6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 198

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 198. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 198- (1) Kanuni istisnalar dışında hâkim delilleri serbestçe değerlendirir. İKİNCİ BÖLÜM Belge ve Senet Belge

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

8 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1586 E., 2021/247 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAile Mahkemesi
Yukarıda açıklandığı üzere, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) uyarınca tanık delili takdiri delildir. Aynı kanunun “Delillerin değerlendirilmesi” başlıklı 198. maddesine göre “kanuni istisnalar dışında hâkimin delilleri serbestçe” değerlendirebileceği açıklanmıştır.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1586 E.  ,  2021/247 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 13. Aile Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 20.08.2014 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 24.01.1995 tarihinde evlendiklerini, ortak bir çocuklarının olduğunu, tarafların evlenerek Almanya'ya yerleştiklerini, davalının emeklilik süresini doldurarak emekliye ayrıldığını, evliliğin başından itibaren davalının anlaşmazlık ortamı yaratıp huzursuzluk çıkardığını, Almanya 'da sağlanan iş ortamı ve kurulu bulunan düzene rağmen sürekli Türkiye'ye dönmek istediğini, son olarak 2004 yılında ortak çocuk ile birlikte Türkiye'ye gelip yerleştiğini, davalının ayrı yaşama konusundaki bu olumsuz tavrına rağmen müvekkilinin maddi imkânlarını zorlayarak eşi ve ortak çocuğun tüm konforunu sağladığını, İzmir Güzelbahçe'de villada oturttuğunu, davalının bu villada müvekkilinden izinsiz şekilde gereksiz tadilat ve lüks harcamalar yaparak eşini zor durumda bıraktığını, bu durumun huzursuzluğu arttırıp tartışma ortamları doğurduğunu, davalının kendine ait dairesini eşinden habersiz sattığını ileri sürerek, tarafların boşanmalarına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili 11.09.2014 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, ortak çocuk Bora'nın İzmir Amerikan Koleji son sınıf öğrencisi olduğunu, üniversite sınavına gireceğini, davacının Almanya’da çalıştığı firmanın iflas ettiğini, bu nedenle işsiz kaldığını, bu duruma rağmen Türkiye'ye dönmediğini, müvekkilinin gerek Almanya'da gerek Türkiye'de çocuğu ile birlikte maddi ve manevi zorluklar yaşadığını, çocuğunu tek başına büyüttüğünü, davacının birlik görevlerini yerine getirmediğini, sadakatsiz davrandığını, maddi katkıda bulunmadığını ileri sürerek davanın reddine, aksi hâlde müvekkili yararına 1.500,00TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 50.000,00TL maddi, 150.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. İzmir 13. Aile Mahkemesinin 02.09.2015 tarihli ve 2014/569 E., 2015/568 K. sayılı kararı ile; tarafların 24.01.1995 tarihinde evlendikleri, 1996 doğumlu Bora isimli bir çocuklarının olduğu, her iki tarafın da on yıldır sağlanamayan evlilik birliği konusunda diğer eşi kusurlu görüp suçladığı, bu durum gözetildiğinde evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı, bu noktaya gelinmesinde, davalı kadın eşin ısrarla Türkiye 'de yaşamak istediği, tarafların ortak çocuğun eğitimi konusunda anlaşamadıkları, buna rağmen davalı kadın eşin ısrarı ve baskısı ile Bora'nın Türkiye'deki özel okulda eğitim hayatına devam ettiği, buna karşılık davacı erkek eşin yurtdışında uzun yıllar mesleğini sürdürdüğü, iş ve çevre sahibi olmanın yanı sıra Almanya'da yaşayan bir çocuğunun daha bulunduğu nazara alındığında Almanya'da kalma kararının anlaşılabilir olduğu, dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde; kadın eşin birliğin mutluluğunu el birliği ile sağlamak, birlikte yaşamak ve yardım yükümlülüklerinden kaçınmak suretiyle evliliğin temelinden sarsılmasında asli kusurlu olduğu, erkek eşe yönelttiği iddialarını ise ispatlayamadığı gibi şüpheli duyumlardan hareketle eşini aldatma ile suçladığı, eve kabul etmediği, beraberliği reddetmek suretiyle birlikte yaşama yükümlülüğünden kaçındığı gerekçesiyle tarafların boşanmalarına, kadın eşin boşanmaya sebep olan olaylarda ağır kusurlu olması ayrıca boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmeyeceği gözetilerek tazminat ve nafaka taleplerinin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesince 30.05.2016 tarihli ve 2015/23958 E. ve 2016/10592 K. sayılı kararı ile; “...Hüküm davalı kadın tarafından temyiz edilerek…dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Davacı tanıklarının 3. kişilerden aktardığı vakıalar hükme esas alınamaz. Türk Medeni Kanununun 166/1-2. maddesi uyarınca; boşanma kararı verilebilmesi için evlilik birliğinin, ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerekir. Oysa dinlenen davacı tanıklarının sözlerinin bir kısmı Türk Medeni Kanununun 166/1. maddesinde yer alan temelinden sarsılma durumunu kabule elverişli olmayan beyanlar olup, bir kısmı ise, sebep ve saiki açıklanmayan ve inandırıcı olmaktan uzak izahlardan ibarettir. Bu itibarla davanın reddi gerekirken delillerin takdirinde hataya düşülerek yetersiz gerekçe ile boşanmaya karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır,..” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 8. İzmir 13. Aile Mahkemesinin 01.11.2016 tarihli ve 2016/647 E., 2016/776 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında; eşlerin birliğin mutluluğunu el birliği ile sağlamakla yükümlü oldukları, hâkimin en temel birlik yükümlülüğü olan mutluluğun sağlanıp sağlanmadığını gözetmesi gerektiği, bu noktada TMK'nun 184. maddesi uyarınca ''Hâkim'' sıfatı ile yapılan değerlendirmede erkek eşin mutsuzluğu, kadın eşin tanıklar yanında eşi ile ilgili küçültücü ve hakarete varan sözler söylediği, kanıtlayamadığı ithamlarıyla evlilik birliğinin mutluluğunu gölgelediği kanaatine varıldığı ve davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 9. Direnme kararı yasal süresi içerisinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanmaya sebep olan olaylarda davalıdan kaynaklanan kusurlu bir davranışın ispatlanıp ispatlanmadığı, burada varılacak sonuca göre davacının evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebine dayalı boşanma davasının kabulünün gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir. 12. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin bir ve ikinci fıkraları; "Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” hükmünü taşımaktadır. 13. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü, somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş olması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime çok geniş takdir hakkı tanımıştır. 14. Boşanma hukukuna yön veren temel ilkeler; irade ilkesi, kusur ilkesi, evlilik birliğinin sarsılması ilkesi, elverişsizlik ilkesi ve eylemli ayrılık ilkesi olarak beş grupta toplanmaktadır. Maddenin bir ve ikinci fıkraları, esasen evlilik birliğinin sarsılması ilkesine dayalı olup, birliğin sarsılıp sarsılmadığı hususunda karar vermeye yetkili hâkimin ise tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleştirdikleri kusurlu davranışları uyarınca bir karar vermesi gerekliliği nedeniyle; kusur ve evlilik birliğinin sarsılması ilkelerinin her ikisinin de varlığını kapsamaktadır. Bu bağlamda evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle boşanma davası açan davacının, davasının kabul edilerek, boşanma kararı elde edebilmesi için iki koşulun gerçekleştiğini kanıtlamış olması gerekmektedir. Bunlardan ilkinde davacı; kendisinden, evlilik birliğinin devamı için gereken “ortak hayatın sürdürülmesi” olgusunun artık beklenmeyecek derecede birliğin temelinden sarsıldığını, ikinci olarak “temelden sarsılmanın” karşı tarafın kusurlu davranışları sonucu gerçekleştiğini ispatlamak zorundadır. 15. Öte yandan, söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay bu hükmü tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Çünkü tam kusurlu eşin boşanma davası açması tek taraflı irade ile sistemimize aykırı bir boşanma olgusunu ortaya çıkarır. Boşanmayı elde etmek isteyen kişi karşı tarafın hiçbir eylem ve davranışı söz konusu olmadan, evlilik birliğini, devamı beklenmeyecek derecede temelinden sarsar, sonra da mademki “birlik artık sarsılmıştır” diyerek boşanma doğrultusunda hüküm kurulmasını talep edebilir. Böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer (TMK m.2). Benzer ilkeye HGK’nın 04.12.2015 tarihli ve 2014/2-594 E., 2015/2795 K. sayılı kararında da değinilmiştir. Bu durumda kusur ilkesine göre genel sebeple (TMK m. 166/1) boşanmaya karar verebilmek için davalının az da olsa kusurlu olması gerekir. 16. Yargıtay boşanma davalarında temyiz incelemesi aşamasının daha sağlıklı yürütülebilmesi amacıyla; her bir davada verilecek olan boşanma kararı, fer'ileri ve boşanmanın mali sonuçları yönünden yapılacak denetlemeye uygun şekilde, tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleşen kusurlu davranışları belirtildikten sonra eşlerin kusurluluk durumlarını ise “kusursuz, az kusurlu, eşit kusurlu, ağır kusurlu veya tam kusurlu eş” şeklinde belirlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Yine Yargıtay, 03.07.1978 tarihli, 5/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla da “kimin daha fazla kusurlu olduğunu tayin hususunda önceden bir ölçü konulamayacağına ve bu hususta bir içtihadı birleştirmeye gidilemeyeceğine” karar vererek her bir boşanma davasında tarafların kusurluluk durumlarının kendine özgü ve o evliliğe münhasır olduğunu kabul etmiştir. 17. Evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı iddiasıyla boşanmayı isteyebilmek için tamamen kusursuz, az kusurlu veya eşit kusurlu (TMK m.166/1) olmaya gerek olmayıp, ağır kusurlu tarafın dahi (TMK m.166/2) dava hakkı vardır. Maddenin ikinci fıkrası uyarınca boşanmaya karar verilebilmesi için davalının az da olsa kusurunun varlığı ve bunun belirlenmesi kaçınılmazdır. Tarafların TMK’nın 166/2. maddesine göre boşanmalarına karar verilirken dikkat edilmesi gereken husus; az kusurlu durumda olan davalı eşin açılan davaya itiraz hakkı olduğudur. Böyle bir durumda hâkim “ileri sürülen itirazın, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğuna ve ayrıca evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmadığı” kanaatine vardığı takdirde boşanmaya karar verilebilecektir. Başka bir ifadeyle davacının ağır kusurlu olduğu durumlarda, az kusurlu davalının boşanmak istememesi tek başına hâkimin davayı reddetmesini gerektirmez, az kusurlu eşin karşı çıkmasının hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu, ayrıca eş ve çocuklar için korunmaya değer bir yararın kalmadığının anlaşılması karşısında hâkim boşanma kararı vermelidir. 18. Kanunda açık şekilde bir ayrım yapılmamasına rağmen, hukukumuzda deliller; kesin ve takdiri delil ayrımı esas alınarak incelenmektedir. Kesin delil terimi takdiri delil teriminin karşıtıdır. Takdiri deliller; tanık (HMK m. 240-265), bilirkişi (HMK m. 266-287), keşif (HMK m. 288-292), senet dışındaki belgeler (HMK m. 199) ve kanunda düzenlenmemiş (HMK m. 192) deliller olup; bu deliller, koşullarını ve hükümlerini kanunun tayin etmediği, hâkimi bağlamayan, hâkimin üzerinde serbestçe takdir hakkını kullanabildiği delillerdir. 19. Yukarıda açıklandığı üzere, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) uyarınca tanık delili takdiri delildir. Aynı kanunun “Delillerin değerlendirilmesi” başlıklı 198. maddesine göre “kanuni istisnalar dışında hâkimin delilleri serbestçe” değerlendirebileceği açıklanmıştır. Burada hâkimin; tanık beyanlarını hükmün gerekçe bölümünde serbestçe takdir ederken, sadece kendi vicdani kanaatinden bahsetmesi yeterli olmayıp ayrıca dinlenen tanığın ifadesinin, hangi nedenlerle hükme esas alınıp alınmadığını da belirtmesi gerekmektedir. Hukuk Genel Kurulu 20.02.2013 tarihli ve 2012/9-843 E., 2013/253 K. sayılı kararında bu hususu “….sıklıkla başvurulan delillerden biri olan tanık beyanı, takdiri bir delildir, hâkimi bağlamaz ancak hâkim, tanık beyanını serbestçe takdir ederken sadece vicdani kanaati ile karar veremez. Tanık beyanları yönünde ya da aksine hüküm tesis edilmesi durumunda, tanık beyanının neden kabul edildiği ya da edilmediği açıklanmalıdır,…” şeklinde açıklamıştır. 20. HMK’nın 255. maddesi uyarınca aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmalarıdır. Akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamaz. Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 12.09.2012 tarihli ve 2012/2-387 E., 2012/551 K. sayılı ilamında da benimsenmiştir. Aynı maddeyle; taraflardan her birinin, tanığın davada yararı olduğu, tanıklığının doğruluğu konusunda kuşkuyu gerektiren sebepler bulunduğu gibi nedenlerle, tanığın doğruyu söylemediğini iddia ve ispat edilebileceği düzenlenmiştir. 21. Bu açıklamalar kapsamında eldeki davaya gelince; yerel mahkemece boşanmaya sebep olan olaylarda davalı eşin ağır kusurlu olduğu kabul edilerek davanın kabulüne karar verildiği, davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece, davacı tanık beyanlarının üçüncü kişilerden aktarılan vakıalar olması nedeniyle hükme esas alınamayacağı belirtilerek kararın bozulduğu anlaşılmıştır. Oysaki dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde; davalı kadın eşin birlikte yaşamaktan kaçındığı gibi ayrıca davacı tanığı ...’nın beyanına göre “geri zekâlı, beceriksiz, kişiliği bozuk” şeklinde söylemlerle davacıyı aşağıladığı anlaşılmaktadır. Dosyada tanığın bu beyanının aksini gösteren dosyada ciddi ve inandırıcı delil ve olayların bulunmadığı gibi davalı tarafça davacı tanıklarının doğruyu söylemedikleri de iddia ve ispat edilmemiştir. 22. Hâl böyle olunca; taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın kanunen mümkün görülmemesine göre, yerel mahkemece TMK’nın 166/1- 2. maddesi uyarınca tarafların boşanmasına karar verilmesi yerinde görülmüştür. 23. Ne var ki, davalı vekilinin kusur belirlemesi ve buna bağlı olarak boşanmanın mali sonuçlarına ilişkin sair temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, gerçekleşen olaylara göre tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda kusur durumlarının tespit edilerek boşanmanın fer'ileri hakkında gerekli inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir . IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Direnme kararı yerinde olup davalı vekilinin işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 2. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, Ancak karar düzeltme yolunun açık olması sebebiyle öncelikle Hukuk Genel Kurulu kararının mahkemesince taraflara tebliği ile karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise doğrudan Yargıtay 2. Hukuk Dairesine Gönderilmesine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.03.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Diğer kararlar (4)

13. Hukuk Dairesi, 2016/26796 E., 2019/10302 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
4, HMK.nun md.
13. Hukuk Dairesi         2016/26796 E.  ,  2019/10302 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Davacı, 07.12.2013 tarihinde devam eden yüksek ateş ve karın ağrısı şikayeti nedeniyle kızını davalı ... kuruluşuna götürdüğünü, davalı doktor tarafından muayane edildiğini, idrar ve kan tahlili istediğini, bu arada kızının ateşinin yüksek olması sebebiyle doktordan kızına ateş düşürücü serum takılmasını istediğini, daha tahlil sonuçları da alınmamış iken, antibiyotikle kızının ateşinin düşmediğini ısrarla ve defalarca davalı uzman doktora ifade etmesine rağmen, tekrar antibiyotik ve soğuk algınlığı ilaçları verdiğini, 09.12.2013 tarihinde kızının şiddetli karın ağrısı ve yüksek ateşi sebebiyle tekrar hastaneye gittiğini, önceki tahlil sonuçlarını aldığını, davalı doktora gösterdiğini, doktorun soğuk algınlığı teşhisi koyduğunu ve yine ateş düşürücü serum taktığını, ardından iğne vererek taburcu ettiğini, ancak kızının durumunun 11.12.2013 günü iyice kötüleştiğini, bunun üzerine kızınının dava dışı Özel ... Hastanesine götürüldüğünü, hastanenin genel cerrahi bölümünde görevli doktorun davalı hastaneden çıkan kan ve idrar sonuçlarına baktığını, yaptığı muayene sonucu hemen ultrason ve ardından röntgen çekilmesini istediğini, ultrason görüntülerinde %99,5 oranında apandisitin patlak olduğunu teşhis edip acilen ameliyata alındığını, teşhis ve tedavide hatalı olan hastane ve doktor nedeniyle kızının ciddi bir hayati tehlike atlattığını, kısa süreceği öngörülen basit bir operasyonun uzun sürdüğünü, tedavisinin günlerce geciktirildiğini, kızını karın ağrısının şiddetlenmesi nedeniyle ikinci defa ve aynı uzman doktora götürmesine rağmen aynı özensizlik, dikkatsizlik ve ihmalin devam ettirildiğini, doktor ve hastanenin müştereken ve müteselsilen tazminat sorumluluklarının bulunduğunu ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere 100.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar, davanın reddini dilemişlerdir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafça temyiz edilmiştir. Davacının kızının 07.12.2013 tarihinde yüksek ateş ve karın ağrısı şikayeti nedeni ile davalı doktor tarafından muayene edilip, ilaç ve serumla tedaviye başlandığı sonrasında 9.12.2013 tarihinde şikayetlerin devam etmesi nedeni ile tedaviye devam edilip aynı şikayetlerin devamı üzerine de, 11.12.2013 tarihinde bir başka merkeze müracaatlarında apandisit nedeni ile ameliyat edildiği, toplanan delillerden açıkça anlaşıldığı gibi, bu yönlerden taraflar arasında bir uyuşmazlık da bulunmamaktadır. Bu noktada yukarıda açıklanan olgulara göre eldeki davada, davalı hastanede yapılan teşhis ve tedavinin tıbbın gereklerine uygun yapılıp yapılmadığı ile, olayda doktor hatası olup olmadığının tesbiti gerekmektedir. Eş deyişle davadaki iddia ve istek, davalı hastane ve onun personelinin, vekillik sözleşmesinden kaynaklanan özen borcuna aykırı davranışına dayandırılmıştır. BK.Md.386, 390-TBK 502-506 md) Vekil, vekalet görevine konu işi görürken, yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değilse de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. O nedenle, doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip, uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da, koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri gözönünde tutulmalı, onun risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılmalı, en emin yol seçilmelidir. (Bkz.Tandoğan,Borçlar Hukuku Özel Borç ilişkileri cilt, Ank.l982 Sh.236 vd.)Gerçekte de, müvekkil, mesleki bir işgören; doktor olan vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, (B.K.nun 394/1.) TBK'nun 510. maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Uyuşmazlığa uygulanması gereken bu yasal kurallara göre, vekilin en hafif kusurundan dahi hukuken sorumluluk altında olduğu gözetildiğinde, alınacak bilirkişi raporu önem kazanmakta ve taraf, hakim ve Yargıtay denetimine elverişli bulunması gerekmektedir. Bilirkişi; doktorun uygulanacak tedavi yöntemi ve aşamalarda gerekli titizliği gösterip göstermediğini, uygulanması gereken tedavinin ne olması gerektiğini, doktor tarafından uygulanan tedavinin ne olduğunu, ayrıntılı ve gerekçeli açıklamalı ve sonuca ulaşmalıdır. Bu bağlamda salt yapılan işlemin ne olduğunu açıklamak yeterli kabul edilemez. Kaldı ki, bilirkişinin tarafların itirazlarını da mutlaka karşılamalı ve aydınlatıcı olmalıdır. Hakim’in de bilirkişinin somut olayda görüşünün dosya kapsamına uygun olup olmadığını da denetlemesi gerekmektedir. (TMK.nun md. 4, HMK.nun md. 198) Dairemizin kararlılık kazanmış uygulamaları ve içtihatları da bu yöndedir. Somut uyuşmazlıkta mahkemece hükme esas alınan Adli Tıp Kurulu raporunda, hastanın aynı hastanede ayrıca 09.12.2013 tarihinde İç Hast. Uzm. Dr. ... tarafından muayene edilip akut tonsillit tanısıyla tedavi düzenlediğinin anlaşıldığı, o anda akut tonsillit varlığı yanında akut apandisit hastalığı olmayabileceği gibi, akut tonsillit ve akut apandisit rahatsızlıklarının birlikte mevcudiyeti halinde de süperpozisyon nedeniyle akut apandisit tablosunun gölgelenmesi sonucu tanı yanılması olabileceği, bu durumun tıbben mesleki kusur olarak değerlendirilmediği şeklinde görüş bildirilmiş ise de; Adli Tıp Kurumu raporu eksik olup, davacının itirazlarını karşılar nitelikte değildir. Hastanın 07.12.2013 ve 09.12.2013 tarihinde davalı doktor tarafından muayene edildiği, yüksek ateş ve karın bölgesinde hafif bir ağrısının olduğu gerek davacı tarafın beyanları gerekse davalı tarafından verilen cevap dilekçesindeki beyanlar ile sabittir. Bu durumda hastanın davalı doktor tarafından muayene edildiği aşamalarda, mevcut bulgulara göre fiziki muayene ile ya da ileri tetkik yapılarak (ultrason, MR v.s) rahatsızlığın anlaşılıp anlaşılamayacağının belirlenmesi önem arzetmektedir. Öyle ki, bu tetkiklerin yapılmaması hastanın hastalığınının tesbit edilmemesine neden olmuşsa hekim sorumlu olacaktır. O halde, bu konuda yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda özen gösterilip gösterilmediği, yapılması gerekenle, yapılanın uyuşup uyuşmadığı açıklamalarına yer verilecek şekilde, tüm deliller birlikte değerlendirilerek, yapılması gerekenle yapılan müdahale ve tedavinin ne olduğu, tıbbın gerek ve kurallarına göre olayda doktor ve hastaneye kusur izafe edilip edilmeyeceğini, nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli üniversitelerin Öğretim Üyelerinden oluşturulacak, konusunda uzman, akademik kariyere sahip üç kişilik bilirkişi kurulundan rapor alınarak az yukarda açıklanan ilke ve esaslara göre davalı ve hastane çalışanlarının kusurlu olup olmadıkları belirlenmeli, sonucuna göre karar verilmelidir. Eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 22/10/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.
13. Hukuk Dairesi, 2016/28510 E., 2019/12593 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
4, HMK.nun md.
13. Hukuk Dairesi         2016/28510 E.  ,  2019/12593 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Davacı, davalı ... kurumunda diğer davalı doktor tarafından 13.12.2012 tarihinde menüsküs teşhisiyle atroskopik yöntemle sol dizinden operasyon geçirdiğini, operasyon sonrası durumunun iyiye gittiğinin söylenmesine rağmen, ayağa kalkmakta zorlandığını, ayağını sürüyerek yürüyebildiğini, davalı doktor tarafından, ağrı kesici iğne ve hap reçete edilerek bunların işe yaramaması durumunda platin takılacağının söylendiğini, bu şekilde 3 ay kadar oyalandıklarını, başka bir ... kurumunda operasyon bölgesinde 2 adet yabancı cisim farkedildiğini, farklı bir operasyonla bu cisimlerin çıkarılabildiğini, diz kapağının altında daha yüzlerce parça bulunduğu, kalan parçaların çıkarılamayacak kadar küçük olduğunun kendisine söylendiğini, halen ayağa kalmakta ve yürümekte güçlük çektiğini ileri sürerek; 50.000,00 TL manevi, 1.000,00 TL maddi olmak üzere toplam 51.000,00 TL'nin olay tarihinden işleyecek yasal faizi ile tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalılar, gösterilmesi gereken tüm özen ve dikkatin gösterildiğini savunarak; davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır.(TBK 502-506) Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı iş ve işlemlerin, davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Mesleki iş gören vekil özenle davranma zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur. O nedenle doktor ve hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları hafifte olsa sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yol seçilmek gerekir. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Uyuşmazlığa uygulanması gereken bu yasal kurallara göre, vekilin en hafif kusurundan dahi hukuken sorumluluk altında olduğu gözetildiğinde, alınacak bilirkişi raporu önem kazanmakta ve taraf, hakim ve Yargıtay denetimine elverişli bulunması gerekmektedir. Bilirkişi; doktorun uygulanacak tedavi yöntemi ve aşamalarda gerekli titizliği gösterip göstermediğini, uygulanması gereken tedavinin ne olması gerektiğini, doktor tarafından uygulanan tedavinin ne olduğunu, ayrıntılı ve gerekçeli açıklamalı ve sonuca ulaşmalıdır. Bu bağlamda salt yapılan işlemin ne olduğunu açıklamak yeterli kabul edilemez. Kaldı ki, bilirkişinin tarafların itirazlarını da mutlaka karşılamalı ve aydınlatıcı olmalıdır. Hakim’in de bilirkişinin somut olayda görüşünün dosya kapsamına uygun olup olmadığını da denetlemesi gerekmektedir. (TMK.nun md. 4, HMK.nun md. 198) Dairemizin kararlılık kazanmış uygulamaları ve içtihatları da bu yöndedir. Bu açıklamalardan sonra somut olaya dönülecek olursa, dosya kapsamından, atroskopik menüsküs operasyonu sırasında, atroskopi cihazının uç kısmının koparak hastanın diz bölgesinde kaldığı, hastanın başka bir ... kuruluşunda ameliyat olarak bunların çıkarılmaya çalışıldığı sabittir. İhtilaf, bu parçaların operasyon sırasında kopmasının ve burada bırakılmasına karar verilmesinin dikkate ve özen yükümlülüğünün ihlaline sebebiyet verip vermediği noktasında toplanmaktadır. Davalı doktor, 13.09.2013 tarihli savcılık ifadesinde zaman zaman metal parçanın sıcak olması ve kor haline gelmesi nedeniyle 1 mm parçanın ucundan koparak bölgede kaldığını farkettiğini, zaman zaman kırılan parçanın dizin arka tarafına gidip orada kaldığını ve atraskopi cihazıyla buraya müdahale olmadığından metal parçayı çıkarmadığını beyan etmiş, alınan adli tıp raporunda ve yüksek ... şurası raporunda diz eklem içine düşen küçük metal parçaların cerrahi işlemle çıkarılabileceği gibi hastaya zararı olmayan bir bölgede olduğu düşünülerek kırılan metalik parçanın eklem içinde bırakılmasına karar verilebileceği bildirilmiştir. 13.12.2012 tarihli ameliyat epikriz raporunda yapılan müdahale ile ilgili olarak " ... portaller usulüne uygun kapatıldı. Turnike zamanıda açıldı. Komplikasyon yok." notuna yer verilip, hastanın şifa ile taburcu edildiği yazılı olup, bu kapsamda, kopan parçaların operasyon sonrası hemen anlaşılması halinde müdahale edilip çıkartılmasının mümkün olup olmadığı, sonra geçirilen ameliyat da dikkate alındığında bu parçaların müdahale bölgesinde bırakılmasının yerinde olup olmadığı hususu ile atroskopi sonrası ne tür takip ve izleme yöntemi seçildiği, hastaya gerekli izahatlar yapılıp, seçenekler sunulup sunulmadığı hususu tarafların iddia ve savunmaları kapsamında, özellikle de davalı doktorun savcılık ifadesi de değerlenrilmek suretiyle bir karar verilmesi gerekirken, hüküm kurmaya yeterli olmayan savcılıkta alınan rapora ve yüksek ... şurası raporuna itibar edilerek karar verilmiş olması doğru olmamıştır. Mahkemece; üniversiteden, itirazları karşılayan, aralarında ortopedi uzmanının da bulunduğu akademik kariyere sahip 3 kişilik bilirkişi kurulundan, tıbbın gerek ve kurallarına göre olayda davalıların sorumluluğunu gerektirecek ihmal ve hata bulunup bulunmadığını gösteren, nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınmak suretiyle hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekmektedir. Mahkemece, değinilen bu yön gözardı edilerek eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nedenle davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 16/12/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.
13. Hukuk Dairesi, 2016/18083 E., 2019/6121 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
4, HMK.nun md.
13. Hukuk Dairesi         2016/18083 E.  ,  2019/6121 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü. KARAR Davacı, 24.12.2010 tarihinde davalı doktor ... tarafından sol gözünden saydam korneal kesisi yapılması şeklinde ameliyat olduğunu, davalı doktorun kusurlu eyleminden kaynaklı operasyon sonrası sol gözünün görmediğini, davalı doktor hakkında savcılığa şikayette bulunduğunu ve soruşturmanın halen devam etmekte olduğunu, ... Onam Belgesindeki imzanın kendisine ait olmadığını zaten kendisinin okur-yazar da olmadığını, belgenin hastane tarafından tek taraflı olarak hazırlandığını belirterek, fazlaya ilişkin talep ve dava haklarını saklı tutarak 1.000,00 TL maddi, 50.000,00 TL manevi tazminatın 24/12/2011 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı doktor ve hastane vekili, meydana gelen zarar ile hastane arasında hiçbir illiyet bağının bulunmadığını, davalı doktorun olayda tamamen kusursuz bulunduğunu, ameliyat öncesi meydana gelebilecek sorunların davacıya açıkça anlatılıp kendisinden yazılı ve imzalı ... Onam Belgesi alındığını, ameliyat sonrası meydana gelen ... çaplı bazı sorunların giderilmesi için uygun görülen tedavilerin yapıldığını, ameliyat sonrası meydana gelen görme kaybının yapılan ameliyatın risklerinden birisi olduğunu belirterek davanın reddini dilemişlerdir.Birleşen dosyanın davalısı konumunda olan ... A.Ş. vekili, diğer davalılar olan ... ve ...’ın faaliyetlerinin kendilerince sigorta kapsamına alındığını, dava konusu olay nedeniyle açılan savcılık soruşturması veya ceza davası var ise neticesinin beklenmesinin gerektiğini, kendilerinin sigorta poliçesi kapsamı ile sınırlı şekilde sorumlu olup dava tarihinden itibaren yasal faize hükmedilmesi gerektiğini beyan etmişlerdir. Mahkemece, dosyaya taraflarca dava ile ilgili tüm tedavi bilgi ve belgelerin sunulmuş olduğu, Adli Tıp Raporu incelenip denetlenmekle raporun ayrıntılı, gerekçeli ve doyurucu içeriği ile dosya kapsamına ve oluşa uygunluk gösterdiği inancına varmakla yerinde bulunmayan dava ve birleşen davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davanın çözümü nitelendirmenin doğru yapılmasına bağlı olup; bir davada dayanılan olguları hukuksal açıdan nitelendirmek ve uygulanacak yasa hükümlerini arayıp bulmak hâkimin doğrudan görevidir. (1086 sayılı HUMK. 76. md.; 6100 sayılı HMK. 33. md.). Somut olayda davanın çözümü esasen davalı hastane doktorunun vekillik sözleşmesinden kaynaklanan özen borcuna aykırılık olgusu etrafında düğümlenmektedir. (BK.Md.386, 390-TBK 502-506 md) Vekil, iş görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden değil de, bu sonuca ulaşmak için yaptığı uğraşların özenle görülmemesinden sorumludur. O nedenle doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları (hafif de olsa) sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktorlar, hastalarının zarar görmemesi için yalnız mesleki değil, genel hayat tecrübelerine göre herkese yüklenebilecek dikkat ve özeni göstermek zorundadır. Doktor, tıbbi çalışmalarda bulunurken, bazı mesleki şartları yerine getirmek, hastanın durumuna değer vermek, tıp biliminin kurallarını gözetip uygulamak, tedaviyi her türlü tedbirlerini alarak yapmak zorundadır. Doktor, ... bir tereddüt gösteren durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada koruyucu tedbirler almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında seçim yaparken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmalı, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmalı ve en emin yolu tercih etmelidir(Bkz. Tandoğan, Borçlar Hukuk Özel Borç İlişkileri, Ank.1982, Sh.236 vd). Gerçekten de mesleki bir iş gören doktor olan vekilden, ona güvenen müvekkil titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemekte haklıdır. Titiz bir özen göstermeyen vekil, B.K. 394/1-TBK md 510 uyarınca vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.Uyuşmazlığa uygulanması gereken bu yasal kurallara göre, vekilin en hafif kusurundan dahi hukuken sorumluluk altında olduğu gözetildiğinde, alınacak bilirkişi raporu önem kazanmakta ve taraf, hakim ve Yargıtay denetimine elverişli bulunması gerekmektedir. Bilirkişi; doktorun seçilen tedavi yöntemi ve tedavi aşamalarında gerekli titizliği gösterip göstermediğini, uygulanması gereken tedavinin ne olması gerektiğini, doktor tarafından uygulanan tedavinin ne olduğunu, ayrıntılı ve gerekçeli açıklamalı ve sonuca ulaşmalıdır. Bu bağlamda salt yapılan işlemin ne olduğunu açıklamak yeterli kabul edilemez. Kaldı ki, bilirkişinin tarafların itirazlarını da mutlaka karşılamalı ve aydınlatıcı olmalıdır. Hakimin de bilirkişinin somut olayda görüşünün dosya kapsamına uygun olup olmadığını da denetlemesi gerekmektedir. (TMK.nun md. 4, HMK.nun md. 198) Dairemizin kararlılık kazanmış uygulamaları ve içtihatları da bu yöndedir. ... Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/28393 soruşturma ve 2014/15680 karar numaralı dosyası celbedilmiş,soruşturmaya konu suçun yaralama olduğu, dosyanın şüphelisi ... hakkında kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş olup karara yapılan itiraz reddedilip takipsizlik kararı kesinleşmiştir. Mahkemece hükme esas alınan ... Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2011/28393E. sayılı soruşturma dosyası içerisinde mevcut, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 2. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen 12.03.2014 tarihli raporda; Hastaya sol katarakt tanısı konulmasının ve fakoemülsifikasyon+İOL İnplantasyonu ameliyatının uygulanmasının tıp kurallarına uygun olduğu, gelişen büllöz keratopati ve yüksek göz içi basıncının bu tarz cerrahilerin komplikasyonu olduğu cihetle hekime atfı kabil kusur tespit edilmediği mütalaa edilmiştir. Dosyada yer alan 09.06.2011 tarihli ... Valiliği İl Sağlık Müdürlüğünce yapılan soruşturmaya göre; her katarakt ameliyatı sırasında oluşabilecek olası komplikasyonların hastada gerçekleşmiş olduğunu, bunun hekim hatası dışında geliştiği ve dosyadan hasta ve yakınının bilgilendirildiğinin anlaşıldığının sonucuna varıldığı belirtilmiş, 01.06.2011 tarihli ... tabip Odasından alınan yazıya göre de; gerçekleşen olayın komplikasyon olduğunu, bunun gelişebileceğinin Onam Formunda belirtildiğinden doktor hakkında soruşturma açılmasına gerek görülmediği belirtilmiştir. Dosyaya ibraz edilen onam formuna davacının itiraz ettiği görülmüş; kendisi, okuma-yazma bilmediğini dolayısıyla söz konusu formdaki imzaların ve yazıların kendisine ait olmadığını beyan etmiştir. Davalı tarafın, davacıyı bu konuda bilgilendirdiği ve gerekçeli açıklamaları yaparak uyardığı hususu ve davacının yeterli derecede aydınlatılıp aydınlatılmadığı, operasyonun komplikasyonlarının bilinmesi halinde dahi bu operasyona davacının rıza gösterip göstermeyeceği konuları dosya içeriği ile anlaşılamamaktadır. Hal böyle olunca bu konudaki davalı delillerinin toplanarak gerekli inceleme ve araştırma yapıldıktan sonra sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir. Mahkemece, 12.03.2014 tarihli Adli Tıp Raporu gereğince davanın reddine karar verilmişse de, alınan raporun eksik incelemeye dayalı, denetime elverişli olmadığı ve davacı tarafın itirazlarını aydınlatır nitelikte olmadığı anlaşılmaktadır. Bu rapora dayanılarak hüküm kurulamaz. O halde mahkemece, konusunda uzman bir bilirkişi heyeti oluşturularak, davacının da itirazlarını karşılayacak şekilde davalılara atfı kabil bir kusur olup olmadığı konusunda, nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak davalı doktorun kusurlu olup olmadığı belirlenmeli, sonucuna göre karar verilmelidir. Eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14/05/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.
13. Hukuk Dairesi, 2018/3259 E., 2019/11729 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
4, HMK'nun md.
13. Hukuk Dairesi         2018/3259 E.  ,  2019/11729 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde duruşmalı temyiz eden davacı ... vekili avukat ... geldi. Davalı taraftan gelen olmadığından onun yokluğunda duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. K A R A R Davacı, davalı doktora 10.09.2008 tarihinde dizlerindeki ağrılar nedeniyle ameliyat olduğunu ancak daha sonra yürüyemez hale geldiğini, akabinde davalı doktorun çeşitli tedaviler önererek kendisini oyaladığını, iyileşemediği için ... Sosyal Sigortalar Hastanesine gittiğinde ameliyat sırasında tendonlarının koparılmış olduğunun söylendiğini, bu durumun ameliyattan 8 gün sonra çekilen röntgenden de anlaşıldığını, Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde tekrar ameliyat olduğunu ancak diz ve ayak hareketlerinin %30'unu kaybettiğini, kızı ...'ın annesine yardım için İngiltere'deki işini bırakıp geldiğini ileri sürerek, ... için 40.000,00 TL manevi, 60.000,00 TL maddi, kızı ... için 5.000,00 TL manevi, 25.000,00 TL maddi tazminat istemiştir. Davalılar, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davanın reddine dair verilen kararın dairemizce 2014/10739 Esas ve 2015/4990 Karar sayılı ilamı ile 19.02.2015 tarihinde, dosya içerisinde bulunan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin 23.03.2009 tarihli yazısı, ... il ... Müdürlüğü'nün 11.08.2009 tarihli raporu ve ... Tabip Odası'nın 28.09.2010 tarihli kararı ile bu kararı onayan TTB Yüksek Onur Kurulu'nun kararında davalının kusurundan bahsedilmektedir. Hal böyle olunca, aradaki çelişkiyi gidermek için, mahkemece yapılacak iş, bu konuda rapor düzenlemeye ehil ve donanımlı bir Üniversiteden, aralarında dava konusu ameliyat hususunda uzman, akademik kariyere sahip 3 kişilik bilirkişi kurulundan, yapılan işlemlerin tıp bilimi açısından yeterliliği hususunda, davalılara atfı kabil bir kusur olup olmadığı konusunda, nedenlerini açıklayıcı, taraf, Mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak, davalıların kusurlu olup olmadığının belirlenmesi, sonucuna göre karar verilmesi gerektiği ve davacılardan ...'ın davayı takip etmediği belirtilmiş ve bu davacı için müracaata bırakılma ara kararı verilmiştir. O halde, bu davacı açısından davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerekir gerekçesiyle bozulması üzerine, bozma kararına uyularak yapılan yargılama neticesinde; davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. 1-Dava, davacılardan ...'in dizlerindeki ağrılar nedeniyle davalı doktora ameliyat olmasından sonra yürüyemez hale gelmesi nedeniyle, açılmış olan maddi ve manevi tazminat davasıdır. Taraflar arasındaki ilişki vekalet sözleşmesidir. (BK. md.386, 390 – TBK. 502-506 md.) Vekil, vekalet görevine konu işi görürken, yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değilse de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. O nedenle, doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip, uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da, koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri gözönünde tutulmalı, onun risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılmalı, en emin yol seçilmelidir. (Bkz.Tandoğan,Borçlar Hukuku Özel Borç ilişkileri cilt, Ank.l982 Sh.236 vd.)Gerçekte de, müvekkil, mesleki bir işgören; doktor olan vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, (B.K.nun 394/1.) TBK'nun 510. maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Uyuşmazlığa uygulanması gereken bu yasal kurallara göre, vekilin en hafif kusurundan dahi hukuken sorumluluk altında olduğu gözetildiğinde, alınacak bilirkişi raporu önem kazanmakta ve taraf, hakim ve Yargıtay denetimine elverişli bulunması gerekmektedir. Bilirkişi; doktorun uygulanacak tedavi yöntemi ve aşamalarda gerekli titizliği gösterip göstermediğini, uygulanması gereken tedavinin ne olması gerektiğini, doktor tarafından uygulanan tedavinin ne olduğunu, ayrıntılı ve gerekçeli açıklamalı ve sonuca ulaşmalıdır. Bu bağlamda salt yapılan işlemin ne olduğunu açıklamak yeterli kabul edilemez. Kaldı ki, bilirkişi raporu da tarafların itirazlarını mutlaka karşılamalı ve aydınlatıcı olmalıdır. Hakim’in de bilirkişinin somut olayda görüşünün dosya kapsamına uygun olup olmadığını da denetlemesi gerekmektedir. (TMK'nun md. 4, HMK'nun md. 198) Dairemizin kararlılık kazanmış uygulamaları ve içtihatları da bu yöndedir. Yukarıda açıklanan olgulara göre eldeki davada, davalı hastanede yapılan teşhis ve tedavinin tıbbın gereklerine uygun yapılıp yapılmadığı ile, olayda doktor hatası olup olmadığının tespiti gerekmektedir. Eş deyişle davadaki iddia ve istek, davalı hastane ve onun personelinin, vekillik sözleşmesinden kaynaklanan özen borcuna aykırı davranışına dayandırılmıştır. Somut uyuşmazlıkta davacı ameliyatının hatalı yapıldığını ve ameliyat sırasında her iki dizinin de patellar tendonlarının kesildiğini, ameliyat sonrası bir süre hastanede davalı doktor gözetiminde tedavi gördüğü halde durumunun tespit edilemediğini, bu nedenle dizinde hareket kaybı oluştuğunu iddia etmekte ve bu doğrultuda almış olduğu Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin 23.03.2009 tarihli yazısı, ... il ... Müdürlüğü'nün 11.08.2009 tarihli raporu ve ... Tabip Odası'nın 28.09.2010 tarihli kararı ile bu kararı onayan TTB Yüksek Onur Kurulu'nun kararını dosyaya sunmaktadır. Mahkemece verilen ilk kararda Adli tıp 2. İhtisas Kurulu’nun raporu hükme esas alınarak karar verilmişse de, dairemizin 2014/10739 Esas, 2015/4990 Karar sayılı, 19.02.2015 tarihli kararı ile “dosya içerisinde bulunan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin 23.03.2009 tarihli yazısı, ... il ... Müdürlüğü'nün 11.08.2009 tarihli raporu ve ... Tabip Odası'nın 28.09.2010 tarihli kararı ile bu kararı onayan TTB Yüksek Onur Kurulu'nun kararında davalının kusurundan bahsedilmektedir. Hal böyle olunca, aradaki çelişkiyi gidermek için, mahkemece yapılacak iş, bu konuda rapor düzenlemeye ehil ve donanımlı bir Üniversiteden, aralarında dava konusu ameliyat hususunda uzman, akademik kariyere sahip 3 kişilik bilirkişi kurulundan, yapılan işlemlerin tıp bilimi açısından yeterliliği hususunda, davalılara atfı kabil bir kusur olup olmadığı konusunda, nedenlerini açıklayıcı, taraf, Mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak, davalıların kusurlu olup olmadığının belirlenmesi, sonucuna göre karar verilmesi” gerekçesiyle iş bu karar bozulmuştur. Bozma ilamına uyularak yeniden yapılan yargılamada alınan bilirkişi raporu bozma ilamında istenen hususları karşılamadığı ve raporlar arasındaki çelişkileri gidermediği gibi, kendi içerisinde de çelişki yaratmıştır. Bilirkişiler 03.11.2016 tarihli raporlarında “kanaatimize göre ameliyat sırasında her iki tendon da travmatize olmuş ve erken rehabilitasyon evresinde de tam olarak kopmuştur” şeklinde görüş bildirmişken, 23.04.2017 tarihli ek raporlarında “tendon yaralanmalarının ameliyat sırasında mı yoksa sonrasında mı olduğu konusunda çelişkiler bulunmaktadır. Bu konuda net kesin bir karara varılamayacağı, sadece ameliyatı yapan cerrah tarafından bunun tam olarak bilinebileceği kanaatindeyiz” şeklinde görüş bildirerek asıl ve ek raporlarında birbirleriyle çelişkili görüş bildirmişlerdir. Bu nedenle bu raporların hükme esas alınması hatalı olmuştur. O halde, bu konuda yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda dava konusu her iki diz patellar tendon kopmasının ameliyat sırasında gerçekleşip gerçekleşmediği, ameliyat sonrası davacının, davalı hastanedeki tedavisi sırasında bu durumun teşhis edilmesinde özen gösterilip gösterilmediği, yapılması gerekenle, yapılanın uyuşup uyuşmadığı açıklamalarına yer verilecek şekilde, tüm deliller birlikte değerlendirilerek, yapılması gerekenle yapılan müdahale ve tedavinin ne olduğu, tıbbın gerek ve kurallarına göre olayda doktor ve hastaneye kusur izafe edilip edilmeyeceğini, nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli üniversitelerin Öğretim Üyelerinden oluşturulacak, konusunda uzman, akademik kariyere sahip üç kişilik bilirkişi kurulundan rapor alınarak az yukarıda açıklanan ilke ve esaslara göre davalı doktor ve hastanenin kusurlu olup olmadıkları belirlenmeli, sonucuna göre karar verilmelidir. Eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. 2-Bozma nedenine göre davacının sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir. SONUÇ: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle kararın davacı yararına BOZULMASINA, ikinci bentte açıklanan nedenle davacının sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan 71,80 TL harcın davacıya iadesine, 2.037,00 TL duruşma avukatlık parasının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 28/11/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.