Türk Borçlar Kanunu 74. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 74- Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir.
Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.
II. Tazminat hükmünün değiştirilmesi
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
237 karar eşleşti
4. Hukuk Dairesi, 2021/27424 E., 2024/1615 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSakarya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 85, 89, 90, 91 ve 92 nci maddeleri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 53, 56 ve 74 üncü maddeleri, Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları.
4. Hukuk Dairesi 2021/27424 E. , 2024/1615 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2021/302 E., 2021/1082 K.
DAVALILAR : 1- ...
vekili Avukat ...
2- Axa Sigorta A.Ş. vekili Avukat ...
3- ...
4-... Demir Çelik Ltd. Şti.
vekilleri Avukat ......
DAVA TARİHİ : 26.02.2014
HÜKÜM/KARAR : Davalılardan Anadolu Anonim Türk Sigorta A.Ş. vekili ile ... ve... Demir Çelik Ltd. Şti. vekilinin istinaf başvurularının reddi
İLK DERECE MAHKEMESİ : Kocaeli 1. Asliye Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2014/77 E., 2020/455 K.
Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davalı ... vekili ve davalılar... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. ve ... vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurularının reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı ... vekili ve davalılar... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. ve ... vekili tarafından temyiz edilmekle; yapılan ön inceleme sonucunda gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili dava dilekçesinde; 31.01.2014 tarihinde davacıların eş/babaları ...'ın idaresindeki davalılardan Axa Sigorta A.Ş. nezdinde zorunlu mali sorumluluk sigortalı (ZMSS) araçla diğer davalıların sürücüsü, işleteni ve zorunlu mali sorumluluk sigortacısı olduğu aracın karıştığı çift taraflı kaza sonucu ...'ın vefat ettiğini, davacıların ölenin desteğinden yoksun kaldığını belirterek belirsiz alacak olarak davacı eş ...İçin 3.000,00 TL ve davacı çocuklar ...ve ... için 2.000,00'er TL olmak üzere toplam 7.000,00 TL destekten yoksun kalma tazminatının davalı ... şirketlerinden dava, diğer davalılardan olay tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte müştereken ve müteselsilen; davacı eş ...için 20.000,00 TL ve çocuklar ...ve ... için 10.000,00'er TL olmak üzere toplam 40.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılar ... ve... Demir Ltd. Şti.'den müştereken ve müteselsilen tahsilini talep etmiş; 25.09.2020 tarihinde davalı ...Ş. dışındaki davalılar yönünden destek tazminatı taleplerini eş için 187.937,52 TL'ye, çocuk ... için 22.785,41 TL'ye, ...çin 25.789,51 TL'ye artırmıştır.
II. CEVAP
Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; talebin zamanaşımına uğradığını, müvekkilinin sorumluluğunun, trafik poliçesindeki limitler ve sigortalının kusuru ile sınırlı olduğunu, arkadan çarpma nedeniyle murisin tam kusurlu olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalılar... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. ve ... vekili cevap dilekçesinde; davanın Asliye Hukuk Mahkemelerinde açılması gerektiğini, ceza dava dosyasının bekletici mesele yapılması gerektiğini, müvekkili Kenan'ın davaya konu kazanın meydana gelmesinde kusuru olmadığını, Kocaeli C. Başsavcılığının 2014/2281 soruşturma numaralı dosyasında tutulan kaza tespit tutanağında müteveffa ...'ın 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun (KTK) 52/1B maddesini ihlal ettiği için birinci derece kusurlu olduğunun, müvekkili Kenan'ın ise aynı Kanun'un 62 nci maddesini ihlal etiği için ikinci derecede kusurlu olduğun tespit edildiğini, davacıların sigorta limitini aşan taleplerini kabul etmediklerini belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı ...Ş. vekili cevap dilekçesinde; poliçeden dolayı sorumluluğun sigortalının kusuru oranında olmak üzere, kaza tarihi itibariyle bedeni zararlarda azami 268.000,00 TL ile sınırlı olduğunu, davacının müvekkili şirkete müracaat ettiğini ve hesaplanan tazminat bedelinin davacı vekiline ödendiğini, dolayısıyla poliçeden kaynaklanan yükümlülüğünü yerine getirdiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesi yukarıda tarih ve sayısı belirtilen karar ile; davanın kabulü ile davacı ... için 187.937,52 TL, davacı ...... için 22.785,41 TL, davacı... için 25.739,51 TL maddi tazminatın davalılardan ... ve... Demir Çelik Ltd. Şti. açısından kaza tarihi olan 31.01.2014 tarihinden itibaren, davalı ... açısından dava tarihinden itibaren uygulanacak yasal faizi ile birlikte müştereken ve müteselsilen tahsiline (sigorta şirketinin sorumluluğu poliçe teminat limitleri ile sınırlı olmak üzere); Axa Sigorta A.Ş.'ye yöneltilen dava konusuz kaldığından davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına; manevi tazminat davasının kabulü ile davacı ... için 20.000,00 TL, davacı ...... için 10.000,00 TL ve davacı... için 10.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 31.01.2014 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılar ... ve... Demir Çelik Ltd. Şti.'den tahsiline karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı ... vekili ve davalılar... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. ve ... vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davalı ... vekili istinaf dilekçesinde; sigortalı araç sürücüsü ...'ın kusursuz olduğunu, ceza dosyasında Adli Tıp Kurumu (ATK) raporu esas alınarak beraat ettiğini ve beraat kararının Yargıtay denetiminden geçerek onandığını, bu nedenle davanın reddi gerektiğini, erkek çocuk tazminat hesabının 18 yaşa kadar yapılması gerektiğini, davacı eşin evlenip evlenmediğinin araştırılması gerektiğini, ölenin anne ve babası hayatta ise destek payı ayrılması gerektiğini, ölenin gelirinin fahiş oranda tespit edildiğini, davacılar için ayrı ayrı vekalet ücretine hükmedilmesinin hatalı olduğunu, müstakbel bir alacak için bugünden faize hükmedilmesinin faizin ruhuna aykırı olduğunu belirterek istinaf başvurusunda bulunmuştur.
Davalılar... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. ile ... vekili istinaf dilekçesinde; dava ticari olmadığından Asliye Hukuk Mahkemelerinin görevli olduğunu, sigortalı araç sürücüsü müvekkili ...'ın kusursuz olduğunu, ceza dosyasında Adli Tıp Kurumu raporu esas alınarak beraat ettiğini, kusur raporlarına yönelik itirazları dikkate alınmadan karar verildiğini, davacıların sigorta şirketleri ile anlaşarak zararlarını karşıladıklarını, müvekkillerine yönelik maddi ve manevi tazminat taleplerinde indirime dahi gidilmediğini belirterek istinaf başvurusunda bulunmuştur.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesi yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile kaza tespit tutanağında gerçekleşen kazada davacıların murisi 1. dereceden, davalı sürücü 2. dereceden kusurlu bulunduğu, mahkemece makine mühendisi bilirkişiden 27.11.2014 tarihinde alınan raporda davacıların murisi %75, davalı sürücü %25 oranında kusurlu bulunduğu, itiraz üzerine yine makine mühendisi bilirkişiden alınan 08.02.2016 tarihli raporda davacıların murisi %75, davalı sürücü %25 oranında kusurlu bulunduğu, davalı tarafça ceza dosyasında alınan raporların sunulması üzerine mahkemece İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Trafik Kürsüsünden alınan 18.05.2016 tarihli heyet raporunda da davacıların murisi %75, davalı sürücü %25 oranında kusurlu bulunmuş olup mahkemece alınan kusur raporları ile kaza tespit tutanağının birbiri ile uyumu hukuk hakiminin ceza dosyasında verilen beraat kararı ile bağlı olmayışı ve mahkemece kabul edilen kusur oranlarının oluşa uygun olması nedenleri ile davalılar vekillerinin kusura yönelik istinaf istemlerinin reddi gerektiği; davalı sürücü Kenan'ın %25 kusuruna göre davalıların ödeyeceği maddi tazminatın belirlendiği ve mahkemece bu miktarlara hükmedildiği; yine olayın gerçekleşme şekli, kusur durumu olay tarihi birlikte değerlendirildiğinde manevi tazminatların hakkaniyetli olduğu, davacı çocukların destek sürelerinin doğru belirlendiği, dosya kapsamındaki nüfus kayıt örneğine göre murisin anne ve babasının kaza tarihi itibariyle hayatta olmadığı, davacı eşin yapılan sistem kontrolünde halen evlenmemiş olduğu, ölenin gelirinin aynı kurumda çalışan emsallerinin net maaşı olarak kabul edilmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı, davacıların ihtiyari dava arkadaşı olması nedeniyle ayrı ayrı vekalet ücretine hükmedilmesinin doğru olduğu, haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren mağdurun faiz talep edebilme hakkı bulunması nedenleriyle davalı vekilinin bu hususlara yönelik istinaf istemlerinin reddi gerektiği gerekçesi ile davalılardan Anadolu Anonim Türk Sigorta A.Ş. ile davalılar ... ve... Demir Çelik Ltd. Şirketi vekilinin istinaf başvurularının ayrı ayrı esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı ... vekili ve davalılar... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. ve ... vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davalı ... vekili temyiz dilekçesinde; sigortalı araç sürücüsü ...'ın kusursuz olduğunu, ceza dosyasında Adli Tıp Kurumu raporu esas alınarak beraat ettiğini ve beraat kararının Yargıtay denetiminden geçerek onandığını, bu nedenle davanın reddi gerektiğini, erkek çocuk tazminat hesabının 18 yaşa kadar yapılması gerektiğini, ölenin gelirinin fahiş oranda tespit edildiğini, davacılar için ayrı ayrı vekalet ücretine hükmedilmesinin hatalı olduğunu, müstakbel bir alacak için bugünden faize hükmedilmesinin faizin ruhuna aykırı olduğunu ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir.
Davalılar ... ve... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. vekili temyiz dilekçesinde; dava ticari olmadığından asliye hukuk mahkemelerinin görevli olduğunu, sigortalı araç sürücüsü müvekkili ...'ın kusursuz olduğunu, ceza dosyasında Adli Tıp Kurumu raporu esas alınarak beraat ettiğini, kusur raporlarına yönelik itirazları dikkate alınmadan karar verildiğini, davacıların sigorta şirketleri ile anlaşarak zararlarını karşıladıklarını, müvekkillerine yönelik maddi ve manevi tazminat taleplerinde indirime dahi gidilmediğini ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Dava, davalı ... şirketleri tarafından Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (ZMSS) Poliçesi ile teminat altına alınan araçların karıştığı çift taraflı trafik kazası sonucu ölüm nedeniyle ölenin desteğinden yoksun kalanların açtığı destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat talebine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 85, 89, 90, 91 ve 92 nci maddeleri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 53, 56 ve 74 üncü maddeleri, Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları.
3. Değerlendirme
1-Davalı ... vekili ile davalılar ... ve... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. vekilinin davacılar ...... ve...'a yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde; miktar veya değeri kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 362 nci maddesi uyarınca temyiz edilemez. Temyize konu edilen miktarın kesinlik sınırının altında kalması hâlinde anılan Kanun’un 366 ncı maddesi atfıyla aynı Kanun’un 352 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekir.
Dosya içeriğine göre davacılar ihtiyari dava arkadaşı olup temyiz eden davalılar aleyhine karar verilen ve mümeyyiz davalılar tarafından anılan her bir davacıya yönelik temyize konu edilen tazminat miktarları Bölge Adliye Mahkemesinin karar tarihi itibari ile kesinlik sınırı olan 78.630,00 TL'nin altında kalmaktadır.
2- Davalı ... vekili ile davalılar ... ve... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. vekilinin davacı eş ...'a yönelik temyiz itirazlarının incelmesine gelince;
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 74 üncü maddesine ve yerleşik Yargıtay uygulamasına göre, hukuk hâkimi, ceza hâkiminin belirlediği kusur oranı ve delil yetersizliğine davalı beraat kararı ile bağlı değil ise de, sanığın isnat edilen eylemi gerçekleştirmediğinin kesin olarak tespiti olgusuna dayalı beraat kararı ile, o eylemin hukuka aykırılığını ve failini belirleyen mahkumiyet kararının bu yönleriyle bağlıdır.
Somut olayda, İlk Derece Mahkemesince, mümeyyiz davalıların tazminattan sorumlu olduğuna karar verilmiştir. Davalı ...'ne trafik sigortalı araç sürücüsü davalı ...'ın taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olma eyleminden dolayı yargılaması Kocaeli 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2014/231 Esas, 2015/78 Karar sayılı dosyasında yapılmış olup, söz konusu yargılama neticesinde; sanığın (eldeki davada davalı sürücü ...'ın) hatalı araç kullanması sonucu 3 kişinin öldüğü, 1 kişinin yaralandığı iddiası ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 85/2 nci maddesi gereğince cezalandırılması talebi ile kamu davası açılmış ise de sanığın yönetimindeki çekici ile ona bağlı romörku yolun sağında bulunan emniyet şeridine park ettiği ve geriden gelen otomobilin aracının arka sol köşe kısımlarına çarptığı olayda sanığın kusursuz olduğu, diğer aracı kullanan maktul ...'ın asli derecede tam kusurlu olduğu ATK Trafik İhtisas Dairesi raporunun bu doğrultuda olduğu anlaşılmakla kusursuz bulunan sanığın beraatine karar verilmiş; karar, katılanlar vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 22.01.2019 tarihli ve 2018/8025 Esas, 2019/952 Karar sayılı kararı ile onanmıştır. Temyiz incelemesi yapılan dosyada ise, İlke Derece Mahkemesince, 27.11.2014 tarihinde makine mühendisi bilirkişiden alınan raporda davacıların murisi %75, davalı sürücü %25 oranında kusurlu bulunmuş, itiraz üzerine yine makine mühendisi bilirkişiden alınan 08.02.2016 tarihli raporda davacıların murisi %75, davalı sürücü %25 oranında kusurlu bulunmuş, davalı tarafça ceza dosyasında alınan raporların sunulması üzerine İTÜ Trafik Kürsüsünden alınan 18.05.2016 tarihli heyet raporunda da davacıların murisi %75, davalı sürücü %25 oranında kusurlu bulunmuş bu kusur raporları doğrultusunda tazminata karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesince de, kaza tespit tutanağında gerçekleşen kazada davacıların murisi 1. dereceden, davalı sürücü 2. dereceden kusurlu bulunduğu, mahkemece alınan raporlarda da davacıların murisi %75, davalı sürücü %25 oranında kusurlu bulunduğu, mahkemece alınan kusur raporları ile kaza tespit tutanağının birbiri ile uyumu, hukuk hakiminin ceza dosyasında verilen beraat kararı ile bağlı olmayışı ve mahkemece kabul edilen kusur oranlarının oluşa uygun olması nedenleri ile davalılar vekillerinin kusura yönelik istinaf istemlerinin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Ne var ki, yukarıda da açıklandığı üzere 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 74 üncü maddesine ve yerleşik Yargıtay uygulamasına göre, hukuk hâkiminin, sanığın isnat edilen eylemi gerçekleştirmediğinin kesin olarak tespiti olgusuna dayalı beraat kararına bu yönleriyle bağlı olduğu gözetildiğinde İlk Derece ve Bölge Adliye Mahkemesince varılan sonuç yerinde olmamıştır.
Bu durumda, mahkemece, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 74 üncü maddesi uyarınca, davalı ...'ne trafik sigortalı araç sürücüsü davalı ...'ın kazanın oluşumunda kusursuz olduğu gerekçesi ile verilen beraat kararının aşamalardan geçerek kesinleştiği de dikkate alınarak davacı ... yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.
3-Bozma neden ve şekline göre davalı ... vekili ile davalılar ... ve... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. vekilinin davacı eş ...'a yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.
VI. KARAR
1. Değerlendirme bölümünün (1) numaralı bendinde açıklanan sebeplerle davalı ... vekili ile davalılar ... ve... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. vekilinin vekilinin davacılar ...... ve...'a yönelik yönelik temyiz dilekçesinin miktardan REDDİNE,
2. Değerlendirme bölümünün (2) numaralı bendinde açıklanan sebeplerle davalı ... vekili ile davalılar ... ve... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. vekilinin davacı ...'a yönelik temyiz itirazlarının kabulü ile temyiz olunan İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
3. Değerlendirme bölümünün (3) numaralı bendinde açıklanan sebeplerle davalı ... vekili ile davalılar ... ve... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. vekilinin davacı eş ...'a yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına,
Peşin alınan temyiz harcının istek hâlinde davalılar ... ve... Demir Çelik Taşımacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. ile davalı ...'ne iadesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
15.02.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2021/355 E., 2022/1225 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
sayılı kararı ile; “…6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 74. maddesi (818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 53.
Hukuk Genel Kurulu 2021/355 E. , 2022/1225 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının 02.12.2014 tarihinde müvekkiline ait telefonuna hakaret içerikli mesajlar gönderdiğini, yapılan şikâyetler üzerine soruşturma başlatıldığını ve ... Asliye Ceza Mahkemesi'nin 03.12.2015 tarihli ve 2015/76 E., 2015/565 K. sayılı kararı ile davalının sesli, yazılı veya görüntülü bir ileti ile hakaret suçunu işlediği sabit bulunarak adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiğini, verilen kararın 03.12.2015 tarihinde kesinleştiğini, ayrıca davalı tarafından sosyal medya ile buna benzer yerlerde yazılı ve sesli müvekkili aleyhine küçük düşürücü beyanlarda bulunulduğunu, müvekkilinin yaşananlar karşısında toplumdaki itibarının zedelenerek huzur ve sükununun bozulduğunu, duyduğu elem ve üzüntüden dolayı manevi zarara uğradığını ileri sürerek 10.000TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı Cevabı
5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; yüksek mühendis ve aynı zamanda ... İli’nde faaliyet gösteren ... adlı işyerinin sahibi olan müvekkilinin davacı ile iş ilişkisi içine girdiğini, davacının taşeron firma yetkililerinden karşılıksız faydalanma taleplerinde bulunduğunun öğrenilmesi ile davalının bu haksız tahrikler karşısında sosyal medyada özel hesabından davacıya sitemlerini ilettiğini, ancak davacının olayı ceza mahkemesine intikal ettirdiğini belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkeme Kararı
6. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 31.05.2016 tarihli ve 2016/42 E., 2016/443 K. sayılı kararı ile; davalının davacının cep telefonuna "bu kadar pislik bir yere kadar gizlenebilirdi, ... O kadar rezil işlere bulaşmışsın ki " "...ta o kadar dini ve islami içerikli paylaşımlar yaparak kendini temize çıkartmaya çalışsan da içinde bulunduğun toplum bir gün gerçekleri öğrenecekti" şeklindeki mesajlar gönderdiğinin sabit olduğu, ceza mahkemesince verilen mahkumiyet kararının temyiz yolu kapalı kesin olarak verilmesi nedeniyle hukuk hâkimini bağlamayacağı, davaya konu mesajlarda kullanılan ifadelerin eleştiri mahiyetinde olup davalının değer yargısını içerdiği, kullanılan sözlerin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı
7. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 25.09.2019 tarihli ve 2017/1346 E., 2019/4162 K. sayılı kararı ile; “…6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 74. maddesi (818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 53. maddesi) uyarınca hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin beraat kararı ile bağlı değil ise de hem ilmi, hem de kökleşmiş yargı kararlarında ceza mahkemesince belirlenen maddi olgunun hukuk hâkimini bağlayacağı kabul edilmektedir.
... Asliye Ceza Mahkemesinin 2015/76 esas ve 2015/565 karar sayılı dosyasının incelenmesinde; davalının hakaret suçundan adli para cezası ile cezalandırılmasına kesin olarak karar verildiği anlaşılmaktadır. Somut olayda; Ceza Mahkemesinin, maddi vakıanın (haksız fiilin) sanık (davalı) tarafından gerçekleştirildiğine ilişkin tespiti ve sonucunda verdiği kesin mahkûmiyet hükmü, taraflarca temyiz edilmeksizin kesin olsa da hukuk hâkimini bağlar. (TBK 74) Bu itibarla mahkemece, davacı yararına uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yersiz gerekçeyle istemin tümden reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekir…” gerekçesi ile karar oy çokluğu ile bozulmuştur.
Direnme Kararı
9. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.02.2020 tarihli ve 2019/338 E., 2020/65 K. sayılı kararı ile; her ne kadar kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı var ise de Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde davaya konu mesajda yer alan sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceği, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesi gereği dosyada tazminatı gerektirecek bir haksız fiilin varlığı kabul edilemeyeceği, hukukî birliği sağlamak adına kişilik hakkına saldırı teşkil etmediği kabul edilen ifadeler nedeniyle, salt ceza mahkemesi kararının kesin olması gerekçesiyle uygun bir manevi tazminata hükmedilmesinde kamusal ya da hukukî bir fayda bulunmadığı gibi kamu vicdanını incitici bir sonuç hasıl olacağı, davaya konu ifadelerin aleni bir şekilde değil cep telefonuna mesaj atmak suretiyle davacıya iletildiği, bozma sonrası davalının beyan ettiği üzere taraflar arasında önceye dayalı husumet bulunduğu, davalının savunmalarında davacının iftiraları nedeniyle gözaltına alınıp tutuklandığı ve beraat ettiğini ileri sürdüğü de dikkate alındığında söz konusu ifadelerin ağır eleştiri, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, kişilik hakkını zedeler mahiyette bir ifadenin söz konusu olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının hakaret suçundan kesin nitelikte adli para cezası ile cezalandırılmasına dair ceza dosyasında verilen kararın hukuk hâkimini bağlayıp bağlamayacağı, buradan varılacak sonuca göre somut olayda davacının kişilik haklarına saldırının bulunduğu kabul edilerek davalının manevi tazminatla sorumlu tutulmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümü açısından; ceza mahkemesi kararlarının hukuk davasına etkisi, eş söyleyişle ceza mahkemesinin hangi kararlarının hukuk mahkemelerini bağlayacağı konusunu düzenleyen kurallar üzerinde durulması gerekmektedir.
13. Ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesi davasına etkisi, hukukumuzda 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) “Ceza Hukuku İle Medeni Hukuk Arasında Münasebet” başlıklı 53. maddesinde “Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraet karariyle de mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez.” hükmü ile yer almıştır.
14. Benzer düzenlemeyle 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 74. maddesinde “Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir.
Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.” hükmü öngörülmüştür.
15. Bu açık hüküm karşısında; ceza mahkemesince verilen beraat kararı, kusur ve derecesi, zarar tutarı, temyiz gücü ve yükletilme yeterliği, illiyet gibi esasların hukuk hâkimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır. Ancak, hemen belirtilmelidir ki, gerek öğretide ve gerekse Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hâkiminin tespit ettiği maddi olaylarla ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hâkiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır. Nitekim aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 27.04.2011 tarihli ve 2011/17-50 E., 2011/231 K. sayılı kararı ile de aynen benimsenmiştir.
16. Vurgulamakta yarar vardır ki, hukuk usulü bir şekil hukukudur. Davanın açılması, itirazların ileri sürülmesi, tanıkların ve diğer delillerin bildirilmesi belirli süre koşullarına bağlı kılındığı gibi, ikinci tanık listesi verilememesi, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağı gibi, yargılamanın süratle sonuçlandırılması gayesi ile belirli kısıtlamalar getirilmiştir. Bunun sonucunda, hukuk hâkimi şekli gerçeği arayacak, maddi gerçek öncelikli hedef olmayacaktır. Ancak ceza hâkimi bunun tersine, öncelikli hedef olarak maddi gerçeğe ulaşmaya çalışacaktır. O hâlde ceza mahkemesinin maddi nedensellik bağını (illiyet ilişkisi) tespit eden kesinleşmiş hükmünün hukuk hâkimini bağlamasına, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi bir engel oluşturmaz (Hukuk Genel Kurulunun 16.09.1981 tarihli 1979/1-131 E., 1981/587 K.; 27.04.2011 tarihli ve 2011/17-50 E., 2011/231 K. sayılı kararları).
17. Öte yandan, Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hâkimini bağlar. Ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir (Hukuk Genel Kurulunun 11.10.1989 tarihli ve 1989/11-373 E., 1989/472 K.; 27.04.2011 tarihli ve 2011/17-50 E., 2011/231 K.; 09.04.2014 tarihli ve 2013/4-1008 E., 2014/490 K. sayılı kararları).
18. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davaya konu mesajlar nedeniyle davalının ... Asliye Ceza Mahkemesinin 03.12.2015 tarihli 2015/76 E. ve 2015/565 K. sayılı kararı ile hakaret suçundan adli para cezası ile cezalandırılmasına kesin olarak karar verildiği anlaşılmaktadır.
19. Yukarıda açıklandığı üzere 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. maddesi) gereğince ceza mahkemesince belirlenen maddi vakıanın sanık olan davalı tarafından gerçekleştirildiğine ilişkin tespit ve bu tespit sonucunda hakaret suçundan verilen kesin mâhkumiyet hükmü hukuk hâkimi yönünden bağlayıcıdır. Bu nedenle mahkemece, davalının hakaret eylemi sebebiyle kişilik haklarına saldırı gerçekleştirdiğinin kabulü ile davacı yararına uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerekmektedir.
20. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, ceza mahkemesinde verilen mahkumiyet kararının hukuk hâkimini bağlamayacağı, her ne kadar TBK’da düzenleme var ise de Anayasa’nın 90. maddesi kapsamında temel hak ve özgürlükler yönünden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) daha öncelikli olduğu, AİHS kapsamında ifade özgürlüğü kapsamında ceza dosyasında mahkumiyet kararı verilen ifadelerin değerlendirilmesi gerektiği, hukuk hâkiminin, esasen ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını tespit ettiği bir olayda, ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının bağlayıcılığını esas alarak tazminata hükmetmesi hâlinde ifade özgürlüğünü değerlendirme dışı bırakmak suretiyle hukuka aykırı davranmış olacağının kabulü ile mesaj içeriklerinin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği gerekçesiyle direnme kararının değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ile; mesajlar içeriklerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, ancak mesaj içeriklerinin eleştiri mahiyetinde olup kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği gerekçesiyle direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüşse de açıklanan bu görüşler Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
21. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
22. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 04.10.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
-KARŞI OY -
Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir (TBK 74/1). Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz (TBK 74/2).
Bu hükmün sonucu olarak hukuk hâkimi gerek beraat kararı olsun, gerekse mahkumiyet kararı olsun ceza mahkemesinin sabit kabul ettiği olgularla bağlıdır. Bağlı olunan olgular salt sabit kabul edilen vakıalar olmayıp, bu vakıaların hukuka aykırılığının tespiti de hukuk hâkimini bağlayacaktır. Ceza hâkimi sabit kabul ettiği vakıanın suç olduğunu belirtip bir hukuka aykırılık tespiti yapmış iken hukuk hâkiminin bu vakıanın hukuka aykırı olmadığı şeklinde bir sonuca varabileceği düşünülemez. Zira daha ağır bir sonuç olarak suçun işlendiği sabit kabul edilirken aynı eylem ile daha hafif bir sonuç olan haksız fiilin de işlendiğinin evveliyetle kabulü gerekecektir. Aksinin kabulü hukuk güvenliğini sarsacaktır.
Bu hükmün kapsamını belirlerken temel hak ve hürriyetlerin niteliği ve sınırlanması üzerinde de durmak gerekir.
Temel hak ve hürriyetlerle ilgili olarak Anayasada: Herkesin, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu (12/1) bu hak ve hürriyetlerin, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiği (12/2) düzenlenmiştir. Bu temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasıyla ilgili olarak ise 13. maddede; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” hükmü bulunmaktadır.
Hukuku kendiliğinden uygulamakla yükümlü olan hâkim (HMK 33/1) bu kuralları yorumlayıp, kapsam belirleyerek uygularken temel hak ve hürriyetlerin kapsamına da uygun bir yorum ve değerlendirme yapmalı sınırlayan açık bir kanun hükmü olmadıkça bunları sınırlayan ortadan kaldıran bir sonuç doğuracak şekilde bir yorum ve sonuca neden olmamalıdır. Aksine yapılacak bir müdahale, Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşulları yerine getirmediği müddetçe temel hak ve hürriyetin düzenlendiği Anayasa maddesinin ihlâlini teşkil edecektir.
Yukarıda değinildiği gibi hukuk hâkimi ceza mahkemesinin sabit kabul ettiği olgularla ve bu kapsamda hukuka aykırılık tespitiyle kural olarak bağlı ise de bu tespitin hukuk davasına konu olaya aynen alınması temel hürriyetlerden birisinin açık kanun hükmü olmadan ortadan kaldırılması sınırlanması sonucunu doğuracaksa temel hak ve hürriyetin korunmasına öncelik verilerek uygulama yapılmalıdır. Zira bir kanun hükmü açık bir sınırlama getirmemişse artık bu hükmün temel hak ve hürriyetleri dahi sınırlayacak bir kapsama sahip genişlikte olabileceği düşünülemez. Aksinin kabulü hâlinde doğrudan temel hak ve hürriyetlerle ilgili olmayan bir kanun hükmüne, temel hak ve hürriyetleri dahi sınırlayan bir kapsam çizilmiş olacaktır. Bu ise Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşulları yerine getirmeyen bir sınırlama ve uygulama sonucunu doğuracaktır.
Somut uyuşmazlıktaki önemi nedeniyle ifade özgürlüğü ile başkalarının şöhret veya haklarının korunması üzerinde de durulmalıdır. Anayasanın 17. maddesinde, herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, 26. maddesinde ise herkesin, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu düzenlenmiştir ifade hürriyetiyle ilgili olan maddenin ikinci fıkrasında bu hakkın sırılanabileceği hâller gösterilmiş ve bunlar arasında başkalarının şöhret veya haklarının korunması da sayılmıştır.
Sözü edilen Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden ve bu bağlamda ifade özgürlüğünü kullananların uyması gereken görev ve sorumluluklardan biri de başkalarının şöhret veya haklarının korunmasıdır. Bireyin şeref ve itibarı, kişisel kimliğinin ve manevi bütünlüğünün bir parçasını oluşturur ve Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasının korumasından faydalanır (Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuru Kararı Kenan Gül, § 52). Devlet, bireyin şeref ve itibarına keyfî olarak müdahale etmemek ve üçüncü kişilerin saldırılarını önlemekle yükümlüdür. (Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuru Kararı, Önder Balıkçı § 44). Devletin bireylerin maddi ve manevi varlığının korunması ile ilgili pozitif yükümlülükleri çerçevesinde şeref ve itibarın korunması hakkı ile diğer tarafın Anayasa’da güvence altına alınmış olan ifade özgürlüğünden yararlanma hakkı arasında adil bir denge kurması gerekir (Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuru Kararı, Kenan Gül, §§ 54, 55; Şeyma Fenercioğlu, §§ 45, 46).
Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; tazminat talebine konu edilen sözler davalının davacıya gönderdiği telefon mesajlarıdır. Telefon mesajı tespit tutanağında mesaj içerikleri tespit edilmiştir.
02.12.2014 tarihinde saat 9:54’te gönderilen birinci mesaj içeriği; “ O gizlediğin kocaman “Gerçeklerin” bir gün ortaya çıkacağını hiç düşünmemiştin değil mi, ama demiştim ya bu kadar pislik bir yere kadar gizlenebilirdi … Allah seni ıslah etsin o kadar rezil işlere bulaşmışsn ki.” şeklindedir.
Aynı tarihte saat 9:59’da gönderilen mesaj ise; “...ta o kadar dini ve İslami içerikli paylaşımlar yaparak kendini temize çıkarmaya çalışsan da, içinde bulunduğun toplum bir gün o gerçekleri öğrenecekti” içeriğini taşımaktadır.
Bu mesajlarda isnat edilen olguların ne olduğu açıklanmamış ise de rezil işlere bulaşmak şeklinde olgu isnadı yapıldığından değer yargısı ifade etmeyi aşan bir paylaşım yapılmıştır. Ayrıca mesaj doğrudan isnatta bulunulana gönderildiğinden tarafların aralarındaki hukukî ilişkiler kapsamında bu isnatların ne olduğunu bilebilecek durumda oldukları anlaşılmaktadır.
Değer yargısı ifadesinde bunun temellendirilmesi ve bazı olgulara bağlanması aranmaz ise de olgu isnat edilmesi hâlinde bunu isnat edenden bu olguları temellendirip asgari ölçüde de olsa delillendirmesi beklenir.
Davalının gönderdiği her iki mesaj bir bütün olarak değerlendirildiğinde davalı davacıya, temellendirip delil sunamadığı olguları davacıya isnat etmekle ifade hürriyetinin sınırlarını aşmış ve davacının şöhret ve itibarına zarar vermiştir. Burada sınırları aşılmış ifade hürriyetine değil kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı kapsamında şöhret ve itibara zarar verilmiş olması öncelenerek sonuca gidilmelidir. Bu mesaj içeriklerinin çekildiği vakıası ve bu vakıanın hukuka aykırılığı tespit edilerek verilen mahkumiyet hükmü de gözetildiğinde davalının eylemi davacının kişilik haklarını zedelediğinden manevi tazminat koşulları gerçekleşmiştir.
Ceza mahkemesi kararının TBK 74. madde hükmüne göre bağlayıcı kabul edilmesi korunması gerekli bir temel hak ve hürriyetin zedelenmesi sonucunu doğurmadığından bu kararın hukuk hâkimini de bağladığı kabul edilmelidir.
Mahkemece ceza mahkemesi kararının, kanun yolu incelemesine tabi olmayan kesin nitelikte bir karar olması gerekçe gösterilerek bağlayıcı olmadığı kabul edilmiş ise de TBK 74. madde , ceza mahkemesi kararının ne şekilde kesinleştiğini nazara alan bir hüküm olmayıp ceza mahkemesince verilen kesinleşmiş bir karar olup olmadığını esas alan bir düzenlemedir.
Açıklanan nedenlerle uygun miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken mahkemece yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır
Tüm bu nedenlerle değişik gerkçeyle direnme hükmünün bozulması gerektiği görüşünde olduğumuzdan doğrudan ceza mahkemesi kararının bağlayıcı olduğu gerekçesiyle bozma yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.
-KARŞI OY-
Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davalının davacının cep telefonuna dava konusu edilen mesajları gönderdiğinin sabit olduğu, ceza mahkemesinde verilen mahkumiyet kararının kesin nitelikte temyiz yolu kapalı olarak verilmesi sebebiyle bağlayıcı olamayacağı, bu kapsamda davaya konu edilen mesajlarda yer alan ifadelerin eleştiri mahiyetinde olup davalının değer yargısını içermekle kişilik haklarına saldırı oluşturmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, davacının temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda “…Ceza Mahkemesinin, maddi vakıanın (haksız fiilin) sanık (davalı) tarafından gerçekleştirildiğine ilişkin tespiti ve sonucunda verdiği kesin mahkûmiyet hükmü, taraflarca temyiz edilmeksizin kesin olsa da hukuk hâkimini bağlar (TBK 74). Bu itibarla mahkemece, davacı yararına uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yersiz gerekçeyle istemin tümden reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun değildir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Mahkemece direnme kararı verilmesi ve bu kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Hukuk Genel Kurulunca yapılan inceleme sonucunda direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen gerekçelerle bozulmasına karar verilmiş olup, kararın aşağıda açıkladığımız gerekçe ile onanması düşüncesiyle sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyoruz.
İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olmaz (Handyside/Birleşik Krallık/Başvuru No: 5493/72, 07/12/1976, parag. 49).
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın 17. maddesi gereğince, bireyin manevi varlığının bir parçası olan şeref ve itibarına üçüncü kişilerin saldırılarını önlemek Devletin görevleri arasındadır. Anayasa'nın 17. maddesi gereğince kişilik hakları korunurken aynı zamanda Anayasa'nın 26. maddesi gereğince ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili bir biçimde korunmasını sağlama yükümlülüğü sebebiyle yarışan haklar arasında adil bir denge kurulması zorunludur. Bu denge kurulurken Anayasa’nın 13. maddesi kapsamında hakkın özüne dokunulmamalı, demokratik toplum düzeninin gerekleri ve sınırlama amacı ile aracı arasındaki ölçü gözetilmelidir (AYM; Nilgün Halloran, B. No: 2012/1184, 16/7/2014, par.43).
Bu anlamda; mahkemenin dayandığı gerekçelerin, ifade özgürlüğünü kısıtlama bakımından “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine uygun olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koyup koyamadığı konusunda denetlenmesi gerekir. Mahkeme, düşüncelerin açıklanması ve yayılmasına yönelik olarak tazminata karar verirken düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha ağır basan, korunması gereken bir yararın varlığını somut olgulara dayanarak göstermelidir (AYM; Mustafa Ali Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, par.114).
Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 74. (818 sayılı BK 53) maddesi uyarınca hukuk hâkimi; zarar verenin kusurunun olup olmadığı ve ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hususlarında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle ve ayrıca ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla bağlı değildir. Aynı hükümde ayrıca, kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin ceza mahkemesi kararlarının da hukuk hâkimini bağlamayacağı öngörülmektedir.
Özel Daire bozma kararında davalı hakkındaki kesin nitelikte verilen mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı salt bu nedenle davacı yararına uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği gerekçesine dayanılmıştır.
İfade özgürlüğünün niteliği gereği; ceza yargılamasında eylemin suç olduğu kabul edilse dahi, görmekte olduğu somut davada hukuk hâkimi bağımsız olarak davaya konu edilen sözleri değerlendirerek bir sonuca varmalıdır. Aksinin kabulü ile ceza yargılamasında varılan sonucun benimsenmesi hâlinde ifade özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması hakkı arasındaki adil dengeyi sağlama konusunda hukuk hâkiminin hiçbir inisiyatifi kalmayacaktır.
Nitekim doktrinde; TBK’nın 74. maddesinde haksız fiilin yalnızca kusur unsurundan söz edilmesine dayanılarak, diğer unsurlar bakımından hukuk hâkiminin ceza hâkiminin kararı ile bağlı olduğu sonucuna varılamayacağı, maddede sadece kusur unsurundan söz edilmesinin örnek niteliğinde olduğu, hukuk hâkiminin ceza mahkemesinin mahkûmiyet ve beraat kararı ile bağlı olmaksızın haksız fiilin tüm unsurlarını yeniden inceleyebileceği, ancak hukuk hâkiminin ceza mahkemesi kararından ayrılmak istediğinde bunun gerekçelerini göstermek zorunda olduğunu benimseyen görüşler de mevcuttur (F. Eren, Borçlar Hukuku, 17. Baskı, Ankara,2014, s.827).
Ayrıca şu hususu belirtmek gerekir ki; kanun koyucu esasen ceza ve hukuk yargılaması sonucu verilen kararların bağlayıcılığı üzerine çok keskin bir çizgi çizmemiştir. Hukuk hâkiminin ceza yargılamasında verilen kesin nitelikteki sonuçla bağlı olmasının esas amacı hukukî güvenlik ilkesinin bir gereğidir. Aynı eyleme aynı hukuk düzeni içerisinde iki farklı sonuç bağlanması hukuk güvenliğini zedeler. Ancak hukuk ve ceza yargılamalarının ulaşmak istedikleri sonuç aynı olmadığı gibi verdikleri kararların konuları ve tarafları aynı olmadığı için aynı etkiyi doğurması düşünülemez. Gerçekten ceza yargılamasının amacı suçun işlenip işlenmediğini, işlenmiş ise verilecek cezanın belirlenmesini ceza hukukunun kendi prensipleri içerisinde yürütülmesini gerekli kılar. Hâlbuki tazminat hukuku özelinde hukuk yargılaması farklı değerlendirmelerle sonuca ulaşır. Hukuk yargılamasında hukuka aykırı eylem belirlenir. Bu eylemin zarara neden olup olmadığı, olmuş ise davalının kusurunun bulunup bulunmadığı ya da kusura bakılmaksızın sorumlu olup olmadığı, zarar ile kusur arasında uygun illiyet bağının bulunup bulunmadığı değerlendirilerek sonuca ulaşılır. Dolayısıyla hukuk ve ceza yargılamalarını aynı ilkelere tabî tutarak aynı sonuca ulaşmaları beklenmemelidir.
TBK’nın 74. maddesi esasında hukuk hâkiminin bağımsızlığı prensibini ortaya koymaktadır. Buna göre hukuk hâkimi kararını verirken bağımsızdır ve ceza yargılaması sonucundan serbest hareket etmelidir. Bu prensip hâkimin takdir yetkisinin sonucu olup sınırsız da değildir. Gerçekten maddi hakikate ulaşmayı prensip edinen ceza yargılamasında, olayın sübutuna ilişkin varılan kanaat ile suçun işlendiği yönündeki kesinleşmiş kanı, hukuk hâkimini kesin delil veya kesin hüküm nedeniyle bağlayacaktır. Bunun aksini kabul etmek hukuka güveni zedeler.
Diğer yandan belirtilmelidir ki; somut olayda salt ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının, hukuk hâkimini bağlayacağı gerekçesi ile tazminata hükmedildiğinde hükmolunan tazminata ilişkin karar aleyhine bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru hâlinde, ifade özgürlüğünün ihlâl edildiği sonucuna varılabilecek ve bu durum yeniden yargılama sebebi sayılabilecektir. Çünkü Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, TBK’nın ilgili hükmünden üstün nitelikte bir norm olarak karşımıza çıkmaktadır. Anılan Anayasa hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin temel hak ve özgürlüklere ilişkin yorum ve uygulamaları yargı mercilerini bağlayıcı niteliktedir. Bu durumda hukuk hâkimi tarafından TBK'nın 74. maddesi gereğince kesinleşmiş ceza mahkûmiyeti nedeniyle zorunlu olarak karar verildiği savunulamaz. Şu hâlde hukuk hâkimi, salt ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının bağlayıcılığını esas alarak tazminata hükmettiğinde, ifade özgürlüğünü değerlendirme dışı bırakmak suretiyle hukuka aykırı davranmış olacaktır.
Tüm bu nedenlerle; hukuk mahkemesince ifade özgürlüğü yönünden bir değerlendirme yapılmaksızın, yalnızca ceza mahkemesince kesin olarak verilmiş olan mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı gerekçesi ile manevi tazminata hükmedilmesi ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte olup, bu konudaki değerlendirmenin hukuk hâkimi tarafından yapılması gerekmektedir.
Somut olayda davalı tarafından davacının cep telefonuna gönderilen mesajlarda yer alan ifadelerin kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği ceza mahkemesince verilmiş mahkûmiyet hükmünden ayrı olarak değerlendirilmelidir.
Bu kapsamda yapılan değerlendirmede ise; dava konusu olan mesajlardaki ifadelerin davacının şahsına yönelik olmayıp taraflar arasında geçmişten gelen anlaşmazlıklardan dolayı davalı tarafından davacının davranışları ve yaptığı işleri kastedilerek kullanıldığı anlaşılmaktadır. Dava konusu ifadelerin bir kısmı yakışıksız olmakla birlikte eleştiri sınırları içinde olup bir kısmının ise değer yargısı içerdiği ve dolayısıyla kişilik haklarına saldırı niteliğinde olmadığı, yasal düzenlemeler ve AİHM içtihatları karşısında ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi ve direnme kararının bu gerekçe ile onanması düşüncesinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun bozma şeklindeki görüşüne katılamıyoruz.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1378 E., 2021/1135 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Ancak, davalı hakkında kesin nitelikte verilen hakaret suçundan cezalandırılma kararı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. maddesi (818 sayılı BK 53.
Hukuk Genel Kurulu 2017/1378 E. , 2021/1135 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Denizli 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; olay günü davalının iki blok hâlindeki sitenin apartman girişlerine iki sayfalık ilan asarak site yöneticisi olan müvekkiline hakaret ettiğini ve soyut ithamlarda bulunduğunu, müvekkilini site hesaplarında oynama yaparak menfaat temin etmekle suçladığını, müvekkilinin şikâyeti üzerine Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/46 E, 2012/536 K. sayılı dosyasında yapılan yargılama sonucunda davalının hakaret suçundan cezalandırılmasına karar verildiğini ve kararın kesinleştiğini, davalının birçok kez benzer davranışlar sergilediğini, asılsız suçlamaları nedeniyle müvekkilinin kişilik haklarının zarar gördüğünü ileri sürerek 5.000TL manevi tazminatın haksız fiil tarihi olan 06.12.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili; davanın haksız ve yersiz olduğunu, müvekkilinin davacı ve diğer katılanların yaptıkları yolsuzluklarla mücadele ettiğini, davacının görevini gereği gibi yapmadığını, herhangi bir manevi elem ve acı da duymadığını, kendisinin haksız eyleminin bulunmadığını, davanın intikam amaçlı açıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkeme Kararı:
6. Denizli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.02.2015 tarihli ve 2013/41 E., 2015/40 K. sayılı kararı ile; Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/46 E, 2012/536 K. sayılı ceza dosyasında, davalının hakaret suçunu işlediği sabit görülerek cezalandırılmasına karar verildiği, mahkûmiyet kararı ve Ceza Mahkemesince kabul edilen vakıaların mahkemeyi bağladığı, davalının apartman girişlerine astırdığı ilanlardaki ifadelerin davacının kişilik haklarına, şeref ve onuruna zarar verdiği, tazminat miktarının tayininde tarafların ekonomik ve sosyal durumları, toplumsal konumları ve olayın ağırlığı değerlendirilerek davanın kısmen kabulü ile 4000TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 15.10.2015 tarihli ve 2015/6832 E., 2015/11500 K. sayılı kararı ile;
“...Dava konusu ilan metninde geçen ifadeler nedeniyle davalı hakkında hakaret suçundan kamu davası açılmış ve Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/46 esas, 2012/536 karar sayılı kararıyla 2180 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına kesin olarak karar verilmiştir.
Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Kişide oluşan manevi zararın giderilmesi bakımından hâkimin olayın özelliklerine, fail ve mağdurun durumlarına, kişilik değerlerinde meydana gelen eksilmenin niteliğine göre manevi tazminat olarak bir miktar paranın ödenmesine veya Türk Borçlar Kanunu’nun 58/2. maddesi (818 sayılı BK 49/3. maddesi) gereğince tazminat yerine diğer bir tazmin yoluna başvurması mümkündür. Bahsedilen madde gereği diğer tazmin yöntemleri konusunda örnekseme yapılarak haksız saldırının kınanması ve kınama kararıyla birlikte bu kararın basın yoluyla ilan edilmesi yöntemlerine değinilmişse de, bu yöntemler sınırlı olmayıp hâkimin takdirine bırakılmıştır. Bu bağlamda, özür beyanı, isnadın geri alınması vb. bir tazmin şeklinin benimsenmesi de düşünülebilir. (4. HD. 14.11.1996, 8472/11191)
Somut olayda, olay tarihinde site yöneticisi olan davalının, sitenin sorunları ve kat malikleri arasında bu sebeple çıkan uyuşmazlıklar ile ilgili olarak görüşlerini davaya konu ilan metni yoluyla eleştirel bir dille ifade ettiği, kişisel değer yargısında bulunduğu anlaşılmaktadır. Kişilik haklarına saldırı söz konusu değildir. Ancak, davalı hakkında kesin nitelikte verilen hakaret suçundan cezalandırılma kararı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. maddesi (818 sayılı BK 53. maddesi) gereğince hukuk hâkimini bağlayıcı nitelikte bir olgudur. Şu halde, mahkemece, tazminat yaptırımı yerine Türk Borçlar Kanunu’nun 58/2. maddesinde (818 sayılı BK 49/3. maddesi) bahsedilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesi gerekirken tazminat yaptırımına başvurulması usul ve yasaya aykırı olduğundan kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Denizli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.04.2016 tarihli ve 2016/137 E., 2016/262 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı tarafından apartman girişine asılan ilanların davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği ve yerel mahkemece davalı hakkında 818 sayılı BK 49/3. maddesinde (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 58/2.) belirtilen diğer yaptırımlardan olan saldırının kınanmasına dair kararla yetinilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.
13. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.
14. Bunlar; kişilik değerlerinin zedelenmesi Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24, isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir.
15. Belirtmek gerekir ki TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.
16. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde;
“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.
Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”
17. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 25. maddesinde de;
“Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir.
Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir.
Davacının, maddi ve manevi tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekaletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır.
Manevi tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; mirasbırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez.
Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir.”
18. Olay tarihinde yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı BK’nın 49. maddesinde ise;
“Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.
Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.
Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir” düzenlemelerine yer verilmiştir.
19. Yargılama sırasında 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı TBK’nın “Kişilik hakkının zedelenmesi” başlıklı 58. maddesinde de;
“Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.
Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” şeklinde düzenleme bulunmaktadır.
20. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve BK’nın 49. (6098 sayılı TBK'nın 58.) maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.
21. Görüldüğü üzere BK'nın 49. (6098 sayılı TBK'nın 58.) maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.
22. Bunun yanı sıra TBK’nın 56. maddesinden farklı olarak TBK’nın 58/2. maddesi hâkimin, bu tazminatın ödenmesi yerine diğer bir giderim biçimi kararlaştırabileceğini veya bunu tazminata ekleyebileceğini, özellikle de saldırıyı kınayan bir karar verip bu kararın yayınlanmasına hükmedebileceğini düzenlemektedir. Anılan hüküm uyarınca manevi tazminatın içeriğinin belirlenmesi hususunun da hâkimin takdirine bırakılmış olduğu söylenebilir (Atlan, Hülya, Manevi Zararı Tazmin Yolları, İstanbul 2015, s. 85).
23. Buna göre, kişilik hakkının ihlali durumunda, uğradığı manevi zarara karşılık olarak, zarar görene manevi tazminat olarak bir miktar para mı ödeneceği, yoksa diğer bir tazminat şeklinin mi kararlaştırılacağı hususunda hâkim takdir yetkisine sahiptir. Kişilik hakkının ihlali sebebiyle şahısvarlığında meydana gelen eksilmenin para ile ölçülmesi mümkün olmamasına rağmen, manevi tazminatın kural olarak zarar görene ödenecek bir miktar paradan ibaret olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte, takdir hakkını kullanacak olan hâkim, manevi tazminat şekilleri arasından, somut olaya en uygun olanına karar verebilecektir. Başka bir ifadeyle, hâkim davacının talebiyle bağlı olmaksızın manevi tazminatın içeriğini, paraya alternatif oluşturacak diğer bir biçimde belirleyebilir. Hâkim talep olmadıkça tazminata hükmedemeyeceği gibi; manevi tazminat talep edildiği takdirde şartlar gerçekleşmiş olmasına rağmen takdir yetkisine dayanarak manevi tazminata hükmetmekten kaçınamaz (Turan Başara, Gamze, Kişiliğin İhlalinden Kaynaklanan Maddi ve Manevi Tazminat ile Haksız Kazancın İadesi, Ankara 2018, s. 256, 257).
24. Hâkim manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır.
25. Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesiyle kendisine tanınan takdir yetkisini kullanan hâkimin, kararını gerekçelendirmesi ve takdir nedenlerini belirtmesi gerekir. Hâkimin sadece takdir yetkisine dayanarak, hakkaniyete göre karar verdiğini belirtmesi yeterli değildir. Hâkim vermiş olduğu kararı, objektif olarak değerlendirdiğini, somut olayın özelliklerini dikkate aldığını, öğreti ve uygulamada geliştirilen prensiplere göre bir sonuca ulaştığını ifade etmelidir. Elbette hâkim, davacının talebini göz önünde bulundurarak bu konudaki takdir yetkisini kullanmalıdır. Davacı, manevi zararının giderilmesini sağlayacak en iyi yöntemin para olduğunu düşündüğü için bu yönde talepte bulunmuşken, hâkimin artık takdir yetkisine dayanarak diğer tazmin şekillerine hükmetmesi isabetli olmayacaktır (Turan Başara, s. 257).
26. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 12.02.2019 tarihli ve 2017/4-1398 E., 2019/132 K. sayılı kararında, her ne kadar BK’nın 49/3. maddesi ile manevi tazminatın niteliğini seçme yönünden hâkime takdir hakkı verilmiş ise de, somut olayın özelliği değerlendirildiğinde, bu takdir hakkının olaya uygun kullanılmadığı, davacının para isteğine hükmedilmesi gerekirken yalnızca kınama kararı verilmesinin isabetli olmadığı vurgulanmıştır.
27. Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesi uyarınca hâkimin takdir yetkisini kullanması, niteliği itibariyle bir hukuk kuralının uygulanması niteliği taşıdığından, maddi hukukun uygulanmasında geçerli olan üst yargı denetiminin takdir yetkisinin kullanıldığı hâllerde de uygulama alanı bulması gerektiği kabul edilmektedir. Üst yargı denetimini gerçekleştirecek olan makam, takdir yetkisinin kanunun öngördüğü yerlerde ve sınırlarda kullanılıp kullanılmadığını, hâkimin objektif kriterleri esas alıp almadığını, manevi tazminatın tespitine ilişkin olarak öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkeleri dikkate alıp almadığını denetler (Turan Başara, s. 261).
28. Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinin manevi tazminata ilişkin genel hüküm niteliğinde olduğu dikkate alındığında, TMK’nın 24. maddesinde atıfta bulunulan hâllerde de manevi zararın para dışında bir vasıtayla giderilmesinin mümkün olduğu söylenebilir (Turan Başara, s. 266).
29. Manevi zararın para dışında bir yolla giderilmesi için hâkimin verebileceği kararlar BK’nın 49/3. (TBK’nın 58/2.) maddesinde sınırlayıcı bir şekilde sayılmamış olup, bunlara düzeltmenin veya kararın yayımlanması, cevap ve düzeltme hakkının kullanılması, saldırıyı kınayan bir karar verilmesi ve bu kararın yayımlanması örnek olarak verilebilir.
30. Uyuşmazlığın çözümü açısından özellikle saldırının kınanması kararı üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.
31. Kınama kararı ve bu kararın yayımlanması, manevi zararın para dışında diğer bir yolla tazmin edilme türü bakımından 818 sayılı BK'da olduğu gibi 6098 sayılı TBK'nın da açıkça öngördüğü tek örneği oluşturur. Hâkim, sadece kınama kararını vermekle yetinebileceği gibi, bu kararın yayımlanmasına da karar verebilir. BK m. 49/3, "hakim... tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir" demekteydi. Görüldüğü üzere 6098 sayılı TBK, eski kanunda olduğu gibi kararın "basın yolu ile ilanı" ifadesine yer vermeksizin kararın yayımlanmasından söz etmektedir. Şu hâlde artık kınama kararı, diğer kitle iletişim araçları yoluyla da yayımlanabilecektir. Gerçi bu sonuç, eski Borçlar Kanunu döneminde de doktrinde kabul edilmekteydi. Bunun gibi, kınama kararına yol açan saldırının sadece kitle iletişim aracıyla gerçekleşmiş olmasına da gerek yoktur (Atlan, s. 281).
32. Belirtmek gerekir ki, TBK m. 58'e göre verilecek kınama kararından farklı olarak TMK m. 25/2, kararın yayımlanmasından başka, üçüncü kişiye bildirilmesi imkânını da tanımaktadır. Fakat doktrinde, kınama kararı bakımından da üçüncü kişiye bildirim yoluna başvurulabileceği belirtilmektedir. Buna göre, üçüncü kişiye bildirimin, kararın yayımlanmasının bir biçimi olarak değerlendirilmesi mümkün olmakla birlikte burada, diğer bir giderim biçimi söz konusudur. Saldırının tespiti kararıyla karşılaştırıldığında, kınama kararının yayımlanması, parasal tazminin yerine veya ona ek olarak hükmedilebilecekken, TMK m. 25 gereği kararın yayımlanmasına, ancak tespit kararıyla birlikte hükmedilebilecektir. Diğer taraftan, kınama kararının yayımlanması, mutlaka saldırının yer aldığı kitle iletişim aracıyla gerçekleştirilmek zorunda değildir. Hatta kınama kararını yayımlamakla yükümlü olduğuna ilişkin kanuni bir düzenleme bulunmadığından, saldırıdan sorumlu olan gazete sahibi, böyle bir kararı yayımlamakla yükümlü tutulamaz (Atlan, s. 282).
33. Davalıya bir edim yüklemeyen kınama kararının, yargılama faaliyeti yönünden geçerli kabul edilip edilemeyeceğine ilişkin soruyu olumlu cevaplayan bir görüş; bu davanın tespit davasıyla yakından ilintili olduğu ve bu nedenle iki davanın usul yönünden aynı şekilde değerlendirilmesi gerektiği düşüncesini kabul eder. Bu anlamda, davalının hâkim tarafından kınanması, hukuka aykırı olan saldırının tespiti olarak nitelendirilmiştir. Bunun tersine, kişilik hakkının hukuka aykırı olarak ihlal edildiğini tespit eden kararın, kınama kararı olarak nitelendirilebileceği de ileri sürülmüştür. Buna karşılık, her iki karar farklı amaca hizmet eder. Gerçekten, tespit kararı sadece kişilik haklarına yönelik saldırının hukuka aykırılığını tespit ederken kınama kararı, saldırının hukuka aykırılığının tespitinin yanında saldırının kınanmasını da kapsamına alır (Atlan, s. 281, 282).
34. Bu anlamda TMK m. 25/2 hükmüne dayanan saldırının hukuka aykırılığının tespiti kararından farklı olarak kınama kararı verilebilmesi için manevi tazminat koşullarının gerçekleşmesi gerekir. Tespit kararı, kişilik hakkı saldırıya uğrayanın talebi üzerine verilebilir. TBK m. 58 kapsamında kınama kararının verilip verilmeyeceği ise hâkimin takdir yetkisi kapsamında çözümlenir [(Antalya, Gökhan., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na Göre, C.I, İstanbul 2012, s. 507).]
35. İsviçre Federal Mahkemesi de bir kararında para yerine veya buna ek olarak başka bir giderim yoluna hükmedilmesinin hâkimin takdir yetkisi kapsamında olduğunu belirtmiştir (BGE 131 III 26, 31).
36. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davacı ile davalının aynı sitede ikamet ettikleri, davalının olay tarihinde sitenin apartman girişlerine iki sayfalık ilan astığı, ilanın içeriğinde site yöneticisi olan davacıya yönelik ithamlarda bulunduğu, bu ithamlar nedeniyle davalı hakkında hakaret suçundan Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinde ceza davası açıldığı, mahkemenin 2012/46 E., 2012/536 K. sayılı kararı ile davalının cezalandırılmasına karar verildiği ve kararın kesinleştiği anlaşılmaktadır.
37. Eldeki davada, davacı tarafından davalının sözlerinin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği ileri sürülerek 5.000TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istenmiş, yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Dairece, tazminat yaptırımı yerine 818 sayılı BK’nın 49/3. maddesinde bahsedilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesi gerekirken tazminat yaptırımına başvurulmasının usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle karar bozulmuştur.
38. Bu durumda, davalının sözlerinin davacının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği, davacının manevi zararının davalı tarafından giderilmesi gerektiği hususlarında yerel mahkeme ile Özel Daire arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.
39. Yukarıda açıklandığı üzere, 818 sayılı BK’nın 49/3. (6098 sayılı TBK 58/2) maddesine göre hâkim, kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi zararın giderilmesi için, zarar görene bir miktar para ödenmesine hükmedebileceği gibi, bunun yerine veya buna ek olarak diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir, özellikle kişilik hakkına saldırı teşkil eden eylemi kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir. Bu düzenleme ile kişilik haklarına saldırı teşkil eden eylemin mahkemece kınanmasına karar verilmesi, manevi zararın para ödenmesi dışında bir yolla giderilmesine dair yaptırımlara bir örnek olarak belirtilmiştir.
40. Buna göre yasa koyucu, 818 sayılı BK’nın 49/3. (6098 sayılı TBK 58/2) maddesindeki düzenleme ile hâkime geniş bir karar verme özgürlüğü tanımış, kişilik hakkı saldırıya uğrayanın manevi zararının giderilmesi için en uygun yöntemin hangisi olduğuna takdir yetkisine dayanarak karar vermesini mümkün hâle getirmiştir.
41. Hâkimin bu geniş takdir yetkisini kullanırken, somut olayın özelliklerini objektif kriterlere göre değerlendirmesi ve takdir nedenlerini belirterek kararını gerekçelendirmesi gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır.
42. Bilindiği üzere ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesinde görülmekte olan davaya etkisi, dava ve olay tarihinde yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 53. maddesinde düzenlenmiş olup; hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin kesinleşmiş kararları karşısında ilke olarak bağımsız kılınmıştır.
43. Bu ilke, ceza kurallarının kamu yararı yönünden bir yasağın yaptırımını; aynı uyuşmazlığı kapsamına alan hukuk kurallarının ise kişi ilişkilerinin Medeni Hukuk alanında düzenlenmesi ve özellikle tazmin koşullarını öngörmesi esasına dayanmaktadır.
44. Mülga Borçlar Kanunu’nun “Ceza Hukuku İle Medeni Hukuk Arasında Münasebet” başlıklı 53. maddesi;
“Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraet kararıyla da mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hâkimini takyit etmez” hükmünü içermektedir.
45. Aynı düzenleme, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 74. maddesinde de;
“Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir.
Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz” şeklinde yer almaktadır.
46. Bu açık hüküm karşısında, ceza mahkemesince verilen beraat kararının, kusur ve derecesinin, zarar tutarının, temyiz gücü ve yükletilme yeterliğinin ve illiyet gibi esasların hukuk hâkimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır.
47. Hukuk hâkiminin yukarıda açıklanan bu bağımsızlığı sınırsız değildir. Gerek öğretide ve gerekse Yargıtayın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hâkiminin tespit ettiği “maddi olaylarla” ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hâkiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır.
48. Yargıtayın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hâkimini bağlar. Ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusunda kesinleşmiş kabul bulunması hâlinde, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir.
49. Tüm bu açıklamalar kapsamında Hukuk Genel Kurulu çoğunluğu tarafından, hâkimin gerek manevi zararın giderim şekli itibariyle gerekse tazminata hükmedilmişse miktarı itibariyle kullandığı takdir hakkının üst yargı denetimine tabi olduğu, somut olayda hâkimin takdir hakkını kınama kararı yerine bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesi yönünde kullanması ile olayın oluşu, kullanılan ifadelerin ağırlığı ve tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre takdir edilen manevi tazminat miktarının isabetli olduğu sonucuna varılmıştır.
50. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; bir kısım üyelerce, hâkimin takdir yetkisini kanunun öngördüğü şekilde ve sınırlarda kullanıp kullanmadığı, objektif kriterleri esas alıp almadığı veya manevi tazminatın miktarının tespitine ilişkin olarak öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkeleri dikkate alıp almadığı hususları üst yargı denetimine tabi olmasına rağmen, salt hâkime BK’nın 49/3. ( TBK 58/2.) maddesindeki düzenleme ile başka bir giderim şekline hükmedilmesinin gerektiğinin ileri sürülmesi mutlak takdir yetkisine bir müdahale olarak değerlendirileceği, ceza mahkemesi kararının verildiği anda kesin nitelikte olması hukuk hâkiminin bu kararla bağlı olmayacağı sonucunu doğurmadığı, bu nedenlerle direnme kararının onanması gerektiği görüşü ile yine bir kısım üyelerce, hukuk mahkemesince ifade özgürlüğü yönünden bir değerlendirme yapılmaksızın, yalnızca ceza mahkemesince kesin olarak verilmiş olan mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı gerekçesi ile manevi tazminata hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte olduğu, bu konudaki değerlendirmenin hukuk hâkimini tarafından yapılması ve direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
51. O hâlde direnme kararının açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerle onanması gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle ONANMASINA,
Aşağıda dökümü yazılı (204,93TL) harcın temyiz edenden alınmasına,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 30.09.2021 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
KARŞI OY
Dava kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece yapılan yargılama sonunda yalnızca “davalı hakkında Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonunda mahkûmiyet kararı verildiği ve kesinleştiği, ceza mahkemesinde verilen mahkûmiyet kararı ve kabul edilen vakıaların hukuk mahkemesini bağladığı” gerekçesi ile davanın kısmen kabulü ile 4.000TL manevi tazminata hükmedilmiş, davalı tarafın temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda “… Kişilik haklarına saldırı söz konusu değildir. Ancak davalı hakkında kesin nitelikte verilen hakaret suçundan cezalandırılma kararı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. maddesi (818 sayılı BK 53. maddesi) gereğince hukuk hâkimini bağlayıcı nitelikte bir olgudur. Şu hâlde, mahkemece tazminat yaptırımı yerine Türk Borçlar Kanunu’nun 58/2. maddesinde (818 sayılı BK 49/3. maddesi) bahsedilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesi gerekirken tazminata başvurulması usul ve yasaya aykırı olduğundan…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Mahkemece direnme kararı verilmesi ve bu kararın davalı vekili tarafından temyizi üzerine Hukuk Genel Kurulunca yapılan inceleme sonunda direnme kararının değişik gerekçe ile onanmasına karar verilmiş olup, kararın aşağıda açıklayacağımız değişik gerekçe ile bozulması düşüncesiyle sayın çoğunluğun kararına katılamıyoruz.
İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olmaz (Handyside/Birleşik Krallık/Başvuru No: 5493/72, 07/12/1976, parag. 49).
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın 17. maddesi gereğince, bireyin manevi varlığının bir parçası olan şeref ve itibarına üçüncü kişilerin saldırılarını önlemek Devletin görevleri arasındadır. Anayasa'nın 17. maddesi gereğince kişilik hakları korunurken aynı zamanda Anayasa'nın 26. maddesi gereğince ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili bir biçimde korunmasını sağlama yükümlülüğü sebebiyle yarışan haklar arasında adil bir denge kurulması zorunludur. Bu denge kurulurken Anayasa’nın 13. maddesi kapsamında hakkın özüne dokunulmamalı, demokratik toplum düzeninin gerekleri ve sınırlama amacı ile aracı arasındaki ölçü gözetilmelidir (AYM; Nilgün Halloran, B. No: 2012/1184, 16/7/2014, par.43).
Bu anlamda; mahkemenin dayandığı gerekçelerin, ifade özgürlüğünü kısıtlama bakımından “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine uygun olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koyup koyamadığı konusunda denetlenmesi gerekir. Mahkeme, düşüncelerin açıklanması ve yayılmasına yönelik olarak tazminata karar verirken düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha ağır basan, korunması gereken bir yararın varlığını somut olgulara dayanarak göstermelidir (AYM; Mustafa Ali Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, par.114).
Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 74. (818 sayılı BK 53) maddesi uyarınca hukuk hâkimi; zarar verenin kusurunun olup olmadığı ve ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hususlarında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle ve ayrıca ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla bağlı değildir. Aynı hükümde ayrıca, kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin ceza mahkemesi kararlarının da hukuk hâkimini bağlamayacağı öngörülmektedir.
İlk derece mahkemesi; davalının, hakaret suçundan Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesince yargılanıp kesin nitelikte adli para cezasına mahkûm edildiğinden bahisle söz konusu eylem nedeniyle davalı aleyhine manevi tazminata hükmetmiş, Özel Daire kararında da kişilik haklarına saldırının söz konusu olmadığı, ancak davalı hakkındaki kesin nitelikte verilen mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı gerekçesine dayanılmıştır.
İfade özgürlüğünün niteliği gereği; ceza yargılamasında eylemin suç olduğu kabul edilse dahi, görmekte olduğu somut davada hukuk hâkimi bağımsız olarak davaya konu edilen sözleri değerlendirerek bir sonuca varmalıdır. Aksinin kabulü ile ceza yargılamasında varılan sonucun benimsenmesi hâlinde ifade özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması hakkı arasındaki adil dengeyi sağlama konusunda hukuk hâkiminin hiçbir inisiyatifi kalmayacaktır.
Nitekim doktrinde; TBK’nın 74. maddesinde haksız fiilin yalnızca kusur unsurundan söz edilmesine dayanılarak, diğer unsurlar bakımından hukuk hâkiminin ceza hâkiminin kararı ile bağlı olduğu sonucuna varılamayacağı, maddede sadece kusur unsurundan söz edilmesinin örnek niteliğinde olduğu, hukuk hâkiminin ceza mahkemesinin mahkûmiyet ve beraat kararı ile bağlı olmaksızın haksız fiilin tüm unsurlarını yeniden inceleyebileceği, ancak hukuk hâkiminin ceza mahkemesi kararından ayrılmak istediğinde bunun gerekçelerini göstermek zorunda olduğunu benimseyen görüşlerde mevcuttur (F. Eren, Borçlar Hukuku, 9. Baskı, İstanbul, 2006, s.792).
Ayrıca şu hususu belirtmek gerekir ki; kanun koyucu esasen ceza ve hukuk yargılaması sonucu verilen kararların bağlayıcılığı üzerine çok keskin bir çizgi çizmemiştir. Hukuk hâkiminin ceza yargılamasında verilen kesin nitelikteki sonuçla bağlı olmasının esas amacı hukukî güvenlik ilkesinin bir gereğidir. Aynı eyleme aynı hukuk düzeni içerisinde iki farklı sonuç bağlanması hukuk güvenliğini zedeler. Ancak hukuk ve ceza yargılamalarının ulaşmak istedikleri sonuç aynı olmadığı gibi verdikleri kararların konuları ve tarafları aynı olmadığı için aynı etkiyi doğurması düşünülemez. Gerçekten ceza yargılamasının amacı suçun işlenip işlenmediğini, işlenmiş ise verilecek cezanın belirlenmesini ceza hukukunun kendi prensipleri içerisinde yürütülmesini gerekli kılar. Hâlbuki tazminat hukuku özelinde hukuk yargılaması farklı değerlendirmelerle sonuca ulaşır. Hukuk yargılamasında hukuka aykırı eylem belirlenir. Bu eylemin zarara neden olup olmadığı, olmuş ise davalının kusurunun bulunup bulunmadığı ya da kusura bakılmaksızın sorumlu olup olmadığı, zarar ile kusur arasında uygun illiyet bağının bulunup bulunmadığı değerlendirilerek sonuca ulaşılır. Dolayısıyla hukuk ve ceza yargılamalarının aynı ilkelere tabî tutarak aynı sonuca ulaşmaları beklenmemelidir.
TBK’nın 74. maddesi esasında hukuk hâkiminin bağımsızlığı prensibini ortaya koymaktadır. Buna göre hukuk hâkimi kararını verirken bağımsızdır ve ceza yargılaması sonucundan serbest hareket etmelidir. Bu prensip hâkimin takdir yetkisinin sonucu olup sınırsız da değildir. Gerçekten maddi hakikate ulaşmayı prensip edinen ceza yargılamasında, olayın sübutuna ilişkin varılan kanaat ile suçun işlendiği yönündeki kesinleşmiş kanı, hukuk hâkimini kesin delil veya kesin hüküm nedeniyle bağlayacaktır. Bunun aksini kabul etmek hukuka güveni zedeler.
Diğer yandan belirtilmelidir ki; somut olayda salt ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının, hukuk hâkimini bağlayacağı gerekçesi ile hükmolunan tazminata ilişkin karar aleyhine bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru hâlinde, ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varılabilecek ve bu durum yeniden yargılama sebebi sayılabilecektir. Çünkü Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, TBK’nın ilgili hükmünden üstün nitelikte bir norm olarak karşımıza çıkmaktadır. Anılan Anayasa hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin temel hak ve özgürlüklere ilişkin yorum ve uygulamaları yargı mercilerini bağlayıcı niteliktedir. Bu durumda hukuk hâkimi tarafından TBK'nın 74. maddesi gereğince kesinleşmiş ceza mahkûmiyeti nedeniyle zorunlu olarak karar verildiği savunulamaz. Şu hâlde hukuk hâkimi, salt ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının bağlayıcılığını esas alarak tazminata hükmettiğinde, ifade özgürlüğünü değerlendirme dışı bırakmak suretiyle hukuka aykırı davranmış olacaktır.
Tüm bu nedenlerle; hukuk mahkemesince ifade özgürlüğü yönünden bir değerlendirme yapılmaksızın, yalnızca ceza mahkemesince kesin olarak verilmiş olan mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı gerekçesi ile manevi tazminata hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte olduğu, bu konudaki değerlendirmenin hukuk hâkimi tarafından yapılması ve direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği düşüncesinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun değişik gerekçe ile onama şeklindeki görüşüne katılamıyoruz.
KARŞI OY
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının kişilik haklarına saldırı teşkil eden sözleri nedeniyle, yerel mahkemece davalı hakkında 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49/3. maddesinde belirtilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 24. maddesinde;
“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.
Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar yada kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 25. maddesinde de;
“Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir.
Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir.
Davacının, maddi ve manevi tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekaletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır..”
Olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 49. maddesinde;
“Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.
Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.
Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.”
hükümleri yer almaktadır.
Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.
Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47- 6098 sayılı TBK m. 58) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49- 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir.
4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.
Görüldüğü üzere BK'nın 49/1. (TBK’nın 58/1) maddesi gereğince kişilik hakları saldırıya uğrayanların uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteme hakları vardır.
Buna göre, kişilik hakkının ihlali durumunda, uğradığı manevi zarara karşılık olarak, zarar görene manevi tazminat olarak bir miktar para mı ödeneceği, yoksa diğer bir tazminat şeklinin mi kararlaştırılacağı hususunda hâkim takdir yetkisine sahiptir. Kişilik hakkının ihlali sebebiyle şahısvarlığında meydana gelen eksilmenin para ile ölçülmesi mümkün olmamasına rağmen, manevi tazminatın kural olarak zarar görene ödenecek bir miktar paradan ibaret olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte, takdir hakkını kullanacak olan hâkim, manevi tazminat şekilleri arasından, somut olaya en uygun olanına karar verebilecektir. Başka bir ifadeyle, hâkim davacının talebiyle bağlı olmaksızın manevi tazminatın içeriğini, paraya alternatif oluşturacak diğer bir biçimde belirleyebilir. Hâkim talep olmadıkça tazminata hükmedemeyeceği gibi; manevi tazminat talep edildiği takdirde şartlar gerçekleşmiş olmasına rağmen takdir yetkisine dayanarak manevi tazminata hükmetmekten kaçınamaz (Turan Başara, G., Kişiliğin İhlalinden Kaynaklanan Maddi ve Manevi Tazminat ile Haksız Kazancın İadesi, Ankara 2018, s. 256, 257).
TMK’nın 4. maddesiyle kendisine tanınan takdir yetkisini kullanan hâkimin, kararını gerekçelendirmesi ve takdir nedenlerini belirtmesi gerekir. Hâkimin sadece takdir yetkisine dayanarak, hakkaniyete göre karar verdiğini belirtmesi yeterli değildir. Hâkim vermiş olduğu kararı, objektif olarak değerlendirdiğini, somut olayın özelliklerini dikkate aldığını, öğreti ve uygulamada geliştirilen prensiplere göre bir sonuca ulaştığını ifade etmelidir. Elbette hâkim, davacının talebini göz önünde bulundurarak bu konudaki takdir yetkisini kullanmalıdır. Davacı, manevi zararının giderilmesini sağlayacak en iyi yöntemin para olduğunu düşündüğü için bu yönde talepte bulunmuşken, hâkimin artık takdir yetkisine dayanarak diğer tazmin şekillerine hükmetmesi isabetli olmayacaktır (Turan Başara, G., s. 257).
TMK’nın 4. maddesi uyarınca hâkimin takdir yetkisini kullanması, niteliği itibariyle bir hukuk kuralının uygulanması niteliği taşıdığından, maddi hukukun uygulanmasında geçerli olan üst yargı denetiminin takdir yetkisinin kullanıldığı hâllerde de uygulama alanı bulması gerektiği kabul edilmektedir. Üst yargı denetimini gerçekleştirecek olan makam, takdir yetkisinin kanunun öngördüğü yerlerde ve sınırlarda kullanılıp kullanılmadığını, hâkimin objektif kriterleri esas alıp almadığını, manevi tazminatın tespitine ilişkin olarak öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkeleri dikkate alıp almadığını denetler (Turan Başara, G., s. 261).
Manevi zararın para dışında bir yolla giderilmesi için hâkimin verebileceği kararlar BK’nın 49/3. (TBK’nın 58/2) maddesinde sınırlayıcı bir şekilde sayılmamış olup, bunlara düzeltmenin veya kararın yayımlanması, cevap ve düzeltme hakkının kullanılması, saldırıyı kınayan bir karar verilmesi ve bu kararın yayımlanması örnek olarak verilebilir.
Kınama kararı ve bu kararın yayımlanması, manevi zararın para dışında diğer bir yolla tazmin edilme türü bakımından 818 sayılı BK'da olduğu gibi 6098 sayılı TBK'nın da açıkça öngördüğü tek örneği oluşturur. Hâkim, sadece kınama kararını vermekle yetinebileceği gibi, bu kararın yayımlanmasına da karar verebilir. BK m. 49/3,
Bu düzenleme ile kişilik haklarına saldırı teşkil eden eylemin mahkemece kınanmasına karar verilmesi, manevi zararın para ödenmesi dışında bir yolla giderilmesine dair yaptırımlara bir örnek olarak belirtilmiştir.
Buna göre yasa koyucu, 818 sayılı BK’nın 49/3. (6098 sayılı TBK 58/2) maddesindeki düzenleme ile hâkime geniş bir karar verme özgürlüğü tanımış, kişilik hakkı saldırıya uğrayanın manevi zararının giderilmesi için en uygun yöntemin hangisi olduğuna takdir yetkisine dayanarak karar vermesini mümkün hâle getirmiştir.
Hâkimin bu geniş takdir yetkisini kullanırken, somut olayın özelliklerini objektif kriterlere göre değerlendirmesi ve takdir nedenlerini belirterek kararını gerekçelendirmesi gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır.
Hâkimin takdir yetkisini kanunun öngördüğü şekilde ve sınırlarda kullanıp kullanmadığı, objektif kriterleri esas alıp almadığı veya manevi tazminatın miktarının tespitine ilişkin olarak öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkeleri dikkate alıp almadığı hususları üst yargı denetimine tabi olmasına rağmen, salt hâkime 818 sayılı BK’nın 49/3. (6098 sayılı TBK 58/2) maddesindeki düzenleme ile bahşedilen geniş takdir yetkisinin kullanılmasından ibaret olan ve manevi zararın giderilmesi için, davacının talebi doğrultusunda bir miktar para ödenmesine hükmedilmiş olması uygun bulunmayarak, başka bir giderim şekline hükmedilmesi gerektiğinin belirtilmesini, hâkimin bu konudaki mutlak takdir yetkisine bir müdahale olarak değerlendirmek gerekir.
Hâkim tarafından takdir hakkı kullanılmak suretiyle, tecavüzü kınayan bir karar yerine bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine hükmedilmiştir. Özel Dairece hâkimin takdir hakkının bu yönde kullanılmasının nedeninin sorgulanması yerine olsa olsa manevi tazminat miktarının öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkelere göre az ya da çok olması konusunun denetlenebileceği kabul edilmelidir. Zira hakim kınama kararı verirken bunu manevi tazminat koşulları oluşmadığı için değil manevi tazminattan beklenen tatmin şeklinin kınama ile de sağlanabileceği düşüncesiyle vermektedir. Oysa ki asıl olan manevi tazminat olup diğer sayılanlar ikame veya ilave tatmin şekilleridir. Hâkim takdir yetkisini asıl giderim şekli olan manevi tazminat yönünde kullanmış ise artık manevi tazminat isteme koşulları bulunmadığı anlamına gelecek biçimde kınama kararı verilmesi gerektiği şeklinde bozma kararı verilememelidir.
Özel daire kınama kararı verilmesi gerektiğine gerekçe olarak davacıyı hedef alan sözlerin kişilik hakkına saldırı oluşturmadığı ancak hakaret suçundan verilen ve hukuk hakimini bağlayan mahkumiyet kararının varlığına değinmiştir. Ceza mahkemesi kararının verildiği anda kesin olması bu karar ile hukuk hakiminin bağlı olmadığı sonucunu doğurmaz. Kesinleşmiş bir mahkumiyet kararında sabit kabul edilen olgular ile kişilik hakkına saldırının varlığı anlaşılıyor ise bu olgular ile hukuk mahkemesi bağlıdır. Bir yandan bağlı olunduğunu kabul ederken öte yandan bu sözlerin kişilik hakkına saldırı oluşturmadığının kabul edilmesi BK 53 (TBK 74) madde hükmü ile bağdaşmayacaktır. Kaldı ki kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı ortada mevcut ve bu karar nedeniyle kınama kararı verilmesi gerektiği kabul edilirken bu sözlerin kişilik hakkına saldırı oluşturmadığı gerekçesiyle öte yandan manevi tazminata hükmedilemeyeceğini kabul etmek çelişkili bir sonuç meydana getirecektir.
Hâl böyle olunca, olayın oluşuna, eylemin ağırlığına göre takdir hakkının manevi tazminat yönünde kullanıldığına dair direnme kararı isabetli olup hükmün onanması gerektiği görüşünde olduğumdan, özel dairece kınama yaptırımı seçilmeyerek manevi tazminata hükmedilmesi şeklindeki takdir hakkına karışılarak bozma kararı verilebileceği ancak olayın oluş şekline göre manevi tazminat seçiminin yerinde olduğu ve bu değişik gerekçeyle hükmün onanması gerektiği yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
4. Hukuk Dairesi, 2017/1346 E., 2019/4162 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 74. maddesi (818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 53.
4. Hukuk Dairesi 2017/1346 E. , 2019/4162 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Davacı ... vekili Avukat ... tarafından, davalı ... aleyhine 26/01/2016 gününde verilen dilekçe ile haksız eylem nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 31/05/2016 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
Dava, haksız eylem nedeni ile manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı vekili; davalı tarafından davacıya hakaret edildiğini, bu olay nedeniyle ... 3. Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda davalının adli para cezası ile cezalandırılmasına kesin olarak karar verildiğini ve davalının bu eylemi nedeniyle manevi zarara uğradığını belirterek manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
Davalı vekili, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece, ceza mahkemesinde verilen para cezasının bağlayıcı olmadığı ve temyiz yolu kapalı olduğu kesin olarak verilmesi nedeniyle davalının, davacıya yönelik hakaret eylemini gerçekleştirmediği gerekçesiyle manevi tazminat şartlarının oluşmadığından bahisle davanın reddine karar verilmiştir.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 74. maddesi (818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 53. maddesi) uyarınca hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin beraat kararı ile bağlı değil ise de hem ilmi, hem de kökleşmiş yargı kararlarında ceza mahkemesince belirlenen maddi olgunun hukuk hâkimini bağlayacağı kabul edilmektedir.
... 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 2015/76 esas ve 2015/565 karar sayılı dosyasının incelenmesinde; davalının hakaret suçundan adli para cezası ile cezalandırılmasına kesin olarak karar verildiği anlaşılmaktadır. Somut olayda; Ceza Mahkemesinin, maddi vakıanın (haksız fiilin) sanık (davalı) tarafından gerçekleştirildiğine ilişkin tespiti ve sonucunda verdiği kesin mahkûmiyet hükmü, taraflarca temyiz edilmeksizin kesin olsa da hukuk hâkimini bağlar. (TBK 74) Bu itibarla mahkemece, davacı yararına uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yersiz gerekçeyle istemin tümden reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekir.
SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda açıklanan nedenle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 25/09/2019 gününde oy çokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Muhalefet şerhinde; davalının, söylediği sözlerden dolayı davacının kişilik haklarının zedelendiğinden bahisle yerel mahkeme hükmünün bozulması gerektiği düşüncesine neden katılmadığımı açıklamaya çalışacağım.
A-İfade Özgürlüğü Yönünden Değerlendirme
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) ve Anayasa Mahkemesine (AYM) göre ifade özgürlüğü, demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan olup, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil incitici, şok edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü, yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir (AİHM: Handyside/Birleşik Krallık, B.No: 5493/72, 7/12/1976, par.49; Von Hannover/Almanya (No:2 ), B.No: 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012, par.101 ); (AYM:..., B.No: 2014/4548, 5/12/2017, par.18; Kemal Kılıçdaroğlu (3), B.No: 2015/1220, 18/7/2018, par.28).
Öte yandan; Anayasa'nın 17. maddesi gereğince, bireyin manevi varlığının bir parçası olan şeref ve itibara üçüncü kişilerin saldırılarını önlemek de yargı mercilerinin görevleri arasındadır. Mahkemeler, Anayasa'nın 17. maddesi gereğince kişilik haklarını korurken aynı zamanda Anayasa'nın 26. maddesi gereğince ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili bir biçimde korunmasını sağlama yükümlülüğü sebebiyle yarışan haklar arasında adil bir denge kurmak zorundadır. Bu denge kurulurken Anayasa’nın 13. maddesi kapsamında hakkın özüne dokunulmamalı, demokratik toplum düzeninin gerekleri ve sınırlama amacı ile aracı arasındaki ölçü gözetilmelidir (AYM;..., B. No: 2012/1184, 16/7/2014, par.43). Bu anlamda, mahkemenin dayandığı gerekçelerin, ifade özgürlüğünü kısıtlama bakımından “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine uygun olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koyup koyamadığı bakımından denetlenmesi gerekir. Mahkeme, düşüncelerin açıklanması ve yayılmasına yönelik olarak tazminata karar verirken düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha ağır basan, korunması gereken bir yararın varlığını somut olgulara dayanarak göstermelidir (AYM;...., B. No: 2012/1272, 4/12/2013, par.114).
Somut olayda, taraflar arasında geçmişe dayalı anlaşmazlık bulunduğu, aralarında ceza ve hukuk davalarının görüldüğü, olay günü davalının, davacının cep telefonuna, “…bu kadar pislik bir yere kadar gizlenebilirdi, … o kadar rezil işlere bulaşmışsın ki, facebook’ta o kadar dini ve İslami içerikli paylaşımlar yaparak kendini temize çıkartmaya çalışsan da içinde bulunduğun toplum bir gün gerçekleri öğrenecekti…” şeklinde (ceza yargılamasındaki sübuta göre) kısa mesaj göndermek suretiyle hakaret ettiğinden bahisle kesin nitelikte adli para cezası ile cezalandırıldığı, eldeki davanın ise buna istinaden açıldığı anlaşılmaktadır.
Dava konusu ifadelerin kişilik haklarına saldırı teşkil etmeyecek eleştiri ve değer yargısı (rezil sıfatı muhatap için değil, onun davranış ve yaptığı işler kastedilerek söylenmiştir) niteliğinde ve davacının kendisine yönelik aynı ton ve ağırlıktaki sözlerine cevap olarak söylenmiş rahatsız edici sözler olduğu açıktır. Ancak, somut olayın özellikleri ile birlikte tarafların geçmişteki karşılıklı birbirlerine yönelik sözleri, sözlerin söylendiği bağlam göz önüne alındığında aşağılama kastından çok eleştirme amaçlı olduğu anlaşıldığından ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir.
B-TBK’nın 74. Maddesi Yönünden Değerlendirme
Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 74. maddesi uyarınca hukuk hâkimi; zarar verenin kusurunun olup olmadığı ve ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hususlarında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle ve ayrıca ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla bağlı değildir. Aynı hükümde ayrıca, kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin ceza mahkemesi kararlarının da hukuk hâkimini bağlamayacağını öngörülmektedir.
İlk derece mahkemesi; davalının, hakaret suçundan ... 3. Asliye Ceza Mahkemesince yargılanıp kesin nitelikte adli para cezasına mahkûm edildiğinden bahisle söz konusu eylem nedeniyle davalı aleyhine manevi tazminata hükmetmiştir.
İfade özgürlüğünün niteliği gereği, ceza yargılamasında eylemin suç olduğu kabul edilse dahi görmekte olduğu somut davada hukuk hâkimi, bağımsız olarak davaya konu edilen sözleri değerlendirerek bir sonuca varmalıdır. Aksi takdirde ceza yargılamasında varılan sonucun benimsenmesi hâlinde ifade özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması hakkı arasındaki adil dengeyi sağlama konusunda hukuk hâkiminin hiçbir inisiyatifi kalmayacaktır.
Nitekim doktrinde, TBK’nın 74. maddesinin haksız fiil unsurlarından yalnızca kusurdan söz etmesinin diğer unsurlar bakımından hukuk hâkiminin ceza hâkiminin kararlarıyla bağlı olduğu sonucuna varılamayacağı, maddede sadece kusur unsurundan söz edilmesinin örnek niteliğinde olduğu, hukuk hâkiminin ceza mahkemesinin mahkûmiyet ve beraat kararları ile bağlı olmaksızın haksız fiilin tüm unsurlarını yeniden inceleyebileceği, ancak hukuk hâkiminin ceza mahkemesinin kararından ayrılmak istediğinde bunun gerekçelerini göstermek zorunda olduğu benimsenen görüşler de mevcuttur (Fikret Eren, Borçlar Hukuku, 9. Baskı, İstanbul, 2006, s.792).
Ayrıca şu hususu belirtmek gerekir ki kanun koyucu, esasen ceza ve hukuk yargılaması sonucu verilen kararların bağlayıcılığı üzerine çok keskin bir çizgi çizmemiştir. Hukuk hâkiminin ceza yargılamasında verilen kesin nitelikteki sonuçla bağlı olmasının esas amacı hukuki güvenlik ilkesinin bir gereğidir. Aynı eyleme aynı hukuk düzeni içerisinde iki farklı sonuç bağlanması hukuk güvenliğini zedeler. Ancak hukuk ve ceza yargılamalarının
ulaşmak istedikleri sonuç aynı olmadığı gibi iki yargı kolunun vardığı sonuçları, verdikleri kararların konuları ve tarafları aynı olmadığı için aynı etkiyi doğurması düşünülemez. Gerçekten ceza yargılamasının amacı suçun işlenip işlenmediğini, işlenmiş ise verilecek cezanın belirlenmesini ceza hukukunun kendi prensipleri içerisinde yürütülmesini gerekli kılar. Hâlbuki tazminat hukuku özelinde hukuk yargılaması farklı değerlendirmelerle sonuca ulaşır. Hukuk yargılamasında hukuka aykırı eylem belirlenir. Bu eylemin zarara neden olup olmadığı, olmuş ise davalının kusurunun bulunup bulunmadığı ya da kusura bakılmaksızın sorumlu olup olmadığı, zarar ile kusur arasında uygun illiyet bağının bulunup bulunmadığı değerlendirilerek sonuca ulaşılır. Dolayısıyla hukuk ve ceza yargılamalarının aynı ilkelere tabi tutarak aynı sonuca ulaşmaları beklenmemelidir.
TBK’nın 74. maddesi esasında hukuk hâkiminin bağımsızlığı prensibini ortaya koymaktadır. Buna göre hukuk hâkimi kararını verirken bağımsızdır ve ceza yargılaması sonucundan serbest hareket etmelidir. Bu prensip hâkimin takdir yetkisinin sonucu olup sınırsız da değildir. Gerçekten maddi hakikate ulaşmayı prensip edinen ceza yargılamasında, olayın sübutuna ilişkin varılan kanaat ile suçun işlendiği yönündeki kesinleşmiş kanı, hukuk hâkimini kesin delil veya kesin hüküm nedeniyle bağlayacaktır. Bunun aksini kabul etmek hukuka güveni zedeler.
Diğer yandan belirtmeliyim ki; somut olayda söylenen sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında kalmasına rağmen TBK’nın 74. maddesinin zorunlu sonucu olarak, ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının, hukuk hâkimini bağlayacağı prensibi ile verilen tazminata ilişkin kararlar aleyhine bireysel başvuru yoluyla AYM veya AİHM'e taşınması hâlinde, ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varılabilecek ve bu durum yeniden yargılama sebebi sayılabilecektir. Çünkü Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), TBK’nın ilgili hükmünden üstün nitelikte bir norm olarak karşımıza çıkmaktadır. Anılan Anayasa hükmü uyarınca AYM ve AİHM’nin temel hak ve özgürlüklere ilişkin yorum ve uygulamaları tüm yargı mercilerini bağlayıcı niteliktedir. Bu durumda hukuk hâkimi tarafından TBK'nın 74. maddesi gereğince kesinleşmiş ceza mahkûmiyeti nedeniyle zorunlu olarak karar verildiği artık savunulamaz. Şu hâlde hukuk hâkimi, esasen ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını tespit ettiği bir olayda, ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının bağlayıcılığını esas alarak tazminata hükmettiğinde, ifade özgürlüğünü değerlendirme dışı bırakmak suretiyle hukuka aykırı davranmış olacaktır.
Sonuç itibarıyla, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek sözler nedeniyle davacı lehine manevi tazminata hükmedilmemesi gerekirken, ceza mahkemesinin kesin nitelikteki mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağlayacağı ve eylemlerin suç teşkil ettiği gerekçesiyle davalı aleyhine manevi tazminata hükmedilmesi ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı niteliktedir. Davacının kişilik haklarının haksız saldırıya uğradığı yönündeki Sayın Çoğunluğun görüşüne katılamıyorum. 25/09/2019
4. Hukuk Dairesi, 2016/13484 E., 2019/45 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
B-TBK’nın 74. Maddesi Yönünden Değerlendirme
4. Hukuk Dairesi 2016/13484 E. , 2019/45 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Davacı ... tarafından, davalı ... aleyhine 03/04/2014 gününde verilen dilekçe ile özel hayatın gizliliğini ihlal ve haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 16/06/2016 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
1)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.
2) Davalının diğer temyiz itirazına gelince;
Dava, özel hayatın gizliliğini ihlal ve haksız şikayet nedenlerine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı, davalının sorumlusu olduğu ... ... Gazetesinin internet sitesinde 31/10/2012 tarihinde “Şehit Çukuru Kapatıldı”, 21/12/2012 tarihinde “Altta Şehit Mezarı Üstte Kütüphane” başlıklı haberler yapıldığını, 11/07/2012 tarihinde “İmamın Şehit Rüyası Fos Çıktı” başlıklı haberde “Rüya Sahibi İmam Babat Kim” alt başlığıyla verilen haberde ise diğer haberlere de konu edilen kazı çalışması ile hiç bir bağlantısı olmadığı halde, silahla yaralamadan tutuklandığı, psikolojik tedavi gördüğü, hanımından boşanarak ikinci evlilik yaptığı şeklinde kişisel bilgilerine yer verilerek özel hayatının gizliliğinin ihlal edildiğini, bu nedenle davalının ceza mahkemesinde cezalandırılmasına karar verildiğini, haber nedeniyle toplumun kendisine karşı bakış açısının ve mesleki hayatının olumsuz etkilendiğini, davalının kamu malına zarar verme suçundan hakkında asılsız olarak suç duyurusunda bulunduğunu, yapılan soruşturmada kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini belirterek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
Davalı, yaptığı haberlerin doğru olduğunu, davacının kendisine tanınan cevap verme, düzeltme ve yayından kaldırmaya yönelik hiçbir hakkını kullanmadığını, kazı olayının ulusal televizyon kanallarında da haber olarak kamuoyuna sunulduğunu, hakkındaki mahkumiyet kararını temyiz ettiğini belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece, ceza mahkemesinde özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan yargılanan davalı hakkında verilen mahkumiyet kararının onanarak kesinleşmesi nedeniyle ceza mahkemesi kararının hukuk hâkimini bağlayıcı nitelikte olduğu, davaya konu “İmamın Şehit Rüyası Fos Çıktı” başlıklı haberde kazıyla ilgili yaşananların yanı sıra davacı hakkında yer
alan açıklamaların kazı olayı ile fikri bağlantısı bulunmayarak davacının özel hayatı kapsamında yer aldığı, bu bilgilerin açıklanmasında kamu yararı bulunmadığı, yayın ile davacının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesi (818 sayılı BK 49. maddesi) hükmüne göre, kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir. Hakim manevi tazminatın miktarını tayin ederken, saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır. Miktarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel hal ve şartların bulunacağı da gözetilerek takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde objektif olarak göstermelidir. Çünkü kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda hakimin hukuka ve hakkaniyete göre hüküm vereceği Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesinde belirtilmiştir. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi mal varlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı, onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.
Davaya konu olan olayda; davaya konu yayının mahiyeti, olay tarihi, yayına konu olayların gelişimi ile yukarıdaki ilkeler göz önünde bulundurulduğunda, hükmedilen manevi tazminat miktarı fazladır. Daha alt düzeyde manevi tazminat takdir edilmek üzere kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Temyiz edilen kararın yukarıda (2) sayılı bentte gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, davalının diğer temyiz itirazlarının (1) sayılı bentte açıklanan nedenlerle reddine ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 14/01/2019 gününde oy çokluğuyla karar verildi.
(M)
KARŞI OY YAZISI
Dava ile ilgili bilgilere yukarıda yer verilmiş olup aynı hususlar tekrar edilmeyecektir. Aşağıda, davacı ... tarafından açılan davada, davalı tarafından hazırlanarak yayımlanan “İmamın Şehit Rüyası Fos Çıktı” başlıklı haberde, davacı hakkında “İmam …. silahla yaralamadan tutuklandı ve hapse atıldı. Aylarca içeride yattı. Tabanca ile vurduğu kişiyi yaraladı kurtuldu. İmam da bir müddet sonra tahliye edildi… çıktığında eski eşi ve çocuklarının annesi ile bilmediğimiz bir nedenle ayrıldı. Sonradan ikinci evlilik yaptı… cezaevinde kaldığı sırada psikolojik tedavi gördü…” şeklindeki açıklamalardan dolayı
davalının tazminat ödemeye mahkum edilmiş olması nedeniyle, davalının ifade ve basın özgürlükleri ile davacının kişilik haklarının korunması arasında makul bir dengenin gözetilip gözetilmediği hususlarına değinerek Sayın Çoğunluk görüşüne neden katılmadığımı açıklamaya çalışacağım.
A-İfade Özgürlüğü Yönünden Değerlendirme
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine ( AIHM ) ve Anayasa Mahkemesine ( AYM ) göre ifade özgürlüğü, demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan olup, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil incitici, şok edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü, yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir (AİHM: Handyside/Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 7/12/1976, § 49; Von Hannover/Almanya ( No. 2 ), B. No: 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012, § 101 ); ( AYM: Medya Gündem Dijital Yayıncılık Ticaret A. Ş, B. No: 2013/2623, 11/11/2015, § 31 [G.K.]; D.Ö, B. No: 2014/1291, 13/10/2016, § 56 [G.K.]; Koray Çalışkan, B. No: 2014/4548, 5/12/2017, § 18; Kemal Kılıçdaroğlu ( 3 ), B. No: 2015/1220, 18/7/2018, § 28 ).
İfade özgürlüğünün yanında, davalı tarafın gazeteci olması gerçeği karşısında basın özgürlüğü bakımından da konunun ele alınması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi pek çok kararında, ifade özgürlüğünün özel güvencelere bağlanmış şekli olan ve Anayasa'nın 28. maddesinde düzenlenen basın özgürlüğünün, demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden olup, bireylerin gelişmesi ve toplumun ilerlemesi bakımından gerekli temel şartlardan birini oluşturduğunu ifade etmiştir (AYM; Mehmet Ali Aydın [GK], B. No: 2013/9343, 4/6/2015, § 69; AYM; Bekir Coşkun [GK], B. No: 2014/12151, 4/6/2015, § 34-36; AYM; Mustafa Nihat Behramoğlu ve Diğerleri, B. No: 2015/11961, 11/6/2018 § 40 ). Bu bağlamda ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğü demokrasinin işleyişi için hayati önemdedir ( Bekir Coşkun, § 34-36 ). Basın özgürlüğünün kamuoyuna çeşitli fikir ve tutumların iletilmesi ve bunlara dair bir kanaat oluşturması bakımından en etkili araçlardan birini oluşturduğu açıktır (AYM; İlhan Cihaner (2), B. No: 2013/5574, 30/6/2014, § 63 ).
Öte yandan; Anayasa'nın 17. maddesi gereğince, bireyin manevi varlığının bir parçası olan şeref ve itibara üçüncü kişilerin saldırılarını önlemek de yargı mercilerinin görevleri arasındadır. Mahkemeler, Anayasa'nın 17. maddesi gereğince kişilik haklarını korurken aynı zamanda Anayasa'nın 26. ve 28. maddeleri gereğince ifade ve basın özgürlüklerinin gerçek ve etkili bir biçimde korunmasını sağlama yükümlülüğü sebebiyle yarışan haklar arasında adil bir denge kurmak zorundadır. Bu denge kurulurken Anayasa’nın 13. maddesi kapsamında hakkın özüne dokunulmamalı, demokratik toplum düzeninin gerekleri ve sınırlama amacı ile aracı arasındaki ölçü gözetilmelidir (AYM; Nilgün Halloran, B. No: 2012/1184, 16/7/2014, § 43 ). Bu anlamda, kanun yolu incelemesinde ilk derece mahkemesince dayanılan gerekçelerin, ifade özgürlüğünü kısıtlama bakımından “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine uygun olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koyup koyamadığı denetlenmelidir. Mahkeme, düşüncelerin açıklanması ve yayılmasına yönelik olarak tazminata karar verirken düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha ağır basan, korunması gereken bir yararın varlığını somut olgulara dayanarak göstermelidir (AYM; Mustafa Ali Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, § 114 ).
Mahkemeler, yarışan haklar arasında dengeleme yaparken; yayında kamu yararı bulunmasına, kamusal yarara dair bir tartışmaya katkı sağlamasına, toplumsal ilginin varlığına ve konunun güncel olmasına, haber veya makalenin konusu ile yayımlanma şartlarına, bunlarda kullanılan ifadelerin türüne, yayının içeriğine, şekli ve sonuçlarına, habere yönelik kısıtlamaların niteliğine ve kapsamına, haberde yer alan ifadelerin kim tarafından dile getirildiğine, hedef alınan kişinin kim olduğuna ve tanınırlık derecesi ile ilgili kişinin önceki davranışlarına dikkat etmelidir (AYM; Mustafa Nihat Behramoğlu ve Diğerleri § 47 ).
Anılan ilkeler ışığında somut olayı irdelediğimizde; somut olayın, davalıya ait olduğu anlaşılan ... ... Gazetesi’nin internet sitesinde yayımlanan 31.10.2012 tarihli “Şehit Çukuru Kapatıldı”, 21.12.2012 tarihli “Altta Şehit Mezarı Üstte Kütüphane”, 11.07.2012 tarihli “İmamın Şehit Rüyası Fos Çıktı” ile “Rüya Sahibi İmam Babat Kim” başlıklı yazıları içeriğinde davacının özel hayatına ilişkin konu ile ilgisi olmayan bilgilere yer verildiği ve şikâyet hakkının kötüye kullanıldığı iddiasıyla açılmış manevi tazminat davası olduğu anlaşılmaktadır.
Dosya kapsamındaki bilgi ve belgelere göre, imam hakkındaki haberler imamın rüyasına istinaden başlatılan ve kamu görevlilerinin katılımı ile gerçekleştirilen sözde şehit mezarının kazı çalışmalarına denk gelen zaman dilimi içerisinde yayımlandığı, kazı çalışmalarına birçok haber kuruluşunun katıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle imam kısa süre de olsa kamuoyunun ilgisini çekmiş ve dava konusu haberler ise bu süreçte yayımlanmıştır. Dava konusu haberlerin toplumsal ilginin var olduğu sırada yayımlanması ve mezar açılmasının kamu kaynaklarıyla yürütülmesi, konunun güncel olduğunu ve kamu yararının varlığını göstermektedir. Bu şartların sağlanması nedeniyle dava konusu haberlerin hukuka uygun olduğu anlaşılmaktadır.
Haber içerisinde yer alan ifadelerin, davacının kamuoyunun dikkatini çektiği sırada yayımlanması ve davacının rüyası üzerine birçok habere kaynak olan sözde şehit mezarı kazı çalışmalarının başlatılması üzerine davacının psikolojik durumunu değerlendiren bilgilerin kamuyla paylaşılması nedeniyle basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir.
B-TBK’nın 74. Maddesi Yönünden Değerlendirme
TBK’nın 74. maddesi uyarınca hukuk hâkimi; zarar verenin kusurunun olup olmadığı ve ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hususlarında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle ve ayrıca ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla bağlı değildir. Aynı hükümde ayrıca, kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin ceza mahkemesi kararlarının da hukuk hâkimini bağlamayacağını öngörülmektedir.
İlk derece mahkemesi; davalının, özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan ... Asliye Ceza Mahkemesince yargılanıp mahkûm edildiği, kararın onanarak kesinleştiği, Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 74. maddesi uyarınca ceza mahkemesince verilecek mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağlayacağı gerekçesiyle manevi tazminata hükmetmiştir.
İfade ve basın özgürlüğünün niteliği gereği, ceza yargılamasında eylemin suç olduğu kabul edilse dahi elindeki somut olayda hukuk hâkimi bağımsız olarak davaya konu edilen yazı, ifade, fotoğraf, video, haber veya yorumu değerlendirerek bir sonuca varmalıdır. Aksi takdirde ceza yargılamasında varılan sonucun benimsenmesi hâlinde ifade ve basın özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması hakkı arasındaki adil dengeyi sağlama konusunda hukuk hâkiminin hiçbir inisiyatifi kalmayacaktır.
Nitekim doktrinde, TBK’nın 74. maddesinin haksız fiil unsurlarından yalnızca kusurdan söz etmesinin diğer unsurlar bakımından hukuk hâkiminin ceza hâkiminin kararlarıyla bağlı olduğu sonucuna varılamayacağı, maddede sadece kusur unsurundan söz edilmesinin örnek niteliğinde olduğu, hukuk hâkiminin ceza mahkemesinin mahkûmiyet ve beraat kararları ile bağlı olmaksızın haksız fiilin tüm unsurlarını yeniden inceleyebileceği, ancak hukuk hâkiminin ceza mahkemesinin kararından ayrılmak istediğinde bunun gerekçelerini göstermek zorunda olduğu benimsenen görüşler de mevcuttur (Fikret Eren, Borçlar Hukuku, 9. Baskı, İstanbul, 2006, s. 792).
Ayrıca şu hususu belirtmek gerekir ki kanun koyucu, esasen ceza ve hukuk yargılaması sonucu verilen kararların bağlayıcılığı üzerine çok keskin bir çizgi çizmemiştir. Hukuk hâkiminin ceza yargılamasında verilen kesin nitelikteki sonuçla bağlı olmasının esas amacı hukuki güvenlik ilkesinin bir gereğidir. Aynı eyleme aynı hukuk düzeni içerisinde iki farklı sonuç bağlanması hukuk güvenliğini zedeler. Ancak hukuk ve ceza yargılamalarının ulaşmak istedikleri sonuç aynı olmadığı gibi iki yargı kolunun vardığı sonuçları, verdikleri kararların konuları ve tarafları aynı olmadığı için aynı etkiyi doğurması düşünülemez. Gerçekten ceza yargılamasının amacı suçun işlenip işlenmediğini, işlenmiş ise verilecek cezanın belirlenmesini ceza hukukunun kendi prensipleri içerisinde yürütülmesini gerekli kılar. Hâlbuki tazminat hukuku özelinde hukuk yargılaması farklı değerlendirmelerle sonuca ulaşır. Hukuk yargılamasında hukuka aykırı eylem belirlenir. Bu eylemin zarara neden olup olmadığı, olmuş ise davalının kusurunun bulunup bulunmadığı ya da kusura bakılmaksızın sorumlu olup olmadığı, zarar ile kusur arasında uygun illiyet bağının bulunup bulunmadığı değerlendirilerek sonuca ulaşılır. Dolayısıyla hukuk ve ceza yargılamalarının aynı ilkelere tabi tutarak aynı sonuca ulaşmaları beklenmemelidir.
TBK’nın 74. maddesi esasında hukuk hâkiminin bağımsızlığı prensibini ortaya koymaktadır. Buna göre hukuk hâkimi kararını verirken bağımsızdır ve ceza yargılaması sonucundan serbest hareket etmelidir. Bu prensip hâkimin takdir yetkisinin sonucu olup, sınırsız da değildir. Gerçekten maddi hakikate ulaşmayı prensip edinen ceza yargılamasında, olayın sübutuna ilişkin varılan kanaat ile suçun işlendiği yönündeki kesinleşmiş kanı, hukuk hâkimini kesin delil veya kesin hüküm nedeniyle bağlayacaktır. Bunun aksini kabul etmek hukuka güveni zedeler.
Diğer yandan, ifade özgürlüğünün söz konusu olduğu hâllerde, ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının, hukuk hâkimini bağlayacağı prensibi ile verilen tazminata ilişkin karara karşı, AYM veya AİHM'e başvurulması hâlinde, anılan mahkemelerce ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varılabilecek ve bu durum yeniden yargılama sebebi sayılabilecektir. Böyle bir durumda hukuk hâkimi tarafından TBK'nın 74. maddesi gereğince, kesinleşmiş ceza mahkûmiyeti nedeniyle eylemin esası incelenmeksizin zorunlu olarak karar verildiği artık savunulamayacaktır. Dolayısıyla verilen ihlal kararının sonuçlarını da hukuk hâkimi yerine getirmek zorunda kalacaktır. Şu hâlde hukuk hâkimi, esasen ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğü bir olayda, ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının bağlayıcılığını esas alarak tazminata hükmetmesi hâlinde, bile bile hukuka aykırı davranmış olacaktır. TBK'nin 74. maddesinin bağlayıcılığının bu kapsamda da göz önüne alınması gerektiği kanaatindeyim.
Sonuç itibarıyla, basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek bu haberlerin ifade ve basın özgürlükleri kapsamında kalması nedeniyle davacı lehine manevi tazminata hükmedilmemesi gerekirken, ceza mahkemesi mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağlayacağı ve haberlerin özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği gerekçesiyle davalı aleyhine manevi tazminata hükmedilmesi ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayıcı niteliktedir. Dolayısıyla sırf ceza mahkemesinin mahkûmiyet kararının kesinleşmiş olması ve bu kararın hukuk hâkimini bağlayacağı düşüncesiyle davacının kişilik haklarının haksız saldırıya uğradığı yönündeki Çoğunluğun görüşüne katılamıyorum. 14/01/2019
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Genel
Sürücü Aras'ın kullandığı aracın yaya Melis’e çarpması sonucu Melis ağır yaralanmıştır. Bu olayla ilgili olarak Asliye Ceza Mahkemesi'nde açılan davada, Aras'ın kusurunun tam olarak tespit edilemediği gerekçesiyle "delil yetersizliğinden beraat" kararı verilmiştir. Melis, bu kararın ardından Asliye Hukuk Mahkemesi'nde Aras aleyhine maddi ve manevi tazminat davası açmıştır.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu uyarınca hukuk hâkiminin bu davadaki konumu ile ilgili hangisi doğrudur?
A) Hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin beraat kararı ile bağlıdır ve tazminat davasını reddetmek zorundadır.
B) Hukuk hâkimi, zarar verenin kusurunun olup olmadığına ve ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığına karar verirken ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı değildir.
C) Ceza mahkemesi kusur tespiti yapamadığı için hukuk hâkimi doğrudan kusursuz sorumluluk hükümlerine göre karar verir.
D) Beraat kararı kesinleştiği andan itibaren Melis'in tazminat isteme hakkı kendiliğinden zamanaşımına uğrar.
E) Hukuk hâkimi, sadece ceza mahkemesinin belirlediği illiyet bağı ile bağlı olup tazminat miktarını serbestçe tayin edebilir.
Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.