6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Madde 49

Türk Borçlar Kanunu 49. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 49- Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür. II. Zararın ve kusurun ispatı

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

208 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2018/246 E., 2022/470 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
Haksız fiilden doğan borçlar 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 49–76. maddeleri arasında düzenlenmiştir.
Hukuk Genel Kurulu         2018/246 E.  ,  2022/470 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının müvekkili aleyhine İstanbul 18. İcra Müdürlüğünün 2014/7616 E. sayılı dosyasında 17.500TL bedelli çeke dayanarak başlattığı takipte imzaya itiraz ettiklerini, İcra Hukuk Mahkemesinde yapılan bilirkişi incelemesi ile çekteki imzanın müvekkiline ait olmadığının tespit edildiğini, müvekkilinin maaşına konulan ihtiyati haciz ile olaylardan haberdar olduğunu, çek üzerindeki cirolara göre davalı şirketin çeki müvekkilinden teslim almış göründüğünü ancak müvekkilinin icra takibine dayanak çekteki keşideci ve hamil olan davalı şirket ile tanışıklığı veya bir ticari ilişkisi bulunmadığını, basiretli tacir gibi davranmak zorunda olan davalı şirketin çeki kimden ve ne suretle aldığını kanıtlama yükümlülüğü bulunduğunu, takip kesinleşmeden müvekkilinin maaşı üzerine ihtiyati haciz koydurulmasının kötü niyet göstergesi olup, manevi tazminat gerektirdiğini, işini kaybetme tehlikesi yaşayıp maddi olarak sıkıntıya düşen müvekkilinin telafisi imkânsız mağduriyetler yaşadığını ileri sürerek 20.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; yetki itirazında bulunduklarını, müvekkili şirketin Şaban Yılmaz adında üçüncü bir kişiye mermer satışı yapması üzerine müşteri çeki olduğundan bahisle davaya konu çekin verildiğini, çek üzerindeki imzaların müvekkili önünde atılmadığından gerçekliğini araştırmasının mümkün olmadığını, alacağa karşılık verilen çekten dolayı iyi niyetli hamil konumunda olan müvekkilinin keşideci ile kendisinden önceki lehdar olan davacı aleyhine ihtiyati haciz talebinde bulunduğunu ve icra müdürlüğü nezdinde takip başlatıldığını, davacının ciro kısmında davacıya ait tüm bilgilerinin yer aldığını, cirantalara müracaat edilmesinin olağan icra takip süreci olmakla imza incelemesi yapılmadan imzanın sahteliğinin bilinmesinin mümkün olmadığını, davacının dosya borcunu ödemek istediğini ancak imzanın kendisine ait olmadığından dolayı itiraz edeceğini söyleyerek şüphe uyandırdığını, çeki veren üçüncü kişinin de davacıya iş yaptığını ve karşılığında bu çeki aldığını söylemesi üzerine imza incelenmesine yönelik davanın beklendiğini, davacının kötü niyetli olarak açtığı davada haksız kazanç sağlamaya çalıştığını, icra takibine yönelik teminat karşılığı verilen durdurma kararının davacı tarafından yerine getirilmediğini, bir kesinti dışında diğer maaş kesintilerinin de icra dosyasından çekilmediğini, ilerleyen aşamada da maaş haczinin fekedildiğini belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.03.2015 tarihli ve 2014/557 E., 2015/146 K. sayılı kararı ile; çek suretinin arkasındaki ciroya göre davacının davalı şirkete çeki ciro ettiği ve aralarında başkaca ciranta olmadığının görüldüğü, ticari şirket niteliğinde ve tedbirli bir tacir olarak davranması kanuni zorunluluk olan davalının çekin ticari ilişkide bulunduğu üçüncü kişinin borcuna karşılık kendisine verildiğini iddia etmesine karşın çeki ciro yoluyla teslim almama sebebini ispat edemediği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 5.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 02.06.2016 tarihli ve 2015/8259 E., 2016/7394 K. sayılı kararı ile; “….2004 sayılı İİK’nın 259/1. maddesinde, ihtiyati haczin haksız çıkması halinde, borçlunun ve üçüncü kişilerin bu yüzden uğradıkları bütün zararlardan alacaklının sorumlu olduğu düzenlenmiştir. İhtiyati haciz haksız ve bundan maddi zarar doğmuşsa, alacaklı kusurlu olmasa dahi, zarar görene maddi tazminat ödemekle yükümlüdür. Buna karşılık, haksız ihtiyati haciz kararı olan alacaklının kusursuz sorumluluğu sadece maddi tazminat bakımından geçerli olup, manevi tazminat yönünden BK’nın 49'uncu maddesindeki koşulların oluşması gerekir. Bu maddeye dayalı sorumluluk ise, kusura dayalıdır. Bu itibarla, alacaklının kötüniyetli veya iyiniyetli olup olmadığı da sonuca etkili olup, ağır olmasa da kusurlu olması da gerekmektedir. (Bkz. Prof. B. Kuru, İcra ve İflas Hukuku, Ankara, 1993, Cilt 3, Sh.2583 v.d). Haksız yere bir kimsenin mallarının haczettirilmesi, o kimsenin ticari itibarına saldırı teşkil eden ve BK'nın 49'uncu maddesi gereğince manevi tazminat ile sorumlu tutulmayı gerektiren bir davranıştır. Somut olayda, 28/02/2014 tarihli çekin keşidecisinin dava dışı Ortim Yapı ve Malzemeleri şirketi olduğu, lehdarının ise davacı ... olduğu, çekin ciro yoluyla davalıya devredildiği anlaşılmaktadır. Davalı tarafça, çekin ödenmesi için muhatap bankaya ibraz edildiği, muhatap bankanın ödememesi üzerine davalının kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takip başlattığı ve davacının çekin altındaki imzaya itiraz ettiği görülmektedir. İstanbul 18. İcra Hukuk Mahkemesinin 2014/176 esas sayılı dosyası ile yapılan yargılama sonucunda çekin altındaki imzanın davacının elinin ürünü olmadığı tespit edilmiştir. İcra Hukuk Mahkemesindeki imzaya itiraz davasında senetteki imzaların davacıya ait olmadığının sonradan belirlenmiş olması yapılan haczin haksız olduğunu göstermez. Ayrıca davalının, kendisinden önceki cirantanın attığı imzanın sıhhatini araştırma yükümlülüğü de yoktur. Dolayısıyla davalı, atılan imzanın sahte olduğunu bilebilecek durumda değildir. Şu halde, davalının kötüniyetli ve kusurlu olduğundan bahsedilemez. Bu nedenle mahkemece, manevi tazminat isteminin reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı gerekçe ile kısmen kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.11.2016 tarihli ve 2016/432 E., 2016/476 K. sayılı kararı ile; davalı şirketin kendisinden önceki ciranta olan davacının imzasının sıhhatini araştırma yükümlülüğü olup bu yükümlülüğü yerine getirmediği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının çeke dayalı ihtiyati haciz kararı aldıktan sonra kambiyo senedine mahsus haciz yoluyla yaptığı takipte kendisinden önceki ciranta ve aynı zamanda lehdar olan davacı aleyhine ihtiyati hacze dayanarak haciz işlemi yaptırdığı ancak davacının imzaya itirazı ile icra hukuk mahkemesinde çekteki imzanın davacının eli ürünü olmadığının tespit edildiği somut olayda; yapılan haczin haksız, davalının ise kusurlu ve kötü niyetli olup olmadığı buradan varılacak sonuca göre davacının manevi tazminat talebinin reddinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Öncelikle direnme kararının davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine ilk derece mahkemesince verilen eksik harcın tamamlanmaması sebebiyle temyiz isteminden vazgeçilmiş sayılmasına ilişkin ek kararın Özel Dairece kaldırılmasının mümkün olup olmadığına değinmekte yarar vardır. 13. 02.12.2016 tarihinde yürürlüğe giren 6763 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un (6763 sayılı Kanun) 43. maddesi ile değişik 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 373. maddesinin 5. fıkrası ile direnme kararlarına ilişkin Özel Daireye tanınan inceleme yetkisinin kapsamı belirlenmiş olup, madde “İlk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesi kararında direnirse, bu kararın temyiz edilmesi durumunda inceleme, kararına direnilen dairece yapılır. Direnme kararı öncelikle incelenir. Daire, direnme kararını yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderir” hükmünü düzenlemiştir. 14. Bu düzenleme ile direnme kararlarının doğrudan Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesi uygulamasından vazgeçilmiş, bunun yerine direnme kararlarının öncelikle kararına direnilen daire tarafından incelenmesi usulü benimsenmiştir. Böyle bir durumda Özel Daire; direnme kararını yerinde gördüğü takdirde kendi kararını düzeltebilecek ve böylece hatasından dönebilecek, aksi takdirde dosyayı Hukuk Genel Kuruluna gönderecektir. Yapılan değişikliğin madde gerekçesinde “bu yolla Hukuk Genel Kurulu önüne gelecek dosyaların kısmen azaltılması ve iş yükünün hafifletilmesinin amaçlandığı” açıklanmıştır. 15. Yukarıdaki açıklamalardan hareketle; direnme kararlarına ilişkin ilk derece mahkemesince verilen ek karara yönelik Özel Dairenin inceleme yapma yetkisinin bulunmadığını söylemek mümkündür. Bu yetki Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna aittir. Zira Kanun; Özel Daireye sadece “direnme kararını yerinde görüp görmediğine” dair inceleme yetkisi tanımıştır. Bu durumda Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 15.01.2018 tarihli ve 2017/4838 E., 2018/30 K. sayılı kararındaki ek kararın incelenmesine yönelik (1) numaralı bölümün kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir. 16. Bu aşamada davalı vekilinin direnme kararını temyiz ederken gerekli temyiz harcını süresinde yatırıp yatırmadığı hususu çözümlenmelidir. 17. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 434. maddesinin 3. fıkrasında; “Temyiz dilekçesi verilirken gerekli harç ve giderlerin tamamı ödenir. Bunların eksik ödenmiş olduğu sonradan anlaşılırsa, kararı veren hakim veya mahkeme başkanı tarafından verilecek yedi günlük kesin süre içinde tamamlanması, aksi hâlde temyizden vazgeçmiş sayılacağı hususu temyiz edene yazılı olarak bildirilir. Verilen süre içinde harç ve giderler tamamlanmadığı takdirde, mahkeme kararın temyiz edilmemiş sayılmasına karar verir. Bu kararın da temyiz edilmesi hâlinde 432. maddenin son fıkrası hükmü kıyasen uygulanır.” hükmü yer almaktadır. 18. Bu açık ifadeden de anlaşılacağı üzere eksik harç yatırıldığı taktirde hâkim tarafından “temyiz harç ve giderlerinin tamamlanması için yedi günlük kesin süre” verilmesi ve ayrıca yazılı olarak “aksi hâlde temyizden vazgeçmiş sayılacağı hususu” nun ihtar edilmesi gerekmektedir. Şayet bu süre Kanunda belirtilen usule uyulmadan ve yazılıp hâkim tarafından imzalanmadan verilmişse, diğer bir ifadeyle usulünce düzenlenmiş bir muhtıra yoksa, geçerli bir bildirim yapıldığından söz etmeye de olanak bulunmamaktadır. 19. Yargıtay’ın kararlılık kazanmış uygulamasına göre 1086 sayılı HUMK’un 434/3. maddesi çerçevesinde hâkim kararı ile eksik harç ve giderlerin tamamlanması istemiyle ayrıca bir muhtıra düzenlenmeli ve bu muhtırada yapılması gereken işlemin ne olduğu açıkça ve ilgili tarafın yanılmasına neden olmayacak biçimde gösterilmeli, buna yönelik olarak da ikmal edilecek harç ya da giderin miktarı, yatırılma mercii ve süresi, bunun yapılmamasının sonuçları net biçimde açıklanmalıdır. 20. Bu hususlar Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 09.10.2013 tarihli ve 2013/17-116 E., 2017/1454 K., 10.12.2019 tarihli ve 2017/8-1925 E., 2019/1331 K. sayılı kararlarında da açıkça vurgulanmıştır. 21. Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olayın değerlendirilmesine gelince; davalı vekiline eksik harcın tamamlanması için hâkimin imzasını içerir (elektronik veya ıslak) muhtıra yerine üzerinde ihtar yazılı bir tebligat (davetiye) gönderildiği görülmekle usulüne uygun bir muhtıradan söz edilmesi mümkün değildir. O hâlde, davalı vekilince eksik harcın 06.07.2017 tarihinde yasal süresinde tamamlandığı ve ilk derece mahkemesince verilen davalı tarafın temyiz isteminden vazgeçmiş sayılmasına ilişkin ek kararının yerinde olmadığı anlaşıldığından ek kararın kaldırılmasına karar verilmiştir. 22. Bu durumda işin esasına yönelik ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar bulunmaktadır. 23. İhtiyati haciz, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK)’nun 257 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olup, rehinle temin edilmemiş ve vadesi gelmiş para borcu alacakları ile muayyen yerleşim yeri bulunmayan, mal kaçıran ya da kaçan, hileye başvuran borçluların vadesi gelmemiş para borcundan doğan alacakları temin bakımından alacaklıya talep hakkı tanıyan ve şartların varlığı hâlinde borçlunun yedinde ya da üçüncü kişide bulunan taşınır ve taşınmaz malları ile alacakları üzerine konulan bir nevi güçlendirilmiş tedbirdir. 24. Anılan Kanun'un 258. maddesinde ise, alacaklının alacağı ve icabında haciz sebepleri hakkında mahkemeye kanaat getirecek delilleri göstermeye mecbur olduğu düzenlenmiştir. Dolayısıyla ihtiyati haciz kararı verilebilmesi için yaklaşık ispat yeterli olup, kesin bir ispat aranmamaktadır. 25. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 259. maddesinin 1. fıkrasında ihtiyati haciz isteyen alacaklının haksız çıkması hâlinde karşı tarafın zararından sorumlu olması öngörülmüştür. Bu hüküm gereğince tazminata hükmedilebilmesi için kusurun gerekli olmadığı kabul edilmektedir. Yani buradaki sorumluluk, kusursuz sorumluluktur (Görgün, L. Şanal/ Börü, Levent/ Kodakoğlu/Mehmet: İcra ve İflâs Hukukuk, 2. Baskı, Ankara 2022, s.470). 26. Ancak bu düzenlemede belirtilen tazminat, maddi tazminat olmakla manevi tazminata hükmedilmesi için İcra ve İflas Kanunu hükümlerinde yer alan şartlar değil 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde yer alan “Kişilik haklarının zedelenmesi” hükmünde öngörülen şartlar aranmaktadır. Bu yönüyle görülmekte olan davanın hukuksal dayanağı haksız fiildir. 27. Haksız fiilden doğan borçlar 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 49–76. maddeleri arasında düzenlenmiştir. 28. Olay tarihinde yürürlükte bulunan Türk Borçlar Kanunu’nun “Sorumluluk” başlıklı 49. maddesinde; “Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür” hükmü yer almaktadır. 29. Haksız fiil, kusurlu ve hukuka aykırı bir eylemle başkasına zarar verilmesidir. Bir haksız fiil sonucu zarara uğrayan kimse, uğradığı zararın tazminini bu haksız fiilden sorumlu olan kimseden veya kimselerden talep edebilir. 30. Manevi zarar ise, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 31. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Kişilik hakkının zedelenmesi” başlıklı 58. maddesinde; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” şeklinde düzenleme bulunmaktadır. 32. Görüldüğü üzere, 6098 sayılı TBK’nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir. 33. Burada da kural olarak doğrudan doğruya zarar görme koşulu aranmaktadır. Ancak kişilik değerlerinin kapsam ve çerçevesi, yerleşik değer yargılarına ve yaşam deneyimine bağlı olarak belirlenmelidir. 34. 6098 sayılı TBK’nın 58. maddesinin uygulanabilmesi için ilk olarak saldırının hukuka aykırı olması gerekir. Hukuka uygun bir eylem, bu maddenin uygulanmasına imkân vermez. İkinci koşul ise kişilik haklarına saldırıda bulunanın kusursuz sorumluluk hâlleri hariç kusurunun bulunması gerekir. Kişilik hakkı zedelenenin ayrıca manevi zarara uğramış olması gerekirken hukuka aykırı saldırı ile manevi zarar arasında uygun illiyet bağı da bulunmalıdır (Uygur, Turgut: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, Cilt 1, 2012, s. 452-454). 35. Bu açıklamalar ışığında kural olarak haksız haciz uygulanması nedeniyle aleyhine haciz uygulanan kişi manevi tazminat isteminde bulunabilir. Ancak, haciz bilerek veya ağır kusurlu olarak dayanağı olan olay yanlış biçimde gösterilerek hak kötüye kullanılmış olursa eylem hukuka aykırı olur ve bu kapsamda manevi tazminata hükmedilebilir (Aday, Nejat: Haksız Haciz Sebebiyle Kişilik Hakkı İhlalinin Hukuksal Sonucu Olarak Mânevi Tazminata Hükmedilmesinin Şartları ve Konuya İlişkin Yargıtay Kararlarının Değerlendirilmesi, HKÜ Hukuk Fakültesi Dergisi, 2016 Ocak, sayı 11, s.76). 36. Uyuşmazlığa konu olayın çeke ilişkin olması sebebiyle çeklerde ciro ile ilgili bazı yasal düzenlemelere değinmek gerekmektedir. 37. Çek, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) üçüncü kitabı ile 5941 sayılı Çek Kanunu ve bu Kanun uyarınca çıkarılan tebliğlerle düzenlenen bir kıymetli evraktır. 6102 sayılı TTK’nın 670 vd. düzenlemelerine göre çek de poliçe ve bono gibi bir kambiyo senedidir. 6102 sayılı TTK’nın üçüncü kitabında 780-823. maddeleri arasında düzenlenen çeke 818. maddenin yaptığı atıflar çerçevesinde poliçeye ilişkin hükümlerin uygulanması kabul edilmiştir (Bozer, Ali /Göle, Celal: Kıymetli Evrak Hukuku, Ankara, 2018, s. 221). 38. Çek, 6102 sayılı TTK’da tanımlanmamıştır. Çeke ait hükümler göz önüne tutularak çek şöyle tarif edilebilir: Çek, Kanun’un öngördüğü belirli şekil şartlarına bağlı, soyut ve kayıtsız şartsız bir bedelin ödenmesi konusunda sadece bankalar üzerine düzenlenebilen, kıymetli evraktan sayılan özel bir havaledir (Tuna, Ergun/ Göç Gürbüz, Diğdem: Ticaret Hukuku Prensipleri Kıymetli Evrak, Ankara 2018, s. 268). 39. Bu havalenin yazılı şekilde yapılması, belli şekil şartlarını içermesi ve kayıtsız şartsız bir ödeme yetkisi biçiminde olması gerekir. Çek; düzenleyen muhataba belirli bir bedeli lehtara ödeme, lehtara da tahsil yetkisi veren bir kambiyo senedidir. Çek bir ödeme aracıdır. Ancak poliçe ve bonodaki gibi kredi işlevini haiz değildir. Ticari hayatta yaygın olarak ileri tarihli çek düzenlenerek çekin kredi veya teminat aracı olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu kullanım şeklinin dahi çekin ödeme aracı olma özelliğini ortadan kaldıramayacağı unutulmamalıdır. Çek muhatap banka tarafından görüldüğünde meşru hamil olan kişiye nakden ödenir. 40. Çeklerin devrinin nasıl yapılacağı TTK’nın 788. maddesinde poliçeden ayrı ve özel olarak düzenlenmiştir. Bu maddeye göre açıkça “emre yazılı” kaydıyla veya bu kayıt olmadan belirli bir kişi lehine ödenmesi şart kılınan bir çek, ciro ve zilyetliğin geçirilmesiyle devredilebilir. Keza TTK’nın 818. maddesinin göndermesi ile aynı Kanun’un 684. maddesine göre, ciro ve zilyetliğin geçirilmesi ile çekten doğan bütün haklar devrolunur. 41. Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde; çekin bir başka anlatımla çek üzerindeki hakkın bir başkasına devri için ciro ve kişiye çekin zilyetliğinin geçirilmesi gerekir. Ciro ise TTK’nın 683. maddesine göre, çek arka yüzüne veya çeke bağlı olan ve “alonj” denilen ek kâğıt üzerine yazılması ve ciranta tarafından imzalanması ile mümkündür. Bu nedenle cirantanın imzasını taşımayan ciro geçerli ciro sayılmaz. Böyle bir ciro ise çek üzerinde bulunan hakkın devrini sağlamaz. 42. Çekte hak sahibi olabilmek için yetkili hamil olmak gerekir. TTK’nın 790. maddesine göre, cirosu kabil bir çeki elinde bulunduran kişi, son ciro beyaz ciro olsa bile, kendi hakkı müteselsil ve birbirine bağlı cirolardan anlaşıldığı takdirde yetkili hamil sayılır. Bu maddeden de anlaşıldığı üzere bir çeki elinde bulunduran kişi yetkili hamil olduğunu yani çek üzerindeki hakkın kendisine ait olduğunu çek üzerinde bulunan birbirini takip eden geçerli ciro zinciri ile ispat edebilir. 43. Yapılan tüm açıklamalardan sonra somut uyuşmazlıkta; ihtiyati hacze dayalı başlatılan takip sebebiyle davacının maaşına haciz konulduğu, maaş kesintilerinin icra dosyasına gönderildiği ancak davacının icra hukuk mahkemesinde yaptığı itiraz üzerine takibe konu çekteki imzanın kendisine ait olmadığının anlaşıldığı ve takibin durdurulmasına karar verildiği görülmüştür. 44. Takibin dayanağı çek; birbirini takip eden ciro silsilesi içermekte olup davalı şirket vekili, müvekkilinin çeki üçüncü kişiden ticari münasebeti sebebiyle aldığını belirtmiş olmakla çekte beyaz ciro mümkün olduğundan davalının bu yöndeki savunması haksız değildir. 45. Çekteki imzanın sahte olduğunu belirten davacı ...’in cirosunun yer aldığı kısmın incelenmesinde adı ve soyadı, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, cep telefonu numarasının bulunduğu altında da imza olduğu anlaşılmaktadır. Böylelikle davacının kimlik bilgileri kullanılarak yapılan bir işlem söz konusu olup, görünüşte geçerli ciro silsilesi olduğu sabit olan çeke dayalı ihtiyati haciz kararı alarak takip yapan davalının ağır kusurlu olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu durumda; davalının çekte davacıya ait ciro altındaki imzanın sahteliğini bilmemesi karşısında yasal şartlara haiz başlattığı ihtiyati hacze dayalı takip sebebiyle davacının maaşına haciz koydurtmasında hukuka aykırı bir yön bulunmadığı gibi davalının ağır kusurundan söz etmekte mümkün değildir. 46. Ayrıca davalı vekili icra dosyasına gelen maaş kesintilerinden yalnızca birini tahsil etmiş olup diğerlerini tahsil etmediği gibi, icra mahkemesindeki yargılamada çekteki imzanın davacıya ait olmadığının anlaşılması üzerine maaş haczinin kaldırılmasını talep etmiştir. 47. Sonuç itibariyle kötü niyetli olarak veya ağır kusuru ile haksız bir takibe, haksız maaş haczine sebebiyet vermeyen davalının manevi tazminattan sorumlu tutulması mümkün değildir. 48. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davalının çeki elden alarak hamil olması mümkün ise de bu şekilde çeki alması ile ciro silsilesinde şeklen hak sahibi gözüken kendisinden önceki imzanın sahteliği riskini de üstlenmiş olduğu, bu durumun yapılan haczin hukuka aykırılığını ve davalının kusurlu olmasını ortadan kaldırmayacağından kişilik hakları zarar gören davacı yararına manevi tazminata hükmedilmesinin yerinde olduğu ve bu sebeplerle direnme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüşse de bu görüş, yukarıda açıklanan sebeplerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 49. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 50. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesinin (III/1) bendine göre karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 05.04.2022 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 259/1. maddesinde, ihtiyati haczin haksız çıkması hâlinde, borçlunun ve üçüncü kişilerin bu yüzden uğradıkları bütün zararlardan alacaklının sorumlu olduğu düzenlenmiştir. Maddi tazminat için geçerli olan bu sorumluluk, kusursuz sorumluluk (tehlike sorumluluğu) esasına dayalıdır. Buna karşılık, haksız ihtiyati haciz kararı alan alacaklının kusursuz sorumluluğu sadece maddi tazminat bakımından geçerli olup, manevi tazminat yönünden TBK’nın 58. maddesindeki koşulların oluşması gerekir. Haksız fiiller TBK 49 ila 76. maddelerde düzenlenmiştir. Haksız fiilin temelinin düzenlendiği TBK 49. maddeye göre; kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Bu temel düzenleme ile bakıldığında, haksız fiil sorumluluğundan bahsedilebilmesi için bir fiilin bulunması, fiilin hukuka aykırı olması, kusurun bulunması, hukuka aykırı fiille zarar verilmesi ve hukuka aykırı fiil ile zarar arasında uygun illiyet bağının bulunması gerekmektedir. Böylelikle haksız fiilin; fiil, hukuka aykırılık, kusur, zarar ve uygun illiyet bağından ibaret olmak üzere beş unsuru bulunduğu söylenebilir. Bu unsurların tümünün bir arada bulunmadığı, bir veya birkaç unsurun eksik olduğu durumlarda, haksız fiilin varlığından söz edilemeyecektir. TBK 58. maddeye göre; kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Haksız fiile dayalı olan bu sorumlulukta da haksız fiilin unsurları aranacaktır. Bu maddede düzenlenen sorumluluk kusur esasına dayalıdır. BK 49. Maddede 1988 yılında yapılan değişiklikle kusurun ağırlığı unsur olmaktan çıkarılmış ve maddenin karşılığı olan TBK 58. maddede de unsur olarak yer verilmemiş olduğundan, manevi tazminata hükmedilmesi için ağır kusurlu olunması şart olmayıp ağır olmasa da kusurlu olunması yeterlidir. Kişinin iyi niyetli veya kötü niyetli olması kusur sorumluluğu bakımından bir unsur olmamakla birlikte kişinin kusurlu sayılıp sayılamayacağı ve buradan hareketle TBK 58. madde kapsamında manevi tazminata hükmedilebilmesi yönünden yine de önem taşımaktadır. Hayatın olağan akışı içinde kendinden beklenmesi gereken özeni gösteren kişinin kötü niyetli ve buna bağlı olarak kusurlu olduğu sonucuna varılamaz ise de objektif özen yükümlülükleri çerçevesinde davranmayarak başkalarının kişilik haklarının zedelenmesine yol açacak bir sonucu gerçekleştiren kişinin de doğrudan kusursuz sayılması ve manevi tazminat sorumluluğundan kurtulması mümkün değildir. Kusurun varlığı ve kişinin iyi niyetli ya da kötü niyetli sayılıp sayılmayacağının her somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi, hukuka aykırılık unsuru bakımından ise somut olayla ilgili yasal düzenlemelerin de gözetilmesi gerekir. Uyuşmazlığa konu olay bakımından önemi nedeniyle çeklerde ciro, hak sahipliği ve ciro imzasının sahteliğiyle ilgili olan bazı yasal düzenlemelere de bakmak gerekir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) hükümlerine göre; cirosu kabil bir çeki elinde bulunduran kişi, son ciro beyaz ciro olsa bile, kendi hakkı müteselsil ve birbirine bağlı cirolardan anlaşıldığı takdirde yetkili hamil sayılır. Çizilmiş cirolar yazılmamış hükmündedir. Bir beyaz ciroyu diğer bir ciro izlerse, bu son ciroyu imzalayan kişi çeki beyaz ciro ile iktisap etmiş sayılır (TTK 790/1). Çek, herhangi bir suretle hamilin elinden çıkmış bulunursa, ister hamile yazılı, ister ciro yoluyla devredilebilen bir çek söz konusu olup da hamil hakkını 790'ıncı maddeye göre ispat etsin, çek eline geçmiş bulunan yeni hamil ancak çeki kötü niyetle iktisap etmiş olduğu veya iktisapta ağır bir kusuru bulunduğu takdirde o çeki geri vermekle yükümlüdür (TTK 792/1). Lehine ciro yapılan kişinin ciroda gösterilmesine gerek olmadığı gibi, ciro, cirantanın sadece imzasından ibaret olabilir. Bu şekildeki cirolara “beyaz ciro” denir. Beyaz cironun poliçenin arkasına veya alonj üzerine yazılması gerekir (TTK 683/2). Bir poliçe, poliçe ile borçlanmaya ehil olmayan kişilerin imzasını, sahte imzaları, hayali kişilerin imzalarını veya imzalayan ya da adlarına imzalanmış olan kişileri herhangi bir sebeple bağlamayan imzaları içerirse, diğer imzaların geçerliliği bundan etkilenmez (TTK 677/1). Poliçelerle ilgili olan TTK 683 ve 677. madde hükümleri TTK 818. madde yollamasıyla çekler hakkında da uygulanır. Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; İstanbul 50. Asliye Ticaret Mahkemesinin 17.03. 2014 tarihli kararıyla davacı hakkında ihtiyati haciz kararı verilmiştir. Bu ihtiyati haciz kararı fiilen fiilen uygulanmış ve davacının maaşı üzerine haciz uygulanmıştır. İmzaya itiraza ilişkin dosyada takibin durdurulması için tedbir kararı verilmiş ise de teminat yatırılmadığından ihtiyati tedbir uygulanamamıştır. İhtiyati haciz kararı ve takibe konu olan çek keşidecisi dava dışı şirket, lehtarı davacı görünmektedir. Davalı ciro silsilesine göre çeke lehtarın ciro imzasıyla hamil olmuş görünmektedir. Kendisine atfen atılan çekteki ciro imzasının çete lehtar görünen davacıya ait olmadığı konusunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Lehtar cirosu lehtarın TC kimlik numarasını ve telefon numarası yazılarak yapılmış ise de lehine ciro yapılan kimseyi gösteren bir kayıt içermediğinden beyaz ciro niteliğindedir. Beyaz ciro ile edinmiş görünen davalı ciro silsilesine göre şeklen hak sahibi görünmekte ise de lehtar görünen davacı imzasının sahteliği nedeniyle bu çeke dayalı olarak davacıdan talep edebileceği bir alacak bulunmamaktadır. Talep edebileceği bir alacak bulunmadığı hâlde davacı hakkında ihtiyati haciz kararı alınıp uygulanması ve kişinin maaşına haciz konulması haksız bir eylemdir. Davalı ciro silsilesine göre çeki davacıdan almış göründüğünden şayet bu kişiden almış ise ciro imzasının yanında atılmasını sağlaması gerekir. Yanında ciro imzası atılmamış olduğu hâlde edindiği kişiye atfen atılan ciro imzası sahte çıkan bir çeki ciro yoluyla ele geçiren kimse ağır kusurlu olup bu çeke dayalı ihtiyati haciz nedeniyle doğan manevi zarardan da sorumludur. Davalı bu çeke lehtarın sahte cirosundan sonra gelen başka ciro imzaları bulunduğu hâlde hamil olmuş ise ciro zincirinde kendisine bitişik olmayan ciro imzalarının sahteliğini araştırmakla yükümlü değildir. Bu hâlde kural olarak kusurlu sayılması mümkün olmadığı için manevi tazminat istenemez ise de çekin kötü niyetle edinilmiş olması hâlinde yine de sorumluluk doğabilecektir. Somut olayda arada davalının iyi niyetli üçüncü kişi sayılmasını gerektiren başka ciro imzaları olmadığı için davalı imzanın sahteliğini bilmediğini savunarak sorumluluktan kurtulamaz. Çeki lehtarın veya sonrası cirantanın beyaz cirosuyla edinen kişi bu çeki ciro imzası atmaksızın başkasına teslim ederek de çekteki hakkını devredebilir. Bu durumun varlığının başka kesin delillerle anlaşılması ciro silsilesinin koptuğu anlamına gelmez. Çünkü çekteki imzalara göre şeklen hak sahibi olunduğunun anlaşılması hâlinde ciro silsilesinde kopukluk olduğundan söz edilemeyecektir. Somut olayda davalı bu çeki lehtardan değil, lehtarın ciro imzası bulunmakta iken çeki elinde bulunduran kişiden aldığını savunmakta olduğundan bu durumun haksız ihtiyati haciz uygulanmasında davalının kusurlu sayılmaması sonucunu gerektirip gerektirmediği üzerinde de durulmalıdır. Davalının çeki elinde bulunduran kişinin ciro imzası olmaksızın çeki teslim almak suretiyle çek hamili olması mümkün ise de bu şekilde çek hamili olmayı kabul eden kişi ciro silsilesinde kendisine bitişik halkada görünen ve şeklen kendisini hak sahibi gösteren imzanın sahteliğindeki riski de üstlenmiş sayılır. Bu riski üstlenmek istemeyen kişinin teslim suretiyle değil, çeki aldığı kişinin ciro imzasıyla çekteki hakkı edinmesi gerekir. Bu üstlenmiş sayılmanın sonucu olarak davalı imzası sahte çıkan davacıya karşı iyi niyetli üçüncü kişi olduğunu ileri süremeyeceği gibi bu durum haksız ihtiyati haciz uygulanması eyleminin hukuka aykırılığını ve davalının kusurlu sayılma durumunu ortadan kaldırmaz. Kaldı ki çekte ciro etmiş görünen kişinin ismi ve telefon numarası dahi yazmakta iken çekin ödenmemesi üzerine hiçbir araştırma yapmadan doğrudan davacı hakkında ihtiyati haciz istenmesi, kusurun varlığını daha da artırmaktadır. Davacı hakkında maaşı üzerinde haksız olarak ihtiyati haciz uygulanması davacının kişilik haklarını zedeleyen haksız bir eylem niteliğinde olup manevi tazminat isteme koşulları oluşmuştur. Davacının ihtiyati tedbir kararına rağmen teminatı yatırmamış olması davalının sorumluluğunu kaldıran bir husus değildir. Bu durum borçlu için bir kusura değil olsa olsa teminatı yatırmak güçlüğüne ve buradan hareketle doğan manevi zararın varlığına işaret edebilir. Mahkemece 5.000TL manevi tazminata hükmedilmesi dosya kapsamındaki delillere uygun olup direnme hükmünün onanması gerektiği görüşünde olduğumdan, davanın reddi gerektiğine değinen Özel Daire kararı gibi hükmün bozulması yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2017/1483 E., 2020/876 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 49. maddesinde de benzer bir düzenlemeye gidilerek kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar verenin bu zararı gidermekle yükümlü olduğu belirtilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1483 E.  ,  2020/876 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “maddi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ordu 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen ihbar olunanlar yönünden karar verilmesine yer olmadığına, davalılar ... ve ... bakımından davanın kabulüne ilişkin karar davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin Karacaömer Köyü, Bekmezlik mevkii, 922 parselde bulunan taşınmazın hissedarları olduğunu, payın müvekkillerine murislerinden intikâl ettiğini ve fiilen taksim edilerek kullanıldığını, davalıların taşınmazdaki paylarını ise müvekkillerinin amcaları olan dava dışı ...'dan sağlığında satın aldıklarını, kullandıkları kısma toprak döktürdüklerini, bunun sonucunda toprak kayması meydana geldiğini ve davacıların fiilen kullandıkları bölümün 2250 m2'lik kısmının zarar gördüğünü, kullanılamaz ve verimsiz bir hâle geldiğini, müvekkillerin babalarından intikâl eden ve fiilen taksimi yapılan, sınırları paydaşların anlaşarak çektikleri kazıklarla sabit olan taşınmazda bulunan dava konusu yerin toprak dökülmeden önce fındık bahçesi olduğunu ve içerisinde su kuyusu, su motoru ve jeneratörü olan değerli bir yer niteliğine sahip olduğunu, davalıların toprak döktürmeleri neticesinde müvekkillerinin arazisinde çatlak, toprak kayması ve heyelan birikintisi oluştuğunu, arazinin kullanılamaz hâle geldiğini, bütünlüğünün bozulduğunu ve bu nedenle değer kaybına uğradığını, verilen zarar nedeniyle bu arazide fındıktan bu zamana kadar elde ettikleri gelirlerini 2010 yılı ve sonrasında tekrar elde etmelerinin mümkün olmadığını, müvekkillerinin alt sınırından belediye imar planı geçtiğini ve yolların açılmış vaziyette olduğunu, kendilerinin hisselerine düşen arazinin de arsa vasfında olduğunu, mücavir alan içerisinde yer aldığını, arsa olarak değerlendirilmesi gerektiğini, davalıların sebebiyet verdiği zararın Ordu 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2010/115 değişik iş sayılı dosyasında alınan bilirkişi raporuyla sabit olduğunu, müvekkillerinin taşınmazında toprak kayması ile oluşan çatlak ve heyelan birikintisi sonucu meydana gelen değer kaybının, ayrıca istinat duvarı, su kuyusunun yeniden inşası gibi keşif sonucunda hesaplanacak zararlarından şimdilik 10.000TL'lik kısmının zarar tespit tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine; davalıların kendi arazilerine toprak döktürmek suretiyle oluşan heyelanın müvekkillerinin kullanımında olan hisseye kayması sonucunda oluşan değer kaybının, su kuyusu bedelinin, yeniden oluşacak imar ve ihya değerinin karşılığı olarak keşif ile tespit edilecek bedelden şimdilik 7.500TL zararın yasal faizi ile birlikte tespit tarihinden itibaren geçerli olmak üzere davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; ıslah talep dilekçesi ile istemini 151.100,38TL’ye yükseltmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; dava konusu taşınmazda müvekkillerinin de hissedar olduğunu, taşınmazda uçuk olduğunu ve yerin toprak koyulmak suretiyle doldurulduğunu, bu durumun davacıların bilgisi dahilinde olduğunu, toprakların tamamen müvekkillerinin iradesi dışında aşırı yağışın etkisi ile davacılara ait kısma taştığını, ortada bir zarar varsa bile tamamen müvekkillerin kusuru dışında tabiat olayları nedeni ile gerçekleştiğini, müvekkillerin bu duruma müdahale imkânı olmadığını, davacıların daha önce yaptırmış oldukları tespit yerinde olmadığından tespite itiraz ettiklerini, davacıların iddiasında belirttiği gibi önemli derecede bir hasar ya da zararın söz konusu olmadığını, davacıların fındık bahçesi olarak kullandıkları araziden oldukça yüksek tazminat talebinin hukuka aykırı olduğunu, zarara konu taşınmaza yapılan toprak konulmasının delil tespiti işleminden de anlaşılacağı üzere dava dışı ... İnşaat Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti. tarafından yapılan inşaat temellerinden alınan toprakların taşınmaza konulması sureti ile yapıldığını, davacılardan ...'ın da bu toprak dökme işlemine bizzat yardımcı olduğunu, davaya konu taşınmazda müvekkilleri dışında Musebbiye Aydın ile ...'ın da paydaş olduklarını, bu nedenle belirtilen şirket ile birlikte bu paydaşların da dahili davalı olarak davaya katılması gerektiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Ordu 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 17.12.2013 tarihli ve 2011/224 E., 2013/593 K. sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın fiilen taksim edildiği ve uzun süredir devam eden bu şekildeki kullanıma bir itirazın olmadığı, davacı tarafın ihbar olunan dava dışı Akten A.Ş.’ye TOKİ inşaatından çıkan toprağı döktürdüğü yerin tazminata konu olan yer değil kendi evinin dibindeki küçük harman olduğu, tanık beyanları ile de sabit olduğu üzere davalıların kullandığı ve onlara ait olan yerin dibinden su çıkmakta olduğu, davalıların talepleri ve rızalarıyla TOKİ konutlarını yapan dava dışı Akten A.Ş’nin kepçe ve çalışanlarıyla muvafakatnâme ile bu yerin doldurulduğu, bilirkişi raporlarıyla sabit olduğu üzere bu dolum ile birlikte davacının arazisinde dava dilekçesinde bahsettiği ve keşifte de görülen zararların meydana geldiği, bu zararlara davalıların kusurlu eylemlerinin neden olduğu, zira kendi arazilerinde olan ve dipten su çıkan çukurun doldurulmasını dava dışı Akten A.Ş'den istedikleri ve buna muvafakat verdikleri gerekçesiyle ihbar olunan yönünden herhangi bir karar verilmesine yer olmadığına, davanın davalılar ... ve ... yönünden kabulü ile 7.500TL'nin tespit tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte, 143.600,38TL'nin ıslah tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Ordu 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 02.12.2014 tarihli ve 2014/5128 E., 2014/16463 K.sayılı kararı ile; “…a-)Dava, haksız eyleme dayalı maddi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalılar tarafından temyiz edilmiştir. Davacılar, müşterek mülkiyete konu olan ve fiilen taksim edilen taşınmazda, davalıların kullandıkları kısma döktürdükleri toprağın heyelan sonucu kendi kullandıkları kısma kayması nedeniyle uğradıkları maddi zararın tazmini isteminde bulunmuştur. Davalılar, taşınmaza döktükleri toprağın aşırı yağışın etkisi ile davacıların kullanımındaki kısma kaydığını, kusurlarının bulunmadığını, iddia edildiği kadar bir hasarın söz konusu olmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, davacıların arazisinde meydana gelen zarara davalıların kusurlu eylemleriyle neden oldukları belirtilerek, ziraat, inşaat ve makina mühendisi bilirkişilerin raporlarına göre davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içerisinde bulunan 11.06.2013 tarihli jeoloji bilirkişi raporunda; zeminin yüksek plastisiteli kil olduğu, bu birim üzerine yapılan kontrolsüz yükleme ve yüzey sularının etkisi sonucu oturma ve yüzeysel kayma hareketinin oluştuğu, istinat duvarı ve yüzey sularının drenajı yapılarak kayma hareketinin önlenebileceği belirtilmiştir. Jeoloji bilirkişi raporunda belirtilen şekilde istinat duvarı yapılarak davacıların zararı giderilebilecekse istinat duvarı yapım bedeli hesap ettirilmelidir. Hesap edilecek istinat duvarı yapım bedeli ile taşınmazda oluşan değer kaybı bedeli karşılaştırılmalı, hangisi daha az ise ona hükmedilmelidir. Mahkemece, yukarıda açıklanan hususlar gözetilmeden 18/07/2013 tarihli raporda hesaplanan değer kaybına hükmedilmesi doğru bulunmamış, kararın bu yönden bozulması gerekmiştir. b-) Dava konusu taşınmazın coğrafi konumu, taşınmazın toprak yapısı ve bölgenin iklim özellikleri gözetildiğinde, bu özelliklerin kaymanın meydana gelmesinde etkili olup olmadığı araştırılmamıştır. Mahkemece yapılacak araştırma sonunda belirtilen özelliklerin toprak kaymasında etkili olduğunun belirlenmesi hâlinde tahsiline karar verilecek zarar miktarından, BK.m.43 (TBK.m.51) gereğince uygun bir miktarda hakkaniyet indirimi yapılmalıdır. Bu hususun gözetilmemiş olması doğru değildir. …”gerekçesiyle karar bozulmuş, davalıların sair temyiz itirazlarının ise reddine karar verilmiştir. Direnme Kararı: 9. Ordu 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 17.03.2015 tarihli ve 2015/139 E., 2015/230 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeler yanında “…Her ne kadar Yargıtay bozma ilamında istinat duvarı ile ilgili araştırma yapılması az olan değer seçilmesi, diğer araştırmaların tam olarak yapılması vs. gibi sebeplerle dosyamız bozulmuş ise de davalıların arazisine dökülen molozlar sonrasında davacıya ait olan yerde dava dilekçesinde belirtilen zararların meydana geldiği, zeminde meydana gelen zararın tamamen oluştuğu ve bittiği mahallinde yapılan keşif ile sabit hale gelmiştir. Devam eden bir kayma yoktur. Zarar oluşmuş ve bitmiş, su kuyusu kurumuş, ürünler zarar görmüş, pompa zarar görmüş, toprak eski eğimli halini kaybetmiş ve dalgalı bir hal almıştır. İstinat duvarının yapılması dava konusu olan yere gereksizdir. Çünkü davacının arazisinde meydana gelen zarar olmuş ve bitmiştir. Davacının arazisinde meydana gelen zararın başka bir sebeple toprak kayması, suyun drenajı vs. alakası yoktur. Çünkü böyle bir etken olsaydı davacının da davalının da arazileri; davalı tarafından arazisine toprak dökülmesine izin verilmeden önce hiçbir sıkıntı ve sorun çıkmadan doğal yapılarını korumuş ve birbirlerinin arazilerine herhangi bir zararları olmamıştır. Ne zaman davalı taraf arazisine molozların dökülmesine izin vermesi ile molozlar dökülmüş, davacının arazisinde doğal yapının bozulması ile bu zarar oluşmuştur. Davalı arazisini düzleştirmek istemiş ancak komşu taşınmaz olan davacının arazisinde dava konusu zararların oluşmasına neden olmuştur…” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; a) Jeoloji bilirkişi raporunda belirtilen şekilde istinat duvarı yapım bedeli hesap ettirilmesinin ve hesap edilecek istinat duvarı yapım bedeli ile taşınmazda oluşan değer kaybı bedeli karşılaştırılıp hangisi daha az ise ona göre hüküm kurulmasının, b) Dava konusu taşınmazın coğrafi konumu, taşınmazın toprak yapısı ve bölgenin iklim özelliklerinin kaymanın meydana gelmesinde etkili olup olmadığının araştırılmasının ve belirtilen özelliklerin toprak kaymasında etkili olduğunun belirlenmesi hâlinde tahsiline karar verilecek zarar miktarından, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 43. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 51) maddesi gereğince uygun bir miktarda hakkaniyet indirimi yapılmasının, Gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. İşin esasına geçilmeden önce konuyu düzenleyen hukuki mevzuatın irdelenmesinde fayda görülmüştür. 13. Borçlar hukukunda sorumluluk nedenleri arasında düzenlenen haksız fiil hukuka aykırı bir eylemle başkasına zarar verilmesidir. Borçlar hukukunda genel kural, kusura dayanan haksız fiil sorumluluğu olmakla birlikte, kusur aranmayan sorumluluk (kusursuz sorumluluk) hâlleri de bulunmaktadır. 14. Hukuka aykırı fiiller, hukuk düzeninin tasvip etmediği fiillerdir. Bu gibi fiilleri gerçekleştirenlere hukuk düzeni fiilden meydana gelen zararı tazmin mükellefiyeti yükler. Şu hâlde hukuk düzeninde hukuka aykırı fiillere izafe edilen hukuki netice, fiilden meydana gelen zararı tazmin borcunun doğmasıdır. 15. Olay tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’na göre haksız fiil sorumluluğu, kural olarak (istisnası kusursuz sorumluluk hâlleri) zarar verenin kusurlu olmasına bağlıdır. Kusur sorumluluğuna dayanan haksız fiil BK’nın 41. maddesinde “Mesuliyet Şartı” başlığı altında; “Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur. Ahlâka mugayir bir fiil ile başka bir kimsenin zarara uğramasına bilerek sebebiyet veren şahıs, kezalik o zararı tazmine mecburdur.” Şeklinde ifade edilmiştir. 16. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 49. maddesinde de benzer bir düzenlemeye gidilerek kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar verenin bu zararı gidermekle yükümlü olduğu belirtilmiştir. 17. Gerek 818 sayılı BK’nın 41. maddesi gerekse 6098 sayılı TBK’nın 49. maddesi hukuka aykırı kusurlu bir fiille başkasına zarar veren kimsenin bu zararı tazmine mecbur olduğunu belirtmektedir. Böylece haksız fiilden sorumluluk, tazminat borcunun kaynağını oluşturmaktadır. 18. 818 sayılı BK’nın 41. maddesi (6098 sayılı TBK’nın 49. maddesi) uyarınca haksız fiil sorumluluğundan bahsedilebilmesi için bir fiilin bulunması, fiilin hukuka aykırı olması, kusurun bulunması, hukuka aykırı fiille zarar verilmesi ve hukuka aykırı fiil ile zarar arasında uygun illiyet bağının bulunması gerekmektedir. Böylelikle haksız fiilin; fiil, hukuka aykırılık, kusur, zarar ve uygun illiyet bağından ibaret olmak üzere beş unsuru bulunduğu söylenebilir. Bu unsurların tümünün bir arada bulunmadığı, bir veya birkaç unsurun eksik olduğu durumlarda, haksız fiilin varlığından söz edilemeyecektir. 19. Haksız fiil sorumluluğundan bahsedilebilmesi için öncellikle sorumlu tutulacak kişinin işlediği bir fiilin bulunması gerekmektedir. Kendisinden tazminat istenen şahsın bir fiili yoksa sorumluluğu da söz konusu olmaz. 20. Bununla birlikte haksız fiil sorumluğunun doğabilmesi için sadece fiilin varlığı yeterli değildir. Aynı zamanda fiilin hukuka aykırı olması gerekmektedir. Kanunlarımız bir fiilin nasıl ve hangi niteliklere sahip olduğu takdirde hukuka aykırı sayılacağını açıklamamıştır. Genel bir ifadeyle denilebilir ki hukuka aykırılık, kişilerin mal ve şahıs varlıklarını doğrudan doğruya koruyan emredici bir hareket tarzı kuralına aykırılık hâlinde ortaya çıkmaktadır (Tunçomağ, K.: Türk Borçlar Hukuku, Cilt: 1, 6. Baskı, İstanbul 1976, s.506 ). 21. Kusura dayanan haksız fiil sorumluluğu için aranan diğer ve en önemli şartlarından biri de hukuka aykırı fiili işleyen kişinin kusurlu olmasıdır. Hukuka aykırılık, fiilin bir hukuk kuralına aykırı olduğunu, kusur ise bu hukuk kuralına aykırı fiile ilişkin iradesi sebebiyle fiili işleyen kişinin davranışının kınanan bir davranış olmasını ifade eder. 22. Haksız fiil sorumluluğundan söz edebilmek için gereken diğer bir şart ise zararın ortaya çıkmasıdır. BK'nın 41 (TBK'nın 49.) maddesi zarardan bahsetmekle beraber kanunda zarar tanımı yapılmamıştır. Doktrin ve yargısal içtihatlarda zarar “geniş anlamda zarar” ve “dar anlamda zarar” olmak üzere ikiye ayrılmıştır. 23. Geniş anlamda zarar, bir kişinin mal varlığında veya kişi varlığında (manevi varlığında) iradesi dışında meydana gelen eksilmeler olarak tanımlanmaktadır (Tandoğan H: Türk Mes’uliyet Hukuku, Ankara 1961, s. 63). Buna “karşılık dar anlamda zarar” teknik anlamdaki maddi zararı ifade etmekte olup, bu zarara mal varlığı zararı da denilmektedir. 24. Maddi zarar bir kimsenin malvarlığında iradesi dışında meydana gelen azalmadır. Mal varlığının zarar verici fiil olmasa idi bulunacağı durumla fiil sonucu aldığı durum arasındaki fark, zararı oluşturur (Nomer, H.: Haksız Fiil Sorumluluğunda Maddi Tazminatın Belirlenmesi, İstanbul 1996, s. 6 vd.). 25. Ortaya çıkış zamanı bakımından zarar; mevcut, müstakbel ve muhtemel zarar olarak ayrıma tabi tutulmaktadır. Mevcut zarar, zararın hesap edildiği tarihe kadar gerçekleşmiş olan zarardır. Müstakbel zarar ise, bu tarihte gerçekleşmiş olmayan fakat başka bir unsurun eklenmesine gerek olmaksızın normal olarak gerçekleşmesi beklenen zarardır. Sağ kolu kesilen kişinin ekonomik geleceğinin sarsılması sebebiyle uğrayacağı zarar müstakbel zarara örnektir. Müstakbel zararın miktarının ispatı imkânsızdır. Bunu hâkim takdir edecektir. Muhtemel zarar ise henüz var olmayan ancak eklenecek bir riskin gerçekleşmesi hâlinde var olma ihtimali bulunan zarardır. Yaralandığı için ağır bir ameliyat geçiren bir kimsenin ölmesi riskine bağlı zararlar, muhtemel zarara örnek olarak verilebilir. Muhtemel zararın tazmini, risk gerçekleşmedikçe söz konusu olmaz (Oğuzman, K./Öz, T.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C.2, İstanbul 2013, s. 43 vd.). 26. Hukuka aykırı bir fiil işleyen kimse ancak bu fiilinin sebep olduğu zararları tazminle yükümlüdür. Ancak, fiil ile arasında uygun illiyet bulunmayan bir zararın tazmini istenemez. Fakat fiille uygun illiyet bağı bulunan bütün zararlardan faili sorumlu tutmak da adil olmayabilir. Hayat tecrübelerine göre, bir fiilin, olayların normal akışında meydana getirebileceği zararlarla olan mantıki illiyet bağına uygun illiyet bağı denilmektedir. Uygun illiyet zinciri içinde bir sebebin zararı meydana getirmeye uygun bir sebep olup olmadığı araştırılacaktır. 27. 818 sayılı BK’nın “Tazminat Miktarının Tayini” üst başlıklı 43. maddesinin 1. fıkrasında hâkimin, olayların özelliklerine ve durumun gereğine göre zararın miktarını tespit edeceği hükme bağlanmıştır. Burada hâl ve mevkiin icabından amaç, somut olayın niteliğidir. 28. 6098 sayılı TBK’nın 51. maddesi de benzer bir hüküm içermekte olup, kaynağına, sebebine, zarar veren ile zarar gören arasındaki hukuki ilişkiye ve her somut olayda farklı şekillerde gündeme gelebilecek benzeri ölçütlere göre, zararın niteliği, kapsamı ve miktarı, her olayın kendine özgü yapısı içerisinde, değişen bir özellik gösterecektir. 29. Açıktır ki, hükmedilecek tazminat, hiçbir şekilde zarar miktarından fazla olamaz. Zarar miktarı tazminatın azami sınırını teşkil eder (Uyar, T.: Açıklamalı–İçtihatlı Borçlar Kanunu Genel Hükümler, C.1 , Ankara 1990, s. 549). Bir başka ifadeyle, tazminat miktarı hiçbir zaman gerçek zararı aşmamalıdır. Nitekim aynı hususlara Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 19.02.2019 tarihli ve 2017/14-2008 E., 2019/172 K. sayılı kararında da değinilmiştir. 30. 818 sayılı BK’nın “Tazminatın Tenkisi” başlıklı 44. maddesi ise; “Mutazarrır olan taraf zarara razı olduğu yahut kendisinin fiili zararın ihdasına veya zararın tezayüdüne yardım ettiği ve zararı yapan şahsın hal ve mevkiini ağırlaştırdığı takdirde hakim, zarar ve ziyan miktarını tenkis yahut zarar ve ziyan hükmünden sarfınazar edebilir. Eğer zarar kasden veya ağır bir ihmal veya tedbirsizlikle yapılmamış olduğu ve tazmini de borçluyu müzayakaya maruz bıraktığı takdirde hakim, hakkaniyete tevfikan zarar ve ziyanı tenkis edebilir”. Hükmünü içermekte olup, söz konusu hüküm ile ortak kusurlu davranışın tazminata etkisi düzenlenmiştir. Benzer düzenlemeye 6098 sayılı TBK’nın 52. maddesinde de yer verilmiştir. Zararla sonuçlanan hukuka aykırı bir davranışta bu maddenin uygulanabilmesi için öncelikle ortak kusurun belirlenmesi gerekir. Bunun için zarar görenin zarardan kaçınma görevini yerine getirmemesi ile ortaya çıkan davranışının objektif ölçülerle bir kusur sayılıp sayılamayacağı ve bu kusurun zararın meydana gelip gelmemesinde ya da zararın artmasında bir payı (illiyet bağı) olup olmadığının açıklığa kavuşturulması gerekir. Ortak kusurun varlığı hâlinde; hâkim, ortak kusurun tazminata etkisini başka bir anlatımla “bir tenkis sebebi” mi, yoksa zarar ziyan hükmünden “tamamen sarfınazar edilebilecek bir sebep” mi olduğunu takdir edecektir. Hâkim bu yolda takdir hakkını kullanırken hak ve adalete uygun bir sonuca varacak yol izlemelidir. 31. Türk pozitif hukukunda 818 sayılı BK’nın 44/1. maddesinin “Hiçbir kimse kendi kusurundan yararlanamaz” ilkesine dayandığı kabul edilmektedir. Bu ilke hak ve adalet düşüncesine de uygun düşmektedir. Zarar gören kendi davranışlarıyla zarara neden olmuş ise bu zarar başkasına yüklenmemeli, payı ayrılmak suretiyle zarar verenin sorumlu olacağı miktar tespit edilmelidir (Tandoğan, s. 315 vd.). Maddenin bu amacı gözönüne alındığında; gerçek amacın ortak kusur hâlinde zarardan bu kusura isabet eden payın indirilmesi olduğu; zarardan tamamen vazgeçilmesinin ise istisnai bir durum olduğu kabul edilmelidir. 32. İşte maddenin belirlenen bu amacı altında bir değerlendirme yapılırken, zarar verenin ve zarar görenin içindeki ortak kusurlu davranışlarının nedeni, çeşidi (kast-ihmal) ve zararlı sonucun birbirlerinin kusurlarına etki dereceleri gözönünde bulundurulmalıdır. Bu şekilde yapılacak bir değerlendirme sonucu olayda ortak kusurun etki ağırlığı o derece olmalıdır ki zarar verenin hukuka aykırı davranışını (illiyet bağını) tamamen kesmemekle beraber ikinci plana itsin, istisnai amaç (tazminat hükmünden tamamen sarfınazar edilmesi) hak ve adalete uygun hâle gelsin (Hukuk Genel Kurulunun 02.03.2016 tarihli ve 2015/2935 E., 2016/208 K.; 18.04.1986 tarihli ve 1984/4-767 E., 1984/437 K. sayılı kararları). 33. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; eldeki dava haksız fiilden kaynaklanan maddi tazminat ve eski hâle getirme istemlerine ilişkin olup, taraflar arasında fiilen taksim edilen taşınmazda davalı taraf kendi kullandığı kısma toprak döktürmüş, bu toprağın kayması sonucunda davacılarca kullanılan kısım zarar görmüştür. 34. Her ne kadar Özel Daire bozma kararının “2-a” bendinde jeoloji bilirkişi raporunda belirtilen şekilde istinat duvarı yapılarak davacıların zararı giderilebilecek ise istinat duvarı yapım bedeli hesap ettirilmesi ve hesap edilecek istinat duvarı yapım bedeli ile taşınmazda oluşan değer kaybı bedeli karşılaştırılıp hangisi daha az ise ona göre hüküm kurulması hususu belirtilmiş ise de; toprak dökülmesi işlemi ve bu toprağın davacılarca kullanılan kısma kayması olayı sona ermiş olup, istinat duvarı yapılması hususu ancak toprak kaymaya devam etseydi söz konusu olabileceğinden, belirtilen bu bozma nedeni dosya kapsamına uygun değildir. 35. Dosyada yer alan tapu kaydına göre; dava konusu taşınmaz fındık bahçesi niteliğinde olmasına rağmen, inşaat bilirkişisi tarafından düzenlenen raporda davacılarca kullanılan kısımda oluşan değer kaybı taşınmazın arsa niteliği taşıdığı esas alınarak belirlenmiş olup, dava konusu taşınmazın coğrafi konumu, toprak yapısı ve bölgenin iklim özellikleri gözetildiğinde, bu özelliklerin kaymanın meydana gelmesinde etkili olup olmadığı hususları da bilirkişilerce araştırılmamıştır. 36. O hâlde mahkemece fen bilirkişisi, ziraat mühendisi, makine mühendisi, inşaat mühendisi ve jeoloji mühendisinden oluşan bir bilirkişi heyetinden taşınmazın niteliğinin tespiti, taşınmazın coğrafi konumu, toprak yapısı ve bölgenin iklim özelliklerinin kaymanın meydana gelmesinde etkili olup olmadığının araştırılarak taşınmazda oluşan değer kaybı ile su kuyusu ve pompasına ilişkin zararının belirlenmesine yönelik rapor hazırlanması istenilmelidir. Düzenlenecek bilirkişi raporuna göre belirtilen özelliklerin toprak kaymasında etkili olduğunun tespiti hâlinde tahsiline karar verilecek tazminat miktarından, 818 sayılı BK’nın 44 (TBK. m. 52) maddesi gereğince uygun bir miktarda hakkaniyet indirimi yapılmalıdır. Ancak mahkemece ilk kararda hükmedilen tazminat miktarını geçmemek üzere, başka bir ifadeyle davalıların kazanılmış hakkına halel getirmeden bir karar verilmesi gerektiği gibi, belirlenecek tazminat miktarı taşınmazın rayiç değerini geçmemelidir. 37. Hâl böyle olunca direnme kararı açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerle bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, direnme kararının bu değişik gerekçe ve nedenlerle 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince karar düzeltme yolu açık olmak üzere 11.11.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2016/992 E., 2016/348 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
- Haksız Fiillerden Doğan Borç İlişkileri ( TBK Madde 49-76)
Ceza Genel Kurulu         2016/992 E.  ,  2016/348 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : Ceza Dairesi Mahkemesi :Ağır Ceza Günü : 17.12.2012 Sayısı : 331-449 Sanıklar ... ve ...'ın yağma suçundan TCK'nun 149/1-c-h, 168/3, 62/1 ve 53/1. maddeleri gereğince 6 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluklarına, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan beraatlerine ilişkin Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 17.12.2012 gün ve 331-449 sayılı hükmün, sanıklar müdafileri ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 28.10.2015 gün ve 16877-44253 sayı ile yağma suçundan verilen hükmün onanmasına, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan verilen hükmün ise; "Katılanlar .... ve ..... aşamalardaki anlatımlarına göre, olay günü gecesi İstanbul-Ulus istikametinde kiraladıkları 06 ...... plaka sayılı araç ile seyir halinde iken, aynı istikamette idarelerindeki 06..... ve 06 ..... plaka sayılı araçlarla seyir halinde olan sanıkların, ani fren yapmaları ve bu nedenle araçlarında hasar oluştuğu gerekçesi ile kendilerini sıkıştırıp durdurdukları, aşağıya indirerek alınan adli muayene raporlarına göre basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte dövmek suretiyle yaralayarak hasar bedelini istedikleri, paralarının olmadığını söylediklerinde alkollü olduklarını iddia edip araçlarına binmelerine izin vermeyerek, kendi araçlarına bindirip Ulus'taki Yapı Kredi Bankasına ait bankamatiğe götürdükleri, burada katılan ...'ın hesabından 630 Lira çektirip 610 Lirasını aldıkları, dosya kapsamından olayın 27.08.2012 günü saat 23.30 sularında başladığı, katılan ...'a ait Yapı Kredi Bankasına ait hesap kartından yapılan incelemede 630 Lirasının 28.12.2012 tarihinde çekildiği, buna göre para çekme işleminin saat 12.00'den sonra yapıldığı ve aradaki geçen süre dikkate alındığında, sanıkların para çekme işlemi için katılanları zorla araçlarına bindirip istedikleri parayı tahsil edene kadar katılanların özgürlüklerini kısıtladıkları bu suretle kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu sübut bulduğu halde mahkumiyetleri yerine yazılı gerekçelerle beraatlerine karar verilmesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 02.05.2016 gün ve 115066 sayı ile; "I- Sanıkların süreçte mağdurlara yönelik olarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu işledikleri sübut bulmamıştır. Olay gecesi yönetiminde bulunan 06 ..... plaka sayılı araçla İstanbul yolunu müteakiben Ulus istikametine doğru seyir halinde olan sanık ... yönetimde bulunan, içinde davanın diğer sanığı olan ...'ın yolcu olarak bulunduğu Honda Cıvıc model araçla; mağdur ...'ın yönetimde bulunan ......Oto Kiralama firmasından kiralanmış Fiat Doblo model 06 ..... plaka sayılı kamyoneti sollamaya başlamış; çok şeritli yolda seyir halinde olan ... aracıyla o anda seyir halinde olan araç sürücülerinin hayatlarını riske sokan bir tarzda otoyolda slalom yapmaya devam etmiş, kendisini geçmek üzere olan sanık ...'nın aracının önüne direksiyon kırmış; ciddi bir kaza olgusuyla karşı karşıya kalan sanık ... direksiyon ve fren önlemine başvurmuş, otoyol kenarında bulunan bariyerlere aracını sürtmüş, aracında hasar meydana gelmiştir. Araçlarda meydana gelen maddi hasarlar konusunda herhangi bir bilimsel donanım sahibi olmayan; bu konuda teknik ve mekanik bilimsel yeterlikleri şüpheli, kolluk görevlileri ...,..... tarafından düzenlenmiş 28.08.2012 tarihli 'Görgü ve Tespit Tutanağı' başlıklı tutanak içeriğine yansıtılan 06.....plaka sayılı 2011 Model ......otonun bağlantı noktalarının üst uç kısmının dışarı çıkık olduğuna, ancak tamponda ve otoda çarpma ve sürtme izinin olmadığına ilişkin belirlemeyi bilimsel veri olarak, kanıt olarak kabul etmek mümkün değildir. Soruşturma evresinde teknik, uzman bir servisten incele yaptırılma olanağı varken, soruşturma makamı bu konuda yöntem hatası yaparak sanıklar lehine olan hasar iddiasını nesnel, bilimsel bir yöntem çerçevesinde soruşturmanın genişletilmesine konu yapmamıştır. Mağdurun alkollü olmadığına ilişkin raporu olaydan uzunca bir süre sonra alınmıştır. Mağdurların bu süre zarfında kanlarındaki alkol miktarını sıfırlayacak bir yönteme başvurmaları mümkündür. Mağdurlar olay yerine kolluk görevlilerini çağırmak istememişlerdir. Cep telefonlarıyla kolluktan olayın sıcağı sıcağına yardım isteme olanakları varken bu yola başvurmamışlardır. Mağdur ...'ın olay günü ve saatinde kasti davranışlarıyla, muhtemelen alkollün etkisiyle, kasten tehlikeye soktuğu, TCK'nın 179. maddesine aykırılık yaratacak sonuçta tehlikeli bir biçimde araç sevk ve idare ettiği bir olgudur. Sanık ...'ın olay gün ve saatinde, mağdur ...'dan kaynaklanan TCK'nın 29. maddesi bağlamında haksız tahrik teşkil edecek bir davranışın yarattığı, öfkenin etkisi altında sinirlerine hakim olmadığı, davanın diğer sanığı Dilaver'le birlikte olay yerinde araçla kaçan mağdurları Yenimahalle Köprü civarında kıstırıp durdurdukları, mağdurları basit tıbbi tedaviyle giderilebilecek ölçekte darp ettikleri diğer bir olgudur. Tehlikeli bir biçimde araç sevk ve idare eden, sanık ...'ın aracında hasar oluşmasına neden olan mağdur ..., mağdur ...'la sanıklar arasında bir husumet ve düşmanlığın oluştuğu diğer bir olgudur. Maddi hasarlı trafik kazalarında kazanın taraflarının önce hararetli bir tartışma yaptıkları, birbirlerine karşı hakaret ve tehdit ihtiva eden sözlere başvurdukları, kavga ettikleri; daha sonra sakinleşerek aralarında anlaştıkları; bazen de tarafların medeni ölçüler içinde sinirlerine hakim olarak, olay yerine trafik polisini çağırmadan hasarın giderimi konusunda anlaşmaları toplumsal hayatta mümkün, sıkça rastlanan bir durumdur. Süreçte mağdurların, sanıkların kendilerine yönelik olarak hakaret ve tehdit söylemine başvurduklarına ilişkin bir açıklamaları da olmamıştır. Olayda tarafsız kamu tanığı yoktur. Mağdurlar araçlara zorla bindirildiklerini iddia etmişlerdir. Yapı Kredi Bankasına ait bankamatik, günün her saatinde insan, araç, kolluk görevlisi trafiğinin yoğun olduğu bir mahalde bulunmaktadır. Zorla hürriyetinden alıkonulan bir kimse, esaretten kurtulmak için uygun şartlarda kaçma, çevrede bulunan insanlardan yardım isteme gibi reflekslere başvurur. Mağdurlar bankamatiğin bulunduğu mahalde insanlardan yardım istememişler, imdat çığlığı atmamışlar veya kaçma olanakları varken neden kaçmamışlar, neden hemen kolluktan yardım istememişlerdir? Bu durum mağdurlarca açıklanması gereken bir durumdur. Mağdurların olay yerine zorla götürüldükleri iddiası kanıtlanmamıştır. Mağdur ...’ın kovuşturma evresinde tespit edilen ‘(...) Tolga gelerek arabanın içinde iken bana vurmaya başladı, ‘hem arabaya vuruyor hem kaçıyorsunuz’ dedi, diğer sanık ... de arkadaşım Nurullah'a saldırıyordu, sanıklar çok sinirli idiler, sanki kriz geçiriyorlardı, sanık ... daha sonra olay yerine geldi, arabalarına hasar verdiklerini söyleyerek sanık ... 150 Lira istedi, daha sonra sanık ... tamirci ile konuştu 700 Lira tutar deyince sanık ... arabası kaydığı için ön balataları ve arka balatalarında hasar olduğunu söyledi, bunun üzerine ben baskı altında hep birlikte bankamatiğe gittik, sanık ... tüm paramın çekilmesini istedi, 630 Liram vardı, sanık ... 'bu kadar fazla' dedi, 630 Lirayı çektim, sanık ...'ya verdim, bu arada sanıklar araba kiralama şirketi sahibi ile görüştüler, olayın olduğu ruh hali ile beni de görüştürdüler; arabayı bırakmamı istedi, arabayı bıraktım, o anda oto kiralama şirketinin sahibi ile görüştüm, ancak hiçbir şey anlamadan arabayı sanıklara bıraktım...’ biçimindeki anlatımıyla; Nitekim mağdur ...'ın kovuşturma evresinde tespit edilen: ‘(...) müşteki ...... 'kartım var' dedi, o sırada sanıklar bize vuruyorlardı, sanık ... bize vurmadı, alkollü değildik, bunun üzerine hep birlikte bankamatiğe gittik ve hesabındaki 630 Lirayı çekti, ....n hesabında o kadar para vardı, sanıklar ayrıca araba kiralama şirketinin sahibi ile görüştüklerini arabayı kendilerine vermesini söylediğini belirttiler, arabayı onlara bıraktık ve bize 20 Lira yol ücreti olarak verdiler, (...)’ biçimindeki anlatımı da kişiyi hürriyetinden yoksun kılma savının gerçek olmadığını gösteren bir durumdur. Mağdurların hürriyetlerinin TCK'nın 109/2. maddesi bağlamında cebir, tehdit veya hileyle kısıtlanması soyut iddia boyutunda kalmıştır. Yerel mahkeme kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun oluşmadığına ilişkin olarak şu gerekçeye başvurmuştur: ‘Her ne kadar sanıkların, mağdurları hürriyetlerinden yoksun kıldıkları iddia edilmiş ise de, sanıkların birbirini doğrulayan anlatımları ve katılan ...'ın beyanında, sanıkların araç ile kendilerini takip etmeye başladıktan sonra camdan ellerini kollarını sallayarak durmalarını istedikleri, ayrıca sanıklardan birisinin kiralama şirketini tanıdıklarını beyan etmesi üzerine, araçlarını durdurdukları yolundaki anlatımı dikkate alındığında, sanıklar Tolga ve Dilaver'in katılanların aracını durdurmaya yönelik eylemlerinin katılanların hürriyetini tahdit etmeye yönelik olarak değil, kaza olduğu düşüncesine dayanarak kendileri ile konuşma amacına yönelik olduğu, nitekim katılanlar durduktan sonra aralarında tartışma ve itiş kalkış olduğu anlaşıldığından, sanıklar Tolga ve Dilaver'in kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmak suçunu işledikleri yolunda cezalandırılmalarına yeter ve inandırıcı delillere ulaşılamadığı kanaatine varıldığından, bu suç nedeniyle her iki sanığın CMK'nun 223/2-e maddesi gereğince beraatine karar vermek gerekmiştir’ Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinin bu konuyla alakalı gerekçesinde yer verdiği belirleme oluşa, realiteye, mevcut kanıt durumuna uygun düşen bir gerekçedir. Taraflar arasında oluşan husumet olgusu, kuşkudan sanık yararlanır, in dubio pro reo ilkesinin sanıklar lehine mevcut kanıtlar dahilinde işletilmesi için koşullar gerçekleşmiştir. Bu nedenlerle Başsavcılığımızca sanıkların kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu işlediklerine ilişkin Yüksek Dairenin bozma gerekçesine katılmamız mümkün değildir. II- Sanıklar ... ve ... haklarında nitelikli yağma suçundan kurulan hüküm bakımından yapılan incelemede: ‘Daha az cezayı gerektiren hâl’ başlıklı 5237 sayılı TCK'nın 150-(1) maddesine göre: ‘Kişinin bir hukuki ilişkiye dayanan alacağını tahsil amacıyla tehdit veya cebir kullanması halinde, ancak tehdit veya kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.’ Olay günü, mağdur ...'ın karayolu güvenliğini tehlikeye düşürecek bir yöntemle araç kullandığı, bunun neticesinde sanık ...'ın aracının maddi hasar görmesine, sanıklar Tolga ve Dilaver'de bir öfke patlamasına haksız hareketleriyle, Borçlar Kanunu bağlamında haksız fiil teşkil edecek kusurlu davranışıyla neden olduğu anlaşılmaktadır. TCK'nın 150/1. maddesinde yer verilen 'hukuki ilişki' kavramını sadece alacak-borç ilişkisine indirgemek mümkün değildir. ‘Borç, geniş anlamda, bir borç ilişkisini, dar anlamda ise borçlu tarafın ödemekle yükümlü olduğu parasal değeri ya da yerine getirme taahhüdünde olduğu edimi ifade eder. Hukuki alanda kullanılışı, geniş anlamıdır. Borç ilişkisi, borçlu ve alacaklı olmak üzere iki taraf arasında bir edimin yerine getirilmesine dayanan hukuki bağdır. Edim, borçlu açısından bakıldığında borç, alacaklı açısından bakıldığında ise alacaktır. İki farklı kelime aynı davranışın iki farklı açıdan bakılması ile oluşturulmuş adlandırmalardır. Edim fiili, yapma, yapmama veyâ verme olarak üç şekilde tezâhür edebilir. Borcun kaynakları - Sözleşmeden Doğan Borç İlişkileri ( TBK Madde 1-48) - Haksız Fiillerden Doğan Borç İlişkileri ( TBK Madde 49-76) - Sebepsiz Zenginleşmeden Doğan Borç İlişkileri (TBK Madde 77-82) Kıta Avrupası Hukuk Sistemi'nin kökeni olan Roma Hukuku'nda ‘borç’ ve ‘alacak’ kavramları yoktur. Dava kavramı vardır. Bir hakkın temin edilebilmesi için o hakka ilişkin bir dava hakkı olması gerekir. Her borç ilişkisinde üç unsur vardır. - Borçlu, alacaklı ile aralarındaki bir borç ilişkisi dolayısıyla bir edimi yerine getirmekle yükümlü olan taraftır. - Alacaklı, borç ilişkisine konu olan edimin yerine getirilmesini isteme hakkına sahip olan taraftır. Bu edimin yerine getirilmesini isteme hali, borçlunun edimi kendiliğinden yerine getirmemesi halinde ortaya çıkar ve alacaklının talep hakkı olarak tanımlanır. Alacaklı bu talebinin yerine getirilmemesi durumunda yasal yollara başvurarak borçlunun edimi yerine getirmesini sağlayabilir. Buna dava hakkı denilmektedir. - Edim, borçlunun bir şey vermek, bir şey yapmak ya da bir şey yapmamak şeklindeki yükümlülüğüdür. Sorumluluk, borçlunun malvarlığının alacaklının alacağının güvencesini oluşturmasıdır. Borçlu borcunu ifâ etmediği takdirde alacaklı mahkemeye ya da icrâya başvurabilir. Borcun kaynakları, taraflar arasında bir borç ilişkisi doğmasına yol açan olaylar, olgulardır. Borçlar Kanunu, borcun kaynaklarını üç grupta düzenlemiştir. Sözleşmeden Doğan Borç İlişkileri (TBK Madde 1-48) Bir hukuki işlemden doğan borçlardır. Hukuki işlem, hukuki bir sonuç doğurmak amacıyla, irade beyanında bulunmaktır. Hukuki işlemler, irade beyanında bulunan tarafların sayısı açısından, tek taraflı hukuki işlemler ve çok taraflı hukuki işlemler olmak üzere iki grup içinde düzenlenmişlerdir. Tek taraflı hukuki işlemler, sadece bir tek tarafın -doğal olarak borçlu tarafın- irade beyanıyla hüküm ifade eden borç ilişkileridir. Bir borç ilişkisi, tek bir kişinin irade beyanıyla gerçekleşmiştir. Çok taraflı hukuki işlemler, birden çok tarafın karşılıklı ve birbiriyle örtüşen irade beyanlarıyla ortaya çıkan hukuki işlemlerdir. Günlük hayatta en sık rastlanan türü, iki taraflı hukuki işlemlerdir. Hukuk literatüründe bu tarz hukuki işlemlere sözleşmeler denilmektedir. Eski dilde akit ya da mukavele denirdi. Haksız Fiillerden Doğan Borç İlişkileri (TBK Madde 49-76) Haksız fiiller, Türk Borçlar Kanunu’nun 49-76. maddelerinde tanımlanmış olup, çağdaş hukuk düzeni açısından kabul edilemez tutum ve davranışlar sonucunda karşı tarafın uğrayacağı kaybı ifade etmektedir. Sebepsiz Zenginleşmeden Doğan Borç İlişkileri (TBK Madde 77-82) Çoğu kez, haksız iktisâb olarak da geçen bu hukuk terimi, herhangi bir kimsenin mal varlığının, hukuk düzeni açısından kabul edilir bir nedene dayanmaksızın, başka bir kimsenin malvarlığı zararına olacak şekilde artmasıdır. Sanık ...'nın olay gecesi aracında meydana gelen hasarla ilgili olarak, diğer sanık ...'le birlikte gece yarsına yaklaşan bir zaman diliminde tamirciyle olası zarar konusunda görüşmeler yaptığı, kendince kafasında oluşan zarara karşılık, mağdur ...'a karşı dava ve icra yoluna başvurma olanağı varken, 'kim bu işlerle uğraşacak' mantığını işleterek, kendince belirlediği zararını karşılaması için sanık ...'le birlikte fikir ve eylem birlikteliği içinde hareket ederek mağdur üzerinde cebir uyguladığı, mağduru basit tıbbi tedaviyle giderecek ölçekte darp ettikten, mağduru cebirle, zora başvurarak ikna ettikten sonra, mağdur ...'ın Yapı Kredi Bankasında bulunan hesabından banka kartıyla 630 Lira çekmesini sağladığı, bu paranın 20 Lirasını mağdura iade ettiği anlaşılmaktadır. Sanık, .....Tamir-Elektrik-Lastik işyeri işleteni ...'ın, aracını oluşan hasar nedeniyle tamir ettiğine, tamirat karşılığı ...'a 910 Lira ödediğine ilişkin olarak soruşturma evresinde 16.09.2012 tarih ve 044168 sayılı faturayı savcılığa ibraz etmiştir. Tanık olarak 07.12.2012 tarihli duruşmada anlatımına başvurulan ... belge içeriğini, yaptığı tamiratı doğrulamıştır. a- Sanıklara ek savunma olanağı tanınmadan hüküm kurulmuştur. İddianamede sanıklar haklarında TCK'nın 86/2, 149/1-c, 150/2, 109/3-b, 53 maddelerinin tatbiki; Cumhuriyet savcısının esasa ilişkin görüşünde sanıklar ... ve ... haklarında TCK'nın 149/1-b-d-h maddeleri uyarınca ayrı ayrı cezalandırılmaları talep edilmiş; Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinin kararıyla adı geçen sanıkların TCK'nın 149/1-c-h, 168/3, 62/1, 53/1, 53/1-c maddeleri gereğince ayrı ayrı 6 yıl 8 ay hapis cezasıyla cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Süreçte sanıklara veya savunmanlarına ek savunma fırsatı tanınmayarak CMK'nın 226. maddesi ihlal edilmiştir. b- Sanıklar ... ve ... nitelikli yağma eylemlerini TCK'nın 150/1. maddesi bağlamında işlemişlerdir. Türk Borçlar Kanunu madde 49- ‘Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür’ Sanık ...'nın aracında oluştuğunu belirttiği hasarın, bu konuyla alakalı olarak soruşturma evresinde ibraz etmiş olduğu 16.09.2012 tarih ve 044168 sayılı faturanın içeriği tanık olarak dinlenen ... tarafından doğrulanmıştır. 28.08.2012 tarihli ‘Görgü ve Tespit Tutanağı’ başlıklı tutanak içeriğine yansıtılan, 06..... plaka sayılı ..... model araçtaki ‘ön tampon bağlantı noktasının, üst kısmının çıkık olduğuna...’ ilişkin tespit yeterli bir tespit değildir. Vasıtanın diğer mekanik aksamında herhangi bir hasar olup olmadığı, soruşturma evresinde yetkin bir uzmanca incelenmemiştir. Bu durum sanıklar lehine değerlendirilmesi gereken kuşkulu bir durumdur. Sanık ..., davanın diğer sanığı ...'la, Tolga'nın zararını gidermek amacıyla onunla fikir ve eylem birlikteliği içinde hareket etmiştir. Süreçte bir hukuki ilişkiye (haksız fiile) dayanan alacağını tahsil amacıyla tehdit veya cebir kullanan kişi konumunda TCK'nın 37/1, 150/1 maddesi bağlamında hareket ederek, mağdur ...'ın TBK'nın 49. maddesi çerçevesinde oluşan zararı giderim borcunu, dava veya icra yoluna başvurmaksızın cebren tahsil eden, mağdurun 610 Lirasını alan sanıkların TCK'nın 37, 150/1. maddeleri göndermesiyle, TCK'nın 86/2. maddesi gereğince ayrı ayrı cezalandırılmalarına karar verilmesi gerekirken, suç nitelendirmesinde yanılgıya düşülerek sanıkların TCK'nın 149/1-c-h madde, fıkra ve bendi gereğince cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nin bu konuyla alakalı gerekçesinde yer verdiği belirleme oluşa, realiteye uygun düşmemektedir. Bu nedenlerle Başsavcılığımızca sanıklar ... ve ...'ın nitelikli yağma suçundan mâhkumiyetlerine ilişkin kararın onanmasına yönelik olarak Yüksek Dairenizce verilen onama kararına katılmamız mümkün değildir" düşüncesiyle itiraz kanun yoluna müracaat etmiştir. CMK'nun 308/1. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 30.05.2016 gün, 3866-4653 sayı ve oyçokluğu ile, itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İtirazın kapsamına göre inceleme sanıklar ... ve ... hakkında yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından kurulan hükümlerle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanıklar ... ve ...’a atılı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun sübut bulup bulmadığı, 2- Sanıklar ... ve ...’a atılı yağma eyleminin TCK’nun 150/1. maddesi kapsamında kalıp kalmadığı, 3- Sanıklar ... ve ... hakkında TCK'nun 149/1-c-h, 168/3, 62/1 ve 53/1. maddeleri gereğince hüküm kurulurken ek savunma hakkı tanınıp tanınmadığı, Hususlarının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 27.08.2012 günü saat 23.30 sıralarında sanık ...'ın sevk ve idaresindeki otomobil ile İstanbul-Ulus istikametinde sol şeritte seyrettiği sırada, orta şeritte seyreden katılan ...'ın aniden sol şeride geçmek için yönetimindeki otomobilin direksiyonunu kırdığı, sanık ...'nın katılanın aracına çarpmamak için frene basıp manevra yaptığı, ancak aracını bariyere çarptığı, otomobilde oluşan hasar nedeniyle sanıkların katılanları takip edip Yenimahalle Köprüsü altında durdurdukları, katılanları araçlarından indirip darp ettikleri ve hasar bedelini istedikleri, alkollü olduklarını iddia edip katılan ...’ın aracını kullanmasına izin vermeyerek, katılan ...’ı sanık ...'nın aracına, katılan ...’ı ise sanık ... yönetimindeki kiralanan araca bindirip Ulus'taki Yapı Kredi Bankasına ait bankamatiğe götürdükleri, katılan ...'ın hesabından 630 Lira çekip 610 Lirasını sanıklara verdiği, ardından sanıkların yanlarından ayrıldıkları, Katılanların adli muayene raporlarında basit bir tıbbi müdahale ile giderilecek şekilde yaralandıklarının belirtildiği, Görgü tespit tutanağında; sanık ...'ya ait 06 ......plakalı otomobilin ön tampon ile sol ön teker üstündeki bağlantı noktasının üst uç kısmının dışarı doğru hafif çıkık olduğu, ancak tamponda ve otomobilde çarpma veya sürtme izinin olmadığı tespitine yer verildiği, Sistem Oto Tamir Bakım Servisince düzenlenen 16.09.2008 tarihli fatura ve ekinde; 01.09.2012 günü getirilen 06 TZG 72 plakalı aracın ön sol tarafından almış olduğu darbe sonucu tamir olan parçaların ön tampon, tampon bağlantısı, ön sol far yıkama motoru, ön sol far ayarı, ön sol far bağlantı ayakları olduğu, işçilikle birlikte toplam 910 Liraya tamir edildiği bilgilerine yer verildiği, Anlaşılmaktadır. Katılan ... aşamalarda; sevk ve idaresindeki Aris Oto Kiralama Şirketinden kiraladıkları araç ile olay tarihinde saat 23.30 sıralarında İstanbul yolunda seyrederken, sağ şeritten sol şeride geçmek istediği sırada sol şeritte arkasında yakın mesafeden seyreden aracın fren sesini duyması üzerine eski şeridine geri dönüp yola devam ettiğini, sanık ... ile İmran'ın yönetimlerindeki araçlarla kendisini sıkıştırarak durmasını istediklerini, ancak durmadığını, sanıkların takibe devam ederek “Aris oto kiralama şirketi elemanlarıyız” demeleri üzerine durmak zorunda kaldığını, sanıklar Tolga ve Dilaver’in kendisine ve katılan ...’a tekme ve tokatla vurmaya başladıklarını, sanıkların araçlarında hasar olmadığı halde 150 Lira istediklerini, üzerinde para olmadığı için sanık ...’nın isteği dışında kolundan çekip aracına bindirdiğini, para çekmek üzere Anafartalar'da bulunan Yapı Kredi Bankasına ait bankamatik önüne getirdiklerini, sanık ...’in telefon ile aracın hasarlarını ilettiği tamircinin "hasar ücreti 750 Lira tutar" dediğini söyleyerek 750 Lira istediğini, sanık ...’nın da araba kaydığı için ön ve arka balatalarda hasar olduğunu söylediğini, bankamatikten çektiği 630 Liradan 610 Lirayı sanık ...’ya verdiğini, Katılan ...; katılan ... yönetimindeki araç ile giderken şerit değiştirdikleri sırada bir otomobil sürücüsünün aniden frene bastığını, ardından bu araç ve başka bir aracın kendilerini takip etmeye başladıklarını, her iki aracın önlerini kestiğini, araçtan inen sanıklar Dilaver ve Tolga’nın kendilerini darp ettiklerini, kaza olmadığı halde katılan ...’dan 750 Lira istediklerini, .....“param yok bankadan para çekebilirim” dediğini, sanık ...’nın ....ı kolundan tutarak kendi aracına bindirdiğini, kiraladıkları aracı ise sanık ...’in kullandığını ve kendisini de bu araca bindirdiğini, bankamatik önüne geldiklerini, Ali Olcay’ın istemeyerek para çekip içinden 20 Lira alarak 610 Lirayı sanıklara verdiğini, Tanık ... mahkemede; 2012 yılı Ağustos ayının sonunda sanık ...'nın kardeşinin tamir için bir otomobil getirdiğini, otomobilin ön tamponunun çıkık, silecek bidonunun, far ayaklarının ve far yıkama motorunun kırık olduğunu, işçiliği ile beraber 910 Liraya yaptıklarını, 600 Lirasını peşin alıp 310 Lirası için senet düzenlediklerini, faturayı da senedi aldığı tarih olan 16.09.2012 tarihinde verdiğini, Beyan etmişlerdir. Sanık ... aşamalarda; olay günü saat 23.00 sıralarında sanık ... yönetimindeki araçla en sol şeritte seyir halinde iken, katılanların aracının orta şeritte zikzak çizerek arkalarından geldiğini ve sürücünün direksiyonu önlerine kırdığını, kendilerini sıkıştırmaları sonucu bariyere çarptıklarını, selektör yaparak katılanların durmasını istediklerini, katılanların durmaması üzerine ..... Oto Kiralama Şirketi'nin sahibini arayıp katılanların aracı maganda gibi kullandıklarını söylediğini, onun da "şahıslara aracı kenara çekmelerini söyleyin" dediğini, kendisinin katılanlara aracın .... Oto Kiralamaya ait olduğunu ve durmalarını söylemesi üzerine katılan ...'ın aracı Yenimahalle Köprüsü altında durdurduğunu, sanık ... ile birlikte arabadan indiklerini, katılanların ise arabadan inmediklerini, onlarla konuşmak için yanlarına gittiklerini, katılanların alkollü olduğunu, kendisinin katılan ... ile itiştiğini, sanık ...'nın da katılan ... ile muhatap olduğunu, ikisinin atıştığını, katılanlara “arabamıza hasar verdiniz polis çağıralım” dediklerini, katılan ...’ın “üzerimde para yok, bankamatiğe gidip para çekelim” dediğini, telefonla aradığı tamircinin aracın masrafı için“tahminen 600-700 Lira tutar” dediğini, bunun üzerine her iki katılan ve sanık ... ile birlikte arabaya bindiklerini, arkalarından inceleme dışı sanık ...’ın geldiğini, katılan ...'ın bankamatikten 630 Lira para çektiğini, bunun 20 Lirasını katılana iade ettiklerini, aracı ...'a yaklaşık 1000 Liraya yaptırdıklarını, katılanlardan zorla para almadıklarını, araçlarına zarar vermelerinden dolayı aldıklarını, araç kendilerinde bir hafta on gün kaldıktan sonra tamirciye verdiklerini, Sanık ... aşamalarda; olay günü yönetimindeki araç ile en sol şeritte seyrederken, katılan ...'ın kullandığı araçla zikzak yaparak tehlikeli şekilde seyir halinde olduğunu, katılanın direksiyonu aniden kırarak aracıyla şeridine girmesi üzerine ani fren yaptığını, aracının sol ön kısmının bariyere çarptığını, aracında hasar olması nedeniyle katılanların aracını durdurmaya çalıştıklarını, Yenimahalle Köprüsü altında durduklarını, sanık ... ile araçtan indiklerini, arkalarından İmran'ın geldiğini, kendisinin katılan ... ile sanık ...'in ise katılan ... ile muhatap olduğunu, katılan ...'a yaklaşarak "neden durmuyorsun, beni tehlikeye sokuyorsun, bariyere vurmak zorunda kaldım, aracımızda zarar var" dediğini, katılan ...'ın eli ile işaret yaparak aracından inip saldırdığını, katılan ...'ın da araçtan inerek sanık ... ile kavga ettiğini, o sırada İmran'ın geldiğini, kendisine ve katılanlara kızdığını, bunun üzerine katılan ...'ın zararı karşılayacağını söyleyerek polise haber vermemelerini istediğini, sanık ...'in telefonla aracın tamir bedelini sorduğunu, tamiricinin 700 Lira olduğunu söylediğini, katılan ...'ın "o kadar param yok bankamatiğe gidip para çekelim" dediğini,..... 630 Lira çekip verdiğini, kendisine "eve gitmek için 20 Lira verir misin" dediğini, 20 Lirayı katılana geri verdiğini, aracın sol alt tamponun çıkmış, farın içine gömülmüş vaziyette olduğunu, aracı tamir ettirdiğini, faturasının olduğunu, Savunmuşlardır. Uyuşmazlık konularının ayrı ayrı değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır. 1- Sanıklar ... ve ...’a atılı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun sübut bulup bulmadığının değerlendirilmesinde; 5237 sayılı TCK’nun “Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” başlıklı 109. maddesi; “(1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Bu suçun; a) Silahla, b) Birden fazla kişi tarafından birlikte, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Üstsoy, altsoy veya eşe karşı, f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat arttırılır. (4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır. (6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.” şeklinde düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasında; kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun temel şekli düzenlenmiş, ikinci fıkrasında; suçun cebir, tehdit veya hile ile işlenmesi ve üçüncü fıkrasında ise; altı bend halinde, suçun silahla, birden fazla kişi ile birlikte, kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanmak suretiyle, üstsoy, altsoy veya eşe karşı, çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi nitelikli haller olarak yaptırıma bağlanmış, dördüncü fıkrasında; suçun netice sebebiyle ağırlaşmış haline, beşinci fıkrasında; cinsel amaçla işlenen özgürlüğü kısıtlama suçuna yer verilmiş, altıncı fıkrasında ise; suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun sonucu itibarıyla ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi halinde, ayrıca bu suça ilişkin hükümlerin de uygulanacağı belirtilmiştir. Bu suç ile cezalandırılmak istenen husus, bireylerin hareket özgürlüğünün hukuka aykırı biçimde kaldırılması ya da kısıtlanmasıdır. Nitekim bu husus madde gerekçesinde de; “bu suç ile korunan hukuki değer, kişilerin kendi arzusu ve iradesi çerçevesinde hareket edebilme hürriyetidir” şeklinde belirtilmiştir. Bu fiil, failin doğrudan doğruya veya dolaylı hareketleriyle ve çeşitli araçlar kullanılarak gerçekleştirilebilir. Sonuç ise, mağdurun bir yere gitme veya bir yerde kalma özgürlüğünün kaldırılması biçiminde kendini gösterir. Serbest hareketli bir suç olduğundan, bir yere gitme ya da bir yerde kalma özgürlüğünün kaldırılması sonucunu doğurabilecek her türlü hareket ile işlenebilir. Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun manevi unsuru, failin, mağduru kişisel özgürlüğünden yoksun bırakmaya yönelik hareketleri gerçekleştirmeyi istemesi ve bilmesi, yani genel kasttır. Kanunun metninden ve ruhundan da anlaşılacağı üzere, suçun temel şeklinin oluşumu için saik (özel kast) aranmamıştır. Bu görüş öğretide (Erman-Özek, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, İst-1994, s.130, Ayhan Önder, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 4. Bası, İst-1994, s.31; Durmuş Tezcan - Mustafa Ruhan Erdem - Murat Önok, Teorik-Pratik Ceza Hukuku, Ankara-2008, s.363 vd.; Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökcen, A.Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ankara-2009, cilt:3, s.2830 vd.; Recep Gülşen, Hürriyeti Tahdit Suçları, Ankara-2002, s.87) ve yargısal kararlarda da (CGK’nun 29.06.2010 gün ve 110-161, 23.01.2007 gün ve 275-9, 03.12.2002 gün ve 288-419 sayılı kararları) benimsenmiştir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Olay günü sanık ... yönetimindeki araçla, yanında diğer sanık ... ile birlikte seyir halinde iken, hatalı manevra yapan katılan ... yönetimindeki araca çarpmamak için ani fren yaptığı, bu sırada bariyerlere vurması sonucu aracında hasar meydana geldiği, bunun üzerine sanıkların katılanların aracını sıkıştırıp durdurdukları ve araçtan aşağı indirip katılanları darp ettikleri, sanık ...'nın aracında meydana gelen hasar bedelini istediği, katılan ...'ın üzerinde para olmadığını söylemesi üzerine katılanların oradan ayrılmalarına izin vermeyip, katılan ...'ı katılanların aracına, katılan ...'ı ise sanık ...'nın aracına zorla bindirdikleri, katılanların aracını sanık ...'in kullandığı, bu şekilde katılanları Yenimahalle Köprüsü civarından Ulus Anafartalar'da bulunan Yapı Kredi Bankasına kadar götürdükleri, burada katılan ...'ın bankamatikten çektiği parayı hasar bedeli olarak sanık ...'ya vermesinden sonra sanıkların katılanları serbest bıraktıkları anlaşılan olayda; sanıkların bulunduğu araçta meydana gelen hasar bedelini tahsil etmeden katılanların olay yerinden ayrılmalarına izin vermeyip, her iki katılanı da zorla farklı araçlara bindirerek bankamatiğin bulunduğu yere götürüp, katılan ...'dan hasar bedelini aldıktan sonra serbest bıraktıkları zamana kadar geçen süre zarfında katılanları hukuka aykırı olarak alıkoymaları nedeniyle, üzerlerine atılı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun oluştuğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Özel Dairenin sanıklar Tolga ve Dilaver'in üzerine atılı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun oluştuğuna ilişkin bozma kararı isabetli olup, bu uyuşmazlık yönünden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmelidir. 2- Sanıklar ... ve ...’a atılı yağma eyleminin TCK’nun 150/1. maddesi kapsamında kalıp kalmadığı hususuna gelince; 5237 sayılı TCK’nda, 765 sayılı TCK’nun 308. maddesindeki "kendiliğinden hak alma" suçuna benzer bağımsız bir suç tipine yer verilmemiş, onun yerine kanunda belirtilen bazı suçların bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın tahsili amacıyla işlenmesi halinde failin daha az ceza ile cezalandırılması öngörülmüş, bu bağlamda hırsızlık suçunda 144, yağma suçunda 150/1, dolandırıcılık suçunda 159, belgede sahtecilik suçunda 211. maddeler düzenlenmiştir. Nitekim 5237 sayılı TCK’nun "Daha az cezayı gerektiren hal" başlığı altındaki 150. maddesinin konumuzu ilgilendiren 1. fıkrası; "Kişinin bir hukuki ilişkiye dayanan alacağını tahsil amacıyla tehdit veya cebir kullanması halinde, ancak tehdit veya kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır" şeklindedir. Buna göre, 765 sayılı TCK’nun 308. maddesinde adliye aleyhine işlenen bir suç olarak yaptırıma bağlanan eylemlerin bir kısmı, 5237 sayılı TCK’nun 150/1. maddesiyle malvarlığına ilişkin bir suç haline dönüştürülmüştür. Bu düzenlemeye göre, hukuki ilişkiye dayanan bir alacağın tahsili amacıyla cebir veya tehdit kullanılması halinde eylem yağma suçunu oluşturmakla birlikte, bu özel düzenleme nedeniyle fail kasten yaralama ve/veya tehdit suçundan cezalandırılacaktır. Böylece, hukuki ilişkiye dayanan bir alacağın tahsili amacıyla hareket edilmiş olması daha az ceza verilmesini gerektiren bir hal olarak kabul edilmiş, başka bir anlatımla failin saikine önem verilmiştir. Bu madde hükmünün uygulanabilmesi için fail ile mağdur arasında alacak hakkı doğuran herhangi bir hukuksal ilişkinin bulunması gereklidir. Bu hukuki ilişkinin, ilgili kanunda belirtilen şekil şartına uygun olarak kurulmuş olması zorunlu olmayıp, hukuk düzenince kabul edilebilir meşru bir ilişki olması yeterlidir. Başka bir anlatımla, şekil şartına uyulmadan kurulan bu ilişkinin ilgili kanun hükümleri uyarınca özel hukuk alanında hukuki sonuç doğurmayacak olması, ceza hukuku alanında dikkate alınmasına engel olmayacaktır. Burada önemli olan şekil şartına uyulsun veya uyulmasın meşru bir hukuki ilişkinin bulunup bulunmadığı ve bu hukuki ilişkiye dayanan alacağın tahsili amacıyla hareket edilip edilmediğidir. Bununla birlikte fail tarafından alacağın tahsili amacıyla gerçekleştirilen yağma eyleminin alacak ile orantılı olması gerekmektedir. Alacak miktarından bariz bir şekilde çok daha fazla miktarın alınması durumunda artık TCK’nun 150/1. maddesinin uygulanması mümkün değildir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Bir numaralı uyuşmazlık konusunda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere; sanık ...'nın sevk ve idaresindeki araç ile seyrederken hatalı manevra yapan katılan ... yönetimindeki araca çarpmamak için aracını bariyerlere vurması neticesinde aracında hasar oluştuğu, katılan ...’ın Borçlar Kanunu kapsamında haksız fiil teşkil eden eylemi nedeniyle sanık ...’nın zarara uğradığı, sanıkların mahkemeye sundukları faturaya göre olay sonucunda 910 Liralık zararın bulunduğu, bu zararın tanık ... tarafından da doğrulandığı, faturada kolluk tarafından araç üzerinde yapılan görgü ve tespit sonucu düzenlenen tutanağa aykırı olacak bir hasarın yer almadığı hususları gözetildiğinde; sanık ...'nın haksız fiilden kaynaklı hukuki ilişkiye dayanan alacağı ile orantılı olacak miktardaki parayı tahsil amacıyla katılanlara cebir uyguladığı, aracında bulunan sanık ...'in de sanık ...'nın bu alacağını tahsil amacıyla eyleme iştirak ettiği anlaşılmakla, sanıkların eyleminin TCK’nun 150/1. maddesi kapsamında kaldığı kabul edilmelidir. Bu itibarla, bu uyuşmazlık yönünden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün sanıkların eyleminin TCK'nun 150/1. maddesi kapsamında kaldığı gözetilmeden yağma suçundan hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. Bu uyuşmazlık konusunda çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurulu Üyesi; "itirazın reddine karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşıoy kullanmıştır. İkinci uyuşmazlık konusunun değerlendirilmesi sonucunda, sanıklar ... ve ...’ın eyleminin TCK’nun 150/1. maddesi kapsamında kaldığının kabulü ile sanıkların eyleminin TCK'nun 149/1-c-h maddesinde düzenlenen nitelikli yağma suçunu oluşturmadığı sonucuna ulaşılması karşısında, sanıklar ... ve ... hakkında TCK'nun 149/1-c-h, 168/3, 62/1 ve 53/1. maddeleri gereğince hüküm kurulurken ek savunma hakkı tanınıp tanınmadığına ilişkin üçüncü uyuşmazlık konusu bu aşamada değerlendirilmemiştir. Sonuç olarak; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının, sanıklar ... ve ...'a atılı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun sübut bulması nedeniyle bu yönden reddine, sanıklar ... ve ...'a atılı yağma eyleminin TCK'nun 150/1. maddesi kapsamında kalması nedeniyle bu yönden kabulüne, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkemece yağma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin, sanıklara atılı eylemin TCK'nun 150/1. maddesi kapsamında kaldığı gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının; a) Sanıklar ... ve ...’a atılı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun sübut bulup bulmadığına ilişkin uyuşmazlık bakımından REDDİNE, b) Sanıklar ... ve ...’a atılı yağma eyleminin TCK’nun 150/1. maddesi kapsamında kalıp kalmadığına dair uyuşmazlık yönünden ise KABULÜNE, 2- Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 28.10.2015 gün ve 16877-44253 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA, 3- Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.12.2012 gün ve 331-449 sayılı hükmünün, sanıklara atılı yağma eyleminin TCK'nun 150/1. maddesi kapsamında kaldığı gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizliğinden BOZULMASINA, 4- Yerel mahkeme hükmünün Özel Dairece onanması üzerine sanıklar hakkındaki hükmün kesinleştirilerek infaz için Cumhuriyet savcılığına gönderilmesi nedeniyle, sanıklar hakkında bu suçtan dolayı infaza başlanılmış olması halinde İNFAZIN DURDURULMASINA, sanık ...'ın TAHLİYESİNE, başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu olmadıkları takdirde sanıkların derhal salıverilmeleri için YAZI YAZILMASINA, 5- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 11.10.2016 tarihinde yapılan müzakerede 1. uyuşmazlık konusu yönünden oybirliğiyle, 2. uyuşmazlık konusu yönünden oyçokluğuyla karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2021/300 E., 2023/250 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 49 uncu maddesinde de benzer bir düzenlemeye gidilerek kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar verenin bu zararı gidermekle yükümlü olduğu belirtilmiştir.
11. Hukuk Dairesi         2021/300 E.  ,  2023/250 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasının bozma ilamına uyularak yapılan yargılaması sonucunda Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Mahkeme kararı, davacılar vekili, davalı banka vekili ve borcu üstlenen ... vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin Sümerbank A.Ş. şubesine banka personelinin telkin ve yönlendirmesi ile para yatırdığını, paranın usulsüz olarak off shore hesabına aktarıldığını, talep edilmesine rağmen paranın geri ödenmediğini ileri sürerek, yatırılan paranın davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacı mevduatından davalı bankanın sorumlu olmadığını, husumetin TMSF'ye yöneltilmesi gerektiğini, davanın zamanaşımına uğradığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. III. MAHKEME KARARLARI, BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Mahkemece Verilen İlk Karar Mahkemece 14.09.2012 tarihli ve 2011/323 Esas, 2012/140 Karar sayılı karar ile davanın TMSF yönünden kabulüne karar verilmiş ve bu kararı davalı banka vekili, borcu üstlenen TMSF vekili ve davacılar vekili temyiz etmiştir. B. Birinci Bozma Kararı Dairemizin 12.06.2014 tarihli ve 2014/2275 Esas, 2014/11280 Karar sayılı kararı ile TMSF'nin borcu üstlenmesinin davalı bankayı sorumluluktan kurtarmayacağına işaret edilerek mahkeme kararı bozulmuştur. C. Mahkemece Birinci Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemece 22.12.2015 tarihli ve 2015/451 Esas, 2015/743 Karar sayılı karar ile davanın TMSF ve davalı banka yönünden kabulüne karar verilmiş ve bu kararı davalı banka vekili, TMSF vekili ve ferî müdahil İPEKS İPLİK TEKSTİL SAN. A.Ş. vekili temyiz etmiştir. D. İkinci Bozma Kararı Dairemizin 24.10.2017 tarihli ve 2016/3764 Esas, 2017/5660 Karar sayılı kararı ile icra dosyasına ödeme yapılıp yapılmadığının araştırılması gerektiğine işaret edilerek mahkeme kararı bozulmuştur. E. Mahkemece İkinci Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemece temyize konu 22.09.2020 tarihli ve 2019/580 Esas, 2020/352 Karar sayılı karar ile davanın kabulü ile davacıların yatırdığı paranın faizi ile birlikte davalı ...Ş. ve borcu üstlenen TMSF' den tahsiline karar verilmiştir. IV. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili, borcu üstlenen TMSF vekili ve davacılar vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1. Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; davada husumetin TMSF'ye yöneltilmesi gerektiğini, davalı bankanın sorumluluğunun bulunmadığını, mahkeme hükmünün maddi gerekçeler, eksik ve hatalı bilirkişi incelemeleri, faiz hesap hatası, sorumlulukların tevcihinde ciddi hatalar bulunması nedeniyle bozulması gerektiğini belirterek hükmün bozulmasını istemiştir. 2. Borcu üstlenen TMSF vekili temyiz dilekçesinde özetle; davanın zamanaşımına uğradığını, davacının kendi iradesi ile parasının off shore hesabına aktarıldığını, davacının müterafik kusurunun ve iyi niyetinin tartışılmadığını belirterek hükmün bozulmasını istemiştir. 3. Davacılar vekili temyiz dilekçesinde özetle; vekalet ücretinin yanlış hesaplandığını belirterek hükmün bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, davacının bankaya yatırdığı ve off-shore hesabına aktarılan mevduatının iadesi talebine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (818 sayılı Kanun) 41, 55 ve 60 ıncı maddeleri, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı Kanun) 321 ve 336 ncı maddeleri 2. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, (YİBHGK) 22.04.2022 tarihli ve 2021/7 Esas, 2022/2 Karar sayılı kararı 3. Değerlendirme 1. Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, davalı ...Ş. vekilinin temyiz dilekçesinde zamanaşımı defînin ileri sürülmemiş olmasına ve borcu üstlenen TMSF vekilinin temyizinde ileri sürdüğü zamanaşımı itirazının davalı bankaya sirayet edemeyeceğine göre davalı bankanın bütün temyiz itirazları yerinde değildir. 2. Dairemizin 29.01.2020 tarih ve 2020/108 sayılı yazısı ile Dairemizin görev alanı itibariyle bakmakta olduğu çeşitli Türk bankalarındaki mevduat hesaplarının, sahiplerinin rızası veya bilgisi dışında veyahut da banka yönetici ve çalışanlarının (örgütlü dolandırıcılık teşkil ettiği ceza mahkemesi kararları ile saptanan) teşvik ve çabaları sonucunda yurt dışında faaliyet gösteren off shore bankalarındaki hesaplara aktarıldığı iddiası ile Türk bankaları (ve yöneticileri) aleyhine açılan alacak davalarında ilk olarak off shore bankalarına karşı dava açılmasının gerekli olduğu, oradan sonuç alınamaması hâlinde aktarma işlemini yapan Türk bankalarına dava açılabileceğine karar verildiği, daha sonraki süreçte ise davaya konu off shore bankalarının mevduat hesabı açan ve aktarma işlemini yapan Türk bankalarının hâkim ortakları tarafından kurulan ve mal varlığı bulunmayan paravan şirketler olduğunun saptandığı, bunun üzerine Dairemizce ortak mevduat hesaplarının açıldığı (ve aktarma işleminin yapıldığı) Türk bankaları (ve yöneticileri) aleyhine anılan iddialar ile ilgili dava açılabileceği ve aktarma işlemini yapan Türk bankalarının (ve yöneticilerinin) 818 sayılı Kanun'un 41 ve 55 inci maddeleri ile 6762 sayılı Kanun'un 321 ve 336 ncı maddeleri gereğince sorumlu oldukları sonucuna varıldığı, bu davalarda zamanaşımıyla ilgili olarak ise zararın doğumunun esas alındığı, bu kapsamda bazı kararlarda off shore bankaları aleyhine yasal işlem yapılmasından sonra zararın doğacağının, bazı kararlarda hesabı açan ve aktarma işlemini yapan Türk bankalarının yönetici ve çalışanlarının bankayı vasıta kılarak dolandırdıklarının anlaşılması nedeniyle paranın off shore bankalarından tahsil edilemediği anda zararın doğacağının ve bazı kararlarda ise paranın off shore bankalarından tahsil edilme olanağının kalmadığının anlaşıldığı anda zararın doğacağının belirtildiği, dolayısıyla zamanaşımı süresinin de bu tarihlerde başlayacak olması nedeniyle zamanaşımı def’inin reddedilmesi gerektiğine karar verildiği, ancak son zamanlarda bu tür davalarda zamanaşımının başlangıcı konusunda değişik görüşlerin ortaya çıktığı ve sayı itibariyle bir görüş üzerinde karar vermeye yeter çoğunluk sağlanamadığı, öte yandan Dairemizin yukarıda belirtilen zamanaşımı başlangıcı ile ilgili değerlendirmesinin değişmesi gerektiği konusunda da çoğunluk görüşünün oluşması sebebiyle Yargıtay Kanunu’nun 15 inci maddesinin ikinci fıkrasının c bendi gereğince bu tür davalarda zamanaşımı başlangıcının hangi tarih olması gerektiği hususunda içtihadın birleştirilmesi talep edilmiştir. YİBHGK, 22.04.2022 tarih, 2021/7 esas ve 2022/2 karar sayılı kararı ile neticeten mudilerin off shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımının başlangıcının tespitinde off shore hesabına aktarma tarihinin esas alınması gerektiğine karar verilmiştir. 3. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır; Dava konusu zararın doğduğu iddia olunan tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Kanun'da düzenlenen ve 41 inci maddesinde ifadesini bulan haksız fiil sorumluluğu, kural olarak zarar verenin kusurlu olmasına bağlıdır. Kusur sorumluluğuna dayanan haksız fiil 818 sayılı Kanun'un 41 inci maddesinde, “Mesuliyet Şartı” başlığı altında; “Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur. Ahlâka mugayir bir fiil ile başka bir kimsenin zarara uğramasına bilerek sebebiyet veren şahıs, kezalik o zararı tazmine mecburdur.” şeklinde ifade edilmiştir. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 49 uncu maddesinde de benzer bir düzenlemeye gidilerek kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar verenin bu zararı gidermekle yükümlü olduğu belirtilmiştir. Gerek 818 sayılı Kanun'un 41 inci maddesi gerekse 6098 sayılı Kanun'un 49 uncu maddesi, hukuka aykırı kusurlu bir fiille başkasına zarar veren kimsenin bu zararı tazmine mecbur olduğunu belirtmektedir. Böylece haksız fiilden sorumluluk, tazminat borcunun kaynağını oluşturmaktadır. Haksız fiil nedeniyle zarar gören kişinin alacak hakkı kanunda belirtilen süreler içinde talep ve takip edilmediği taktirde zamanaşımına uğrar. Bu durumda zarardan dolayı sorumlu tutulan kişilerin borçları zamanaşımı nedeniyle son bulur. 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde, “Müruru zaman” başlığı altında; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblâğ tediyesine müteallik dâva, mutazarrır olan tarafın zarara ve failine ittılaı tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz. Şu kadar ki zarar ve ziyan dâvası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsî dâvaya da o müruru zaman tatbik olunur. Eğer haksız bir fiil, mutazarrır olan taraf aleyhinde bir alacak tevlit etmiş olursa, mutazarrır kendisinin tazminat talebi müruru zaman ile sâkıt olsa bile o alacağı vermekten imtina edebilir” şeklinde düzenlenmiş olan zamanaşımı, 6098 sayılı Kanun'un 72 nci maddesinde düzenlenmiş ve kısa olan bir yıllık zamanaşımı süresi iki yıla çıkarılmıştır. Haksız fiilden doğan gerek maddi gerekse manevi tazminat davaları, zarar gören tarafın zararı ve haksız fiil sorumlusunun kim olduğunu öğrenmesinden itibaren başlar. Her ne kadar kanun “zarar ve failine ıttıla” demişse de “fail” sözcüğünden “sorumlu kişi” anlaşılmalıdır. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek de, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açmaya ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hâl ve şartları öğrenmiş olması demektir. Tazminat hesabına yarayacak bütün ayrıntıların bilinmesi gerekmez (Akman, Sermet/Burcuoğlu, Halûk/Altop, Atillâ/ Tekinay, Selâhattin Sulhi: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 7. Bası, İstanbul 1993, s.717-718). Zamanaşımı süresi konusunda ayrık hüküm bulunsa da zamanaşımını durduran, kesen sebepler, zamanaşımı sürelerinin hesabına ilişkin konularda kanunun zamanaşımına ilişkin genel hükümleri uygulanmaktadır (Kılıçoğlu, Ahmet Mithat: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2005, s. 345). Borçlar Kanunu’nun 128 inci maddesine göre zamanaşımı süresi, alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren işlemeye başlar. Ancak bazı alacakların nitelikleri ya da alacaklı ile borçlu arasındaki ilişkinin özel niteliği zamanaşımı süresinin işlemesini haklı göstermeyebilir. Bu mantıktan hareket eden Borçlar Kanunumuz, zamanaşımını durduran ve kesen sebeplere yer vermiştir (Kılıçoğlu, s. 651). Zamanaşımının durması demek, o ana kadar işlemiş olan zamanaşımı süresinin işlediği noktada durması, buna yol açan sebebin ortadan kalktığı andan itibaren kaldığı yerden işlemeye devam etmesi demektir. Zamanaşımının kesilmesi (kat'ı) ise, borçlunun veya alacaklının ya da hâkimin belli fiillerinin sonucu olarak işlemiş bulunan zamanaşımı süresinin yanması ve kesilmeye neden olan olaydan itibaren yeni bir zamanaşımı süresinin işlemeye başlamasıdır. Zamanaşımının kesilmesi için, zamanaşımının işlemekte olması gerekir. Zamanaşımı süresi dolmuşsa, zamanaşımının kesilmesi söz konusu olmaz. Zamanaşımını kesen sebepler 818 sayılı Kanun'un 133 üncü (6098 sayılı Kanun'un 154 üncü) maddesinde gösterilmiştir. 818 sayılı Kanun'un 133 üncü maddesinde “Katı sebepleri” başlığında; “Aşağıdaki hallerde müruru zaman katedilmiş olur: 1-Borçlu borcu ikrar ettiği, hususiyle faiz veya mahsuben bir miktar para veya rehin yahut kefil verdiği takdirde. 2-Alacaklı dava veya defi zımnında mahkemeye veya hakeme müracaatla veya icrai takibat yahut iflas masasına müdahale ile hakkını talep eylediği halde” şeklinde düzenleme mevcuttur. İlgili maddeye göre zamanaşımı: borçlunun bir fiili ile, alacaklının bir fiili ile, yargılama ve takibe ilişkin bir işlemle veya yargıcın emir ve hükmüyle kesilebilir. Alacaklının fiilleri ise dava açması, def’i, dava zımnında mahkemeye müracaat etmesi, hakeme başvurması, icra takibine başvurması veya iflas masasına başvurması şeklinde gerçekleşmektedir. Alacaklının bir mahkemede alacağıyla ilgili dava açması zamanaşımının kesilmesi için yeterli olup, davanın niteliği önem arz etmemektedir. Ayrıca dava açıldıktan sonra hâkimin duruşma esnasında veya dosyada yaptığı her işlem ve hüküm ile tarafların her işlem ve eylemi sonunda zamanaşımı yeniden kesilir, süre tekrar işlemeye başlar. 4. Mülga 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde ise haksız fiilden zarar görenin zararının tazmini istemiyle açacağı davaların zamanaşımı süreleri düzenlenmiştir. 6098 sayılı Kanun'un konuya ilişkin 49 ve 72 nci maddeleri de aynı yönde düzenleme içermektedir. Anılan maddeler ile haksız fiillere uygulanacak üç zamanaşımı süresi belirlenmiştir. Bunlar, zarar görenin zararı ve faili öğrendiği tarihten itibaren başlayacak bir yıllık zamanaşımı; fiilin vukuundan itibaren işleyecek on yıllık zamanaşımı ve fiilin aynı zamanda ceza kanunlarında düzenlenmiş olması hâlinde uygulanacak olan ceza davası zamanaşımı süreleridir. Haksız fiillerin bir kısmı, sadece hukuk açısından değil, ceza yasaları bakımından da sorumluluğu gerektirir; haksız fiilin faili, yani sorumlusu genellikle daha ağır sonuçları olan ceza kovuşturmasına konu olabileceği sürece, zarar görenin haklarını yitirmesinin kabul edilmesi mümkün değildir. Bu bakımdan haksız eylem aynı zamanda ceza kanunları gereğince bir suç teşkil ediyorsa ve ceza kanunları ya da ceza hükümlerini ihtiva eden sair kanunlar bu eylem için daha uzun bir zamanaşımı süresi tayin etmişse, tazminat davası da ceza davasına ilişkin zamanaşımı süresine tabi olur. Nitekim bu husus 07.12.1955 tarih ve 17/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı'nda da vurgulanmıştır. Buna göre, anılan mevzuat uyarınca ceza davası zamanaşımı süresinin uygulanabilmesi için öncelikle zarar veren eylemin ceza kanunu veya ceza hükmü taşıyan özel kanunlarda suç olarak düzenlenmesi gerekli olup özel kanunlarda haksız eylem için başka bir zamanaşımı süresi tayin edilmiş olmadıkça, haksız eylemden doğan maddi ve manevi zararların tazmini için açılacak davalarda 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı (6098 sayılı Kanun'un 72 nci) maddesinde öngörülen zamanaşımının uygulanması gerekir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun (HGK), 09.10.2013 tarih, 2013/4-36 esas ve 2013/1457 karar sayılı kararı). Bu itibarla şayet zarar doğuran eylem aynı zamanda cezayı gerektirir nitelikte ise; eğer ceza kanunundaki ya da ceza hükümlerini taşıyan özel kanunlardaki bu eylem için kabul edilen zamanaşımı süresi, 818 sayılı Kanun'daki bir yıllık süreden daha kısa ise, o zaman yine 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin birinci paragrafındaki süre (6098 sayılı Kanun'un 72 nci maddesi) olaya uygulanacak; ceza kanunundaki zamanaşımı süresi 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin birinci paragrafındaki süreden daha uzun ise, o zaman bu uzun süre tazminat davaları için de uygulama yeri bulacaktır. Böyle bir durumda uygulanması söz konusu olan ceza davası zamanaşımı süresi ise fiilin gerçekleştiği tarihe göre uygulama alanı bulacak olan ve hâlen yürürlükteki 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (5237 sayılı Kanun) 66 ncı maddesine (mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (765 sayılı Kanun) 102 nci maddesine) göre belirlenecektir. 5. Yeri gelmişken usulî kazanılmış hak kurumuna kısaca değinilmesi gerekmektedir. Bu kurum, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmekte olup bu noktada bir mahkemenin Yargıtay dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğacağı gibi bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usulî kazanılmış hak gerçekleşebilir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar yönünden yeniden inceleme yaparak aksine karar veremez. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usulî kazanılmış hak oluşturur (Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulu'nun 04.02.1959 tarih, 1957/13 esas ve 1959/5 karar sayılı kararı). Ancak mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı çıkması, uygulanması gereken kanun hükmünün karar kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilmesi, görev, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ile bozma kararının maddi hataya dayanması hâllerinde usuli kazanılmış hak oluşması mümkün değildir. 6. Özetle Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 22.04.2022 tarih, 2021/7 esas ve 2022/2 karar sayılı kararı gereğince, mûdilerin off shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımının başlangıcının tespitinde off shore hesabına aktarma tarihi esas alınarak, daha önceden temyiz incelemesinden geçmiş dosyalar bakımından içtihadı birleştirme kararının, usuli kazanılmış hakkın istisnalarından biri olduğu gözetilerek, zamanaşımına ilişen temyiz itirazları konusunda bir değerlendirme yapılması ve davalı tarafça zamanaşımı hususunda bir temyiz sebebi ileri sürülmemiş olsa dahi, ferî müdahil tarafından temyiz nedeni olarak getirilmek kaydıyla davalı yönünden zamanaşımı incelemesinin yapılması, dava konusu olay bakımından ceza mahkemesince banka yöneticilerinin eyleminin dolandırıcılık olarak nitelendirildiği gözetilerek uzamış ceza zamanaşımı süresinin bu suça göre belirlenmesi ve uzamış ceza zamanaşımı süresinin 10 yıllık zamanaşımı süresinden kısa olması halinde her halükarda 10 yıllık zamanaşımı süresinin esas alınması, zamanaşımı durduran ve kesen sebeplerden davacı tarafça daha önce açılmış olan bir dava bulunması halinde zamanaşımı süresinin, o davanın kesinleşme tarihinden itibaren 10 yıl olarak kabul edilmesi gerekmektedir. 7. Tüm bu açıklamalar ışığında somut uyuşmazlığa gelindiğinde, davacının bankaya 1999 yılında para yatırdığı ve aynı yıl paranın off-shore hesabına aktarıldığı, davanın ise 2011 yılında 10 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı, bu itibarla davanın TMSF yönünden zamanaşımı sebebiyle reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisinin doğru olmadığı anlaşıldığından mahkeme kararının TMSF yönünden bozulmasına karar vermek gerekmiştir. V. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1.Davalı banka vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan davalı ING Bank A.Ş. hakkındaki kararın ONANMASINA, 2.Borcu üstlenen TMSF vekilinin zamanaşımına ilişkin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün TMSF yararına BOZULMASINA, Bozma sebebine göre davacılar vekilinin tüm, borcu üstlenen TMSF vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, Peşin alınan temyiz karar harcının istekleri hâlinde davalı banka ve davacıya ayrı ayrı iadesine, Dosyanın mahkemesine gönderilmesine, 16.01.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2018/5439 E., 2023/35 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTüketici Mahkemesi
tam metni aç
01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 49 uncu maddesinde de benzer bir düzenlemeye gidilerek kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar verenin bu zararı gidermekle yükümlü olduğu belirtilmiştir.
11. Hukuk Dairesi         2018/5439 E.  ,  2023/35 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Tüketici Mahkemesi HÜKÜM : Kabul Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonucunda Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Mahkeme kararı, davalı vekili ve ferî müdahiller vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Sümerbank A.Ş. şubesine banka personelinin telkin ve yönlendirmesi ile para yatırdığını, paranın usulsüz olarak off shore hesabına aktarıldığını, talep edilmesine rağmen paranın geri ödenmediğini ileri sürerek yatırılan paranın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacı mevduatından davalı bankanın sorumlu olmadığını, husumetin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na (...) yöneltilmesi gerektiğini, davanın zamanaşımına uğradığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. III. MAHKEME KARARI Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davalının mevduatının iradesi sakatlanarak off shore hesabına aktarıldığı, bu hususun ceza mahkemesi kararı ve Yargıtay kararları ile sabit olduğu, paranın geri ödenmesinden davalı bankanın sorumlu olduğu, davacıya ödeme yapıldığına ilişkin bir belge de bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulü ile 25.000,00 USD'nin faizi ile birlikte davalıdan alınıp davacıya verilmesine karar verilmiştir. IV. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili ve ferî müdahiller vekilleri tarafından temyiz talebinde bulunulmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1. Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; davanın zamanaşımına uğradığını, davada husumetin ...'ye yöneltilmesi gerektiğini, davalı bankanın sorumluluğunun bulunmadığını, mahkeme hükmünün maddi gerekçeler, hatalı bilirkişi incelemeleri, faiz hesap hatası ve sorumlulukların tevcihinde ciddi hatalar bulunması nedeniyle bozulması gerektiğini belirterek hükmün bozulmasını istemiştir. 2. Ferî müdahil ... vekili temyiz dilekçesinde özetle; davanın zamanaşımına uğradığını, davacının kendi iradesi ile parasının off shore hesabına aktarıldığını, davacının müterafik kusurunun ve iyi niyetinin tartışılmadığını belirterek hükmün bozulmasını istemiştir. 3. Ferî müdahil OYAK vekili temyiz dilekçesinde özetle; davalı bankanın ve OYAK'ın davada sorumluluğunun bulunmadığını, sorumluluğun ...'de olduğunu belirterek hükmün bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, davacının bankaya yatırdığı ve off shore hesabına aktarılan mevduatının iadesi istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (818 sayılı Kanun) 41 inci, 55 inci ve 60 ıncı maddeleri, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı Kanun) 321 inci ve 336 ıncı maddeleri 2. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu (YİBHGK), 22.04.2022 tarih, 2021/7 E., ve 2022/2 K. sayılı kararı 3. Değerlendirme 1. Dairemizin 29.01.2020 tarih ve 2020/108 sayılı yazısı ile Dairemizin görev alanı itibariyle bakmakta olduğu çeşitli Türk bankalarındaki mevduat hesaplarının, sahiplerinin rızası veya bilgisi dışında veyahut banka yönetici ve çalışanlarının (örgütlü dolandırıcılık teşkil ettiği ceza mahkemesi kararları ile saptanan) teşvik ve çabaları sonucunda yurt dışında faaliyet gösteren off shore bankalarındaki hesaplara aktarıldığı iddiası ile Türk bankaları ve yöneticileri aleyhine açılan alacak davalarında ilk olarak off shore bankalarına karşı dava açılmasının gerekli olduğu, oradan sonuç alınamaması hâlinde aktarma işlemini yapan Türk bankalarına dava açılabileceğine karar verildiği, daha sonraki süreçte ise davaya konu off shore bankalarının mevduat hesabı açan ve aktarma işlemini yapan Türk bankalarının hâkim ortakları tarafından kurulan ve mal varlığı bulunmayan paravan şirketler olduğunun saptandığı, bunun üzerine Dairemizce ortak mevduat hesaplarının açıldığı ve aktarma işleminin yapıldığı Türk bankaları ve yöneticileri aleyhine anılan iddialar ile ilgili dava açılabileceği ve aktarma işlemini yapan Türk bankalarının ve yöneticilerinin 818 sayılı Kanun'un 41 inci ve 55 inci maddeleri ile 6762 sayılı Kanun'un 321 inci ve 336 ncı maddeleri gereğince sorumlu oldukları sonucuna varıldığı, bu davalarda zamanaşımıyla ilgili olarak ise zararın doğumunun esas alındığı, bu kapsamda bazı kararlarda off shore bankaları aleyhine yasal işlem yapılmasından sonra zararın doğacağının, bazı kararlarda hesabı açan ve aktarma işlemini yapan Türk bankalarının yönetici ve çalışanlarının bankayı vasıta kılarak dolandırdıklarının anlaşılması nedeniyle paranın off shore bankalarından tahsil edilemediği anda zararın doğacağının ve bazı kararlarda ise paranın off shore bankalarından tahsil edilme olanağının kalmadığının anlaşıldığı anda zararın doğacağının belirtildiği, dolayısıyla zamanaşımı süresinin de bu tarihlerde başlayacak olması nedeniyle zamanaşımı definin reddedilmesi gerektiğine karar verildiği; ancak son zamanlarda bu tür davalarda zamanaşımının başlangıcı konusunda değişik görüşlerin ortaya çıktığı ve sayı itibariyle bir görüş üzerinde karar vermeye yeter çoğunluk sağlanamadığı, öte yandan Dairemizin yukarıda belirtilen zamanaşımı başlangıcı ile ilgili değerlendirmesinin değişmesi gerektiği konusunda da çoğunluk görüşünün oluşması sebebiyle Yargıtay Kanunu’nun 15 inci maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince bu tür davalarda zamanaşımı başlangıcının hangi tarih olması gerektiği hususunda içtihadın birleştirilmesi talep edilmiştir. YİBHGK, 22.04.2022 tarihli ve 2021/7 E., ve 2022/2 K. sayılı kararı ile neticeten mudilerin off shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımının başlangıcının tespitinde off shore hesabına aktarma tarihinin esas alınması gerektiğine karar verilmiştir. 2. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır. Dava konusu zararın doğduğu iddia olunan tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Kanun'da düzenlenen ve 41 inci maddesinde ifadesini bulan haksız fiil sorumluluğu, kural olarak zarar verenin kusurlu olmasına bağlıdır. Kusur sorumluluğuna dayanan haksız fiil 818 sayılı Kanun'un 41 inci maddesinde, “Mesuliyet Şartı” başlığı altında; “Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur. Ahlâka mugayir bir fiil ile başka bir kimsenin zarara uğramasına bilerek sebebiyet veren şahıs, kezalik o zararı tazmine mecburdur.” şeklinde ifade edilmiştir. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 49 uncu maddesinde de benzer bir düzenlemeye gidilerek kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar verenin bu zararı gidermekle yükümlü olduğu belirtilmiştir. Gerek 818 sayılı Kanun'un 41 inci maddesi gerekse 6098 sayılı Kanun'un 49 uncu maddesi, hukuka aykırı kusurlu bir fiille başkasına zarar veren kimsenin bu zararı tazmine mecbur olduğunu belirtmektedir. Böylece haksız fiilden sorumluluk, tazminat borcunun kaynağını oluşturmaktadır. Haksız fiil nedeniyle zarar gören kişinin alacak hakkı kanunda belirtilen süreler içinde talep ve takip edilmediği taktirde zamanaşımına uğrar. Bu durumda zarardan dolayı sorumlu tutulan kişilerin borçları zamanaşımı nedeniyle son bulur. 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde, “Müruru zaman” başlığı altında; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblâğ tediyesine müteallik dâva, mutazarrır olan tarafın zarara ve failine ittılaı tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz. Şu kadar ki zarar ve ziyan dâvası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsî dâvaya da o müruru zaman tatbik olunur. Eğer haksız bir fiil, mutazarrır olan taraf aleyhinde bir alacak tevlit etmiş olursa, mutazarrır kendisinin tazminat talebi müruru zaman ile sâkıt olsa bile o alacağı vermekten imtina edebilir” şeklinde düzenlenmiş olan zamanaşımı, 6098 sayılı Kanun'un 72 nci maddesinde düzenlenmiş ve kısa olan bir yıllık zamanaşımı süresi iki yıla çıkarılmıştır. Haksız fiilden doğan gerek maddi gerekse manevi tazminat davaları, zarar gören tarafın zararı ve haksız fiil sorumlusunun kim olduğunu öğrenmesinden itibaren başlar. Her ne kadar Kanun “zarar ve failine ıttıla” demişse de “fail” sözcüğünden “sorumlu kişi” anlaşılmalıdır. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek de zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açmaya ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hâl ve şartları öğrenmiş olması demektir. Tazminat hesabına yarayacak bütün ayrıntıların bilinmesi gerekmez (Akman, Sermet/Burcuoğlu, Halûk/Altop, Atillâ/ Tekinay, Selâhattin Sulhi: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 7. Bası, İstanbul 1993, s.717-718). Zamanaşımı süresi konusunda ayrık hüküm bulunsa da zamanaşımını durduran, kesen sebepler, zamanaşımı sürelerinin hesabına ilişkin konularda kanunun zamanaşımına ilişkin genel hükümleri uygulanmaktadır (Kılıçoğlu, Ahmet Mithat: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2005, s. 345). 818 sayılı Kanun’un 128 inci maddesine göre zamanaşımı süresi, alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren işlemeye başlar. Ancak bazı alacakların nitelikleri ya da alacaklı ile borçlu arasındaki ilişkinin özel niteliği zamanaşımı süresinin işlemesini haklı göstermeyebilir. Bu mantıktan hareket eden Borçlar Kanunumuz, zamanaşımını durduran ve kesen sebeplere yer vermiştir (Kılıçoğlu, s. 651). Zamanaşımının durması demek, o ana kadar işlemiş olan zamanaşımı süresinin işlediği noktada durması, buna yol açan sebebin ortadan kalktığı andan itibaren kaldığı yerden işlemeye devam etmesi demektir. Zamanaşımının kesilmesi (kat'ı) ise borçlunun veya alacaklının ya da hâkimin belli fiillerinin sonucu olarak işlemiş bulunan zamanaşımı süresinin yanması ve kesilmeye neden olan olaydan itibaren yeni bir zamanaşımı süresinin işlemeye başlamasıdır. Zamanaşımının kesilmesi için zamanaşımının işlemekte olması gerekir. Zamanaşımı süresi dolmuşsa zamanaşımının kesilmesi söz konusu olmaz. Zamanaşımını kesen sebepler 818 sayılı Kanun'un 133 üncü (6098 sayılı Kanun'un 154 üncü maddesi) maddesinde gösterilmiştir. 818 sayılı Kanun'un 133 üncü maddesinde “Katı sebepleri” başlığında; “Aşağıdaki hallerde müruru zaman katedilmiş olur: 1-Borçlu borcu ikrar ettiği, hususiyle faiz veya mahsuben bir miktar para veya rehin yahut kefil verdiği takdirde. 2-Alacaklı dava veya defi zımnında mahkemeye veya hakeme müracaatla veya icrai takibat yahut iflas masasına müdahale ile hakkını talep eylediği halde” şeklinde düzenleme mevcuttur. İlgili maddeye göre zamanaşımı: borçlunun bir fiili, alacaklının bir fiili, yargılama ve takibe ilişkin bir işlemle veya yargıcın emir ve hükmüyle kesilebilir. Alacaklının fiilleri ise dava açması, defi, dava zımnında mahkemeye müracaat etmesi, hakeme başvurması, icra takibine başvurması veya iflas masasına başvurması şeklinde gerçekleşmektedir. Alacaklının bir mahkemede alacağıyla ilgili dava açması zamanaşımının kesilmesi için yeterli olup davanın niteliği önem arz etmemektedir. Ayrıca dava açıldıktan sonra hâkimin duruşma esnasında veya dosyada yaptığı her işlem ve hüküm ile tarafların her işlem ve eylemi sonunda zamanaşımı yeniden kesilir, süre tekrar işlemeye başlar. 3. Mülga 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde ise haksız fiilden zarar görenin zararının tazmini istemiyle açacağı davaların zamanaşımı süreleri düzenlenmiştir. 6098 sayılı Kanun'un konuya ilişkin 49 uncu ve 72 nci maddeleri de aynı yönde düzenleme içermektedir. Anılan maddeler ile haksız fiillere uygulanacak üç zamanaşımı süresi belirlenmiştir. Bunlar; zarar görenin zararı ve faili öğrendiği tarihten itibaren başlayacak bir yıllık zamanaşımı, fiilin vukuundan itibaren işleyecek on yıllık zamanaşımı ve fiilin aynı zamanda ceza kanunlarında düzenlenmiş olması hâlinde uygulanacak olan ceza davası zamanaşımı süreleridir. Haksız fiillerin bir kısmı sadece hukuk açısından değil, ceza yasaları bakımından da sorumluluğu gerektirir. Haksız fiilin faili, yani sorumlusu genellikle daha ağır sonuçları olan ceza kovuşturmasına konu olabileceği sürece zarar görenin haklarını yitirmesinin kabul edilmesi mümkün değildir. Bu bakımdan haksız eylem aynı zamanda ceza kanunları gereğince bir suç teşkil ediyorsa ve ceza kanunları ya da ceza hükümlerini ihtiva eden sair kanunlar bu eylem için daha uzun bir zamanaşımı süresi tayin etmişse tazminat davası da ceza davasına ilişkin zamanaşımı süresine tabi olur. Nitekim bu husus YİBHGK'nın 07.12.1955 tarihli ve 1955/17 E., 1955/26 K. sayılı kararında da vurgulanmıştır. Buna göre anılan mevzuat uyarınca ceza davası zamanaşımı süresinin uygulanabilmesi için öncelikle zarar veren eylemin ceza kanunu veya ceza hükmü taşıyan özel kanunlarda suç olarak düzenlenmesi gerekli olup özel kanunlarda haksız eylem için başka bir zamanaşımı süresi tayin edilmiş olmadıkça haksız eylemden doğan maddi ve manevi zararların tazmini için açılacak davalarda 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı (6098 sayılı Kanun'un 72 nci maddesi) maddesinde öngörülen zamanaşımının uygulanması gerekir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (HGK), 09.10.2013 tarihli ve 2013/4-36 E., 2013/1457 K. sayılı kararı). Bu itibarla şayet zarar doğuran eylem aynı zamanda cezayı gerektirir nitelikte ise eğer ceza kanunundaki ya da ceza hükümlerini taşıyan özel kanunlardaki bu eylem için kabul edilen zamanaşımı süresi, 818 sayılı Kanun'daki bir yıllık süreden daha kısa ise o zaman yine 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin birinci paragrafındaki süre (6098 sayılı Kanun'un 72 nci maddesi) olaya uygulanacaktır. Ceza kanunundaki zamanaşımı süresi 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin birinci paragrafındaki süreden daha uzun ise o zaman bu uzun süre tazminat davaları için de uygulama yeri bulacaktır. Böyle bir durumda uygulanması söz konusu olan ceza davası zamanaşımı süresi ise fiilin gerçekleştiği tarihe göre uygulama alanı bulacak olan ve hâlen yürürlükteki 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 66 ncı maddesine (mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102 nci maddesine) göre belirlenecektir. 4. Yeri gelmişken usulî kazanılmış hak kurumuna kısaca değinilmesi gerekmektedir. Bu kurum, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibarıyla bir davada mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmekte olup bu noktada bir mahkemenin Yargıtay dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğacağı gibi bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usulî kazanılmış hak gerçekleşebilir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar yönünden yeniden inceleme yaparak aksine karar veremez. Bir başka anlatımla kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usulî kazanılmış hak oluşturur (YİBHGK'nın 04.02.1959 tarihli 1957/13 E., 1959/5 K. sayılı kararı). Ancak mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı çıkması, uygulanması gereken kanun hükmünün karar kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilmesi, görev, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ile bozma kararının maddi hataya dayanması hâllerinde usuli kazanılmış hak oluşması mümkün değildir. 5. Yine yargılamada davalının yanında ferî müdahil sıfatıyla yer alan ... ve OYAK’ın durumundan bahsetmekte de yarar bulunmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 68 inci maddesinde (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 57 nci maddesi) ferî müdahilin, yanında katıldığı tarafın yararına olan iddia ve savunma vasıtalarını ileri sürebileceği, onun işlem ve açıklamalarına aykırı olmayan her türlü usûl işlemleri yapabileceği düzenlenmiştir. 6100 sayılı Kanun'un 68 inci maddesinde de belirtildiği üzere ferî müdahil, lehine katıldığı tarafla birlikte hareket eder, yani onun yardımcısıdır. Hüküm, lehine müdahale edilen taraf hakkında verildiğinden, bu hükme karşı temyiz yoluna başvurma yetkisi de doğal olarak bu tarafa aittir. Nitekim Yargıtay ancak asıl taraf temyiz etmişse müdahilin de kararı temyiz edebileceği yönünden kararlar vermektedir. (HGK'nın 26.11.2014 tarihli ve 1329 E., ve 985 K. sayılı kararı). Ferî müdahilin asıl tarafla birlikte hareket etmesi, onun yaptığı usul işlemlerinin asıl tarafın işlemlerine aykırı olmamasını gerektirir. Buna karşılık ferî müdahil, yanında katıldığı tarafın lehine olan işlemleri yaparken her defasında onun ön onayını almak zorunda değildir. Bilâkis o, yanında katıldığı tarafından dava takip yetkisini kullanarak usul işlemlerini yapar, yanında katıldığı taraf ise bu işlemi geçersiz kılabilir. Aksi takdirde ferî müdahilin yaptığı işlemler asıl taraf için sonuç doğurur. Asıl tarafın yararına aykırı işlemler ile dava üzerinde tasarruf sonucunu doğurabilecek işlemler ferî müdahil tarafından yapılamaz (6100 sayılı Kanun'un 68 inci maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesi). (Pekcanıtez, Hakan/Özekes, Muhammet/Akkan, Mine/Korkmaz, Hülya Taş: Pekcanıtez Usûl, Medeni Usûl Hukuku, Cilt I, İstanbul 2017, s. 732). Ferî müdahil lehine katıldığı tarafında da hazır olduğu duruşmada davayı veya savunmayı değiştirir ya da genişletir şekilde beyanlarda bulunur ve lehine müdahalede bulunulan taraf buna itiraz etmezse bu beyanlar lehine müdahale edilen tarafça yapılmış sayılır. Karşı taraf, müdahilin yaptığı ve lehine müdahale edilen tarafın da zımnen benimsediği bu davayı değiştirmeye veya savunmayı genişletmeye zımnen veya açıkça muvafakat ederse bununla dava değiştirilmiş veya savunma genişletilmiş olur. (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C. IV, s. 3470). Nitekim Dairemizin 28.01.1975 tarihli ve 3828 E. ve 482 K. sayılı kararında da müdahilin iltihak ettiği tarafın yardımcısı olarak davalının savunma sebeplerini izah ederek kanıtlayabileceği gibi hasmın muvafakati halinde müşterek amaç ve yarar için genişletebileceği veya değiştirebileceği, cevap dilekçesinde ileri sürülmeyen zamanaşımı savunması için de durumun müdahil yönünden aynı nitelikte olduğu, müdahilin müşterek amaca uygun olarak davaya iltihak ettikten sonra, zamanaşımı savunmasını ileri sürebileceği ve hasmın zımnen kabulü ifade edecek bir zaman geçtikten sonra tevsi itirazında bulunursa bu itirazın mahkemece nazara alınmayarak zamanaşımı itirazının (savunmasının) incelenmesi gerektiği belirtilmiştir. 6. Özetle YİBHGK'nın, 22.04.2022 tarihli ve 2021/7 E. ve 2022/2 K. sayılı kararı gereğince, mûdilerin off shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımının başlangıcının tespitinde off shore hesabına aktarma tarihi esas alınarak, daha önceden temyiz incelemesinden geçmiş dosyalar bakımından içtihadı birleştirme kararının, usuli kazanılmış hakkın istisnalarından biri olduğu gözetilerek, zamanaşımına ilişen temyiz itirazları konusunda bir değerlendirme yapılması ve davalı tarafça zamanaşımı hususunda bir temyiz sebebi ileri sürülmemiş olsa dahi ferî müdahil tarafından temyiz nedeni olarak getirilmek kaydıyla davalı yönünden zamanaşımı incelemesinin yapılması, dava konusu olay bakımından ceza mahkemesince banka yöneticilerinin eyleminin dolandırıcılık olarak nitelendirildiği gözetilerek uzamış ceza zamanaşımı süresinin bu suça göre belirlenmesi ve uzamış ceza zamanaşımı süresinin 10 yıllık zamanaşımı süresinden kısa olması halinde her halükarda 10 yıllık zamanaşımı süresinin esas alınması, zamanaşımı durduran ve kesen sebeplerden davacı tarafça daha önce açılmış olan bir dava bulunması halinde zamanaşımı süresinin, o davanın kesinleşme tarihinden itibaren 10 yıl olarak kabul edilmesi gerekmektedir. 7. Tüm bu açıklamalar ışığında somut uyuşmazlığa gelindiğinde, davacının bankaya 1999 yılında para yatırdığı ve aynı yıl paranın off-shore hesabına aktarıldığı, işbu davanın ise 2015 yılında 10 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı, bu itibarla davanın zamanaşımı sebebiyle reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisinin doğru olmadığı anlaşıldığından mahkeme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir. V. KARAR Açıklanan sebeplerle ; Davalı vekilinin ve ferî müdahil ... vekilinin zamanaşımına ilişkin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davalı banka ve ferî müdahil ... yararına BOZULMASINA, Bozma sebebine göre ferî müdahil OYAK vekilinin tüm, davalı vekilinin ve ferî müdahil ... vekilinin diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine şimdilik yer olmadığına, Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde davalıya iadesine, Dosyanın Mahkemesine gönderilmesine, 09.01.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Borçlar Hukuku Genel Hükümler

İnsanların haklarını ve menfaatlerini korumayı amaçlayan hukuk kurallarına aykırı bir davranışta bulunulmasıyla ortaya çıkan ve sorumluluğu doğuran haksız fiil unsuru aşağıdakilerden hangisidir?

A) Kusur
B) Hukuka aykırı fiil
C) Zarar
D) İlliyet bağı
E) Ağır ihmal

Bu maddeyle ilgili 9 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol