Türk Borçlar Kanunu 47. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 47- Temsil olunanın açık veya örtülü olarak hukuki işlemi onamaması hâlinde, bu işlemin geçersiz olmasından doğan zararın giderilmesi, yetkisiz temsilciden istenebilir. Ancak, yetkisiz temsilci, işlemin yapıldığı sırada karşı tarafın, kendisinin yetkisiz olduğunu bildiğini veya bilmesi gerektiğini ispat ederse, kendisinden zararın giderilmesi istenemez.
Hakkaniyet gerektiriyorsa, kusurlu yetkisiz temsilciden diğer zararların giderilmesi de istenebilir.
Sebepsiz zenginleşmeden doğan haklar saklıdır.
III. Saklı hükümler
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
8 karar eşleşti
6. Hukuk Dairesi, 2023/2530 E., 2024/3281 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi
nleşen hususlar var ise bu hususlar dikkate alınarak değerlendirme yapılıp yeniden oluşturulacak konusunda uzman bilirkişi heyetinden tutanaklara yönelik rapor alınması, eğer beraat kararı kesinleşir ise tüm dosya kapsamındaki deliller ile TBK’nın 40-48. maddeleri uyarınca davalı çalışanının dava konusu işlerde, ceza dosyasındaki tutanaklar haricinde, yaptığı işlemlerin olup olmadığı ve var ise iş
6. Hukuk Dairesi 2023/2530 E. , 2024/3281 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/2712 E., 2023/310 K.
BİRLEŞEN 2012/83 ESAS SAYILI DOSYADA
HÜKÜM/KARAR : Esastan Ret
İLK DERECE MAHKEMESİ: İstanbul 6. Asliye Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2021/301 E., 2022/228 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı-birleşen dosyada davalı vekilince duruşmasız, davalı-birleşen dosyada davacı vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 08.10.2024 tarihinde duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir.
Belli edilen günde asıl dosyada davalı-birleşen dosyada davacı vekili Avukat ...ile asıl dosyada davacı-birleşen dosyada davalı vekili Avukat ...'ın gelmiş olmlarıyla duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için uygun görülen saatte Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlenerek dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
Uyuşmazlık eser sözleşmesinden kaynaklanmakta olup, taşeron tarafından açılan asıl davada iş bedelinin tahsili, yüklenici tarafından açılan birleşen davada ise dava konusu işler ile ilgili verilen avansın iadesi için başlatılan takiplere yapılan itirazın iptali ile takibin devamı ve icra inkar tazminatına hükmedilmesi istemlerine ilişkindir.
Asıl davada davacı vekili dava dilekçesinde özetle; İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21343 sayılı dosyası bakımından, taraflar arasında Atatürk Havalimanı Önü Katlı Kavşak ve Bağlantı Yollarının Düzenlenmesi İşinin Altyapı ve Deplase işlerinin yapımı için 09.01.2009 tarihli Taşeronluk Sözleşmesi imzalandığı, sözleşme kapsamında işin tamamlanarak davalı işverene teslim edildiğini, hafriyatın ariyetten kesin depoya nakli ve döküm bedeli sözleşme haricinde müvekkili tarafından yapıldığını, bakiye iş bedeli alacağının KDV ilavesi ile 5.085.418,29 TL olup ödenmediği, İstanbul 7. İcra Müdürlüğünün 2011/21344 sayılı dosyası bakımından, taraflar arasında Atatürk Havalimanı Önü Katlı Kavşak ve Bağlantı Yollarının Düzenlenmesi İşinin Altyapı ve Deplase işlerinin yapımı için 09.01.2009 tarihli Taşeronluk Sözleşmesi kapsamında genel proje değişikliği nedeni ile yeniden yapılan imalat bedeli, T kolu kazık imalatlarının yapılması ve kazık çakma makinesinin çalışması için güzergah boyunca mavi 0,64 mm ocak malzemesi doldurulması, davalının kendisinin yaptığı elektrik işlerinde davacıdan aldığı malzeme, makine ve geçici işçilik bedeli ile davalının kendisinin yaptığı kullandığı benzin ve motorin bedeli toplam 4.745.851,97 TL alacağın bulunduğunu, avans olarak ödenen 1.994.521.51 TL mahsubundan sonra bakiye 2.751.330,46 TL'nin ödenmediği, İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21342 sayılı dosyası bakımından davalının yaptırdığı sözleşme dışı heykel+havuzlu kavşak yağmur suyu hattı+ 2000 lik hat kazı hattı için davalı yetkilisi ...tarafından imzalanan 27.07.2011 tarihli hakediş raporuna dayalı 400.000,00 TL alacağın bulunduğunu ve ödenmediğini, İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/213413 sayılı dosyası bakımından ise davacı taşeronun yaptığı Küçükyalı Deresi E-5 üstü ıslah ve yanyol eksikliklerinin tamamlanması inşaatı hakediş bedeli olarak 219.888,71 TL’lik 03.11.2011 tarihli 008606 sayılı faturanın düzenlenerek davalıya tebliğ edildiğini, iş bedelinin ödenmediğini, bu durumda davalıdan toplam 10.451.158,51 TL alacaklı olmasına rağmen avans olarak ödenen 1.994.521,51 TL mahsubundan sonra davalıdan toplam 8.456.637,00 TL tutarında alacakları olduğu belirterek alınan takip dosyalarında davalının itirazının iptali ile takibin devamına ve %40'dan az olmamak üzere inkar tazminatı ile sorumlu tutulmasına karar verilmesini, birleşen davada yüklenici vekili ise; usulüne uygun tutulan defterlerine göre davalının 1.994.532,51 TL borçlu göründüğünü, bunun önceden verilmiş avans niteliğinde ödeme olduğunu, davalının yapmayı taahhüt edip yapmadığı işler için aleyhine başlattıkları icra takiplerine itiraz ettiğini açıklanan nedenle itirazın iptali ve takibin devamına ve icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
Asıl dava dosyasında davalı cevap dilekçesinde özetle; davacının herhangi bir alacağı olmadığını, tutanakları imzalayan kişinin kendilerini temsile yetkili kişi olmadığını, hakkında ceza davası olduğunu, yapılan işlerin bedellerinin ödendiğini, sözleşme dışı iş olmadığını, yapılan işlerin sözleşme kapsamı içerisinde olduğunu, davacının işçilik ve malzemelere ilişkin taleplerinde haksız olduklarını, bu işin kendilerine değil davacıya ait işler kapsamında olduğunu, heykelli kavşak yönünden idare ile heykeltraş arasında dava olduğu, idarece kendilerine de bedel ödenmediği, sözleşmenin 12. maddesi gereği kendilerine ödeme yapılmadan davacıya ödeme yapılmayacağı, Küçükyalı deresine ait işte ise kesin hesabın yapılarak verilmediğini, kendilerinin kesin hesap yapmak zorunda kaldıklarını, kesin hesabın idarece onayından sonra gecikme ceza vb kesintiler de düşülerek alacak var ise ödeneceğini, şu an için kendilerinin alacaklı göründüğünü, sözleşme dışı olarak yapıldığı iddia edilen işlerin sözleşme dahilinde işleme alındığını, Taşeron Sözleşmesinin 22/c bendi uyarınca kazıdan çıkan fazlalığın ariyete nakli ve ariyet bedelinin ödenmesinin taşerona ait olduğunu, davacının kesin hak edişleri idare tarfından onaylanmayan hesaplamalar yaparak alacaklı olduğunu iddia ettiğini, Taşeron Sözleşmesinin 12. maddesinin dikkate alınması gerektiğini, Küçükyalı Deresi ile ilgili olarak kesin hakedişin yapılmadığını, idareden sonuç beklendiğini, davacının yapmakla yükümlü olduğu ve düzenlemediği hakedişe ilişkin hak iddia edemeyeceğini, bu işle ilgili olarak kesin hesabın henüz idare tarafından onaylanmadığını, onaylanması halinde davacı taşeronun da kesin hakedişin düzenleneceğini, davalının davacıdan alacaklı olduğunu belirterek davanın reddi ile %40'dan az olmamak üzere kötü niyet tazminatına hükmedilmesini, birleşen dava dosyasında davalı taşeron vekili cevap dilekçesinde; sözleşme dışı yaptıkları iş nedeni ile alacaklı olduklarını, davacıya borçlarının olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
İstanbul 6. Asliye Ticaret Mahkemesi'nce; Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2018/270 Esas sayılı dava dosyasına konu tutanak, talimat ve belgeler yönünden eylemlerin ceza hukuku bakımından neticelerine ilişkin olduğu, bu belgelerin hukuk yargılamasındaki delil değerlerinin, aynı zamanda maddi hukuk alanında bu belgelere hukuki sonuç bağlanıp bağlanmadığının takdir yetkisinin hukuk hakimine ait olduğu, şantiye şefi ve proje müdürünün onayı olmadan davalı yüklenicinin şantiye şefinin onay ve imzaları ile yükümlülük altına sokulamayacağı kabul edilerek şantiye şef tarafından düzenlenen tutanak ve talimatların geçersiz sayıldığı, yerinde yapılan inceleme sonucu düzenlenen bilirkişi raporlarının kapsamı ve her iki bilirkişi raporunun ortak saptamaları dikkate alınarak İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21341 sayılı takip dosyasında; 15.10.2004 tarihli sözleşme kapsamında bulunan bu işin kesin hesabı sonucu ortaya çıkan ve %5 nakit teminat kesintisi karşılığı olarak davalı yüklenici tarafından tutulan 12 nolu kesin hakediş alacağı olan KDV dahil 219.888,71 TL'nin ödenmesi ve alacağın likit nitelikte olduğu, İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21342 sayılı takip dosyasında; davacı taşeron tarafından davalı yükleniciden Atatürk Havalimanı önündeki heykel+havuzlu kavşak+yağmur suyu hattı+ 2000'lik hat kazı ile ilgili talebi yönünden 23.11.2010 tarihli 1 nolu hakedişin hazırlandığı ve davalı işveren adına Ali Ömer Çiçekoğlu tarafından onaylandığı, bu miktarın davacıya ödenmesi gerektiği ve alacağın likit nitelikte olduğu, İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21343 Esas sayılı takip dosyasında; davacı yüklenici tarafından davalı işveren hakkında Atatürk Havalimanı Önü Katlı Kavşak ve Bağlantı Yollarının Düzenlenmesi İşi ile ilgili hafriyat toprağının nakli ve döküm bedeli alacağına ilişkin olarak taraflar arasında düzenlenen sözleşmenin 22.j maddesi gereğince davacının sadece kazıdan çıkan kazı fazlası toprağın ariyete (geçici depoya) taşınması ve dökümünden sorumlu iken, davalı ve dava dışı iş sahibi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı arasındaki sözleşmede, davalının kazıdan çıkan kazı fazlası malzemenin kesin depoya taşınması ve depoya dökülmesinden sorumlu olduğu, bu durumda ariyetten kesin depoya taşınan kazı fazlası malzemenin kesin depoya dökümünün sözleşme dışı bir iş olduğu, davacı alacağının hak edişte % 30 tenzilata tabi tutulduğu, her iki tarafın da bu tenzilat oranına itiraz etmedikleri, bu nedenle % 30 tenzilatın uygulanması gerektiği ve alacağın likit nitelikte olmadığı, İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21344 sayılı takip dosyasında; Atatürk havalimanı önü haklı kavşak ve bağlantı yollarının düzenlenmesi inşaat işinde ilave işlere ait 4.745.851,97 TL'lik hakediş alacağından davalının 1.994.521,51 TL'lik avans ödemesi düşüldükten sonra 2.751.330,00 TL'nin tahsili için icra takibine geçildiği, malzemelere ilişkin olarak tarafların kabulünde olan tutanakların her iki bilirkişi raporunda değerlendirildiği, davalının kendi yaptığı işlerle ilgili olarak davacıdan ödünç yakıt aldığı ve bunlarla ilgili olarak 294 adet tutanak düzenlendiği, iki bilirkişi kurulu raporu arasındaki fark sadece KDV alacağına ilişkin olduğu, "T Kazık ve Platform İşi" ile "Mavi Poz" kullanıma ilişkin kalemlere yönelik talepte ise mavi poz kullanımına ilişkin iddianın kanıtlanamadığı, davacının hafriyatın saha dışına taşınması ile ilgili alacağın 15 no.lu hakedişte hesaplanıp kendisine ödendiği ve talebin mükerrer nitelikte olduğu, bu durumda; belirtilen alacak kalemleri ile ilgili olarak davacıya platform yapımı işi için 379.163,10 TL'nin daha ödenmesi gerektiği, açıklanan ve kabul edilebilir alacak kalemlerinin toplanılması sonucunda (392.204,14 +109.677,87 + 88.989,96 + 379.163,10 TL) davacının anılan takip dosyasında ve takip tarihi itibarıyla davalı işverenden toplam alacağının 970.034,20 TL olduğu, buna aşan alacak isteminin kanıtlanamadığı, davalı tarafından davacıya 1.994.521,51 TL avans ödemesi yapıldığı, avans tutarından hesaplanan davacı alacağının düşülmesi sonucunda davalı işverenin bakiye 997.019,96 TL daha alacağının bulunduğu, reddedilen alacak kalemleri ile ilgili olarak davacının takiplerinde haksız olmakla birlikte kötü niyetli olduğu kanıtlanamadığı, birleşen davada ise; yüklenici tarafından iddia edilen alacak tutarından işverenin avans ödemesi düşüldükten sonra kalan tutar için icra takibi başlatıldığı, taşeronun talebi doğrultusunda takas mahsup işlemi yapılarak anılan takip dosyasında başka alacağının kalmadığının belirlendği ve bu dosyadaki taşeron alacağı 970.034,20 TL olarak belirlendiğinden bakiye avans tutarı olan 997.019,86 TL'nin işverene tarafından iade etmesi gerektiği, alacağın likit nitelikte olduğu gerekçesi ile asıl davanın kısmen kabulüne, İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21343 sayılı dosyasında davalının itirazının 1.805.197,00 TL için iptaline, takibin bu miktar üzerinden ve takip tarihinden itibaren davacı talebini aşmayacak şekilde tahsile kadar değişen oranlarda avans faizi yürütülmek suretiyle takip talebindeki diğer koşullarla devamına, fazla istemin reddine, koşulları oluşmadığından davacının inkar tazminatı isteminin reddine, İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21341 sayılı dosyasında davalının itirazının 219.888,71 TL için iptaline, takibin bu miktar üzerinden ve takip tarihinden itibaren davacı talebini aşmayacak şekilde tahsile kadar değişen oranlarda avans faizi yürütülmek suretiyle takip talebindeki diğer koşullarla devamına, fazla istemin reddine, davalının % 20 (43.977,74 TL) oranında inkar tazminatı ile sorumlu tutulmasına, İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21342 sayılı dosyasında davalının itirazının 400.000,00 TL için iptaline, takibin bu miktar üzerinden ve takip tarihinden itibaren davacı talebini aşmayacak şekilde tahsile kadar değişen oranlarda avans faizi yürütülmek suretiyle takip talebindeki diğer koşullarla devamına, fazla istemin reddine, davalının % 20 (80.000,00 TL) oranında inkar tazminatı ile sorumlu tutulmasına, İstanbul 7. İcra Müdürlüğünün 2011/21344 sayılı dosyasında davacının alacağının toplam 970.034,20 TL olduğunun tespitine, ancak bu takip dosyası ile ilgili olarak davacı tarafından takas mahsup isteminde bulunulduğundan davalı birleşen davacı alacağının takas ve mahsubu sonucunda bu takip dosyasında bakiye alacak bulunmadığından bu konudaki davanın reddine, tüm takip dosyaları ile ilglii olarak reddedilen kısım yönünden davacının takibinde haksız olmakla birlikte kötü niyetli olduğu kanıtlanamadığından davalı yanın kötü niyet tazminatı isteminin reddine, birleşen İstanbul 12 Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2012/83 Esas sayılı dosyasında davanın kısmen kabulüne, İstanbul 3. İcra Müdürlüğü'nün 2011/20069 sayılı takip dosyasında davalının itirazının 997.019,86 TL için iptaline, takibin bu miktar üzerinden ve takip tarihinden itibaren davacı talebini aşmayacak şekilde yasal faiz yürütülmek suretiyle takip talebindeki diğer koşullarla devamına, fazla istemin hukuki yarar bulunmadığından usulden reddine, davalının % 20 (199.403,97 TL) oranında inkar tazminatı ile sorumlu tutulmasına karar verilmiştir.
İlk derece mahkemesi kararına karşı taraflar vekilince istinaf yoluna başvurulması üzerine, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi tarafından istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir.
Bu karara karşı davacı-birleşen dosyada davalı vekilince duruşmasız, davalı-birleşen dosyada davacı vekilince duruşmalı olarak süresinde temyiz yoluna başvurulması üzerine dosya olarak incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
1-Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere ve özellikle; İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21344 sayılı dosyasında ödenmediği gerekçesi ile hakkında takip başlatılan davalının yaptığı elektrik işlerinde davacıdan aldığı malzeme, makine ve geçici işçilik bedeli ile davalının kendisinin yaptığı kullandığı benzin ve motorin bedeli yönünden tarafların ortak imzaladığı ve ceza davası konusu olmayan tutanaklara göre hesaplama yapıldığı, mahkemece aldırılan her iki raporda da KDV hariç hesaplanan alacağın aynı olduğu, imzalı tutanaklarda fiyat farkının bulunduğu ve bu durumun taraflarca kabul edildiği, davalı tarafından değerlendirilmediği iddia edilen alacak için mahsup talebi olmadığı, alacak likit olduğundan icra inkar tazminatına hükmedilmesinin usul ve yasaya uygun olduğu, kötü niyetli takip başlatıldığının ispatlanamadığı, İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21342 sayılı dosyasında hak edişin davalı tarafından imzalanması nedeni ile alacağın likit kabul edilmesi ve icra inkar tazminatına hükmedilmesinin doğru olduğu ve birleşen dava konusu avansın tüm işlere yönelik verildiği iddia edilse de hangi iş için ne kadar avans verildiğinin dosya kapsamında ispatlanamadığı ve bu nedenle tek bir takipte mahsup edilmesinde hata olmadığı anlaşılmakla, davalı-birleşen dosya davacısı vekilinin diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddine karar verilmiştir.
2-Davacı birleşen dosya davalısı ile davalı birleşen dosya davacısının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “bekletici sorun” ve “ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesi için bağlayıcı olup olmadığı” hususunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun “Bekletici Sorun” başlıklı 165. maddesinde; “(1) Bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir davaya, idari makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise mahkemece o davanın sonuçlanmasına veya idari makamın kararına kadar yargılama bekletilebilir.(2) Bir davanın incelenmesi ve sonuçlandırılması başka bir davanın veya idari makamın çözümüne bağlı ise mahkeme, ilgili tarafa görevli mahkemeye veya idari makama başvurması için uygun bir süre verir. Bu süre içinde görevli mahkemeye veya idari makama başvurulmadığı takdirde, ilgili taraf bu husustaki iddiasından vazgeçmiş sayılarak esas dava hakkında karar verilir” düzenlemesine yer verilmiştir.
Bu düzenleme gereğince bir davada hüküm verilmesi, başka bir davada incelenmekte ve kesin olarak karara bağlanacak olan bir hukukî ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise, o davanın sonuçlanması beklenmek üzere yargılama ertelenebilir. Hâkim, o davanın sonuçlanmasını kendi bakmakta olduğu dava için bekletici sorun yapabilir.
Bilindiği üzere ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesinde görülmekte olan davaya etkisi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 74. maddesinde düzenlenmiş olup; hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin kesinleşmiş kararları karşısında ilke olarak bağımsız kılınmıştır. Bu ilke, ceza kurallarının kamu yararı yönünden bir yasağın yaptırımını; aynı uyuşmazlığı kapsamına alan hukuk kurallarının ise kişi ilişkilerinin Medeni Hukuk alanında düzenlenmesi ve özellikle tazmin koşullarını öngörmesi esasına dayanmaktadır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 74. maddesinde; “Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz” şeklinde yer almaktadır.
Bu açık hüküm karşısında, ceza mahkemesince verilen beraat kararının, kusur ve derecesinin, zarar tutarının, temyiz gücü ve yükletilme yeterliğinin ve illiyet gibi esasların hukuk hâkimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır.
Hukuk hâkiminin yukarıda açıklanan bu bağımsızlığı sınırsız değildir. Gerek öğretide ve gerekse Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hâkiminin tespit ettiği maddi olaylarla ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hâkiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır.
Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hâkimini bağlar. Ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusunda kesinleşmiş kabul bulunması hâlinde, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir.
Somut olayda, dava konusu işler ile ilgili Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2018/270 Esas sayılı ceza davasında yargılama yapıldığı ve Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nce sanıklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve beraat kararları verildiği, beraat kararlarının henüz kesinleşmediği anlaşılmaktadır. Bu durumda, yargılaması devam eden ceza davasında sübuta eren maddi olguların TBK’nın 74. maddesi uyarınca hukuk mahkemesini bağlayıcı mahiyette olduğu dikkate alındığında tutanaklar esas alınmadan yargılama yapıldığından bahisle ceza dosyasının bekletici mesele yapılmaması usul ve yasaya aykırı olmuştur.
Ayrıca, 6098 sayılı TBK'nın 40. maddesinde yetkili bir temsilci tarafından diğer bir kimse ile yapılan sözleşmeden doğan alacak ve borçların o kimseye ait olacağı düzenlenmiştir. Buna göre yetkili değil ise, imzalayan şahsen sorumlu olur. Aynı Kanun'un devam eden 46. maddesinde de bir kimse yetkili olmadığı halde başkası adına hukuki işlem yapmışsa, temsil edilen kişi icazet vermedikçe alacaklı veya borçlu olmayacağı belirtilmiştir. Bu temsilci yetkisiz olsa dahi temsil olunanın sonradan icazet vermesi ya da kendi adına yapılan hukuki işlemi benimsemesi halinde baştan itibaren hukuki işlem geçerli ve temsil olunanı bağlayıcı olacaktır.
Somut olayda; davacının talep ettiği iş bedellerine ait tutanakların davalı çalışanı tarafından imzalandığı, davalının bu tutanakları ve içeriğini kabul etmediği anlaşılmış olup mahkemece davalı çalışanı Tekin Aydöner'in çalıştığı dönemlere yönelik yaptığı benzer işlemlerin temsil olunan tarafından benimsenip benimsenmediği, onanıp onanmadığı hususunda herhangi bir inceleme yapılmadan tutanakların geçersiz sayılıp eksik inceleme ile yargılama yapılması hatalı olmuştur.
Bununla birlikte, mahkemece yargılama sırasında iki farklı heyetten rapor alınmıştır. İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21343 sayılı dosyası bakımından, taraflar arasında Atatürk Havalimanı Önü Katlı Kavşak ve Bağlantı Yollarının Düzenlenmesi İşinin Altyapı ve Deplase işlerine yönelik kazı malzemesinin nakline yönelik olarak alınan ilk raporda işin sözleşme kapsamında olduğu, ikinci raporda ise taraflar arasında imzalanan sözleşmenin 22.j maddesi gereği işin sözleşme dışı iş niteliğinde olduğu kanaatine varılmıştır. Mahkemece raporlar arasındaki çelişki giderilmeden ve eksik inceleme ile sözleşmenin 3. maddesi, özel teknik şartnamenin A4, C4 ve D1 maddeleri değerlendirilmeden sözleşmenin 22.j maddesi gereği işin sözleşme dışı iş olduğu kabul edilmiştir. Ayrıca kabule göre sözleşme dışı işlerde sözleşmedeki tenzilatın uygulanması hatalı olmuş bunun yanında da dava konusu sözleşmeye ait tenzilat oranı % 55 iken talep konusu olmayan havuzlu kavşak sözleşmesine ait %30 tenzilatın uygulanması da doğru olmamıştır.
İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21344 sayılı dosyasında ödenmediği gerekçesi ile hakkında takip başlatılan mavi 064 mm ocak malzemesi ile ilgili olarak da ilk raporda keşif yapılarak imalatın yapılmadığının belirlendiği, ek raporda itiraz üzerine tespit raporunun da değerlendirilerek görüşün tekrar edildiği, 2. raporda işin yapılıp yapılmadığı konusunda hiç bir değerlendirme yapılmadan hesaplama yapıldığı, mahkemece de tutanaklara itibar edilmediği gerekçesi ile talebin reddedildiği anlaşılmıştır. Bu durumda mahkemece, tespit raporu ile mahkemece aldırılan ilk rapor arasındaki çelişki giderilmeden ve tespit raporu dikkate alınmadan karar verilmesi doğru olmamıştır.
İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21341 sayılı dosya bakımından ise her ne kadar davacı tarafından kesin hesap sunulmuş olsa da kesin hesapta davalının imzasının bulunmadığı, dava konusu işe yönelik dava dışı iş sahibi ile davalı arasında yapılan kesin hesapta davalının borçlu çıktığı ve belirlenen bu borcu dava dışı iş sahibine ödemesi nedeni ile teminatların iade edildiği anlaşılmakla taraflar arasındaki dava konusu işe yönelik kesin hesap çıkarılmadan ve sözleşmenin 7.3. maddesinde yüklenicinin iş sahibi ile yaptığı hakedişlerini geçmeyecek şekilde taraflar arasında hakediş düzenleneceği maddesi üzerinde durulmadan karar verilmesi de hatalı olmuştur. Kabule göre de mahkemece alınan ilk raporda; net bir hesaplama yapılamayacağının belirtildiği, 2. raporda, belirtilen açıklamalar gereği bedelin verilmesi gerektiği bildirilmesine rağmen herhangi bir açıklama yapılmadığı ve dayanak yapılan sözleşmenin 7. maddesinin Küçükyalı Deresi E-5 Üstü Islahı ve Yanyol Eksikliklerinin Tamamlanması İşine ait sözleşmeye ait olmadığı, dava konusu olmayan Atatürk Havalimanı Önü Katlı Kavşak ve Bağlantı Yollarının Düzenlenmesi İnşaatı'na ait sözleşme maddesi olduğu, hüküm kurmaya elverişli olmayan rapordaki tespitlere göre karar verilmesi de doğru olmamıştır.
Bu durumda mahkemece yapılacak iş; Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2018/270 Esas sayılı davasının sonucunun TBK'nın 74. ve HMK'nın 165. maddeleri uyarınca bekletici ön mesele sayılıp beklenerek, kesinleştiğinde ceza dosyası ve eklerinin de dosya içerisine alınıp, yukarıda 2 nolu bentte belirtilen açıklamalar kapsamında ceza dosyasındaki deliller ve kesinleşen hususlar var ise bu hususlar dikkate alınarak değerlendirme yapılıp yeniden oluşturulacak konusunda uzman bilirkişi heyetinden tutanaklara yönelik rapor alınması, eğer beraat kararı kesinleşir ise tüm dosya kapsamındaki deliller ile TBK’nın 40-48. maddeleri uyarınca davalı çalışanının dava konusu işlerde, ceza dosyasındaki tutanaklar haricinde, yaptığı işlemlerin olup olmadığı ve var ise işlemlerin davalı tarafından onaylanıp onaylanmadığının araştırılarak bu şekilde imzalanan ve davalı tarafından kabul edilen işler var ise bu hususun da değerlendirilmesi, İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21343 sayılı dosyası bakımından, taraflar arasında Atatürk Havalimanı Önü Katlı Kavşak ve Bağlantı Yollarının Düzenlenmesi İşinin Altyapı ve Deplase işlerine yönelik kazı malzemesinin nakli işinin sözleşme dışı iş mi, sözleşme kapsamında iş mi olduğu ve İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21344 sayılı dosyasında ödenmediği gerekçesi ile hakkında takip başlatılan mavi 064 mm ocak malzemesi ile ilgili işin yapılıp yapılmadığı, yapıldı ise sözleşme dışı iş olup olmadığının tespit ettirilip, İstanbul 7. İcra Müdürlüğü'nün 2011/21341 sayılı dosyada ödenmesi talep edilen alacak için taraflar arasındaki dava konusu işe yönelik sözleşmenin 7.3. maddesindeki düzenlemeler de dikkate alınacak şekilde kesin hesap çıkartılması ve bu konularda raporlar arasındaki çelişkiler giderilip Yargıtay denetimine elverişli rapor alınıp kesinleşen hususlar da dikkate alınarak sonucuna göre hüküm kurulmasından ibarettir.
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi'nce tarafların istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş ise de; eksik inceleme, hatalı değerlendirme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamış, ilk derece mahkemesi kararı ile bu karara karşı istinaf isteminin reddi kararı usul ve yasaya aykırı görülmüştür.
SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davalı-birleşen dosya davalısının diğer temyiz itirazlarının reddine, 2. bent uyarınca açıklanan nedenlerle tarafların temyiz itirazlarının kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı ile bu karara karşı yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararın usul ve yasaya aykırı olması nedeniyle HMK'nın 373/1. maddesi gereğince İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi kararı KALDIRILARAK; ilk derece mahkemesi kararının temyiz eden taraflar yararına BOZULMASINA, 28.000,00 TL duruşma vekalet ücretinin taraflardan karşılıklı alınarak Yargıtay duruşmasında vekille temsil olunan taraflara verilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden taraflara iadesine, dosyanın ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 08.10.2024 gününde oy birliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2021/701 E., 2022/275 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
Örtülü onama (zımni icazet) yoluyla da yetkisiz temsilcinin yaptığı işlemlerin kabul edilebileceği BK 39 (TBK 47) madde düzenlemesinden de açıkça anlaşılmaktadır.
Hukuk Genel Kurulu 2021/701 E. , 2022/275 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “limited şirketin esas sermaye artırımına ilişkin genel kurul kararlarının yokluğunun tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar, davalılar vekilinin temyiz istemi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili; müvekkilinin davalı şirkette %45 oranında pay sahibi olduğunu, müvekkilinin şirket yönetiminde olmaması ve zaman zaman yurt dışında yaşamasından faydalanan davalı şirket ortaklarının müvekkilinin imzasını taklit etmek veya ettirmek suretiyle genel kurulda kararlar aldıklarını, bu hususun müvekkili tarafından alınan imza incelemesine ilişkin uzman görüşleri ve tespit dosyasında alınan bilirkişi raporu ile sabit olduğunu, özellikle genel kurulda alınan sermaye artışına ilişkin kararlarla müvekkilinin davalı şirketteki payının %0,1 oranına düşürüldüğünü, müvekkilinin 23.10.1995 tarihinden itibaren davalı şirketin genel kuruluna katılmadığını ve bu tarihten itibaren davalı şirketin sevk ve idaresinde usulsüzlükler yapılmaya başlandığını, bu nedenle 23.10.1995 tarihinden itibaren toplantı çağrısı yapılmadan ve müvekkilinin imzası taklit edilmek suretiyle sahte imzalarla alınan tüm genel kurul kararlarının mutlak butlanla batıl ve yok hükmünde olduğunu ileri sürerek davalı şirketin 23.10.1995 tarihinden itibaren alınmış tüm genel kurul kararlarının ve şirket müdürü tarafından alınmış tüm kararların mutlak butlanla batıl ve yok hükmünde olduğunun tespiti ile müvekkilinin davalı şirkette %45 oranında pay sahibi olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiş; yargılama sırasında davalı şirketin genel kurul kararlarından sadece sermaye artışına ilişkin olanların mutlak butlanla batıl ve yok hükmünde olduğunun tespitini talep ettiğini beyan etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalılar vekili; davacının kötü niyetli davrandığını, dayandığı bilirkişi raporlarındaki imza incelemelerinin fotokopi üzerinden yapıldığını, fotokopi üzerinde yapılan incelemelerin bir delil olamayacağını, üstelik aynı olan imzaların bazılarının davacı tarafından kabul edilirken bazılarının kabul edilmemesinin hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğunu, davacının imzasını inkâr ettiği genel kurul toplantılarından birinde alınan karar doğrultusunda sermaye taahhüdü altındaki sermaye borcunu banka havalesi yoluyla ödediğini, ayrıca ticaretle iştigal eden davacının ticaret sicilinde ilan edilen genel kurul kararlarına 17 yıl geçtikten sonra itiraz etmesinin hakkın kötüye kullanılması olduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
Mahkeme Kararı:
6. İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 20.01.2016 tarihli ve 2014/673 E., 2016/24 K. sayılı kararı ile; davacının kendi kabulünde olan 09.11.1994 tarihli sermaye artış kararına göre pay oranının %40 olduğu, bundan sonra yapılan davaya konu sermaye artış kararlarında davacı adına atılan imzaların davacının eli ürünü olmadığı, davaya konu sermaye artış kararları ana sözleşme değişikliğine ilişkin olduğu için 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı TTK) 513/1 maddesinde öngörülen nisapla alınmadığından yok hükmünde olduğu, sermaye ödemesinin davacı tarafça yapıldığı kesin olarak kanıtlanamadığından bu durumun davacının yapılan işlemlere sonradan onay verdiği şeklinde yorumlanamayacağı, davacının dava hakkını bilerek kötüye kullandığına dair savunmayı kanıtlayan somut bir delil gösterilmediği, sadece uzun süre geçmiş olması davacının dava hakkını kötüye kullandığını ortaya koymayacağı, genel kurul kararlarının geçersizliğinin tespiti davası şirket tüzel kişiliğine yöneltilmesi gereken bir dava olup şirket ortağına veya yöneticisine husumet yöneltilemeyeceği gerekçesiyle genel kurul kararlarının yoklukla malul geçersiz kararlar olduğuna dair talep yönünden davalı ... aleyhindeki davanın pasif husumet ehliyeti yokluğu nedeniyle reddine, genel kurul kararlarının yoklukla malul geçersiz kararlar olduğunun tespiti talebine ilişkin davalı şirket aleyhine açılan davanın kısmen kabulü ile davalı şirketin 12.11.1997 Bakanlık onay tarihli, 17.09.1998 Bakanlık onay tarihli, 28.09.2001 tarihli, 17.06.2004 tarihli, 23.05.2005 tarihli, 16.10.2006 tarihli, 23.07.2008 tarihli, 14.12.2009 tarihli, 02.02.2010 tarihli ve 28.11.2011 tarihli sermaye artış kararlarının yoklukla malul geçersiz kararlar olduklarının tespitine, payın tespiti talebinin her iki davalı yönünden kısmen kabulü ile davacının davalı şirkette %40 oranında pay sahibi olduğunun tespitine, bakiye %60 payın davalı ...'a ait olduğunun tespitine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 28.11.2017 tarihli ve 2016/6325 E., 2017/6651 K. sayılı kararı ile; “…1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir.
2-Dava, davalı limited şirketin 23.10.1995 tarihinden sonra alınmış tüm sermaye artışına dair ortaklar kurulu kararlarının çağrısız ve davacının imzası taklit edilmek suretiyle alınmış olması nedeniyle mutlak butlanla batıl olduğunun tespiti ve davacının davalı şirketteki pay oranının tespiti istemine ilişkin olup mahkemece yukarıda yazılı gerekçeyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Her hak gibi genel kurul kararının butlanının ileri sürülmesi de dürüstlük kuralı çerçevesinde mümkündür.(TMK md.2) Bu kurala aykırı olarak dava ve itiraz yoluyla genel kurul kararının butlanına istinat edilemez.
Kararların butlanının ileri sürülmesinin hangi hallerde hakkın kötüye kullanılması olarak niteleneceğini veya hangi hallerde hakkın kötüye kullanılmasının söz konusu olamayacağını önceden belli ilkelere bağlamaya imkan yoktur. Hakim, butlanın ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı veya hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığını her olayda resen ve “ahval ve şartların heyeti umumiyesini göz önünde tutarak serbestçe takdir edecektir. (Anonim Ortaklıklarda Genel Kurul Kararlarının Hükümsüzlüğü, 2014 syf. 183-184 20, Prof.Dr. Erdoğan Moroğlu)
Davacı, 23.10.1995 tarihinden sonra alınan sermaye artırım kararlarının geçersiz olduğunu ileri sürmüştür. Davalılar da, davacının davalı şirketle aynı alanda faaliyet gösteren bir şirketin ortağı ve müdürü olduğunu, tacir olan davacının ticaret sicilinde ilan edilen ortaklar kurulu kararlarına 17 yıl geçtikten sonra itiraz etmesinin hakkın kötüye kullanılması mahiyetinde olduğunu savunmuştur.
Mahkemece, davaya konu sermaye artırım kararlarında davacıya atfen atılan imzaların davacının eli ürünü olmadığı, davacının dava hakkını bilerek kötüye kullandığına dair savunmayı kanıtlayan somut bir delil gösterilmediği, sadece uzun süre geçmiş olmasının davacının dava hakkını kötüye kullandığını ortaya koymayacağı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Ayrıca mahkemece 23.05.2005 tarihinde davacının yurt dışında olduğu, bu nedenle 23.05.2005 tarihli sermaye artırım kararının alındığı toplantıya katılmasının ve imza atmasının mümkün olmadığı belirtilmişse de dosyada mevcut Emniyet Müdürlüğü kayıtlarına göre davacının bu tarihte yurt dışında olmadığı anlaşılmaktadır.
Bu durumda mahkemece, yukarıdaki açıklamalar ışığında davacının davalı şirketle aynı alanda faaliyet gösteren bir şirketin ortağı ve müdürü olduğuna ilişkin iddia, sermaye artırım kararının alındığı tarihlerde davacının yurt dışında bulunmadığı ve aradan geçen süre de nazara alınarak alınan kararların butlanının ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı veya hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle hüküm tesisi doğru olmamıştır…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 15.01.2020 tarihli ve 2019/582 E., 2020/23 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, ilk kararda uzun süre geçmiş olmasının davacının dava hakkını kötüye kullandığını ortaya koymayacağının belirtildiği, yokluk hukukî durumunun zaman geçmekle değişmeyeceği ve hukuken yok hükmünde olan bir kararın zaman geçmesiyle varlık kazanamayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının davalı şirketle aynı alanda faaliyet gösteren bir şirketin ortağı ve müdürü olduğuna ilişkin iddia, sermaye artırım kararının alındığı tarihlerde davacının yurt dışında bulunmadığı ve aradan geçen süre de nazara alınarak alınan kararların yok hükmünde olduğunun ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı veya hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
III. ÖN SORUN
12. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle; Özel Daire bozma kararında dürüstlük kuralına aykırılık veya hakkın kötüye kullanılması yönünden değerlendirme yapılarak karar verilmesi gerektiği belirtilmiş ise de mahkemece ilk kararda bu konuda değerlendirme yapılarak karar verilmiş olduğundan dosyanın Özel Daireye gönderilmesinin gerekip gerekmediği hususu ön sorun olarak tartışılmış; yapılan görüşmelerde, makemece direnme kararında bozmaya cevap verildiği ve gerekçenin kuvvetlendirildiği bu nedenle temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca yapılması gerektiği sonucuna varılarak ön sorunun bulunmadığına oy çokluğu ile karar verilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
IV. GEREKÇE
13. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle genel kurul kararlarının hükümsüzlüğü hakkında açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır.
14. Hukukî işlem, bir veya birden çok kişinin hukuk düzeninin öngördüğü sınırlar içinde gerektiğinde diğer unsurlarla birlikte hukukî sonuçlar doğurmaya yönelik irade açıklamasından oluşan hukukî bir olgudur. İrade açıklamasının yönelmiş olduğu hukukî sonuç, bir hakkın veya hukukî ilişkinin kurulmasından, değiştirilmesinden, devredilmesinden veya ortadan kaldırılmasından ibaret olabilir. Bir hukukî işlemin meydana gelmesi, hüküm ve sonuçlarını doğurabilmesi, birden çok kişinin irade beyanına bağlı ise bu hukukî işlemlere iki veya çok taraflı hukukî işlem denir. Çok taraflı hukukî işlemler, sözleşme ve karar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Karar, aynı gruba dâhil kişilerin ortak bir iş veya amaca ilişkin olarak başkana yöneltilmiş irade beyanıdır. Dolayısıyla hukukî işlemlerin hükümsüzlük hâlleri “karar” için de geçerlidir. Dolayısıyla karar şeklindeki bir hukukî işlemin hükümsüz olması, onun yöneldiği hukukî sonucu gerçekleştirme gücünün olmadığı anlamına gelmektedir.
15. Sermaye şirketlerinde genel kurul kararlarının doğrudan veya dolaylı etkilerini gösterebilmeleri her şeyden önce hukuk kurallarına aykırı bulunmamalarına, hukuken mevcut ve geçerli olmalarına bağlıdır. Kararların mevcudiyet ve geçerlilik şartları, kanun koyucu tarafından şirketin, azınlığın, şirket alacaklılarının ve müstakbel pay sahiplerinin hak ve çıkarları ile kamu düzeninin diğer gerekleri göz önünde bulundurulmak suretiyle çeşitli kanun hükümleriyle tespit edilmiştir. Meydana gelişi veya içeriği bakımından bu hükümlere ve bunların ışığında düzenlenmiş olan şirket esas sözleşmesine aykırı bulunan kararlar hukuken hükümsüz olurlar. Genel kurul kararlarında bu hükümsüzlük, ihlâl edilen hukuk kuralının niteliğine göre iptal edilebilirlik, butlan veya yokluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
16. Genel kurul kararlarının hükümsüzlük hâllerinden iptal edilebilirlik anonim şirketlere yönelik olarak somut olaya uygulanması gereken 6762 sayılı TTK’nın 381. (6102 sayılı TTK’nın 445.) maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. 6762 sayılı TTK’nın 536. (6102 sayılı TTK’nın 622.) maddesi yollamasıyla anonim şirket genel kurul kararlarının iptali hakkındaki hükümlerin limited şirket için de uygulanması gerekecektir. 6762 sayılı TTK’nın 381. (6102 sayılı TTK’nın 445.) maddesi gereğince kanun veya esas sözleşme hükümlerine ve özellikle dürüstlük kuralına aykırı olan genel kurul kararları aleyhine, karar tarihinden itibaren üç ay içinde şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinde iptal davası açılabilecektir. İptal davasına konu bir genel kurul kararı, şekil veya içeriği bakımından sakat olsa bile iptaline dair hüküm kesinleşinceye kadar geçerli bir karar olarak kabul edilir. Süresinde ve usulüne uygun olarak açılan bir iptal davasında verilen iptal kararı kesinleşirse, bu karar geçmişe etkili olarak hüküm doğurur. Kararın alınmasından itibaren üç ay içinde dava açılmazsa veya açılan dava reddedilirse söz konusu aykırılık ve bu nedenle kararın iptal edilebilirliği artık ileri sürülemez.
17. Genel kurul kararlarının hükümsüzlük hâllerinden butlan, 6762 sayılı TTK’da ayrıca düzenlenmemiştir. Ancak 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 20. maddesinde düzenlenen butlan yaptırımı, genel kurul karalarının butlanı hakkında da uygulanmaktadır. Bu itibarla emredici hukuk kurallarına, ahlaka aykırı veya imkânsız olan genel kurul kararları da batıl sayılmaktadır. Öte yandan 6102 TTK’nın 447. maddesi ile genel kurul kararlarının butlanı açıkça düzenlenmiştir. Buna göre genel kurulun, özellikle; pay sahibinin, genel kurula katılma, asgari oy, dava ve kanundan kaynaklanan vazgeçilemez nitelikteki haklarını sınırlandıran veya ortadan kaldıran; pay sahibinin bilgi alma, inceleme ve denetleme haklarını, kanunen izin verilen ölçü dışında sınırlandıran; anonim şirketin temel yapısını bozan veya sermayenin korunması hükümlerine aykırı olan kararları batıldır. 6102 sayılı TTK’nın 447. maddesinde genel bir düzenleme yapılmamış, sadece örnek niteliğinde butlan sebepleri sayılmakla yetinilmiştir. Dolayısıyla 6102 sayılı TTK’nın 447. maddesinde sayılmayan durumlarda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 27. maddesi uygulanacak; emredici hukuk kurallarına, ahlaka, kamu düzenine ve kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan genel kurul kararları da batıl sayılacaktır.
18. Batıl bir hukukî işlem, unsurları itibariyle şeklen ve fiilen mevcut olmakla birlikte, konusu ve içeriği bakımından amaçlanan hukukî hüküm ve sonuçları daha başlangıçtan itibaren kesin olarak hükümsüzdür. Bu kesin hükümsüzlük kural olarak düzeltilemez nitelikte olup hukukî yararı bulunan herkes tarafından bir süre ile sınırlı olmaksızın ileri sürülebilir. Mahkemeye sunulmuş olan olaylardan anlaşılmak koşuluyla hâkim tarafından res’en göz önünde tutulur.
19. Genel kurul kararlarının hükümsüzlük hâllerinden olan yokluk, ne 6762 sayılı TTK’da ne de 6102 sayılı TTK’da düzenlenmemiştir. Yokluk yaptırımının kanunlarda düzenlenmemiş olması, yokluk yaptırımının hukukî işlem niteliğinde olan genel kurul kararları hakkında uygulanamayacağı anlamına gelmemektedir. Bir hukukî işlem, meydana gelişi bakımından emredici hukuk kurallarına aykırı ise o işlem yok hükmündedir. Meydana gelişe ilişkin olan emredici hukuk kuralları, hukukî işlemin unsurlarını oluşturan, onun mevcudiyet şartlarını belirleyen kurucu-şekli nitelikteki hükümlerdir. İçeriğe ilişkin emredici hukuk kurallarına aykırılık hâlinde butlan söz konusu olup hukukî işlem şeklen mevcut olmakla birlikte konusu ve içeriği bakımından amaçlanan hüküm ve sonuçları, daha başlangıçtan itibaren hiç kimseye karşı meydana gelmez. Kurucu-şekli nitelikteki emredici hukuk kurallara aykırılık hâlinde ise yokluk söz konusu olup kurucu unsurların veya kanuni şeklin eksikliği sebebiyle hukukî işlem şeklen meydana gelememektedir. Dolayısıyla butlanda hukukî işlemin meydana gelmesi için gerekli olan içerik unsurları vardır; fakat hukuk düzeni bu içerik bakımından amaçlanan sonuçların meydana gelmesini kesinlikle reddetmektedir. Yoklukta ise hukukî işlem için gerekli olan içerik şekli bakımdan dahi meydana gelmiş değildir (Tekinay, S. Sulhi/Akman, Servet/Burcuoğlu, Haluk/Altop, Atilla: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul, 1993, s. 378).
20. Görüldüğü üzere yokluk ve butlan arasında, sebepleri yönünden bir farklılık olmakla birlikte ayrıca bu iki kavrama bağlanan hukukî sonuçlar da, sınırlı da olsa, farklıdır. Bu farklardan birisi hukukî tahvil müessesesidir. Hukuken yok olan bir işleme hiçbir sonuç bağlanması mümkün değilken şeklen mevcut ancak batıl olan hukukî işleme hukukî tahvil yoluyla bir hukukî sonuç bağlanması mümkündür. Yokluk ile butlan arasındaki en önemli fark ise TMK’nin 2. maddesi gereğince hakkın kötüye kullanılması yasağı bağlamında ortaya çıkar. Butlan durumunda şekli anlamda bir genel kurul kararı mevcut olduğundan bu kararı ve butlan sebeplerini bilen bir kişinin aradan uzun bir süre geçtikten sonra dava veya itiraz yoluyla genel kurul kararının butlanına dayanması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olabilir. Hâkim butlanın ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı veya hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığını her olayda re’sen ve ahval ve şartların heyeti umumiyesini göz önünde tutarak serbestçe takdir edecektir (Moroğlu, Erdoğan: Anonim Ortaklıkta Genel Kurul Kararlarının Hükümsüzlüğü, İstanbul 2017, s. 194). Oysa yokluk durumunda, ortada şekli bakımdan dahi bir genel kurul kararı bulunmadığından bunun yokluğunun tespit edilmesinin istenmesi hiçbir şekilde hakkın kötüye kullanılması kapsamında değerlendirilemeyecektir (Moroğlu, s. 37).
21. Yokluğun bir hukukî işlemin kurucu unsurlarındaki eksikliği ifade etmesinden hareketle genel kurul kararlarının yokluğunun tespitine karar verilmesi için öncelikle kurucu unsurlarının neler olduğunun belirlenmesi gerekir. Genel kurul kararlarının kurucu unsurları “genel kurul” ve “karar”dır. Dolayısıyla bir genel kurul, kanunun öngördüğü kurucu-şekli emredici hükümlerine aykırı bir şekilde toplanmış veya kanunun öngördüğü kurucu-şekli emredici hükümlerine aykırı bir şekilde karar almışsa, alınan bu karar yoklukla maluldür. Örneğin usulüne uygun çağrı yapılmadan toplanan genel kurullarda alınan kararlar, toplantı ve karar nisaplarına riayet edilmeksizin alınan kararlar, Bakanlık temsilcisinin bulunması gerektiği hâllerde temsilci olmaksızın gerçekleştirilen toplantılarda alınan kararlar, hakkında hiç oylama yapılmadığı hâlde yapılmış gibi gösterilen kararlar kurucu-şekli unsurları eksik olduğundan yoklukla malul kararlardır.
22. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı vekili, müvekkilinin 22.07.1992 tarihinde davalı şirketin ortağı olduğunu, müvekkilinin davalı şirketin 23.10.1995 tarihinden itibaren hiçbir genel kurul toplantısına çağrılmadığını ve dolayısıyla hiçbir toplantıya katılmadığı, bu tarihten sonra alınan genel kurul kararlarında müvekkilinin imzasının taklit edilerek davalı şirketteki hissesinin %01 oranına düşürüldüğünü ileri sürmüştür. Dosya kapsamından davacının davalı şirketin genel kurul toplantılarına katılmadığı, imzaların davacıya ait olmadığı anlaşılmaktadır. Davalı şirket yönetici olan diğer davalı ...’un eldeki davaya konu eylemler nedeniyle İstanbul Anadolu 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 10.07.2018 tarihli ve 2014/69 E., 2018/485 K. sayılı kararı ile mahkumiyetine karar verilmiş ve karar derecattan geçerek kesinleşmiştir. Anılan dosyada davalı ... tarafından verilen ifadede; davacının şirkete uğramadığı, hiçbir toplantıya katılmadığı, sadece defterlerin ona götürülüp imzası alınarak geri getirildiği, imzanın ona ait olup olmayacağını bilemeyeceği beyan edilmiştir. Dolayısıyla 23.10.1995 tarihinden itibaren bütün genel kurul toplantılarının çağrısız yapıldığı, davacının ise hiçbir genel kurul toplantısına katılmadığı dosya kapsamı ile sabittir.
23. Anonim ve limited şirket genel kurul toplantıları, davetin belli bir prosedüre tâbi tutulup tutulmadığına göre çağrılı ve çağrısız genel kurul toplantısı şeklinde ikiye ayrılır. Hem 6762 sayılı TTK’da hem de 6102 sayılı TTK’da anonim ve limited şirketin genel kurul toplantılarına ortakları davet belli başlı kurallara bağlanmıştır. Kanun koyucu genel kurul toplantılarına davet şekillerinin az ortaklı şirketler açısından pratik olmayacağı düşüncesiyle her iki kanunda da çağrısız genel kurul toplantısını düzenleme ihtiyacını hissetmiştir. Limited şirketlerde çağrısız genel kurul 6762 sayılı TTK’nın 538/5 maddesinde; “Bütün ortaklar; aralarından biri itirazda bulunmadığı takdirde toplantıya çağırma hakkındaki merasime riayet etmeksizin de umumi heyet halinde toplanabilirler. Böyle bir toplantıda bütün ortaklar hazır olmak şartiyle, umumi heyetin salahiyetine dahil olan hususlar müzakere edilerek karara bağlanabilir” şeklinde düzenlenmiştir. Buna göre limited şirketlerde çağrısız genel kurul toplantısının yapılabilmesi için bütün pay sahipleri veya temsilcilerinin toplantıda hazır bulunması ve hiçbirinin toplantıya itirazda bulunmaması gerekir. Buradaki itiraz, doğrudan yapılacak olan çağrısız genel kurul toplantısına veya karar alınmasına ilişkin olmalıdır. Görüldüğü üzere çağrısız genel kurul toplantısı için toplantı yetersayısı bütün pay sahipleri veya temsilcilerinin hazır bulunması şeklinde belirlenmiştir. Dolayısıyla çağrısız genel kurul toplantısına bütün pay sahiplerinin veya temsilcilerinin hazır bulunması ve hiçbirinin toplantıya itirazda bulunmaması, çağrısız genel kurul toplantısında alınacak kararların kurucu unsurunu teşkil etmektedir. Herhangi bir pay sahibinin veya temsilcisinin toplantıda hazır bulunmaması ya da toplantıya itiraz etmesi hâlinde çağrısız genel kurul mevcut olmadığı için alınan kararlar yoklukla malûldür.
24. Bu itibarla davalı şirketin dava konusu olan sermaye artırımına ilişkin genel kurul toplantılarının çağrısız yapıldığı anlaşılmakta olup davacının bu toplantılara katılmadığı sabit olduğundan bu kararlar yoklukla malûldür. Yukarıda da bahsedildiği üzere yok hükmünde bir genel kurul kararı karşısında bunun yokluğunun tespit edilmesinin istenmesi hiçbir şekilde hakkın kötüye kullanılması kapsamında değerlendirilemez.
25. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; yokluk yaptırımına tabi işlemlerin aradan zaman geçmesiyle geçerli hâle gelemeyeceği, ancak somut olayda davacıya atfen atılan bir imzanın bulunduğu, davacı sermaye artırımına ilişkin genel kurul kararlarına katılmamış olsa da kendisine atfen atılan imzalarla yapılan işlemlerin temsil hükümlerine göre yapıldığının kabulü gerektiği, zira davacının bu işlemlere açık onayı bulunmadığı için bu işlemler davacıyı bağlamaz ise de örtülü olarak bu işlemlere icazet verilmiş olması hâlinde işlemlerin geçerli olacağı, davacı şirketin %40 hissesine sahip olan davacının on yedi yıl boyunca şirketin faaliyetine katılmadığı hâlde şirkette neler olduğunu merak etmemesi, şirketin faaliyetini nasıl sürdürdüğünü, alınması gereken kararların nasıl alındığını, ortaklık pay durumuna göre kendisinin oyunun nisap için önem taşıdığı konuların nasıl aşıldığını araştırmamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu, yapılacak basit bir araştırma ile bu işlemlerin varlığından haberdar olunabileceği, davacının bu usulsüz işlemlere uzun süre ses çıkarmamasının zımni icazet anlamına geldiği, bu nedenle uzun süre geçtikten sonra temsil hükümlerine göre geçerli hâle gelen işlemlerin geçersizliğini ileri sürmenin hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu, dolayısıyla direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
26. O hâlde mahkemece yazılı şekilde karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir.
V. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA,
Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına,
6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08.03.2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Değerli çoğunluk görüşü ile aramızda hem ön sorun yönünden hem de ön sorun bulunmadığı kabul edilerek yapılan esas incelemesi yönünden görüş farklılığı doğduğundan karşı oy görüşümüzü iki başlıkta değerlendirmek gerekecektir.
A- Ön Sorun Yönünden Karşı Oy Gerekçesi
Yapılan temyiz incelemesi sırasında davacının davalı şirket ile aynı alanda faaliyet gösteren bir şirketin ortağı ve müdürü olduğuna ilişkin iddia, sermaye artırım kararının alındığı tarihlerde davacının yurtdışında bulunmadığı ve aradan geçen süre de nazara alınarak alınan kararların butlanının ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı veya hakkın kötüye kullanılması gerekliliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiği belirtildiğinden mahkeme kararında bu hususların değerlendirip değerlendirilmediği ön sorun olarak tartışılmıştır.
Mahkemece direnme öncesi verilen kararda 23.05.2005 tarihli sermaye artış kararının alındığı toplantı tarihinde davacının yurtdışında olduğu ve bu toplantıya davacının katılmasının ve imza atmasının mümkün olmadığının anlaşıldığı belirtilmiştir. Ayrıca kararda davalı tarafın savunmasında 17 yıldan fazla bir süredir davacının işlemlerden habersiz olmasının mümkün olmadığını bu kadar süre sonra dava açılmasının dava hakkının kötüye kullanılması niteliğinde olduğunu ve davacı davranışlarının MK 2. maddesine aykırı olduğu savunmuş ise de sahteciliğin hukukî sonucunun kararların yoklukla malûl olması olduğu yoklukla malûl kararların hukuk hayatında hiç doğmamış, varlık kazanmamış karar niteliği almamış belgeler olduğu aradan uzun süre geçmesinin bu belgelere ortaklar kurulu kararı vasfı kazandırmayacağı diğer taraftan davacının herhangi bir işlemle davalı tarafça yapılan işlere ve alınan kararlara icazet anlamına gelecek bir işleminin veya davranışının bulunduğunun kanıtlanmadığı, aradan uzun süre geçmesi dava hakkının kötüye kullanıldığını kanıtlayan bir husus olarak kabul edilmediği açıkça belirtilmiştir.
Bu gerekçelerin kapsamına göre davacının aynı sektörde çalışan başka bir şirketin ortağı ve müdürü olmasının hakkın kötüye kullanılması sayılıp sayılmayacağı tartışılmamış ise de diğer yönlerden getirilen gerekçeler bu durum için de yeterli gerekçe niteliğini taşıdığından direnmeye esas hükümde hakkın kötüye kullanılmasının tartışıldığı açıktır.
Özel Daire bozma kararında dürüstlük kuralına aykırılık veya hakkın kötüye kullanılması yönünden değerlendirme yapılarak karar verilmesi gerektiği belirtilmiş ise de mahkemece bu konuda değerlendirme yapılarak bir karar verilmiş olduğundan direnme uygun bulunarak mahekemenin yaptığı değerlendirme de incelenerek bir karar verilmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği ve ön sorun bulunduğu görüşünde olduğumuzdan ön sorun bulunmadığı yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.
B- Esasa İlişkin Karşı Oy Gerekçesi
Direnmeye konu olan Özel Daire ile Mahkeme arasındaki uyuşmazlık; davacının davalı şirketle aynı alanda faaliyet gösteren bir şirketin ortağı ve müdürü olduğuna ilişkin iddia, sermaye artırım kararının alındığı tarihlerde davacının yurt dışında bulunmadığı ve aradan geçen süre de nazara alınarak alınan kararların yok hükmünde olduğunun ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı veya hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Borçlar Kanunu 13. (TBK 14) maddeye göre, yazılı şekilde yapılması öngörülen sözleşmelerde borç altına girenlerin imzalarının bulunması zorunludur. Bu hükmün sonucu olarak kişinin iradesini yansıtmayan, imzasını taşımayan bir belgeye dayalı olarak borç altına girebileceği düşünülemez. O nedenledir ki kişinin imzasını taşımayan belgelere dayalı işlemler yok hükmünde olup diğer bir ifadeyle yoklukla maluldür. Yokluk yaptırımına tabi işlemlerin aradan zaman geçmekle geçerli hâle gelebileceği de düşünülemez.
Kural bu olmakla birlikte kişiye atfen atılan bir imza var ancak bu imza atfedildiği kişiye ait değil ise imzayı atan kimsenin temsil hükümlerine göre hareket edip etmediği sorunu gündeme gelir.
Bir kimse bizzat kendisi tarafından yapılan sözleşme ve işlemlerle borç altına girebileceği gibi, kanuna uygun biçimde kendisi namına başkası tarafından yapılan sözleşme ve işlemler ile de borç altına girebilir. Bu konuda 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) 32 ve devamı maddelerde düzenlenen temsil hükümleri, BK 449 ve devamı maddelerde düzenlenen ticarî temsilciye ilişkin hükümler ve 453. maddede düzenlenen ticarî vekillere ilişkin hükümler bulunmaktadır. Bu hükümlere göre temsilci tarafından bu sıfatla yapılan işlemlerden doğan hak ve borçlar temsil olunana ait olup, temsilci nezdinde hak ve borç doğurmaz. Sözleşmelerin nispiliği ilkesi de bunu gerektirmektedir.
Borçlar Kanunu 33. (TBK 41) maddeye göre; temsil yetkisinin içeriği ve derecesi, temsil Kanundan doğuyorsa Kanun hükümlerine göre, hukuksal bir işlemden doğuyorsa o hukuksal işleme göre belirlenir. Örneğin vekâleten işlem yapılmış ise vekâletname içeriği temsil yetkisinin sınırlarını belirleyecektir.
Temsilci akdi yaparken temsilci sıfatını bildirmediği takdirde alacak ve borçlar kendisine ait olur ise de akdi yapan kimse bir temsil ilişkisinin varlığını haln icabından (durumdan) çıkarıyor ise BK 32/2 (TBK 40/2) hükmü gereğince hukukî işlemin sonuçları temsil olunana aittir.
Yetkisiz temsilin düzenlendiği BK 38. (TBK 46) maddede, bir kimse yetkisi olmadığı hâlde temsilci olarak bir hukukî işlem yaparsa, namına işlem yapılan kimsenin bu akde onay vermedikçe alacaklı ve borçlu olmayacağı diğer bir ifade ile bu sözleşmeyle bağlı olmadığı hükme bağlanmıştır. Maddede düzenlenen onama (icazet verme) temsil olunanın bu konudaki irade beyanını gerektirmekte ise de bu irade beyanı açık olabileceği gibi örtülü olarak da gerçekleşebilir. Örtülü onama (zımni icazet) yoluyla da yetkisiz temsilcinin yaptığı işlemlerin kabul edilebileceği BK 39 (TBK 47) madde düzenlemesinden de açıkça anlaşılmaktadır. BK 38. maddede eğer icazetten sarahaten (açık) veya zımnen (örtülü) imtina olunur ise akdin geçerli olmamasından doğan zararın istenebileceğinin hükme bağlanmış olması zımni icazet hâlinde temsile konu işlemlerin varlık ve geçerlilik kazanabileceğini ortaya koymaktadır.
Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; sermaye artırıma ilişkin işlemlere davacı katılmamış olsa da kendisine atfen atılan imzalarla işlemler gerçekleştirilmiş olup yapılan işlemlerin temsil hükümlerine göre yapıldığının kabulü gerekir. Davacının bu işlemlere icazet verdiğine dair açık onayı bulunmadığı için bu işlemler kural olarak davacı hakkında sonuç doğurmaz ise de örtülü olarak bu işlemlere icazet verilmiş olması hâlinde davacı bakımından temsil hükümlerine göre geçerli işlemler bulunduğunun kabulü gerekir.
Yargısal uygulamalarda da örtülü icazetin varlığı kabul edilmektedir. Benzer bir olayla ilgili olarak Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 13.04.2000 T. 1999/9744 E. 2000/3002 K. sayılı ve 21.3.2002 T. 2001/10744 E. 2002/2529 K. sayılı kararlarında davacıların yapılan usulsüz işlemelere uzun süre sessiz kalarak oluşan sermaye artırımları ve pay durumuna icazet verdikleri, 6 yılı aşkın süre sonra böyle bir dava açılmasının hukuk güvenliği ilkesi yönünden hakkın kötüye kullanımı olduğu kabul edilmiştir.
Geçersizlik ve hakkın kötüye kullanılması kuralının çatışması hâlinde hangisine öncelik verileceği de uygulamada tartışılmıştır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 30.09.1988 gün 1987/2 Esas, 1988/2 Karar sayılı içtihadı birleştirme kararında şekil koşulu bakımından geçersizlik tartışılmış ve o kararda da belirtildiği üzere geçersizliğin ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması sayılacağı hâllerde geçersizliğin ileri sürülemeyeceğinin kabulü gerekir. Bu gibi hâllerde hâkim amacı, hâkime özel ve istisnai hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme imkânı sağlayan hakkın kötüye kullanılma yasağına dayalı olarak karar verebilecektir. Hukukun her alanında uygulama niteliğine sahip olan hakkın kötüye kullanılması yasağı, uzun süre suskun kalınan geçersiz işlemlere itiraz hakkı için de bir sınır teşkil etmelidir.
Somut olayda davacı 1995 yılından itibaren şirketin genel kurullarına katılmadığını ve bu tarihten itibaren usulsüzlükler yapıldığını belirterek dava açmış olup dava tarihi 31.12.2012’dir. Davada karşı çıkılan 11.11.1997, 09.09.1998 ve 25.09.2001 tarihli işlemler davacının ortaklık payının önemli ölçüde düşmesi sonucunu doğurmaktadır. Davacı ortaklık payının düşmesi sonucunu doğuran 11.11.1997 tarihli işlemin üzerinden 15 yılı aşkın süre sonra 25.09.2001 tarihli işleme karşı ise 10 yılı aşkın süre geçtikten sonra bu davayı açmıştır. 1995 yılından itibaren genel kurul toplantılarına katılınmadığı belirtilmiş olmakla bu tarihin üzerinden de 17 yılı aşkın süre geçmiştir.
Şirketin %40 hissesine ortak olan bir kimsenin 17 yıl boyunca şirketin faaliyetlerine katılmadığı hâlde şirkette neler olduğunu merak etmemesi, şirketin nasıl faaliyetini sürdürebildiği, alınması gereken kararların nasıl alınabildiği, ortaklık pay durumuna göre kendisinin oyunun nisap için önem taşıdığı konuların nasıl aşıldığını araştırmaması hayatın olağan akışına aykırıdır. Yapılacak basit bir araştırma ile bu işlemlerin varlığı da öğrenilebilecektir. Ticaret Sicilli Gazetesinde ilan edilen bu işlemlerin varlığından haberdar olunamaması da söz konusu değildir. Davacının yapılan usulsüz işlemlere 15 yıl gibi uzun süre ses çıkartılmamasının kendisi adına yapılan usulsüz işlemlere zımni olarak icazet verilmesi (örtülü onama) anlamına geldiğinin kabulü gerekir. Yapılan işlemlere uzun süre ses çıkarılmamak suretiyle icazet verildiği için temsil hükümlerine göre geçerli hâle gelen işlemlerin geçersizliğinin ileri sürülmesi hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir. Bu durumda açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken yetkisiz temsile ilişkin hükümler gözetilmeden davanın kabulüne karar verilmesi doğru olmamıştır.
Açıklanan nedenlerle direnme hükmünün bozulması (değişik bozma) gerektiği görüşünde olduğumuzdan hükmün onanması yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.
17. Hukuk Dairesi, 2015/12161 E., 2018/5977 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Fiil ehliyetine sahip bulunmayan küçükler tarafından haksız fiil işlenmesi durumunda küçük, TBK'nın 47. maddesi uyarınca haksız fiil faili olarak, anne ve babası ise TMK'nın 369.
17. Hukuk Dairesi 2015/12161 E. , 2018/5977 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili ile davalı ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği düşünüldü:
-K A R A R-
Davacı vekili, müvekkiline ait aracın davalılardan ...'ın idaresinde iken diğer davalıların küçük çocuğuna çarpması ile gerçekleşen kazada hasarlandığını açıklayıp 11.273,00 TL'nin tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalılar davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece toplanan delillere göre; küçüğe kusur izafe edilemeyeceğinden BK 54.maddesi hükmünden hareketle bu davalıların sorumlu tutulmalarının hakkaniyete aykırı olacağı nazarı dikkate alınarak davalılar ... ve Asiye Tutar aleyhine açılan davanın reddine, davalı ... yönünden ise kusur durumu dikkate alınarak açılan davanın kısmen kabulü ile 2.818,28 TL'nin davalı ...'dan alınarak davacıya verilmesine, fazla istemin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili ile davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı ... vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
2-Dava, trafik kazası nedeni ile tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili, meydana gelen kaza sebebi ile araçta meydana gelen zararın haksız fiil sorumlularından tahsilini talep etmiş, mahkemece davacının oluşan gerçek zarar konusunda uzman bilirkişiden rapor alınmaksızın karar verilmiştir.
Davacının talep edebileceği tazminat tutarı, araçta meydana gelen gerçek zararına göre belirlenir.
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK)266. (1086 Sayılı HUMK.’nun 275.) ve takip eden maddeleri uyarınca, mahkemece, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşü alınarak karar verilmelidir. Sonucu açık ve belli durumlar ayrık olmak üzere, trafik kazalarında hasarın tespiti de uzman bilirkişi aracılığıyla yapılmalıdır.
O halde mahkemece, trafik hasar uzmanı bilirkişiden ayrıntılı ve gerekçeli rapor alınıp, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, uzman olmayan avukattan alınan tazminat raporu esas alınarak, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.
3-Davacı vekilince, müvekkiline ait araçta oluşan hasarın zarar sorumlularından tahsili talep edilmiş, mahkemece kazaya neden olan küçüğe kusur izafe edilemeyeceğinden BK 54.maddesi hükmünden hareketle bu davalıların sorumlu tutulmalarının hakkaniyete aykırı olacağı nazarı dikkate alınarak davalılar ... ve ... aleyhine açılan davanın reddine karar verilmiştir.
Mahkemece alınan raporda, meydana gelen kazada, davalılar ... ve ...'ın küçük çocuklarının %75 oranında, araç sürücüsü davalı ...'ın %25 oranında kusurlu olduğu belirlenmiştir.
Dava, ölen küçüğün haksız fiilinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkin olup, dosya kapsamından davanın haksız fiil faili olan murisin anne babası olan davalılar ... ve ... aleyhine, 4721 sayılı MK'nın 369. maddesine dayanılarak ev başkanı sıfatıyla açılmış olduğu anlaşılmaktadır.
Fiil ehliyetine sahip bulunmayan küçükler tarafından haksız fiil işlenmesi durumunda küçük, TBK'nın 47. maddesi uyarınca haksız fiil faili olarak, anne ve babası ise TMK'nın 369. maddesi uyarınca ev başkanı olarak zarar görene karşı sorumludurlar.
Ev başkanı, ev halkından olan küçüğün verdiği zarardan, alışılmış şekilde durum ve koşulların gerektirdiği dikkatle onu gözetim altında bulundurduğunu veya bu dikkat ve özeni gösterseydi dahi zararın meydana gelmesini engelleyemeyeceğini ispat etmedikçe sorumludur.
Bu sorumluluk için ana ilke ev başkanının özen ve gözetim görevini yapmamasıdır. Çocuğun gerçekleştirdiği eylem, onun aile başkanı tarafından tehlikeli ve hukuka aykırı şeyler yapmaktan uzak tutulmadığını kendisine bu konuda gerekli bilgi verilip aydınlatılmamış olduğunu göstermekte ise bu fiiller sonucunda ev başkanı tazmin ile sorumlu olur. Ev başkanının sorumluluğu bir kusur sorumluluğu olmayıp kusursuz sorumluluk halidir.
Küçükler, temyiz kudretine sahip ise verdiği zarardan bizzat sorumludur, ancak bir çok durumda küçüklerin malvarlığı olmadığı için fiilen, bir çok durumda da hem malvarlığı hem de haksız fiil ehliyeti olmadığı için gerek fiilen, gerekse hukuken sorumlu tutulmaları söz konusu olmamaktadır.
Özen ve gözetime muhtaç kimselerin verdikleri zarardan aile başkanının sorumlu tutulması BK'nun 54.maddesi uyarınca hakkaniyet gereğidir. İşte bu tür fiili ve hukuki imkansızlıklar nedeni ile küçük, kısıtlı, akıl hastası veya akıl zayıflığı olan kişilerin zararlarından zarar görenlere karşı başka kişilerin sorumlu tutulması ihtiyacı doğmuştur.
Açıklanan nedenlerle, kazaya neden olan, davalılar ... ve ...'ın oğulları kaza tarihinde 18 yaşından küçük olup, davalılar ... ve ... ev başkanı sıfatıyla muris küçüğün verdiği zarardan sorumludur. Bu durumda mahkemece davalılar ... ve ...'ın da sorumluluklarının kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde yanılgılı gerekçe ile karar verilmesi doğru görülmemiştir.
4-Bozma ilamının neden ve şekline göre davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına dair karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda 1 nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı ... vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, 2 nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı ... vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile 3 nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 4 nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin
alınan harcın istek halinde temyiz eden davalı ...'a geri verilmesine 07/06/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.
9. Hukuk Dairesi, 2016/21958 E., 2016/16232 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİŞ MAHKEMESİ
tam metni aç
% 0 olsa dahi davacının iş kazası neticesi oluşan rahatsızlık nedeniyle üzüntü ve elem duyacağı, vücut bütünlüğünün zarara uğramış olduğu, ruh bütünlüğünün ihlali, sinir bozukluğunun oluşması kaçınılmaz olup, manevi tazminatın düzenlendiği TBK 56. (Borçlar Kanununun 47.) maddesinde belirtilen cismanı zarar koşulunun somut olayda oluştuğu kuşkusuzdur.
9. Hukuk Dairesi 2016/21958 E. , 2016/16232 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :İŞ MAHKEMESİ
DAVA : Davacı, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, manevi tazminat ile yıllık izin ücreti, fazla mesai ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı, davalıya ait işyerindeki çalışması nedeniyle meslek hastalığına tutulduğu, iş akdinin haksız ve önelsiz olarak işveren tarafından feshedildiği iddiasıyla kıdem ve ihbar tazminatları, yıllık ücretli izin, fazla çalışma ücreti alacağını istemiş ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
B) Davalı Cevabının Özeti:
Davalı, davacının sağlık rapor süresinin bitiminde izinsiz ve mazeretsiz olarak devamsızlık yapması nedeniyle iş akdini haklı nedenle feshettiklerini savunarak, davanın reddini istemiştir.
C)Bozma ilamı ve Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemenin ilk kararı Dairemizin 11/03/2015 tarih ve 2013/14919 E., 2015/9974 K. sayılı ilamı ile; "...Davacının manevi tazminat talebinin dayanağı meslek hastalığı olup bu talebinin değerlendirilmesine ilişkin usul ve verilecek kararın temyiz mercii farklıdır. Bu nedenle manevi tazminat talebine ilişkin dava tefrik edilip ayrıca değerlendirilmelidir..." gerekçesiyle bozulmuştur.
Mahkemece, bozmaya uyularak manevi tazminat talebi tefrik edilmiş, yapılan yargılama sonucu, davacının SGK'ya meslek hastalığı nedeniyle başvurusunun bulunmaması ve meslek hastalığından dolayı sağlığının bozulduğunu ispatlayamaması gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
D) Temyiz:
Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.
E) Gerekçe:
1-Dava tarihi 29/11/2012 olmasına rağmen gerekçeli karar başlığında 01/04/2015 olarak yazılması mahallinde düzeltilebilecek maddi hata niteliğinde olup bozma nedeni yapılmamıştır.
2-Somut uyuşmazlıkta, dosya içeriğinin incelenmesinde, davacının Sosyal Güvenlik Kurumuna başvurduğu, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca 22/05/2015 tarih ve 2015/3700 sayı ile; "sigortalının işitme kaybının mesleki olmadığına, sinovit ve temosinovit diğer (önkol) hastalığının mesleki olduğuna, maluliyetinin gerekmediğine, başka birisinin bakımına muhtaç olmadığına..." şeklinde karar verildiği, Sosyal Güvenlik Kurumu İstanbul Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü (Kurum Sağlık Kurulu) tarafından 22/06/2015 Tarih 0395 sayı ile ''Adı geçenin Tenosinovit ve sinovit, diğer ön kol, mesleki hastalığı tespit edilmiştir.'', "MKGAO % 0 (yüzdesıfır) tespit edilmiştir" şeklinde karar verildiği anlaşılmıştır.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 56 ncı maddesinin birinci fıkrası; "Hâkim, bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebilir."
Türk Hukukunda manevi tazminatı ele alan TBK 56 ve 58. (BK 47 ve 49.) maddelerinde manevi zararın ağırlığı koşulu aranmamaktadır. Ancak alalede bedeni acılar için manevi tazminata hükmedilmesi de doğru değildir. (Tekinay/Akman/Burcuoğlu/ Altop, S.656)" (Mustafa Kılıçoğlu- Tazminat Hukuku- Ankara 2014-S1196 vd.)
"Hakim, manevi tazminatı takdir ederken hususi halleri dikkate alacaktır. Hakimin manevi tazminat takdiri konusunda geniş bir takdir yetkisi olduğu kabul edilmelidir. Zararın ağırlığı, zarar görenin çevresinin kişiye bakışındaki değişiklik, zarar görenin yaşam kalitesindeki azalmanın oranı, pisikolojik etkileşimin ağırlığı, tarafların ekonomik gücü hakim tarafından dikkate alınacak ve manevi tazminat takdir edilecektir.
İş kazası ve meslek hastalığı sonucu geçici veya sürekli iş göremez durumuna gelen sigortalı, Borçlar Yasasının 47. maddesine göre manevi zararın giderilmesini isteyebilir.
Diğer bir dayanak 26/06/1966 gün ve 7/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıdır. Anılan maddeye ve İçtihadı Birleştirme Kararına göre manevi tazminata hükmedilmesi için 1-Eylem, 2-Zarar, 3-Zarar ile eylem arasında illiyet bağı, 4-Eylemin Hukuka aykırı olması, 5-İşçinin cismani zarara uğraması koşuldur.
6098 sayılı Türk Borçlar Yasasının 56. maddesinde manevi tazminatın yasal dayanağı düzenlenmiştir.
Sigortalı; iş kazası veya meslek hastalığı sonucu sürekli iş göremez duruma düşmeyebilir. Ancak kaza sonucu örneğin, ayağı kırılan bir işçinin aylarca raporlu kalması durumunda veya meslek hastalığına yakalandığı tespit edilen sigortalının bu hastalığının henüz sürekli iş göremezlik derecesine ulaşmamış olması durumunda, bu olay nedeniyle üzüntü duymayacağı söylenemez. O halde, iş göremezlik oranının %0 olduğu bu gibi durumlarda da manevi tazminat hakkının doğduğunun kabulü gerekir. Yargıtayın yerleşmiş içtihatları da bu yöndedir" (Mesut Balcı - İş Kazası Veya Meslek Hastalığından Doğan Maddi ve Manevi Tazminat Davaları Uygulaması- Ankara 2011 - Sayfa 1057-1058)
"Maluliyet oranı % 0 olsa dahi davacının iş kazası neticesi oluşan rahatsızlık nedeniyle üzüntü ve elem duyacağı, vücut bütünlüğünün zarara uğramış olduğu, ruh bütünlüğünün ihlali, sinir bozukluğunun oluşması kaçınılmaz olup, manevi tazminatın düzenlendiği TBK 56. (Borçlar Kanununun 47.) maddesinde belirtilen cismanı zarar koşulunun somut olayda oluştuğu kuşkusuzdur. Hal böle olunca, maluliyetin olmadığından bahisle mahkemece manevi tazminata hükmedilmemesi yersizdir". (Yargıtay 21. Hukuk Dairesi Esas No: 2006/4815, Karar No: 2006/7231, 3 Temmuz 2006 tarih)
Yukarıda belirtilen açıklamalar doğrultusunda, davacının tedavi dosyası ve sağlık raporları getirtilerek davacı yararına uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, olaya uygun olmayan gerekçelerle davanın reddedilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.
F) Sonuç:
Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 21/09/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
4. Hukuk Dairesi, 2015/4326 E., 2016/2420 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Haksız eylemden kaynaklanan borç ilişkileri TBK'nın 49-58 (e BK41-49) maddelerinde, kişiliğin korunması ve kişilik haklarına karşı yapılan saldırıların önlenmesi konusu ise TMK'nın 23-24-25.
4. Hukuk Dairesi 2015/4326 E. , 2016/2420 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Davacı ... vekili Avukat ... tarafından, davalı ... aleyhine 25/03/2014 gününde verilen dilekçe ile manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 16/12/2014 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
Dava; davalı işveren vekilinin haksız eylemi nedeni ile işçinin uğradığı manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı, ... Sitesinde görevli olarak çalışırken site yöneticisi olan davalının toplantı sırasında kendisine hakaret etmesi nedeniyle uğradığı manevi zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur.
Davalı, davacıya hakaret kastı olmadığını, davacı hakkındaki duyumlarını dile getirdiğini beyan etmiş, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, davalının davacıya yönelik hakaret eyleminde bulunduğu kabul edilerek istemin bir bölümünün ödetilmesine karar verilmiştir.
5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun 1. maddesinde, işçiyle işveren veya işveren vekili arasında iş aktinden veya İş Kanunu'na dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının İş Mahkemelerinde çözümleneceği hükmü öngörülmüştür.
Davacı işçi, davalı işveren vekilinin kendisine yönelik haksız eylemde bulunduğunu bildirerek uğradığı manevi zararın ödetilmesini istediğine göre davaya bakma görevi iş mahkemesine aittir. Yerel mahkemece açıklanan yönler göz önünde tutularak ayrı bir İş Mahkemesi varsa dava dilekçesinin görev yönünden reddine, aksi halde davaya İş Mahkemesi niteliği ile bakılmasına karar verilmesi gerekirken hukuk mahkemesi sıfatı ile bakılıp sonlandırılması sebebi ile kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nedenle BOZULMASINA; bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 25/02/2016 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Dava, kişilik haklarına yapılan haksız saldırı nedenine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir.
Davaya konu olay iş akdinden kaynaklanmadığı gibi tarafların sıfatları ile ilgili değildir. Haksız eylemden kaynaklanan borç ilişkileri TBK'nın 49-58 (e BK41-49) maddelerinde, kişiliğin korunması ve kişilik haklarına karşı yapılan saldırıların önlenmesi konusu ise TMK'nın 23-24-25. maddelerinde düzenlenmiştir. 5521 sayılı Kanun'un 1. maddesi kapsamına girmeyen dava konusu olay nedeniyle yargılama yapma görevinin Asliye Hukuk Mahkemesine ait olduğu düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum. 25/02/2016
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Genel
Sinem’in izni ve bilgisi olmaksızın, Sinem’in temsilcisiymiş gibi hareket eden arkadaşı Aras, üçüncü kişi durumundaki malik Mert ile bir antika tablo satın alım sözleşmesi imzalamıştır. Sinem durumu öğrendiğinde bu işleme onay vermediğini (icazet reddi) açıklamıştır. Mert, bu geçersizlik nedeniyle tablonun satışından elde edeceği kârdan mahrum kaldığını iddia ederek Aras’a karşı tazminat davası açmıştır.
Yetkisiz temsilcinin (Aras) sorumluluğu ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
A) Aras, Sinem onay vermediği için her durumda Mert’in mahrum kaldığı kârı (müspet zarar) ödemek zorundadır.
B) Temsil olunanın işlemi onamaması hâlinde yetkisiz temsilci, bu işlemin geçersiz olmasından doğan zararı (menfi zarar) gidermekle yükümlüdür.
C) Mert, Aras’ın yetkisiz olduğunu biliyorsa dahi Aras her durumda tazminat öder.
D) Aras kusursuz olsa bile hakkaniyet gereği her zaman müspet zararı karşılamakla yükümlüdür.
E) Aras, yaptığı bu işlemden dolayı Mert’e karşı sadece sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre sorumludur.
Bu maddeyle ilgili 4 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.