna göre uygulama yapılmasını kararlaştırdığını değil sözleşmenin tek yanlı olarak uygulanmadığını gösterir. Açık olmayan ... mevzuatı kurallarının yorumlanmasında, işçi lehine yorum yöntemine başvurulması mümkündür. Ancak yorum gerektirmeyecek kadar açık olan hükümler işçi lehine de olsa yorumlanamazlar. İşçi lehine yorum ilkesi, yabancılık unsuru bulunan uyuşmazlıklarda; ancak uygulanacak hukuk açıkça seçilmediğinde ve daha sıkı ilişkili hukukun tespiti bakımından gerektiğinde uygulanabilir. Şu hâlde direnmeye konu uyuşmazlıkta bu ilkeden hareketle sonuca varılması mümkün değildir. Kanunlar ihtilâfı hukukundaki kamu düzeni anlayışı ise, iç hukukun kamu düzeni anlayışından farklı ve daha dar kapsamlıdır. ... mahkemelerinin görevine ilişkin tahkim anlaşması ile uyuşmazlığa uygulanacak maddi hukuka ilişkin hukuk seçimi arasında bir bağlantı ya da benzerlik bulunmadığından aynı değerlendirme kriterlerine göre geçerliliklerin irdelenmesi de doğru değildir. ... sözleşmesi ile açık hukuk seçimi yapılmamış olsa bile daha sıkı ilişkili hukuk olarak yabancı ülke hukukunun uygulanmasının mümkün hâle gelebileceğinin gözetilmesi gerekmektedir. Somut uyuşmazlıkta yurt dışı ... sözleşmesinin açık, net ve anlaşılır bir dilde düzenlendiği, düzenlendiği tarih itibarıyla yürürlükte bulunan mevzuatın cevaz verdiği şekilde sözleşmede hukuk seçimi yapıldığı; dolayısıyla taraflar arasında imzalanan yurt dışı ... sözleşmesinin bağlayıcı ve geçerli olduğu sonucuna varılması gerekmektedir. Diğer yandan, direnme kararında Dairemizin 12.01.2022 tarihli bozma kararından sonra hangi gerekçe ile Umman hukukunun uygulanmadığı açıklanarak bozma kararı karşılanmaya çalışılmakla somut olayda yeni hüküm bulunmadığı değerlendirilmiştir. Belirtilen ve bozma kararında açıklanan diğer sebeplerle Dairemiz kararının usul ve kanuna uygun olduğu anlaşıldığından, dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmesi gerekmiştir. KARAR Açıklanan sebeple; Dosyanın YARGITAY HUKUK GENEL KURULUNA GÖNDERİLMESİNE, 12.09.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2021/383 E., 2022/1288 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 15. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49.
Hukuk Genel Kurulu         2021/383 E.  ,  2022/1288 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının 22.04.2011 tarihinde Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) gönderdiği şikâyet dilekçesi ile ... Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan müvekkili hakkında ağır iddia ve ithamlarda bulunarak şikâyetçi olduğunu, şikâyet ile ilgili yapılan inceleme sonrası müvekkili hakkında "Soruşturmaya yer olmadığına" karar verildiğini, uzun bir meslek geçmişi olan ve çevresinde sayılan bir kişi olan müvekkilinin zarar verme kastıyla ortaya atılan asılsız ve ağır iftiralar sebebiyle toplum içinde küçük düştüğünü ileri sürerek 20.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı def'înde bulunduğunu, davacının müvekkiline ait taşınmazda işgalci konumunda bulunan kişilerin işlettiği cafe ve bara sürekli gitmesi ve bu kişilerle olan samimiyetinden dolayı müvekkilinde bazı haklı şüpheler oluştuğunu, çevredeki esnafın da davacının müvekkili ile cafe sahibi kişiler arasındaki hukukî sorunları konuştuğunu söylemesi üzerine müvekkilinin şikâyet dilekçesi vermek zorunda kaldığını, işyeri güvenliği için kamera taktırdığını ancak kayıtlarda davacının çok sık gittiği mekânda işletmeci olan kişilerle aynı masada oturup sohbet ettiğinin tespit edildiğini, haklı şüphe nedenlerinin oluşmasından dolayı yasal şikâyet hakkı kapsamında müvekkilinin şikâyette bulunduğunu belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.11.2015 tarihli ve 2014/109 E., 2015/454 K. sayılı kararı ile; şikâyet dilekçesinin içeriği, HSYK'nın kararı, tanık anlatımları ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde davalının davacı hakkında yaptığı şikâyeti haklı gösterecek emarelerin bulunmadığı, şikâyetin haksız olup hak arama özgürlüğü kapsamında kalmadığı, şikâyet dilekçesinde davacının kişiliği hedef alınarak onur ve haysiyetine saldırıda bulunulduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 20.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 07.03.2018 tarihli ve 2016/4348 E., 2018/1595 K. sayılı kararı ile; “… Dava dosyasının incelenmesinde; davalı tarafından yapılan şikâyet sonucunda davacı hakkında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 3. Dairesinin 13/09/2012 tarih 2012/5621 sayılı kararında, davacının şikâyet dilekçesinde belirtilen mekana sık sayılabilecek aralıklarla gittiği, çoğu zaman arkadaşları ve ailesi olduğu halde giderek yemek yedikleri, alkol aldıkları, ancak davalının iddia ettiği olayların gerçekleştiğine dair delil elde edilemediği, davalının şikâyet dilekçesinde daha abartılı ifadeler kullandığı halde muhakkik tarafından alınan beyanında bir kısım hususlardan bahsetmediği, dilekçeye ekli fotoğraflardaki kişilerin ise davacının eşi ve çocukları olduğu, davacının nüfuz kullandığına dair somut delil elde edilemediği, iddiaların doğrulanmadığı gerekçeleriyle davacı hakkında soruşturma izni verilmesine yer olmadığına karar verildiği anlaşılmaktadır. Davacı hakkında davalı tarafından verilen şikâyet dilekçesi bir bütün halinde değerlendirildiğinde; dilekçe içeriğindeki bazı ifadeler abartılı olmakla birlikte kişilik haklarını rencide edici ve özel hayatı ihlal edici mahiyette olmayıp, mülkiyeti davalıya ait taşınmazda mekan işleten dava dışı kişiler ile arasında ceza ve hukuk davaları olmakla husumetin bulunması, davacının ise bu kişilerin işlettiği mekana sıklıkla gittiği nazara alındığında, davalının olağan kuşku üzerine hak arama özgürlüğü kapsamında şikâyet hakkını kullandığının kabulü gerekir. Şu halde davanın tümden reddi gerekirken, şikâyetin haksız olduğundan ve kişiliği hedef aldığından bahisle istemin kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur Direnme Kararı: 9. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 05.12.2019 tarihli ve 2019/259 E., 2019/661 K. sayılı kararı ile; davacının aleni bir şekilde yargısal süreçlere nüfuz ettiğine ve kadınlarla alem yaptığına yönelik isnatlarda bulunan davalının bu isnatlarının ispat edilemediği, soyut iddiadan öteye geçmediği, hâkim ve cumhuriyet savcılarının da mesai dışında ailesi, arkadaşları veya yalnız bir şekilde kamuoyunda rahatsızlık uyandırmayacak mekânlara gidip eğlenmesinin mümkün olduğu, davacının şikâyet dilekçesinde belirtilen kafeye ailesi ve görev yaptığı iş arkadaşlarıyla birlikte gittiğinin tanık anlatımlarıyla sabit olduğu, bu durumda davalının yasal şikâyet hakkının sınırlarını aştığı ve davacının kişilik haklarına saldırıda bulunduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu şikâyet dilekçesinde kullanılan ifadelerin hak arama özgürlüğü sınırlarını aşıp aşmadığı, davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre davalının manevi tazminatla sorumlu tutulmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 13. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 14. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 15. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 16. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 17. Dava konusu şikâyet dilekçesinin verildiği tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır. 18. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü bulunmaktadır. 19. Görüldüğü üzere BK'nın 49. (TBK’nın 58) maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 20. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Borçlar Kanunu’nun 49. (Türk Borçlar Kanunu’nun 58) maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 21. Bu aşamada “hak arama hürriyeti” kavramına değinmekte fayda bulunmaktadır. 22. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa), “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” 23. Hiç kuşkusuz bütün hak ve özgürlükler sınırsız değildir. Anayasal hakların gösterdikleri özellikler itibariyle; başkalarının haklarıyla olan ilişkilerine göre daraltılması veya genişletilmesi gerekir. Bu kapsamda konu değerlendirildiğinde çatışma durumunda her iki değerin aynı anda birbirine karşı korunmadığı, somut olaydaki özelliğe göre birinin diğerine üstün tutulduğu görülecektir. 24. Kişilik haklarına yapılan saldırının hukuka uygun sayılması için her şeyden önce kişinin hukukça korunan bir üstün hak ve çıkarının bulunması gerekir. Kişilik haklarının ihlâli görünümünü taşıyan eylem ve açıklamalar başkalarının veya kamunun üstün çıkarını korumak için yapılmışsa, doğru amaca yönelik olduklarından hukuka aykırı sayılamaz. Bu nedenle zabıtaya ya da suçları kovuşturmakla yetkili makamlara yapılan ceza şikâyetleri, ihbarlar, yetkili mercilerde yapılan icra takipleri, açılan hukuk davaları hukuka aykırı değildir. 25. Ancak tecavüzün hukuka uygun olduğunu kabul edebilmek için, hukukça korunan üstün hak ve çıkarın olması yeterli değildir; aynı zamanda bu hak ve çıkarın kötüye kullanılmamış olması da gerekir. 26. Hak arama özgürlüğünün kullanım şekillerinden biri olan şikâyet, yanlışları tartışmanın ve bunlara olası çözümler bulabilmenin bir yolu olduğuna göre serbestçe dile getirilebilmelidir. Hak arama özgürlüğü bağlamında ele alınacak olan şikâyet hakkı, meşru bir amaç için kullanılırken, içeriğine konu bilgi (olgular) ile kanaatler (değer yargıları) açısından bir değerlendirmeye tabi tutulabilir. Olgular kanıtlanabilir, oysa değer yargılarının doğruluğu kanıta başvurularak ortaya konamaz. Kanaatler bir olay ya da durum konusunda bir bakış açısını veya kişisel bir değerlendirmeyi dile getirir; bunların doğru ya da yanlış olduklarının kanıtlanması olanaksızdır. Fakat kanaatin temelini oluşturan olguların doğru ya da yanlış olduğunu kanıtlamak mümkündür. 27. Şikâyet, kullanılması bir hak olmasının yanında, kişiye sorumluluk da yüklemektedir. Şikâyet hakkının kötüye kullanılmış olup olmadığının tespitinde bakılacak unsur şikâyet hakkının amaca uygun olarak kullanılmış olmasıdır. Amaca uygunluk öz çıkarın korunması ile mümkündür. İlgili makamlara yapılan şikâyet ve ihbar bu hakkın koruduğu çıkarı elde etmek için yapılmışsa amaca uygun bir davranış olarak hukuka da uygundur. Ancak bu hak öz çıkarın korunması yerine başkasını zarara uğratmak için kullanılmışsa artık hukuka uygunluktan söz edilemeyecektir. Başkasını zarara uğratmak için bir hakkın kullanımı iyi niyet kurallarına aykırıdır. 28. Şikâyet hakkı amaca uygun olmak yanında uygun araçlarla da kullanılmalı, hakkın kullanılmasında gerçek olaylara dayanılmalı ve aşırı davranılmamalıdır. Salt kötü düşünce ile yapılan ve temelindeki olaylar gerçek olmayan şikâyet veya ihbar hukuka aykırı davranış niteliğindedir. 29. Şikâyet hakkının kötüye kullanıldığından söz edebilmek için ihbar veya şikâyetin karşı tarafın suçsuzluğunu bilerek zarara uğratmak veya küçük düşürmek amacıyla yapılması yahut şikâyet konusu hakkında delil ve emare olmadığı hâlde şikâyetin yapılmış olması gerekir. 30. Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, şikâyet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların olması zorunlu değildir. 31. Şikâyeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bu olgu veya emareye dayanılarak, başkalarının da böyle bir olay karşısında, davalı gibi hareket etmesinin uygun görüleceği, diğer bir anlatımla orta düzeydeki kişinin de somut olaydaki gibi davranacağı ve bu çerçevenin içinde kalan şikâyet hakkının yerinde kullanıldığı kabul edilmelidir. Aksi hâlde şikâyetin hak arama özgürlüğü sınırları aşılarak kullanıldığı ve şikâyet edilenin kişilik değerlerine saldırı oluşturduğu sonucuna varılmalıdır. 32. Hak arama hürriyeti ile kişilik haklarının karşı karşıya geldiği durumlarda, hukuk düzeninin bu iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Daha az üstün olan yararın, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. 33. Öte yandan, demokratik bir toplumda, bireylere, yargı sistemi ve ona dâhil olan kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum yapma hakkı tanınmış olmakla birlikte, bu eleştirilerin kişilerin şeref ve itibarlarının korunmasını isteme haklarını ihlal eder boyuta ulaşmaması gerekir (Anayasa Mahkemesi, Emin Aydın, B.No: 2013/3178, 25.06.2015). 34. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davacının Cumhuriyet Savcısı olup, ... Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığı sırada hiç tanımadığı davalı tarafından Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü’ne başlığı ile yazılan 22.04.2011 tarihli dilekçe ile şikâyet edilerek, yazarlar evi adındaki mekana sürekli gidip yüksek derecede alkol alıp etrafa korku saldığı, alkollü olan işletmede uygunsuz davranışlarda bulunduğu, bu mekanda kadınlarla alem yaptığı, bu mekanın sahibi olan kişilerin yargıya intikal etmiş şikâyet ve soruşturmalarında etkisi olduğu, bu kişiler için nüfuzunu kullandığı kanaatinde olduğu ileri sürülmüştür. Davalının bu şikâyet dilekçesi Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna (HSYK) intikal etmiş ve HSYK tarafından davacı aleyhine başlatılan inceleme sonucu 30.05.2012 tarihli inceleme fezlekesi düzenlenmiştir. İnceleme fezlekesi ile davalının ileri sürdüğü iddiaların kesin olmayan afaki iddialar olduğu, kesin, inandırıcı iddia ve deliller bulunmadığı gibi şikâyetin Cumhuriyet Savcısı davacı tarafından yapılacağından endişe duyulan afaki şüpheleri bertaraf etme amacına yönelik olduğu sonucuna varılarak soruşturma açılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. 35. Davalı şikâyet dilekçesinde, hukukî ve cezai ihtilaf içerisinde bulunduğu dava dışı üçüncü kişiler ile yaşadığı sorunlar sebebiyle bu sorunlarla hiçbir ilgi ve alakası olduğu ispatlanamayan davacıya yönelik nüfuzundan dolayı bir takım iddialar ortaya koymuştur. Davalı bu iddiaları ileri sürerken, hiçbir insanın normal karşılamayacağı şekilde davacının kadınlarla alem yaptığına yönelik isnatlarda bulunmuş ve bu olguları da ispat edememiştir. 36. Öte yandan; şikâyet dilekçesinde yer alan davacının kadınlarla alem yapmış olduğuna yönelik ifadelerin şikâyet konusu olay ile ilgisi de bulunmamaktadır. Kullanılan bu ifadeler davacıyı küçük düşürücü nitelikte olduğu gibi şikâyet hakkı sınırları içerisinde değerlendirilmesi mümkün olmayıp, davacının kişilik haklarına saldırı teşkil eder nitelikte olduğu sonucuna varılmıştır. 37. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; söylenen sözlerin kişilik haklarına saldırı teşkil eder nitelikte olmadığı, davalı ile husumeti bulunan üçüncü kişilerin işletmesine Cumhuriyet Savcısı olan davacının sık gitmesi sebebiyle oluşan olağan şüphe üzerine hak arama özgürlüğü kapsamında davalının şikâyet hakkını kullandığı, bu nedenle direnme kararının Özel Daire bozma kararındaki gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 38. Hâl böyle olunca; mahkemece yukarıda açıklanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir. 39. Ancak, Özel Dairece diğer temyiz itirazları yönünden bir inceleme yapılmadığından buna ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Direnme uygun olduğundan, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 18.10.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
4. Hukuk Dairesi, 2020/3511 E., 2022/10613 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi
tam metni aç
49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Borçlar Kanunu’nun 49.
4. Hukuk Dairesi         2020/3511 E.  ,  2022/10613 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 14. Asliye Hukuk Mahkemesi Davacı ... vekili Av. ... tarafından, davalı ... aleyhine 29.06.2017 gününde verilen dilekçe ile kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 13.11.2018 günlü karara karşı davacı vekilinin istinaf başvurusu üzerine yapılan incelemede; istinaf başvurusunun esastan reddine dair verilen 15.09.2020 günlü ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi kararının Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü: K A R A R Davacı vekili; uluslararası ilişkiler alanında emekli akademisyen olan davacının 23 Haziran 2017 tarihinde bir basın kuruluşunda yayınlanan "Kürtler üzerine bazı trajikomik deneyler" başlıklı yazısı nedeniyle halen görevde olan İçişleri Bakanının Twitter isimli sosyal medya hesabı üzerinden davacı hakkında "Kendisini ilim adamı diye pazarlamış, yazısının her kelimesini alçakça kurgulamış bir uşak ... hakkında suç duyurusunda bulunuyorum" şeklinde sözler sarf ettiğini, anılan iletinin sosyal medyada defalarca paylaşıldığını, söz konusu sözlerin şeref ve itibara ilişkin kişilik haklarını ihlal ettiğini belirterek 10.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte tahsiline ve kararın ulusal düzeyde yayın yapan yayın organlarında yayınlanmasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesince; davalı Türkiye Cumhuriyeti İçişleri bakanı olup sıfatı gereği halkın kaygılarına dikkat çekmesinin, suç unsuru taşıdığını değerlendirdiği eylemler nedeniyle suç duyurusunda bulunmasının öncelikle ve evleviyetle kendisinden bekleneceği, bildiriye eleştirilerini ifade ederken genel çıkarı ilgilendiren konularda halkı bilgilendirdiği, böylelikle halkın bilgi edinme hakkına da hizmet ettiği, Devlet tüzel kişiliğine, güvenlik güçlerine yönelik ağır eleştirilere cevap hakkının bulunduğu, doğrudan davacının kişilik hakları ve ifade özgürlüğü hedef alınmaksızın kamusal çıkar amacıyla getirilen eleştirilere davacının katlanması gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuş; Bölge Adliye Mahkemesince; davacının yazısında paylaştığı açıklamalara tepki mahiyetinde davalı tarafından dava konusu edilen ifadelerin kullanıldığı, davalının paylaşımın kişisel değer yargısı niteliğindeki görüşleri ve davacının değerlendirmelerine karşılık cevapları olup, ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamı sınırları içinde kaldığı, davacının yazısı üzerine bu paylaşım yapıldığından eleştiriye açık olması gerektiği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Somut olay değerlendirildiğinde; dava konusu "Kendisini ilim adamı diye pazarlamış, yazısının her kelimesini alçakça kurgulamış bir uşak ... hakkında suç duyurusunda bulunuyorum.” şeklindeki paylaşımda sarfedilen söz ve ifadeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, davacının kişiliğine yönelik saldırı niteliğinde olduğu anlaşılmış olup; mahkemece uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir. Şu durumda; kişilik hakları saldırıya uğrayan davacı yararına uygun bir miktarda manevi tazminata karar verilmesi gerekirken yanılgılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının HMK 373/1. maddesi gereğince KALDIRILMASINA ve İlk Derece Mahkemesi kararının HMK 371. maddesi uyarınca BOZULMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 19.09.2022 gününde üye ... ve üye ...’in karşı oyu ve oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve HMK 355. maddesindeki kamu düzenine aykırılık halleri resen gözetilmek üzere istinaf incelemesinin, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılacağı kuralına uygun biçimde inceleme yapılıp karar verilmiş ve verilen kararda bir isabetsizlik görülmemiş olmasına göre yerinde olmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün HMK 370/1. maddesi gereğince onanması gerektiği kanaatiyle, Dairemizin bozma yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum. KARŞI OY Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davalı İç İşleri Bakanı ...'nun uluslararası ilişkiler alanında emekli akademisyen olan davacı ... hakkında sosyal paylaşım ağı Twitter hesabı üzerinden yazdığı ifadelerin ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi ve ulaşılacak sonuca göre manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı ESAS NO : 2020/3511 (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere TBK'nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesi; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar… Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” hükmünü içermektedir. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini tespit etmek üzere uygulamaları ile bir takım kriterler belirlemiştir. Bu kriterler: 1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır. (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). 2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, ... 2013, s. 232). 3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu: AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08 Temmuz 1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. İfade özgürlüğü; haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilme, düşünce, tavır ve kanaatlerinden dolayı kınanmama ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilme, anlatabilme, savunabilme, başkalarına aktarabilme ve yayabilme imkânlarına sahip olma anlamlarına gelir. Düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve bu konuda başkalarını ikna çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü demokrasinin işleyişi için hayati önemdedir. Aynı zamanda demokratik toplumun temelini oluşturan, toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel unsurlardan olup bu özgürlük, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil; incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü; yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. Ancak belirtmek gerekir ki ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Başta siyasi kişiler olmak üzere, en geniş hâlde dahi ifade özgürlüğünün, kişilerin itibarına zarar verecek boyuta ulaşmaması gerekir. Bu gereklilik, temel hak ve hürriyetlerin; kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiğini belirten Anayasa'nın 12. maddesinin ikinci fıkrasından doğan bir zorunluluktur. Bu itibarla, Anayasa'nın 26. maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden biri de başkalarının şeref ve itibarının korunmasıdır. Müdahale edilen ifade özgürlüğü ile davacının müdahale edilen şeref ve itibar hakkının korunması arasında adil bir dengenin gözetilip gözetilmediğinin karar yerinde değerlendirilmesi de gerekecektir. İfade özgürlüğü, temsil ettikleri seçmenlerinin kaygılarına dikkat çektikleri ve onların menfaatlerini savunmak zorunda oldukları için halkın seçilmiş temsilcileri bakımından özel bir öneme sahip olup bu değerlendirmenin de özel olarak yapılması gerekirse de çatışan haklar arasında dengeleme yapılabilmesi ESAS NO : 2020/3511 için kullanılan ifadelerin türünün, kamusal tartışmalara katkı sunma kapasitesinin, ifadelere yönelik kısıtlamaların niteliğinin ve kapsamının, ifadelerin kimin tarafından dile getirildiğinin, kime yöneldiğinin, tarafların ünlülük derecelerinin ve ilgili kişilerin önceki davranışlarının, kamuoyu ile diğer kişilerin kullanılan ifadeler karşısında sahip oldukları hakların ağırlığının gözetilmesi de gerekmektedir. Somut olayda davalı İç İşleri Bakanının sosyal paylaşım ağı Twitter hesabı üzerinden yazdığı "Kendisini ilim adamı diye pazarlamış, yazısının her kelimesini alçakça kurgulamış bir uşak ... hakkında suç duyurusunda bulunuyorum." şeklindeki ifadelerin değer yargısı niteliğindeki ifadeler olduğu anlaşılmaktadır. Değer yargıları kişilerin görüş ve yorumlarından ibaret olması ve kanıtlanmaya elverişli olmaması nedeniyle kişilik haklarına saldırı oluşturmaz. Davalının sosyal medya paylaşımındaki sözlerin toplumun bilgi edinme hakkı kapsamında kaldığı, özle biçim arasındaki dengenin bozulmadığı, olgusal dayanağı bulunan değer yargısı niteliğindeki ifadeler olduğu, davacının kişilik haklarına saldığı teşkil eden bir husus bulunmadığı, dolayısıyla bölge adliye mahkemesi kararının onanması kanaatinde olduğumdan, sayın çoğunluğun bozma kararına katılmıyorum.
4. Hukuk Dairesi, 2021/25642 E., 2022/16260 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
tam metni aç
49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Borçlar Kanunu’nun 49.
4. Hukuk Dairesi         2021/25642 E.  ,  2022/16260 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 4. Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda verilen hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davacı vekilince istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen 06.12.2022 Salı günü davacı vekili Av. .. . ile davalı vekili Av. ... geldiler. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan tarafların vekilleri dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Davacı vekili dava dilekçesinde; Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı olan davalının, partisinin 02.12.2014 tarihli grup toplantısında, müvekkili vakıf hakkında gerçeklikle ilgisi bulunmayan, hakaret ve iftira içeren, hiçbir şekilde eleştiri ve yorum sınırları çerçevesinde değerlendirilemeyecek sözler sarf ederek müvekkili vakfın manevi olarak yıpranmasına sebebiyet verdiğini, davalının konuşmasında müvekkili vakıf hakkında “Davutoğlu Türgev’in farkında mı acaba? Neden Türgev diyorum biliyor musunuz? Siyasi nüfuz sonucu elde edilen rüşvet havuzu Türgev, paralar devletten, ihale mi alacaksın, git Türgev’e parayı yatır sonra gel ihaleyi al, yoksa ben sana para vermem, rüşvetin merkezi” şeklinde açıklama yaptığını, davalının açıklamasında müvekkili vakfa yönelik olarak açıkça “rüşvet havuzu, rüşvetin merkezi, Devletten ihale alanların bağış yaptığı yer” şeklinde isnatta bulunduğunu, ancak bu isnadın gerçekliği ortaya çıkmış olaylara dayalı olmayıp, kasıtlı olarak tamamen faraziyeler, eksik ve yanlış bilgilerle kamuoyuna aktarıldığını, davalının açıkça hakaret içeren bu açıklamalarıyla kamuoyunda bilinçli olarak müvekkili vakıf hakkında olumsuz bir algı yaratmayı amaçladığını, kullanılan ifadelerin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini, açıklamaların vakfın itibar, şöhret ve üstlendiği toplumsal yardım misyonunu zedeleyerek vakfı hedef haline getirdiğini belirterek, davacının kişilik haklarına saldırı nedeniyle 100.000,00 TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile hükmün tirajı yüksek üç gazeteden birinde yayımlanması isteminde bulunmuştur. Davalı vekili; açıklamaların odağında doğrudan davacının bulunmadığını, konuşmanın tamamının kamu yararı amacıyla ve kamuyu bilgilendirmek üzere yapıldığını, özde yolsuzluk ve usulsüzlüklere değinildiğini, açıklamanın hiçbir bölümünde gerçeklikten uzak ve hakaret niteliğinde söz ve değerlendirme bulunmadığını, açıklamanın odağında rüşvet, yolsuzluk, ahlaksızlık olguları ile siyaset kurumunun temsilcilerinin yer aldığını, davacı vakıf ve vakıfla bağlantılı kişilere ait ses kayıtlarına dayanıldığını, davacıya hakaret ve iftira kastı taşımadığını, yapılan eleştirilerin görünür gerçeklik kapsamında kalmakta olup kişilik haklarına saldırı oluşturmayacak nitelikte olduğunu belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesince; davacı vakfın özel hukuk kuralları ve Medeni Kanun kapsamında kurulan bir vakıf olduğu, daha sonra vakfın üyelerinde değişiklik olsa dahi kurucularının bir kısmının dönemin başbakanının çocukları olması nedeniyle siyasi ortamda konuşmalara ve değerlendirmelere muhatap olmasının hayatın akışına uygun kabul edildiği, gerçekliği kanıtlanmasa ya da daha sonra sabit olduğu netleşse dahi, ülkeyi yöneten pozisyonunda olan bürokratlar ve yakınlarıyla ilgili emniyet birimlerince isnat edilen fiiller dolayısıyla siyasi ortamda yapılan konuşmaların siyasi eleştiri kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, siyasi arenada aktif olan kişilerin de ağır ve incitici dahi olsa siyasi eleştirilere katlanması gerektiği, konuşmanın parti grup toplantısında yapıldığı ve kamuya sunum niteliğinde yapılmadığı, dosya kapsamında bulunan fezlekeye dayalı konuşmada hakaret kastı bulunmadığı, her ne kadar konuşmada rüşvet ibaresinin geçtiği bölümler fiil olarak hukuka aykırı olsa da, ifadelerin doğrudan davacının kişilik haklarını ihlal eder şekilde kullanılmadığı ve hiçbir itham yokken sarf edilmediği, davalı tarafından dosyaya sunulan fezleke kapsamında olan ve henüz sözlerin sarf edildiği tarihte de tamamen kapatıldığı belirtilmeyen soruşturmanın net olarak sonlanmadığı tarihte yapılan değerlendirmeler nedeniyle davacı lehine manevi tazminata hükmedilmesini gerektirecek hukuka aykırılığın net olarak oluşmadığı gerekçesiyle, sübut bulmayan davanın reddine karar verilmiştir. Karara karşı davacı vekili istinaf isteminde bulunmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince; davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK’nın 353/1-b.1 maddesi uyarınca esastan reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir. Gerekçeli karar başlığına davacı olarak Türkiye Gençlik ve Eğitim Hizmet Vakfı adına yetkili ... yazılması gerekirken, sadece ... yazılmış olmasının maddi hatadan kaynaklandığı ve mahallinde düzeltilebileceği anlaşılmakla, bu husus bozma nedeni yapılmamıştır. Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat ve yayın istemlerine ilişkindir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık, CHP Genel Başkanı olan davalının 02.12.2014 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapmış olduğu grup toplantısındaki konuşmada davacı vakıf hakkında sarfettiği sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi ve ulaşılacak sonuca göre manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere TBK'nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesi; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar… Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” hükmünü içermektedir. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini tespit etmek üzere uygulamaları ile bir takım kriterler belirlemiştir. Bu kriterler: 1-Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). 2-Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. 3-Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu: AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08 Temmuz 1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). İfade özgürlüğü; haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilme, düşünce, tavır ve kanaatlerinden dolayı kınanmama ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilme, anlatabilme, savunabilme, başkalarına aktarabilme ve yayabilme imkânlarına sahip olma anlamlarına gelir. Düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve bu konuda başkalarını ikna çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü demokrasinin işleyişi için hayati önemdedir. Aynı zamanda demokratik toplumun temelini oluşturan, toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel unsurlardan olup bu özgürlük, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil; incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü; yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. Ancak belirtmek gerekir ki ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Başta siyasi kişiler olmak üzere, en geniş hâlde dahi ifade özgürlüğünün, kişilerin itibarına zarar verecek boyuta ulaşmaması gerekir. Bu gereklilik, temel hak ve hürriyetlerin; kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiğini belirten Anayasa'nın 12. maddesinin ikinci fıkrasından doğan bir zorunluluktur. Bu itibarla, Anayasa'nın 26. maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden biri de başkalarının şeref ve itibarının korunmasıdır. Müdahale edilen ifade özgürlüğü ile davacının müdahale edilen şeref ve itibar hakkının korunması arasında adil bir dengenin gözetilip gözetilmediğinin karar yerinde değerlendirilmesi de gerekecektir. İfade özgürlüğü, temsil ettikleri seçmenlerinin kaygılarına dikkat çektikleri ve onların menfaatlerini savunmak zorunda oldukları için halkın seçilmiş temsilcileri bakımından özel bir öneme sahip olup bu değerlendirmenin de özel olarak yapılması gerekirse de çatışan haklar arasında dengeleme yapılabilmesi için kullanılan ifadelerin türünün, kamusal tartışmalara katkı sunma kapasitesinin, ifadelere yönelik kısıtlamaların niteliğinin ve kapsamının, ifadelerin kimin tarafından dile getirildiğinin, kime yöneldiğinin, tarafların ünlülük derecelerinin ve ilgili kişilerin önceki davranışlarının, kamuoyu ile diğer kişilerin kullanılan ifadeler karşısında sahip oldukları hakların ağırlığının gözetilmesi de gerekmektedir. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davaya konu açıklama ve konuşmaların yapıldığı tarihlerde, davacı özel hukuk hükümlerine tabi bir vakıf, davalı ise ana muhalefet partisinin genel başkanı olup siyasetçi sıfatını taşımaktadır. Davalının taşıdığı sıfat itibariyle, ülkede meydana gelen yahut gelme ihtimali bulunan siyasi, ekonomik, sosyal ve toplumsal olaylarla ilgili görüş ve düşüncelerini açıklaması, gerektiğinde yönetim makamında bulunanlar aleyhine sert, incitici ve ağır eleştirilerde bulunması gerek Dairemizin gerekse AİHM’nin istikrar kazanmış uygulamalarında kabul edilebilir bir durumdur. Ancak davacı, konuşma tarihinde özel hukuk hükümlerine tabi bir vakıf olup, siyasi bir kişilik değildir. Davalının eleştiri ve değerlendirmelerini başka türlü ifade etme imkanı varken, konuşmasında davacı vakıf için “siyasi nüfuz sonucu elde edilen rüşvet havuzu”, “rüşvetin merkezi” şeklinde doğrudan olgu isnadında bulunur tarzda, kesin yargı içeren şekilde beyanda bulunması nedeniyle özle biçim arasındaki denge bozulmuştur. Gerçekleşen eylem ile kamuoyunu bilgilendirme ve eleştirinin ötesinde, davacının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu anlaşılmaktadır. İfade özgürlüğünün sınırsız olmaması, ifade özgürlüğü kullanılırken ödev ve sorumluluklara özen gösterilmesi gerekliliği karşısında, davacıya yönelik kullanılan ifadeler, davacının kişilik haklarına saldırı oluşturacak nitelikte olup, eleştiri sınırlarını aşacak boyuta varmıştır. Açıklanan nedenlerle; mahkemece davacı yararına uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle istemin tümden reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygun düşmemiştir. Bu nedenle, Bölge Adliye Mahkemesi kararı kaldırılarak, ilk derece mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile temyiz edilen Bölge Adliye Mahkemesi kararının HMK 373/1. maddesi gereğince kaldırılmasına ve İlk Derece Mahkemesi kararının HMK’nın 371. maddesi uyarınca BOZULMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 8.400,00 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davacıya verilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 06.12.2022 tarihinde üye ... ve ...'ün karşı oyu ve oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere göre yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün onanması görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma kararına katılmıyorum.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Borçlar Hukuku Genel Hükümler

Bir banka, tüm müşterilerine sunduğu standart kredi sözleşmesi metninin 18. maddesine "Banka, dilediği zaman faiz oranlarını tek taraflı olarak artırma yetkisine sahiptir" şeklinde bir hüküm koymuştur. Müşteri (M) de bu sözleşmeyi imzalamıştır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun genel işlem koşullarına ilişkin hükümlerine göre bu kaydın geçerliliği nedir?

A) Geçerlidir, çünkü (M) sözleşmeyi imzalamıştır.
B) Geçerlidir, çünkü bankalar kanunla yetkilendirilmiş kuruluşlardır.
C) Yazılmamış sayılır, çünkü düzenleyene tek yanlı olarak karşı taraf aleyhine değişiklik yapma yetkisi vermektedir.
D) İptal edilebilirdir, (M)'nin 1 yıl içinde iptal etmesi gerekir.
E) Geçerlidir, ancak (M)'nin bu koşulu müzakere ettiği kabul edilir.

Bu maddeyle ilgili 3 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol