6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 205

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 205. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 205- (1) Mahkeme huzurunda ikrar olunan veya mahkemece inkâr edenden sadır olduğu kabul edilen adi senetler, aksi ispat edilmedikçe kesin delil sayılırlar. (2) Usulüne göre güvenli elektronik imza ile oluşturulan elektronik veriler, senet hükmündedir. (3) Hâkim, mahkemeye delil olarak sunulan elektronik imzalı belgenin, güvenli elektronik imza ile oluşturulmuş olup olmadığını resen inceler. İmza atamayanların durumu[21]

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

9 karar eşleşti
11. Ceza Dairesi, 2018/4004 E., 2019/2115 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza Mahkemesi
HMK 205/2.maddede ise güvenli elektronik imzalı belgelerin senet olarak kabul edildiği belirtilmiştir.
11. Ceza Dairesi         2018/4004 E.  ,  2019/2115 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan HÜKÜM : Beraat ... İnşaat isimli şirketin sahibi ve yetkilisi olan sanığın, gerçekte bu işyerinde çalışmayan şahısları çalışıyormuş gibi göstererek sahte işe giriş bildirgesi düzenlemek suretiyle resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunma suçunu işlediğinin iddia olunması, sanığın suçlamaları kabul etmemesi, suça konu edilen işe giriş bildirgelerinin dosya kapsamında bulunmaması ve suça konu işe giriş bildirgesi üzerindeki imzaların aidiyetine ilişkin herhangi bir inceleme yaptırılmamış olması karşısında, maddi gerçeğin kuşkuya yer bırakmayacak şekilde belirlenmesi bakımından; öncelikle suça konu işe giriş bildirgelerinin kim tarafından verildiği, e-bildirge veya ıslak imzalı olarak verilip verilmediği Sosyal Güvenlik Kurumu'ndan sorulması, fiziki olarak verildiğinin, tespiti durumunda; suça konu belge asılları dosya arasına alınıp, belgelerde sahtecilik suçlarında aldatma niteliğinin bulunup bulunmadığının takdiri hakime ait olduğundan, suça konu belge asılları incelenmek suretiyle, özelliklerinin duruşma tutanağına yazılması ve aldatıcılık niteliğinin olup olmadığının değerlendirilmesi, belge üzerindeki imzaların ve yazıların sanığa ait olup olmadığı hususunun sanıktan sorulması, kabul etmemesi durumunda, konusunda uzman bir kurum veya kuruluştan rapor alınması, adlarına işe giriş bildirgesi düzenlenen kişilerin idari soruşturma sırasında vermiş oldukları beyanları hatırlatılarak çelişkilerin giderilmesinden sonra, sonucuna göre, fiziki olarak verilen işe giriş bildirgelerinin içeriğinde sahtecilik bulunması ya da belgelerin e-bildirge şeklinde verilmesi durumunda, kurum tarafından bu bildirimlere istinaden düzenlenmiş belgelerin varlığı halinde eylemin TCK'nin 206/1. maddesinde düzenlenen resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunma suçunu oluşturacağı; fiziki olarak verilen işe giriş bildirgelerinin imza kısımlarında sahtecilik bulunması halinde eylemin TCK'nin 207. maddesinde düzenlenen “özel belgede sahtecilik” suçunu oluşturacağı da nazara alınarak sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiği gözetilmeden eksik araştırma ile hüküm kurulması, Bozmayı gerektirmiş, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebepten dolayı, 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, ...'in değişik gerekçesi ile 28.02.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi. DEĞİŞİK GEREKÇE KARŞI OY SGK İşe Giriş Bildiriminin e-bildirge ile yapan sanığın iş yerinde çalışmadığı halde bir kısım şahısları iş yerinde çalışıyormuş gibi bildirim yapılmasının ilişkin eyleminin TCK 206 maddesine tanımlanan “Resmi Belgenin Düzenlenmesinde Yalan Beyanda Bulunmak suçundan” açılan kamu davasının mahkemede yapılan yargılama sonucunda sanığın üzerine atılı suçun sübut bulmadığından sanığın Beraatine ilişkin hükmün Yüksek 11. Ceza Dairemiz de yapılan temyiz incelemesi sonucunda Sanık tarafından işe giriş bildirgesinin e-bildirge şeklinde verilmesi durumunda, kurum tarafından bu bildirimlere istinaden düzenlenmiş belgelerin varlığı halinde eylemin TCK 206 maddesine düzenlenen resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunma suçu oluşturacağı; fiziki olarak verilen işe giriş bildirgelerinde imza bulunması halinde ise TCK 207 maddesinde tanımlanan “özel belgede sahtecilik” suçunu oluşturacağı şeklinde bozma gerekçesine aşağıda açıklanan gerekçelerle katılmıyorum. Daire ile aramızdaki görüş ayrılığı özü SGK elektronik ortamda yapılan e-bildirgenin bir belge vasfı taşıyıp taşımadığı hususunda ortaya çıkmaktadır. Bu konuyu açıklayabilmek için öncelikle e-bildirgeyi ve yasalarda geçerli bir belge olarak olup olmadığı açıklamak gerekir. Kanunlarımızda belgenin herhangi bir tanımı yapılmamıştır bu sebeple belgenin tanımı için yargıtay kararları ve doktrini incelememiz gerekir. Ceza hukukunda belge; belirli bir düşünce, hukuki ilişki veya vakayı yansıtan, başka deyişle hukuki sonuç doğurmaya elverişli bir irade beyanını içeren ve düzenleyicisinin kim olduğunu da gösteren yazılı bir irade beyanı olarak tanımlanabilir. Doktrinde de benzeri tanımlar yapılmıştır. Yerleşik Yargıtay uygulaması ve doktrinde belgenin unsurları; Belgenin Unsurları; A-)Yazılı Olma; Belgenin temel unsurlarının başında yazılı olması gelmektedir. Belgeyi oluşturan iradenin yazı ile belirlenmiş, tespit edilmiş olması halinde bu unsur gerçekleşir. Belgenin yazılı olması, irade beyanının kaydedilmesi anlamına gelmektedir. Belgeyi düzenleyenin muradının ne olduğunun anlaşılması için yazının okunur, anlaşılır olması zorunludur. Okunamayan yazılı veya karalama belge sayılamaz. Yazılı olma unsuru için, okunması ve anlaşılması mümkün herhangi bir dille yazılmış olması yeterlidir. Ancak bir belgenin Türkçe yazılması zorunlu görülmekte ise bu kurala uyulmaması, yazılan kaydın belge sayılmasını önler. -Yazının bir vasıtayla kaydedilmesi: Bir insan düşüncesinin uygun vasıtayla kaydedilmiş olması, belge sayılmak için yeterli değildir. Örneğin yazı içermeyen fotoğraf, film şeridi gibi nesneler de bir fikrin kaydını sağlamakta ve bunlar usul hukukunda belge sayılsalar bile konumuz yönünden belge niteliğinde değildirler. Bu bakımdan, düşüncenin yazı ile kayda geçirilmiş olması zorunludur. Yazının elverişli herhangi bir vasıtayla kaydedilmesi olanaklıdır. Baskı makinesi, daktilo, bilgisayar gibi araçlarla ya da mürekkepli veya kurşun kalemle ve hatta tebeşir gibi kolayca silinebilir bir malzemeyle yazılmaya elverişli bir cisme yazılmış olması yeterlidir. Fakat belirli konulardaki belgelerin belirli bir vasıtayla kaydedilmesi yasa gereği aranmakta ise (el yazısıyla vasiyetname gibi) bu koşula uyulması zorunludur. - Yazının elverişli bir cisme kaydedilmesi : Yazının korunması ve daha sonra bir ispat aracı olarak kullanılmasının doğal sonucu olarak kanunda “belge “ vasfını taşıyabilmesi için yazının daha sonra ulaşılabilmesi ve varlığının kanıtlanabilmesi için bir cisme kaydı gerekmektedir. Buna göre, bir kağıda veya bez, parşömen, deri, levha veya metal plakaya, bilgisayar, tablet vb yazılan ve hukuki sonuçlar doğurabilecek ulaşılması mümkün bir cisme yazılması yeterlidir. Ancak dairemiz aşağıda değişik kararlarında da görüldüğü üzere bu dosyada da olduğu gibi elektronik ortama yazılmış olmasını belge olarak kabul etmiyor ve yazının belirli taşınabilir bir cisme kaydedilmesi gerektiği yönünde uygulaması ve kabulü devam etmektedir. “Evrakta sahtecilik suçlarının konusunu oluşturan belgenin, taşınabilen bir şey üzerine yazılıp da hukuki hüküm ifade eden bir olayı kanıtlamaya yarayan yazı olduğu, 5237 Sayılı TCK. nun 204. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere, belgenin varlığının kabulü için yazılı kâğıdın bulunmasının zorunlu olmadığı, bir metal levha üzerine yazı yazılması halinde de diğer unsurların varlığı durumunda, belgeden söz edilebileceği, bu bakımdan araç plakalarının da resmi belge olarak kabulü gerekeceğinin vurgulanması karşısında, sahte olarak düzenlenen mührün kullanılması ile oluşturulan araç plakalarında yapılan sahteciliğin 5237 Sayılı TCK. nun 204/1 maddesine uyan suçu oluşturduğu gözetilmeden, mühürde sahtecilik suçunun gerçekleştiği kabul edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması kanuna aykırıdır.” 11.CD. 22.2.2007, 8681-1073 Dairemizin fiziken kağıt veya benzeri bir yere yazılmayan yazının belge vasfında olmadığı şekilde uygulamasının TCK gerekçesinde “belgenin” ne olduğunu açıklarken yapmış olduğu kendi içinde çelişkili ve yanlış bilgiye dayanan açıklamanın sonucu ortaya çıkan uygulamanın devamıdır. 5237 SK.204 madde gerekçesine göre “belge”; “Belge, eski dilimizdeki “evrak” kelimesi karşılığında kullanılmakta olup, yazılı kağıt anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, yazılı kağıt niteliğinde olmayan şey, ispat kuvveti ne olursa olsun, belge niteliği taşımamaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki, her ne kadar, belgeden söz edilen durumlarda yazılı bir kağıdın varlığı gerekli ise de; bazı durumlarda belgenin varlığını kabul için, yazının kağıt üzerinde bulunması gerekmez. Bir metal levha üzerine yazı yazılması hâlinde de belgenin varlığını kabul etmek gerekir. Bu itibarla, araç plakaları da resmi belge olarak kabul edilmek gerekir. “5237 Sayılı Kanun gerekçesi çelişkiler içeren bir yanlış yorum getirmiştir. Bu yanlış yorum nedeni ile nedeni ile doktrin ve yargıtay kararlarında sık sık “belge”nin “evrak” kelimesinin karşılığı olduğu bunun da ancak kağıt olabileceği kabul edilmekte ancak zaman zaman kağıt olmayabileceği kabul edilmektedir. 5237 sayılı TCK metni içinde 204. maddesi metninde “evrak” kelimesi geçmediği gibi Diğer 207, 206 ve diğer maddelerle birlikte belgeye dayalı suçlarda 48 defa “belge” kelimesi geçmektedir. Öncelikle belirtmek gerekir ki “belge” kelimesi evrak kelimesinin karşılığı değildir. Orta Asyadan bugüne kadar Türk dilinde “belge” kelimesi değişmeden kullanılmaktadır. ”Belge” kelimesi Moğolcadan gelmiş bir kelimedir. Moğolca belge “işaret, alamet, resmi belge, ferman, berat” sözcüğünden yapılan alıntıdır. Moğolca ve eski Türkçe sözlük de “belgü” işaret, alamet, nişan ile ile aynı kök den gelmiştir.(Etimoloji Türkçe Sözlük) Türk Dil Kurumu sözlüğünde de “belge” Bir gerçeğe tanıklık eden yazı, fotoğraf, resim, film vb., vesika, doküman'a verilen isimdir. Evrak kelimesi TCK sadece 198. maddede düzenlenen paraya eşit sayılan değerler içinde “Devlet tarafından ihraç edilip de hamiline yazılı bonolar, hisse senetleri, tahviller ve kuponlar, yetkili kurumlar tarafından çıkarılmış olup da kanunen tedavül eden senetler, tahviller ve evrak ile milli ziynet altınları, para hükmündedir.“ düzenlemesinde geçmiştir. Belgenin eski dilimizdeki “evrak” kelimesinden türediği yanlışıdır. Evrak kelimesi Arapça da yapraklar, (mecazen) sayfalar” sözcüğünden alıntıdır. Arapça kökünden gelen warak “yaprak” sözcüğünün çoğuludur. (Etimoloji Türkce Sözlük) Sadece TCK 198. maddede kullanılan “evrak” kelimesi gerçek anlamda Arapçadan gelen anlamı ile eş kullanılmıştır. Kanun koyucun yasa metnindeki korunan hukuki yarar “evrak” dır. Görüldüğü üzere kanun metnindeki “belge” kelimesinin karşılığı “evrak” olmadığı gibi belge her durumda bir kağıt da değildir. Kanunlar yorumlanırken kelimenin anlamının açık olduğu ve çelişkinin veya muğlaklığın olmadığı durumlarda kanun metninde kullanılan kelimeler neyi düzenliyorsa o anlam anlaşılır. Yorumla kanunda düzenlenirken kullanılan bir kelime anlamı dışına çıkarılamaz. Nitekim Roma hukukundan bugüne uyguladığımız ”Benignus leges interpretande sunt,quo voluntas earum conservatur” (kanunlar düzenleniş amaçlarına uygun olarak yorumlanır) - Yazının okunabilir olması : Belgenin düzenleniş amacını anlayabilecek bir düşünceyi yansıtması ve bu nedenle delil değeri taşıması nedeniyle, okunabilir olması gerekir. Anlam verilemeyen harf ve kelimelerin bir araya getirilmesi ile belge vasfı kazandırmaz. Ancak yasalar bazen belgelerin belirli bir şekil belirlemiş ise bu şekle uyulmaması o yasada belirlen en belge vasfını kazandırmaz. B-) Hukuki Değer Taşıyan Bir İçeriğinin Bulunması; Bir yazının belge olarak kabul edilebilmesi için; hukuken korunmaya değer bir içeriğinin bulunması gerekir. Yoksa, hukuki bir değeri bulunmayan yazının belge değeri yoktur. Belgenin belirli bir düşünce veya olayın aktarımını ya da bir hukuki ilişkinin varlığı ya da yokluğunu gösterme gibi bir irade beyanını içermesi halinde hukuken korunduğu, delil niteliğinin bulunduğu kabul edilir. C-)Düzenleyenin Bilinmesi; Bir yazının belge olarak kabul edilebilmesi için, kim tarafından düzenlendiğinin belli olması gerekir. Kim tarafından düzenlediği bilinmeyen yazıların belge niteliği bulunmamaktadır. Yazının kim tarafından düzenleyenin bilinmesi o yazı ile yazan arasında fiili bağlantıyı sağlayan bir bağın olması gerekir, bu, düzenleyen kişinin adının ... içinde yazılması ile veya imza, remz, işaret gibi diğer bir unsur sayesinde gerçekleştirilebilir. SGK İşe Giriş Bildirimlerinin “Belge” vasfını sağlayan yasal düzenlemeler; Bir belgenin hukuki bir belge olmasını sağlayan belgenin kimin tarafından düzenlendiğini gösteren imza unsurudur. İmza ile belgenin kimin tarafından düzenlendiğinin belirleyen imza bulunan akitlerin oluşmaya başladığı yıllardan beri süren uzun yıllardır kabul edilmiş bir uygulamadır. Bu imzalı belge hukuki işlemlerde yasal sorumluluk yükleme için en önemli delil kabul edilmektedir. Gelişen dijital dünyada şahıslar arasında, şahıslar ile devlet arasında ve bankacılık sistemlerinde yapılan işlemlerin güvenliğini sağlamak amaçlı elektronik imzanın ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Elektronik imzanın hukuki anlamda bir belgede sonuç doğuracak bir hukuki işlem olabilmesi için bu imzanın belli bir kişiye izafe edilebilmesi gerekir. Nitekim gelişen elektronik çağın zorunlu sonucu ortaya çıkan E-İmza’nın hukuk dünyamızda sonuç doğurucu yasal düzenlemeler ve yargı kararları uygulanmaya başlamıştır. Bu kapsamda elektronik imzanın bir zorunluluk olarak ortaya çıkması bir çok ülkenin Elektronik imza mevzuatında ve Avrupa Parlamentosunun 1993/93/AT sayılı direktifinde tanımlanmıştır. Buna göre elektronik imza “başka bir elektronik veriye eklenen veya onunla mantıksal bağlantısı bulunan ve kimlik doğrulama amacıyla kullanılan elektronik veri” şeklinde tanımlanmaktadır. Avrupa hukuk sistemine uyum amacı ile 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu 3/b maddesinde de benzer bir düzenleme ile elektronik imzayı “başka bir elektronik veriye eklenen veya elektronik veriyle mantıksal bağlantısı bulunan ve kimlik doğrulama amacıyla kullanılan elektronik veri” şeklinde tanımlanmıştır. Aynı şekilde 15.01.2004 tarih ve 5070 sayılı elektronik imza kanununda güvenli elektronik imzanın hukukî sonucu ve uygulama alanını düzenleyen 5070 sayılı kanun 5 mad. ”Güvenli elektronik imza, elle atılan imza ile aynı hukukî sonucu doğurur“ şeklinde yasal düzenleme getirmiştir. HMK madde 199’da “belge”, uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli yazılı veya basılı ..., senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcılar olarak tanımlanmıştır. Görüldüğü üzere maddede elektronik veriler belge olarak kabul edilmiştir. HMK 205/2.maddede ise güvenli elektronik imzalı belgelerin senet olarak kabul edildiği belirtilmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 38/A maddesine “kanunlarda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, dosyalar güvenli elektronik imza kullanılarak UYAP’tan incelenebilir ve her türlü ceza muhakemesi işlemi yapılabilir” hükmü getirilerek kanunun güvenli elektronik imzalı belgelere verdiği değer gösterilmiştir. Maddenin 5.fıkrasında elektronik imzalı belgenin elle atılan imzalı belgeyle çelişmesi durumunda güvenli elektronik imzalı belge geçerli kabul edilir, denilerek elektronik imzalı belgelere üstünlük tanınmıştır. İcra İflas Kanunu’nun (İİK), 8/A maddesinde güvenli elektronik imzalı belgelerin elle atılan imzalı belgeler gibi olduğu düzenlenmiştir. Türk Ticaret Kanunu’nda (TTK) tacirler arasındaki bazı işlemlerin güvenli elektronik imza vasıtasıyla kayıtlı elektronik posta (KEP) sistemiyle yapılacağı düzenlenmiş ve bu verilere belge vasfı verilmiştir. Yine TTK’ya göre tacirler güvenli elektronik imza vasıtasıyla e-fatura düzenleyebilmektedirler. Diğer yandan tacirler güvenli elektronik imza ve zaman damgası vasıtasıyla e-defter tutmakta ve bu defterler denetlenmektedir. Yine elektronik ortamda şirket toplantısı yapılabilmesi de yeni TTK’nın güvenli elektronik imzaya verdiği değeri gösteren faktörlerden birisidir. Nitekim e-toplantıya katılan üyeler güvenli elektronik imza vasıtasıyla oylamalara katılmaktadırlar. Vergi Usul Kanunu’nda ise elektronik defter ve elektronik faturalarla ilgili düzenleme yapılmış olup Maliye Bakanlığı’nın çıkarmış olduğu tebliğlerde bu belgelerin güvenli elektronik imza ile imzalanmaları düzenlenmiştir. 6572 sayılı kanunla Aralık 2014’te Noterlik Kanunu’na eklenen 198/A maddesiyle noterlik işlemlerinin güvenli elektronik imza kullanılarak elektronik ortamda da yapılabileceği düzenlenmiştir. Aile Hekimleri Kanunu’nun (AHK), 5.maddenin 3.fıkrasında elektronik ortamda tutulan kayıtlar resmi evrak niteliğindedir. Kanunlarda düzenlenen e-belge ve e-imza ile ilgili düzenlemelerin Yargı mercilerince yasal koruması olduğunu düzenleyen kararlar vardır.Bu kapsamda Yargıtay Ceza Genel Kurulu da e-imzanın elektronik belgeye belge vasfını kazandırdığına dair kararı. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2016/1065 E. , 2017/27 K. 24.01.2017 tarih ve sayılı kararında;Yargıtay Cumhuriyet Savcılığının yaptığı elektronik ortamda hazırlanmış belgede “elektronik imza olmaması”nın belge vasfı kazındırmayacağı şeklinde kararında da tartışılıp Ceza Genel Kurul Kararında açıklandığı üzere; “5070 Sayılı Kanunun 22. maddesi ile Türk Borçlar Kanununa yapılan atıf ile güvenli elektronik imzaların elle atılan imza ile aynı ispat gücünü haiz olduğu kabul edilmiştir. Bu bilgiler ışığında somut olayda elektronik imzanın da bulunmaması nedeniyle ortada bir belgenin varlığından söz edilemeyeceğinden, sanıkların unsurları oluşmayan kamu görevlisinin resmi belgede sahteciliği suçundan beraatlerine karar verilmesi gerekmektedir" düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. Yargıtay Ceza Genel Kurulu yaptığı inceleme sonunda; “Uyuşmazlığın isabetli bir şekilde çözümlenebilmesi için elektronik imzasız olarak e-posta yoluyla gönderilen ödeme listelerinin, resmi belgede sahtecilik suçunun konusunu oluşturan "belge" niteliğinde kabul edilip edilemeyeceğinin belirlenmesi gerekmektedir. Elektronik belge, elektronik ortamda sayısal olarak kodlanmış bulunan elektronik verileri ifade etmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 199. maddesinde de uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli elektronik ortamdaki verilerin belge olduğu belirtilmiştir. Elektronik imza ise, fiziki ortamda bulunmayan dolayısıyla el yazısı ile imza atmanın fiilen imkânsız olduğu durumlarda, sanal (elektronik) ortamda bulunan belgenin doğruluğunu, bütünlüğünü koruyan ve beyan sahibinin bu belgenin içeriğini kabul edip onayladığını belirtmesine, diğer bir ifade ile imzalamasına imkân tanıyan bir teknik terim olup el yazısı ile imzanın elektronik ortamdaki karşılığıdır. Bu anlamda elektronik imza, ıslak imzanın istisnası olmayıp alternatifidir. E-imza sahibinin imza doğrulama verisinin ve kimlik bilgilerini birbirine bağlayan elektronik kayıt yani elektronik sertifikanın da yer almasıyla e-belge hukuken sonuç doğurmaya elverişli belge niteliğini kazanacaktır. (Belgelerde Sahtecilik Suçları, Kubilay Taşdemir, Ankara, 2013, s.294-295)” Bilişim sistemindeki veriler bakımından belgede sahtecilik hükümlerinin uygulanması halihazırdaki mevzuatla sadece güvenli elektronik imzalı e-belgeler bakımından mümkündür. Nitekim yukarıda değinildiği üzere birçok özel kanunda güvenli elektronik imzalar muteber kabul edilerek ıslak imzalı belgelerle çelişmeleri durumunda bu belgelerin geçerli kabul edilecekleri vurgulanmıştır. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunun nunun 8 maddesi son cümlesine göre Sigortalı işe giriş bildirgesinin şekli ve içeriği, bildirgenin verilme yöntemleri ve bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usûl ve esaslar, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceğini belirtmiştir. 12 mayıs2010 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği İşe giriş bildirimlerinin nasıl yapılacağını düzenlemiştir. Yönetmeliğin 6 maddesi “Sosyal sigorta işlemlerine ilişkin kayıtların elektronik ortamda tutulması esastır.“ Bu yönetmelikle SGK işe giriş bildirgelerin nasıl yapılacağı düzenlemesine göre; SGK işe giriş bildirgesi SGK’nın ilgili elektronik sayfasından yapılabilmektedir. Eskisi gibi, belgelerin fiziken bir kağıda doldurulup SGK’ya gönderilmesi gibi işlemlere gerek olmayan işe giriş bildirimleri SGK kanunu göre tamamen güvenli elektronik ortamda yapılmaktadır. İşe giriş bildirimleri için Sosyal Güvenlik Kurumu eloktronik güvenli hesabından giriş yapılır.Ancak bu sistemi kullanabilmek için öncelikle e-devlet şifresi olmak gerekir.Sisteme giriş T.C kimlik numarası ve e-devlet şifresi ile giriş yapıldıktan sonra e-devlet portalı güvenliği ve bilgileri teyit edilmiş şahsa ilişkin bilgileri onayladığı takdirde ancak “İşe Giriş Bildirgesi” butonuna tıklanarak personel işe giriş bildirgesinin yapılacağı asıl ekrana ulaşılır. Bu sayfada doğru ve eksiksiz doldurulan bilgiler sonunda son adım olarak “İşe giriş bildirgesini onaylamak için buraya basınız.” butonu ile çalışan işe giriş bildirgesi yapılmış olacaktır. Görüldüğü üzere yetkili kurumların güvenli elektronik ortamda bulunan ve güvenli e-imza ile imzalanan,bir hukuki sonuç doğuran yazılardan oluşan “e-belge”ile fiziki anlamda bir “kağıda” yazılmış belge arasında TCK ve diğer kanunlara göre belge vasfı açısından herhangi bir fark yoktur.Bu şekilde oluşan e-belgeler de sahtecilik suçunun konusudur. Dairemiz çoğunluğunun e-belge ile yazılan hukuki sonuç doğuran belgelerle “yalan beyanda bulunmak suçu olamayacağına dair kısaca açıklamak gerekirse; TCK 206 maddesinde düzenlenen “Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan”suçu; Bir resmi belgeyi düzenlemek yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunma suçu unsurları 1-Suç ancak bir “resmi belge”düzenleme anında olmalıdır. 2-Bu resmi belgeyi düzenleyebilecek bir kamu görevlisine yönelik olmalıdır. SGK işe elektronik ortamda yapılan e-bildirge ile giriş bildiriminde TCK 206 maddesindeki aranan unsurlardan hiç biri bulunmamaktadır. 1-Resmi belge düzenlenirken suç gerçekleşmemektedir. Nitekim dairemiz çoğunluğu belge fiziken bir kağıda yazılmış olan belgede gerçekleşmiş olsa bile TCK 207 maddede düzenlenen “özel belgede sahtecilik”suçu olduğunu kabul ederek belgenin resmi belge olmadığını ve yalan beyanda bulunmada aranan birinci unsurun bulunmadığını kabul etmektedir. 2-TCK 206 maddesi ancak bir kamu görevlisine yönelik olmalıdır.SGK elektronik ortamda yapılan e-bildirgede muhatap bir kamu görevlisi değil belirli güvenlik sağlanmış dijital elektronik bir ortamdır.Elektronik sayfayı bir yapay zeka sahibi bir kamu görevlisi kabul eden bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. SGK portalına yapılan sahte işe giriş bildiriminin ve TCK 207 maddesi uygunluğu; Özel belgede sahtecilik Madde 207- (1) Bir özel belgeyi sahte olarak düzenleyen veya gerçek bir özel belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren ve kullanan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bir sahte özel belgeyi bu özelliğini bilerek kullanan kişi de yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. 5237 sayılı TCK 207 maddesinde düzenlenen "Özel belgede sahtecilik" Maddenin birinci fıkrası; -Bir özel belgeyi- Herhangi bir kişi tarafından düzenlenmiş bir belge olmalıdır.Güvenli elektronik ortamda hazırlanarak kamusal güvenlik sağlanan elektronik belgenin yasalar tarafından belge olarak kabul edildiğine dair yukarıda ayrıntılı açıklama yapıldığından burada TCK 207 anlamında işe giriş belgesinin yasada belirtilen belge olduğunu belirtmekle yetinelim. -sahte olarak düzenleyen- Burada özel belgede sahtecelik suçunun seçimlik hareketinin birinsinin düzenlendiği eylem açıklanmaktadır.Madde gerekçesine göre bu husus "Özel belge esasında mevcut olmadığı hâlde, mevcutmuş gibi sahte olarak üretilmektedir." şeklinde açıklanmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken husus işe giriş bildirimi yapılmadan önce SGK portalında çalışanın lehine mali ve sosyal haklar doğuran herhangi bir belge yoktur.SGK güvenli elektronik portalına girme yetkisi verilen mükellef gerçekte olmayan bir belgeyi elektronik ortamda oluşturarak kamusal güvenliği olan kurum kayıtlarında çalışan biri gibi gösterilen bir belge oluşturulmaktadır.Gerçekte olmayan bir belge varmış gibi düzenlenmektedir. -veya gerçek bir özel belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren- Burada özel belgede sahtecilik eyleminin seçimlik hareketinden ikincisi düzenlenmektedir. Madde gerekçesinde "Suç, gerçek bir özel belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmek suretiyle de işlenebilir. Bu seçimlik hareketle, esasında mevcut olan özel belge üzerinde silmek veya ilaveler yapmak suretiyle değişiklik yapılmakta­dır. Mevcut olan özel belge üzerinde sahtecilikten söz edebilmek için, yapı­lan değişikliğin aldatıcı nitelikte olması gerekir." Burada önceden bir belgenin var olması ve bu belge üzerinde başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmelidir. Burada tanımlanan eylemde ilk defa kuruma yapılan işe giriş bildiriminde yapıldıktan sonra yapılan bu bildirim üzerinde başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmiş olması halinde suç gerçekleşir. -ve kullanan- Madde gerekçesinde kullanma eylemi "Söz konusu suçun tamamlanabilmesi için, bu iki seçimlik hareketten birinin gerçekleşmesinin yanı sıra, düzenlenen sahte belgenin kullanılması gerekir." "Suçun oluşması için, bir unsur olarak kullanmanın gerçekleşmesi ge­rekir. Kullanmadan maksat, bu sahte belgenin herhangi bir hukukî ilişkide veya herhangi bir hukukî işlem tesisinde dikkate alınmasını sağlamaya ça­lışmaktır."şeklinde açıklanmaktadır. İşe giriş bildirimin hazırlanışı ve kazandırdığı SGK hakları bakımından işe giriş bildirimini hazırlayan bildirimi yapmakla yükümlü olan mükellef ve ortaya çıkan sosyal güvenlik haklarını kullanan kişi açısından kullanma ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bildirimi yapmakla yükümlü olan iş veren veya temsilcisi SGK kendisine sağladığı güvenli elektronip portalına girme yetkisi ile hazırladığı elektronik belge tamamlanıp e-imza ile imzaladıktan sonra SGK kayıtlarında geçerli sonuç doğuran bir belge ortaya çıkarmaktadır.Bu durumda bildirimi yapan yükümlü gerçekte var olmayan bir belgeyi kamu güveni sağlanmış bir belge haline getirerek belge mükellef açısından kullanma eylemi tamamlanmış olur. Lehine işe giriş bildirimi yapılan gerçekte iş yerinde çalışmadığı halde çalışıyormuş gibi görünen çalışan SGK haklarını lehine kullanmaya başladığı andan itibaren çalışan açısından kullanma eylemi gerçekleşir.Burada klasik olarak eylemin çalışanın SGK sağladığı sağlık yardımından kullanması şeklinde sıklıkla görülmektedir.Eylemin hiç bir sağlık kurumunda kullanılmasa bile en azından emeklilik prim günü hesaplamada çalışanın lehine doğurduğu sonuçlar dikkate alındığında elektronik belgenin hazırlandığı gün itibarı ile belgenin kullanıldığı kabul edilmesi kanaatindeyim. - bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Maddenin ikinci fıkrası açıklaması. 2-Bir sahte özel belgeyi bu özelliğini bilerek kullanan kişi de yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. Madde gerekçesinde "Maddenin ikinci fıkrasında, başkaları tarafından sahte olarak düzen­lenmiş olan bir özel belgenin kullanılması, suç olarak tanımlanmıştır. Bu suçun oluşabilmesi için, kullanan kişinin, belgenin sahte olduğunu bilmesi gerekir. Yani bu suç, ancak doğrudan kastla işlenebilir."şeklinde açıklanmıştır. Sahte işe giriş bildiriminde bu madde ancak üçüncü kişiler olarak kabul edebileceğimiz lehine SGK hakları sağlanmış olan kişinin yasa gereği bu hakları kullanma hakkı olan eşi,annesi,babası ve çoçukları için uygulanma ihtimali vardır.Ancak madde metninde de açıklandığı üzere lehine hakları kullanan kişilerin işe giriş bildirimin sahte olarak yapılmış olduğunu gerçekte çalışmayan ancak çalışıyormuş gibi gösterilen bir kişi olduğunu bilmesi gerekir,yani bu suç kasıtla işlenebilen bir suçtur. Yukarıda açıklanan gerekçelerle güvenli elektronik ortamda düzenlenen SGK portalında elektronik belge olarak kamu güvenliği sağlanan ve yetkili herkes tarafından ulaşılıp çalışan sigortalının çalışma durumu,kapsamı ve sonuçları anlaşılabilen elektronik belge oluşturularak ,yapılan “işe giriş “bildiriminin, SGK da yasal güvence ile yapılan özel düzenleme ve diğer genel kanunlarda açıkça düzenlenmiş yasal düzenlemeler ve yukarıda anlatılan ayrıntılı karşı oy gerekçemize göre; elektronik ortamda yapılan e-bildirgenin yasalar tarafından “belge “vasfında kabul edilmesi gerektiği ve “işe giriş”belgesindeki sahteciliğin “özel belgede sahtecilik”suçu olacağından sayın çoğunluğun bu elektronik belgeninin fiziken bir kağıda yazılmadığı durumda yalan beyanda bulunma suçu olacağı hakkındaki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

Diğer kararlar (4)

(Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi, 2016/25386 E., 2019/8696 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Bu açıklamalar ışığında davaya konu ihtilaf incelendiğinde; davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan HMK'nun 205. Maddesinde;
(Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi         2016/25386 E.  ,  2019/8696 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü. K A R A R Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre yerinde olmayan bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı 15,20 TL. kalan harcın temyiz edenden alınmasına, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24/09/2019 gününde oyçokluğuyla karar verildi. MUHALEFET ŞERHİ Davacı tarafından delil olarak mahkemeye sunulan bono 25/03/2011 tarihinde tanzim edilmiş olup, vade tarihi ise 30/06/2011'dir. Bononun tanzim edildiği tarihte yürürlükte bulunan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 661. Maddesi "Poliçeyi kabul edene karşı açılacak davalar, vadenin geldiği tarihten üç yıl geçmekle müruruzamana uğrar." hükmünü ihtiva etmekte olup, benzer düzenlemeler, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun sırasıyla 749. ve 778. Maddelerinde de yer almaktadır. Bonoda bulunması gereken zorunlu unsurlar mülga TTK.'nun 688. maddesinde sayılmış, 689. maddede ise, zorunlu unsurları taşımayan bir senedin bono sayılamayacağı belirtilmiştir. Yargıtay'ın yerleşik uygulamalarında, Yasada belirtilen zorunlu unsurları taşımadığı için bono vasfını taşımayan senedin adi senet hükmünde olduğu, ancak, zamanaşımına uğramış bononun ise, HMK'nun 202. Maddesi anlamında (yazılı) delil başlangıcı olduğu, bu nedenle zamanaşımına uğrayan bonodan kaynaklanan alacaklar nedeniyle tanık dinlenebileceği, bono hamilinin davasını tanıkla ispatlayabileceği kabul edilmektedir. Ancak bu kabulün yasal ve hukuki bir gerekçesi de bulunmamaktadır. Düzenleyen tarafından içeriğine itiraz edilmeyen, ancak zamanaşımına uğramış bir bonoda meşru hamil, senedin bono vasfını kaybetmesinden dolayı, sadece takip hukukunun kendisine sağladığı hakları ve kolaylıkları kaybeder. Bunun dışında, bononun içeriğine konu alacak hakkı, genel zamanaşımı süresine kadar devam eder. Aksinin kabulü, daha kuvvetli bir senet olan bonoyu, daha az kuvvetli adi senede karşı daha zayıf bir yazılı belge haline getirir. Bu açıklamalar ışığında davaya konu ihtilaf incelendiğinde; davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan HMK'nun 205. Maddesinde; "Mahkeme huzurunda ikrar olunan veya mahkemece inkar edenden sadır olduğu kabul edilen adi senetler, aksi ispat edilmedikçe kesin delil sayılırlar." denilmektedir. Bu maddeye istinaden, davacının mahkemeye sunduğu belge (zamanaşımına uğramış bono) kesin delil niteliğindedir ve davacı, bu belge ile davasını kesin bir delille kanıtlamıştır. Aksini ispat külfeti ise davalıdadır. Buna rağmen mahkemece "...Karz ilişkisinde paranın ödünç olarak verildiği hususunu davacı tarafın ispat etmesi gerekir. Davacı tarafça paranın ödünç olarak davalı tarafa verildiği hususunda herhangi bir yazılı belge sunulmamıştır..." şeklindeki gerekçeyle davanın reddine karar verilmiş olması hatalıdır. Davacı tarafça sunulan belgeye göre ispat yükü davalı taraftadır. Kararın bu nedenle bozulması gerektiği kanaatindeyim. Bu nedenle, kararın onanması yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
11. Hukuk Dairesi, 2017/3500 E., 2019/682 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTİCARET MAHKEMESİ
tam metni aç
HMK 205/1 madde uyarınca, imzası inkar edilmeyen belge aksi kanıtlanmadığı sürece kesin delil niteliğindedir.
11. Hukuk Dairesi         2017/3500 E.  ,  2019/682 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ TÜRK MİLLETİ ADINA Taraflar arasında görülen davada ... .... Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 27/01/2016 tarih ve 2010/143-2016/... sayılı kararın Yargıtayca incelenmesinin davacı vekili tarafından istenildiği ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, taraflar arasında imzalanan 29.....2008 ve 03.11.2008 tarihli protokoller ile, davacının.... Özel Eğitim Taah.Turiz. Ltd. Şti.'de bulunan 1/... hissesinin alım-satımı ve aynı şirketin işletiminde olan dinlenme tesislerinin .../06/2009 tarihine kadar davacının işletiminde kalacağı hususunda anlaştıklarını, davacının protokoller ile üzerine düşen yükümü eksiksiz bir şekilde yerine getirmesine rağmen davacıya ödenmesi gereken alım-satım bedelinden 550.000,00 TL ödenmediğini ve davacıyı işletmeye sokmayarak buradan elde edeceği geliri almasını engellediklerini, ihtarname keşide edilmesine rağmen sonuç alınamadığını ileri sürerek davalıların ödemesi gereken alım satım bedelinden şimdilik 8.000 TL'nin ve dinlenme tesislerinin işletme hakkının verilmemesinden kaynaklanan zarar nedeniyle şimdilik ....000 TL nin ticari faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı ... vekili, davacının mevcut 4.000 hisseden ....000 hissesini 50.000,00 TL karşılığında ... 1 Noterliğinin 03/11/2008 tarih ve 17805 yevmiye sayılı sözleşme ile davalıya devrettiğini, devir bedelinin banka aracılığıyla ödendiğini, 03/11/2008 tarihli protokolde davacının davalı adına hareket etmeye yetkili olacağına dair ibare bulunsa bile devirden sonra ortaklar tarafından alınan karar gereği bu taahhüdün kabul görmediğini, davacının şirkette hissesi kalmadığından müdürlük yetkisinin iptal edildiğini, kararın ortaklarca müştereken alındığını savunarak davanın reddini istemiştir. Davalı ... vekili, dinlenme tesislerinin .../06/2009 tarihine kadar işletilmesi konusunda herhangi bir taahhüt verilmediğini, davacıya sadece temsil yetkisi verildiğini, gelir kaybına uğramasının söz konusu olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, 29.....2008 tarihli protokolde alıcı olarak dava dışı... ve davalı ...’in imzasının bulunduğu, diğer davalının şahit olarak protokolü imzaladığı, resmi sözleşmenin taraflarının farklı olduğu, bu nedenle 29.....2008 tarihli protokole itibar edilmediği, resmi olarak noterde yapılan sözleşmede hisse devir bedelinin nakten ve tam olarak alındığının yazılı olduğu, resmi belgenin aksinin davacı tarafından ispatlanamadığı, hisse devir bedeline yönelik alacak talebinin reddi gerektiği, dinlenme tesislerinin işletmesinin davacıya devredilmemesi nedeniyle uğranılan zarar istemine ilişkin yapılan yargılamada, 29.....2008 tarihli protokolun geçersiz olduğu, 29.....2008 ve 03.11.2008 tarihli protokollerde işletme devrine ilişkin bir hüküm bulunmadığı, söz konusu işletmenin davaya konu şirkete ait olduğu ve protokol tarihi itibarıyla protokol taraflarının tek başlarına imza ile şirketi temsil ve ilzama yetkili olmadıkları, davacı tarafın iddiasını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir. Dava, limited şirket hisse devir bedeli alacağı ile şirkete ait dinlenme tesisinin işletme hakkının verilmediği iddiasına dayalı alacak istemine ilişkindir. 1-Davacı 03.11.2008 tarihli adi yazılı protokole dayanarak hisse devir bakiye bedelinin ödenmediğini iddia etmiş, mahkemece, hisse devrine ilişkin noterde yapılan sözleşmede hisse devir bedelinin nakten ve tam olarak alındığının yazılı olduğu, resmi belgenin aksinin davacı tarafından ispatlanamadığı gerekçesiyle alacak talebinin reddine karar verilmiştir. HMK 205/1 madde uyarınca, imzası inkar edilmeyen belge aksi kanıtlanmadığı sürece kesin delil niteliğindedir. Noter devir sözleşmesinden sonra yapılan 03.11.2008 tarihli adi yazılı sözleşme ile taraflar borçların ileri tarihlerde ödenmesi yönünde anlaşmaya varmış olup, davacı iddiasını bu belgeye de dayandırmıştır. Aksi inkar edilmeyen belge davalı bakımından bağlayıcı olup, noter sözleşmesindeki bedelde muvazaa iddiası, bahsi geçen yazılı belge ile ispat edilmiş sayılır. Bu nedenle, hisse devir bakiye bedeline yönelik araştırmanın, 03.11.2008 tarihli protokol hükümleri de dikkate alınarak yapılması gerekir. ...-Ayrıca, mahkemece, dinlenme tesisine yönelik işletme hakkının verilmediği iddiasına dayalı alacak istemi, adi yazılı protokolde işletme devrine ilişkin bir hüküm bulunmadığı, işletmenin şirkete ait olup, protokol tarihi itibarıyla taraflarının tek başlarına şirketi temsil ve ilzama yetkili olmadıkları, iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiştir. 03.11.2008 tarihli protokol hükümleri incelendiğinde, davalıların devir aldıkları şirket hissesiyle ilgili kendi adlarına hareket etmeye davacıyı yetkili kıldıkları, davalıların ....06.2009 tarihinde işletmeyi geri alacakları, bu süre içindeki doğacak amme ve .... şahıs borçlarının davacı tarafından ödeneceği yazılıdır. Maddenin yazım biçimi dikkate alındığında, borçlardan sorumlu davacının işletmenin gelirinden de istifade etmesi hayatın olağanıdır. Tarafların protokol maddesini düzenleme amacının, dinlenme tesisinin belirli bir süre için işletilmesini davacıya bırakmak olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, dosya içinde bulunan ticaret sicil kayıtlarına göre protokol tarihinde davalılar şirketi tek başlarına temsil ve ilzama yetkili bulunmamaktır. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğine, şirkete ait dinlenme tesisinin belirli süre için davacıya bırakılmasına ilişkin düzenleme, tasarruf işlemi olarak geçersiz olsa dahi bir taahhüt işlemi olarak geçerlidir. Bu nedenlerle, hisse devir bakiye bedel alacağına ilişkin talep yönünden taraflar arasındaki 03.11.2008 tarihli adi yazılı sözleşme hükümlerinin de dikkate alınarak inceleme yapılması, şirkete ait işletmenin belirli süre için davacıya bırakılmasına ilişkin protokol maddesinin tasarruf işlemi olarak geçersiz olsa dahi taahhüt işlemi olarak geçerli olduğu dikkate alınarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir. ...-Bozma sebep ve şekline göre davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir. SONUÇ: Yukarıda (1) ve (...) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, (...) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin diğer itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz edene iadesine, .../01/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/94 E., 2018/512 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varFikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Hukukumuzda kesin deliller sınırlı olup bunlar, senet (HMK. m.205), yemin (HMK.
Hukuk Genel Kurulu         2017/94 E.  ,  2018/512 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi ## Taraflar arasında görülen “faydalı modelden doğan haklara tecavüzün önlenmesi ile maddi ve manevi tazminat” istemine ilişkin asıl dava ile “faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü ve sicilden terkini” istemine ilişkin karşı davadan dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesince asıl davanın reddine, karşı davanın kabulüne dair verilen 23.01.2013 gün, 2011/72 E., 2013/8 K. sayılı kararın temyizen incelenmesinin davacı-karşı davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 11.12.2013 gün, 2013/6619 E., 2013/22590 K. sayılı sayılı kararı ile: “...Davacı-karşı davada davalı vekili asıl davada, davacının TR 2005 00541 Y sayılı faydalı model belgesine sahip olduğunu, davalının bu belgeye konu ürünü izinsiz olarak üretip sattığını ileri sürerek, faydalı modelden doğan haklara tecavüzün durdurulmasına ve giderilmesine, tecavüzde kullanılan araçlara el konulmasına, 1.000,00 TL maddi, 10.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı-karşı davada davacı vekili, 551 sayılı KHK hükümlerine göre davacının faydalı model belgesinin yeni olmadığını savunarak, asıl davanın reddine, karşı davasında ise TR 2005 00541 Y sayılı faydalı model belgesinin hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre, 18.10.1977 tarihli US4054194 sayılı ABD patent belgesine göre, “çelik karkas üzerine oturtulmuş dayanıklı plastik malzemeden üretilen beton mikserleri tahliye oluğunun” başvurunun esasını oluşturduğu, gerek içerik gerekse görsel sunumunun davacıya ait dava konusu olan TR 2005 00541 sayılı faydalı model belgesine konu buluşla aynı olduğu, bu belge karşısında davacı faydalı modelinin yeni olmadığı ve KHK'nın 165. maddesi uyarınca hükümsüz kılınması gerektiği, hükümsüzlük kararları geriye etkili olarak doğacağı için davalının eyleminin faydalı modelden doğan hakkın ihlali olarak nitelenemeyeceği gerekçesiyle, asıl davanın reddine, karşı davanın kabulüne, davacı adına tescilli TR 2005 00541 Y sayılı faydalı model belgesinin hükümsüzlüğüne karar verilmiştir. Kararı, davacı-karşı davada davalı vekili temyiz etmiştir. 1- Asıl dava, 551 Sayılı KHK hükümleri uyarınca faydalı modelden doğan hakka tecavüzün men ve önlenmesi ile maddi ve manevi tazminat istemlerine; karşı dava ise, faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü istemine ilişkin olup, yukarıdaki özetten de anlaşılacağı üzere mahkemece asıl davanın reddine, karşı davanın kabulü ile davacı-karşı davalı adına tescilli faydalı model belgesinin hükümsüzlüğüne karar verilmiştir. Daha önce davalı- karşı davacı tarafından davacı- karşı davalı aleyhine TR 2005/00541 Y sayılı faydalı model belgesinin yenilik unsurundan yoksun olduğu ileri sürülerek, dava konusu faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü talebiyle açılan davada Ankara 4. Fikri Ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin 03/02/2010 tarihli 2008/158 Esas 2010/24 Karar sayılı ilamıyla dava konusu faydalı modelin yeni olmadığının iddiayı ileri süren tarafından ispat edilmesi gerekirken bu konuda kanıt sunulamadığı, davanın ispatlanamadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiş, kararın taraflarca süresi içerisinde temyiz edilmemesiyle hüküm kesinleşmiştir. Somut olayda davalı- karşı davacı tarafından karşı davada yine davacı- karşı davalı adına tescilli TR 2005/00541 Y sayılı faydalı model belgesinin yenilik unsurundan yoksun olduğu ileri sürülerek, dava konusu faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü istenmektedir. Tarafları, dava konusu ve dava sebebi aynı olan kesinleşmiş karar, sonradan açılan dava için kesin hüküm teşkil eder. Gerek maddi, gerek şekli anlamda kesin hüküm dava şartlarından olmakla, hakim tarafından kendiliğinden gözetilir ve varlığı saptandığı takdirde kesin hükmün varlığı nedeniyle davanın reddi gerekir. Bu suretle, karşı dava yönünden, taraflar arasında kesin hükmün bulunduğu gözetilerek, faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü davasının kesin hüküm nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle karşı davanın kabulüyle, davacı-karşı davalı adına tescilli faydalı model belgesinin hükümsüzlüğüne karar verilmesi doğru olmamıştır. 2- Yiğitler Beton Kum Çakıl Hafriyat Nakliy San. ve Tic. Ltd. Şti. tarafından eldeki davanın davacı- karşı davalısı olan Sedesan Otom. Ve Yedek Parça İmal. İhr. San. ve Tic. A.Ş. aleyhine TR 2005/00541 Y sayılı faydalı model belgesinin yenilik unsurundan yoksun olduğu ileri sürülerek, dava konusu faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü talebiyle açılan davada ise Ankara 1. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin 06/11/2012 tarihli 2011/116 Esas 2012/168 Karar sayılı ilamıyla davanın kabulüne TR 2005/00541 Y sayılı faydalı model belgesinin hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine karar verildiği kararın henüz kesinleşmediği anlaşılmaktadır. Bu sebeple, asıl dava yönünden de yukarıda açık unvanı gösterilen dava dışı şirket ile davacı- karşı davalı arasında görülen faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü davasının sonucunun beklenerek bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiştir. 3- Ayrıca, tarafların unvanlarının gerekçeli karar başlığında yanlış gösterilmesi yerinde olmamış, kararın bu nedenle de bozulmasına karar vermek gerekmiştir...” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan, dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Asıl dava, faydalı model belgesinden doğan haklara tecavüzün önlenmesi ile maddi ve manevi tazminat; karşı dava ise faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü ile sicilden terkini istemlerine ilişkindir. Davacı-karşı davalı vekili, müvekkili şirketin "beton mikserleri tahliye oluğu" nun üreticisi olduğunu ve TR 2005 00541 Y sayılı faydalı model belgesinin bulunduğunu, faydalı modele konu olan ürünün davalı şirketçe izinsiz olarak üretildiği ve satıldığı bilgisini edindiklerini, yapılan suç duyurusu üzerine davalı şirketin işyerine gidilerek davalı şirketin faydalı model belgesine konu olan ürünü ürettiğinin ve sattığının tespit edildiğini, faydalı model belgesinin sahibi olan müvekkili şirketin haklarının ihlali nedeniyle gördüğü zarar karşılanacağı yerde, davalı tarafından bu ürünün üretimi ve satışı yapılmaya devam edilerek müvekkilinin haklarının ihlal edilmiş olduğunu, bu ihlalin devam ettiğini, davalı şirketin faydalı modele konu olan (beton mikserleri tahliye oluğu) ürününün yenilik içermediğine yönelik iddiasıyla önce İstanbul Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nde dava açtığını, yetkisizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği Ankara 2. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nin 2008/66 E., 2008/90 K. sayılı kararıyla davanın açılmamış sayılmasına karar verildiğini, bunun üzerine davalı şirketin bu kez Ankara 4. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nin 2008/158 E. sayılı dosyasında yeniden dava açtığını, ancak bu davada da müvekkilinin patent hakkının aksini gösteren herhangi bir kanıt sunmadığını, teknik açıklama da yapılmadığını, nitekim yapılan yargılama sonucunda Ankara 4. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nin 2008/158 E., 2010/24 K. sayılı 03.02.2010 tarihli kararıyla davanın reddedildiğini, böylece davalı şirketin faydalı model belgesine konu ürünün üretim ve satışını yapmasının müvekkilinin patent hakkına tecavüz oluşturduğunun sabit olduğunu, her ne kadar davalı şirket yetkililerinin müvekkili şirketin patent haklarına yönelik ihlaliyle ilgili olarak Düzce Asliye Ceza Mahkemesince beraat kararı verilmişse de, kararın gerekçesinde patent hakkına tecavüzün gerçekleştiği, ancak bu fiile kanun hükmünde kararname ile ceza öngörülemeyeceği değerlendirmesine dayanılarak beraat kararı verilmiş olduğunu, bu kararı temyiz ettiklerini ve temyiz incelemesinin devam ettiğini ileri sürerek, müvekkilinin faydalı modelden doğan haklarına tecavüzün durdurulmasına ve giderilmesine, tecavüzde kullanılan araçlara el konulmasına, 1.000 TL maddi, 10.000 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; karşı davanın kesin hüküm nedeniyle reddini istemiştir. Davalı-karşı davacı vekili, Düzce 1. Asliye Ceza Mahkemesinde aleyhine açılan davanın beraat ile sonuçlandığını, 551 sayılı KHK hükümlerine göre davacının faydalı model belgesinin yeni olmadığını savunarak, asıl davanın reddine; karşı davasında ise TR 2005 00541 Y sayılı faydalı model belgesinin hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine karar verilmesini talep etmiştir. Yerel Mahkemece, 18.10.1977 tarihli US4054194 sayılı ABD patent belgesine göre, “çelik karkas üzerine oturtulmuş dayanıklı plastik malzemeden üretilen beton mikserleri tahliye oluğunun” başvurunun esasını oluşturduğu, gerek içerik gerekse görsel sunumunun davacıya ait dava konusu olan TR 2005 00541 Y sayılı faydalı model belgesine konu buluşla aynı olduğu, bu belge karşısında davacı faydalı modelinin yeni olmadığı ve 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararname’nin (551 sayılı KHK) 165’inci maddesi uyarınca hükümsüz kılınması gerektiği, hükümsüzlük kararları geçmişe etkili olacağı için davalının eyleminin faydalı modelden doğan hakkın ihlali olarak nitelenemeyeceği gerekçesiyle, asıl davanın reddine, karşı davanın kabulü ile, davacı adına tescilli TR 2005 00541 Y sayılı faydalı model belgesinin hükümsüzlüğüne karar verilmiştir. Davacı-karşı davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Bozma kararına karşı yerel mahkemece ilk karardaki gerekçeler yanında mevcut davada karşı davacının aynı faydalı model belgesinin yeni olmadığı iddiasını somut bir maddi vakıaya ve delile dayandırdığı, ilk dosyada hiçbir delil ve maddi vakıa ileri sürülmeden yapılan yargılama sonucunda verilen şekli anlamdaki kesin hükmün, somut bir maddi vakıa ve delile dayalı olarak açılan davanın sonucunu etkileyebilecek güçte olmadığı, faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü davasını, 551 sayılı KHK’nin 130’uncu maddesi uyarınca menfaati olan herkes (rakip tacirler, üreticiler, vs.) açabileceği, Ankara 4. Fikri Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin 03.02.2010 tarihli 2008/158 E., 2010/24 K. sayılı kararında dayanılan maddi vakıalar ve deliller farklı olduğu için, tarafları başka olsa bile açılacak yeni davada kesin hüküm-güçlü delil engeliyle karşılaşmayacağı; Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin, bir başka kişinin, bir başka mahkemede, aynı davalı (bu dosyada karşı davalı) aleyhine açılan faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü davasının sonucunun beklenilmesi gerektiğini savunduğu, tarafları ve dayandıkları delilleri farklı olan kişiler yönünden açılan farklı davalarda, başka mahkemece yapılacak yargılama sonucunun beklenmesine gerek olmadığı, aksi hâlin HMK’nın 423. maddesindeki “Hukuki Dinlenilme ve Tarafların Eşitliği” ilkesine aykırılık teşkil ettiği, aynı delillerle hükümsüzlük istenilse bile, başka dosyada yapılacak eksik veya yetersiz savunmanın, yapılabilecek yanlış değerlendirme sonucuna razı olunmasının beklenmesinin yerinde olmadığı, bu nedenle, benzer iddialarla başkası tarafından aynı davalı aleyhine Ankara 1. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinde açılan davanın sonucunun beklenilmesi düşüncesine katılınmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı-karşı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: karşı dava yönünden, Ankara 4. Fikri Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin 03.02.2010 tarihli 2008/158 E., 2010/24 K. sayılı kararının taraflar arasında kesin hüküm teşkil edip etmediği; asıl dava yönünden ise dava dışı şirket ile davacı- karşı davalı arasında görülen faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü davasının sonucunun beklenmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Bilindiği üzere faydalı modellerin korunmasına ilişkin usul ve esaslar, 10.01.2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununda düzenlenmiş olsa da, olay tarihinde yürürlükte olan mülga 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümlerinin bu davaya uygulanması gerekmektedir. Hukuk sistemimizde buluşlar, diğer bir ifade ile patent hakları, 551 sayılı KHK uyarınca patent veya faydalı model belgesi verilerek korunur (Hukuk Genel Kurulunun 22.01.2014 gün, 2013/11-1830 E., 2014/31 K. sayılı ilâmı). Öncelikle belirtilmelidir ki, 551 sayılı KHK'nin 154’üncü maddesi uyarınca; anılan KHK'nin 156’ncı maddesi hükmüne göre yeni olan ve 10’uncu madde anlamında sanayide uygulanabilen buluşlar faydalı model korumasından yararlanabilir ve faydalı model belgesinde patentten farklı olarak buluşun, buluş basamağını aşması şart değildir. Açıklanan kapsamda verilen faydalı model belgesi, faydalı model hakkını kanıtlayan kamusal nitelikli bir belge olduğundan, 551 sayılı KHK’nin 164’üncü maddesi uyarınca; “Patent sahibine tanınan koruma, faydalı model belgesi sahibine de aynen tanınır.” ve 166’ncı maddesinde belirtildiği üzere, “Faydalı model belgelerine ilişkin açık hüküm bulunmadığı ve faydalı model belgelerinin özelliği ile çelişmediği takdirde, patentler için öngörülen hükümler, faydalı model belgeleri için de uygulanır.” Buna göre, 551 sayılı KHK’nin faydalı model belgesine ilişkin 153 ila 170. maddelerinde konuya ilişkin özel hüküm bulunmadığından, 551 sayılı KHK’nin patentten doğan hakka tecavüz sayılan fiilleri gösteren 136. maddesi ile hukuk davalarına ilişkin 137 ila 145. maddeleri faydalı model belgelerine de uygulanır. Buna göre faydalı model belgesi sahibi yönünden de 551 sayılı KHK’nin 136. maddesine göre; “…Aşağıda yazılı fiiller patentten doğan hakka tecavüz sayılır: a-Patent sahibinin izni olmaksızın buluş konusu ürünü kısmen veya tamamen üretme sonucu taklit etmek, b-Kısmen veya tamamen taklit suretiyle meydana getirildiğini bildiği veya bilmesi gerektiği halde, tecavüz yoluyla üretilen ürünleri satmak, dağıtmak veya bir başka şekilde ticaret alanına çıkarmak veya bu amaçlar için ithal etmek veya ticari amaçla elde bulundurmak veya uygulamaya koymak suretiyle kullanmak, c-Patent sahibinin izni olmaksızın buluş konusu olan usulü kullanmak veya buluş konusu usulle doğrudan doğruya elde edilen ürünleri satmak, dağıtmak veya bir başka şekilde ticaret alanına çıkarmak veya bu amaçlar için ithal etmek veya uygulamaya koymak suretiyle kullanmak; d-Patent sahibi tarafından sözleşmeye dayalı lisans veya zorunlu lisans yoluyla verilmiş hakları izinsiz genişletmek veya bu hakları üçüncü kişilere devir etmek, e-Bu maddenin 1 inci ila 4 üncü bentlerinde yazılı fillere iştirak veya yardım veya bunları teşvik etmek veya hangi şekil ve şartlarda olursa olsun bu fiillerin yapılmasını kolaylaştırmak, f-Kendisinde bulunan ve haksız olarak üretilen veya ticaret alanına çıkarılan eşyanın nereden alındığını veya nasıl sağlandığını bildirmekten kaçınmak. Patent bir ürünün yapılışına ait bir usul için alınmışsa, aynı nitelikleri taşıyan her ürün, patenti alınmış usule göre yapılmış sayılır Usule tecavüz etmeksizin ürünü ürettiğini iddia eden davalı bunu ispat etmekle yükümlüdür. Patent başvurusu bu Kanun Hükmünde Kararnamenin 55’inci maddesine göre yayınlandığı takdirde, başvuru sahibi, buluşa vaki tecavüzlerden dolayı hukuk ve ceza davası açmaya yetkilidir. Tecavüz eden başvurudan veya kapsamından haberdar edilmiş ise, başvurunun yayınlanmış olmasına bakılmaz. Tecavüz edenin kötü niyetli olduğuna mahkeme tarafından hükmolunursa, yayından önce de tecavüzün varlığı kabul edilir (Ek cümle:22/6/2004 – 5194/4 md.). Ancak mahkeme, patent veya faydalı modelin verildiğine ilişkin ilânın ilgili bültende yayımlanmasından önce öne sürülen iddiaların geçerliliğine ilişkin olarak karar veremez.” Anılan KHK’nin 137’inci maddesi uyarınca; “…Patentten doğan hakkı tecavüze uğrayan patent sahibi, mahkemeden, özellikle aşağıdaki taleplerde bulunabilir: a-Patentten doğan haklara tecavüz fiillerinin durdurulması talebi, b-Tecavüzün giderilmesi ve maddi ve manevi zararın tazmini talebi, c-Patentten doğan haklara tecavüz suretiyle üretilen veya ithal edilen ürünlere, bunların üretiminde doğrudan doğruya, kullanılan araçlara ve patente bağlı bir usulün kullanımını sağlayan araçlara el konulması talebi, d-Mümkün olduğu takdirde bu fıkranın üçüncü bendi uyarınca el konulan ürün ve araçlar üzerinde kendisine mülkiyet hakkının tanınması talebi: Bu durumda, söz konusu ürünlerin değeri, tazminat miktarından düşülür. Bu değer, kabul edilen tazminatı aştığı zaman, patent sahibinin fazlayı karşı tarafa ödemesi gerekir, e-Patentten doğan haklara tecavüzün devamını önlemek üzere tedbirlerin alınması, özellikle bu maddenin üçüncü bendine göre el konulan ürünlerin ve araçların şekillerinin değiştirilmesi veya patentten doğan haklara tecavüzün önlenmesi için, kaçınılmaz ise, imhası talebi, f-Patentten doğan haklara tecavüz eden kişi aleyhine verilen mahkeme kararının, masrafları tecavüz eden tarafından karşılanarak, ilgililere tebliğ edilmesi ve kamuya ilan yoluyla duyurulması talebi.” Görüldüğü üzere, 551 sayılı KHK'nin 164 ve 166’ncı maddeleri uyarınca faydalı model belgesi de patent belgesi gibi; hükümsüz kılınıncaya kadar, 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’ye dayalı olarak belge sahibine koruma sağlar. Faydalı modele ilişkin yapılan bu genel açıklamalardan sonra, kesin hükme yönelik uyuşmazlık bakımından: Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle; "dava şartı" ile "kesin hüküm" kurum ve kavramları üzerinde durulmasında yarar vardır. Dava şartları, mahkemenin davanın esası hakkında yargılama yapabilmesi için gerekli olan unsurlardır. Diğer bir anlatımla; dava şartları, dava açılabilmesi için değil mahkemenin davanın esasına girebilmesi için aranan kamu düzeni ile ilgili zorunlu koşullardır. Mahkeme, hem davanın açıldığı günde hem de yargılamanın her aşamasında dava şartlarının bulunup bulunmadığını kendiliğinden araştırıp inceler ve bu konuda tarafların istem ve beyanları ile bağlı değildir. Dava şartlarının davanın açıldığı günde bulunmaması ya da bu şartlardan birinin yargılama aşamasında ortadan kalktığının öğrenilmesi durumunda mahkemece mesmu (dinlenebilir) olmadığı gerekçesiyle davanın reddedilmesi gerekir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 114’üncü maddesi “(1) Dava şartları şunlardır: a) Türk mahkemelerinin yargı hakkının bulunması. b) Yargı yolunun caiz olması. c) Mahkemenin görevli olması. ç) Yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması. d) Tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları; kanuni temsilin söz konusu olduğu hâllerde, temsilcinin gerekli niteliğe sahip bulunması. e) Dava takip yetkisine sahip olunması. f) Vekil aracılığıyla takip edilen davalarda, vekilin davaya vekâlet ehliyetine sahip olması ve usulüne uygun düzenlenmiş bir vekâletnamesinin bulunması. g) Davacının yatırması gereken gider avansının yatırılmış olması. ğ) Teminat gösterilmesine ilişkin kararın gereğinin yerine getirilmesi. h) Davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması. ı) Aynı davanın, daha önceden açılmış ve hâlen görülmekte olmaması. i) Aynı davanın, daha önceden kesin hükme bağlanmamış olması. (2) Diğer kanunlarda yer alan dava şartlarına ilişkin hükümler saklıdır.” hükmünü içermektedir. Buna göre dava şartlarından bazıları olumlu (davanın açılması sırasında var olması gerekli), bazıları ise olumsuz (davanın açılması sırasında bulunmaması gereken) şartlardır. Dava konusu uyuşmazlığın daha önce bir kesin hüküm ile (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) madde 114/1-i) çözümlenmiş olması da dava şartıdır. Bu şart, olumsuz dava şartı olarak adlandırılır. Kesin hüküm (hem bireyler hem de devlet için) hukuki durumda bir kararlılık ortaya koyar. Bununla hukuki güvenlik ve yargı erkine güven sağlandığından kesin hüküm kamu yararı ile doğrudan ilgilidir. Hemen belirtilmelidir ki kesin hükmün amacı kişiler arasındaki uyuşmazlıkların hem kesinleşme anı hem de gelecek için çözümlenmesidir. Bu amacın gerçekleşmesinde, hem davanın taraflarının hem Devletin hem toplumun yararı vardır. Çünkü kişiler aralarındaki uyuşmazlığın kesin bir biçimde sonuçlanması için dava sırasında bütün olanaklarını kullanırlar ve dava sonucunda verilecek kararla artık bu uyuşmazlığın sona ermesini isterler. Bunda Devletin de yararı vardır. Çünkü Devlet mahkemelerin sınırsız bir biçimde aynı uyuşmazlık ile tekrar tekrar meşgul edilmesini istemez ( Arslan, R./ Yılmaz, E./Taşpınar Ayvaz, S.: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2016, s.664). Dava konusu uyuşmazlık hakkında kesin hüküm bulunuyorsa aynı konuda, aynı taraflar arasında ve aynı dava sebebine dayanılarak yeni bir dava açılamaz. Kesin hüküm itirazı davanın her aşamasında ileri sürülebilir ve mahkemenin de davanın her aşamasında kesin hükmün varlığını kendiliğinden gözetip, davayı kesin hüküm bulunduğu (dava şartı yokluğundan) gerekçesiyle reddetmesi gerekir. Yine kesin hüküm itirazı mahkemede ileri sürülmemiş olsa dahi ilk defa Yargıtay'da (temyiz veya karar düzeltme aşamasında) ve dahası bozmadan sonra da ileri sürülebilir ve tarafların iradesine de bağlı olmayan mutlak bir etkiye sahiptir. O nedenle kesin hükmün varlığının, yargılamanın bir kesiminde nazara alınmamış olması diğer bir kesiminde ele alınmasını engellemez (Kuru, B.:Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, İstanbul 2001, C. V, s. 4980 vd.). Bu bağlamda kesin delil ise tarafları ve hâkimi bağlayan, bu tip delillerle kanıtlanan olayın hukuksal doğru olarak kabul edilmesini gerektiren delillerdir. Hâkimin kesin delilleri takdir yetkisi bulunmamaktadır. Bu biçimde ispatlanan hususu doğru kabul etmek zorundadır. Hukukumuzda kesin deliller sınırlı olup bunlar, senet (HMK. m.205), yemin (HMK. m. 229) ve kesin hükümdür (HMK. m.303). Kesin hüküm de aynı konuda daha sonra açılan davada kesin delil oluşturur (Kuru, C. II, s. 2034 vd). Kesin hüküm şekli anlamda kesin hüküm ve maddi anlamda kesin hüküm, olmak üzere ikiye ayrılır. Şekli anlamda kesin hüküm, sözü edilen karara karşı artık bütün olağan kanun yollarının kapandığı anlamına gelir. Bazı son kararlar verildikleri anda kesindirler (HMK. m. 361).Yasa yolu açık olan bir karar, kanun yoluna başvurma süresi geçmekle de kesinleşir. Öte yandan, temyiz yolu açık olan bir karar temyiz edilip sonuçta onanmış ve karar düzeltme süresi geçirilmişse, ya da karar düzeltme yoluna gidilip de bu istem reddedilmişse veyahut kanun yoluna başvurmaktan feragat edilmişse verilen hüküm şekli anlamda kesinleşir. Bir hüküm bir kere şekli anlamda kesinleşirse artık bu hükme karşı olağan kanun yollarına başvurulamaz. Bir kararın maddi anlamda kesinleşmesi için öncelikle şekli anlamda kesinleşmesi gerekir. Maddi anlamda kesin hükmün koşulları 6100 sayılı HMK’nın 303’üncü maddesinin birinci fıkrasında açıklanmıştır. Buna göre “Bir davaya ait şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.”. Kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı kişiler olması, ikinci koşulu müddeabihin aynılığı, üçüncü koşulu ise dava sebebinin aynı olmasıdır. Kesin hükmün ikinci koşulu olan müddeabihin, dava konusu yapılmış olan hakların aynı olmasıdır. Önceki dava ile yeni davanın müddeabihlerinin (konularının) aynı olup olmadığını anlamak için hâkimin, eski davada verilen kararın hüküm fıkrası ile yeni davada ileri sürülen talep sonucunu karşılaştırması gerekir. Eski ve yeni davanın konusu olan maddi şeyler fiziksel bakımdan aynı olsa bile bu şeyler üzerinde talep olunan haklar farklı ise müddeabihlerin aynı olduğundan bahsedilemez. Kesin hükmün üçüncü koşulu ise dava sebebinin aynı olmasıdır. Dava sebebi, hukuki sebepten farklı olarak, davacının davasını dayandırdığı vakıalardır. Öyle ise her iki davanın da dayandığı maddi vakıalar (olaylar) aynı ise diğer iki koşulun da bulunması hâlinde kesin hükmün varlığından söz edilebilir. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 20.12.2017 gün, 2017/14-2273 E., 2017/2023 sayılı ilâmında da vurgulanmıştır. Kesin hüküm öncelikle (hükmü veren mahkeme de dâhil) diğer bütün mahkemeleri bağlar. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse mahkemeler; aynı konuda, aynı dava sebebine dayanarak, aynı taraflar hakkında verilmiş olan hüküm ile bağlıdırlar; aynı uyuşmazlığı bir daha (yeniden) inceleyemezler (kesin hüküm itirazı) ve aynı konuya ilişkin yeni bir davada, önceki davada verilmiş olan kesin hüküm ile bağlıdırlar (Kuru, C. V, s. 5051- 5053). Kesin hüküm kural olarak hüküm fıkrasına münhasırdır ve gerekçeye sirayet etmez. Ancak gerekçe hükme ulaşmak için mahkemece yapılan hukuki ve mantıki tahlil ve istidlallerden (delillerden yargıya varma) ibaret kalmayıp, hüküm fıkrası ile ayrılması imkânsız bir bağlılık içinde bulunuyor ise istisnai olarak bu kısmın da kesin hükme dâhil olduğunu kabul etmek gerekir. Hangi gerekçenin hüküm fıkrasına sıkı sıkıya bağlı olduğu her olayın özelliğine göre belirlenir. Somut uyuşmazlığa gelindiğinde, 14.05.2008 tarihinde davalı-karşı davacı tarafından davacı-karşı davalı aleyhine TR 2005/00541 Y sayılı faydalı model belgesinin yenilik unsurundan yoksun olduğu ileri sürülerek, faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü talebiyle açılan davada, Ankara 4. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin 03.02.2010 tarihli 2008/158 E., 2010/24 K. sayılı ilâmıyla dava konusu faydalı modelin yeni olmadığının iddiayı ileri süren tarafından ispat edilmesi gerekirken bu konuda kanıt sunulamadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiş, kararın taraflarca süresi içerisinde temyiz edilmemesiyle hüküm kesinleşmiştir. Somut olayda davalı-karşı davacı tarafından karşı davada yine davacı- karşı davalı adına tescilli TR 2005/00541 Y sayılı faydalı model belgesinin yenilik unsurundan yoksun olduğu ileri sürülerek, dava konusu faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü istenmektedir. Tarafları, dava konusu ve dava sebebi aynı olan kesinleşmiş karar, yukarıda yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere sonradan açılan mevcut dava için kesin hüküm teşkil eder. Gerek maddi, gerek şekli anlamda kesin hüküm dava şartlarından olmakla, hâkim tarafından kendiliğinden gözetilir ve varlığı saptandığı takdirde kesin hükmün varlığı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekir. Asıl dava yönünden dava dışı Yiğitler Beton Kum Çakıl Hafriyat Nak. San. ve Tic. Ltd. Şti. ile davacı- karşı davalı arasında görülen faydalı model belgesinin hükümsüzlüğü davasının sonucunun beklenip beklenemeyeceğine ilişkin uyuşmazlık bakımından da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ilgili hükümlerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ilgili kararına ve bekletici soruna ilişkin 6100 sayılı HMK’nın ilgili maddesine ilişkin genel açıklamaları yapmakta fayda vardır. 6100 sayılı HMK’nın 165’inci maddesi de bekletici sorunu düzenlemektedir: "(1) Bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir davaya, idari makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise mahkemece o davanın sonuçlanmasına veya idari makamın kararına kadar yargılama bekletilebilir. (2) Bir davanın incelenmesi ve sonuçlandırılması başka bir davanın veya idari makamın çözümüne bağlı ise mahkeme, ilgili tarafa görevli mahkemeye veya idari makama başvurması için uygun bir süre verir. Bu süre içinde görevli mahkemeye veya idari makama başvurulmadığı takdirde, ilgili taraf bu husustaki iddiasından vazgeçmiş sayılarak esas dava hakkında karar verilir.” Başka bir ifade ile bir davada hüküm verilmesi, başka bir davada incelenmekte ve kesin olarak karara bağlanacak olan bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise, mahkeme o davanın sonuçlanmasını beklemek üzere yargılamayı erteleyebilir, o davanın sonuçlanmasını kendi bakmakta olduğu dava için bekletici sorun yapabilir. Anayasa'nın 90’ıncı maddesinin son fıkrasında yer alan "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır." hükmü gereğince uyuşmazlıkların çözümünde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş olan milletlerarası antlaşmalar ile iç hukuk birlikte yorumlanacağından, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS) konunun ne şekilde düzenlendiğine bakmakta yarar vardır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Adil Yargılanma Hakkı” başlıklı 6’ıncı maddesinin birinci fıkrasına göre: “Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. Karar alenî olarak verilir. Ancak, demokratik bir toplum içinde ahlâk, kamu düzeni veya ulusal güvenlik yararına, küçüklerin çıkarları veya bir davaya taraf olanların özel hayatlarının gizliliği gerektirdiğinde veyahut, aleniyetin adil yargılamaya zarar verebileceği kimi özel durumlarda ve mahkemece bunun kaçınılmaz olarak değerlendirildiği ölçüde, duruşma salonu tüm dava süresince veya kısmen basına ve dinleyicilere kapatılabilir”. Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Ayrımcılık Yasağı” başlıklı 14’üncü maddesine göre: “Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır”. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 3’
Hukuk Genel Kurulu, 2017/619 E., 2018/919 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
296/2; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK), m.205/1].
Hukuk Genel Kurulu         2017/619 E.  ,  2018/919 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 22.11.2012 gün ve 2010/288 E., 2012/485 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 19.09.2013 gün ve 2013/7756 E., 2013/22029 K. sayılı kararı ile; “... Davacı, davalının 23.07.2007 tarihli belgeye göre kendisinden 30.000,00 TL borç aldığını, borcun geri ödememesi nedeniyle başlattıkları icra takibine davalının haksız olarak itiraz ettiğini ileri sürerek, davalının icra takibine vaki itirazının iptali ile icra inkar tazminatına hükmedilmesini istemiştir. Davalı, davacının boşandığı eşinin kardeşi olduğunu, Ağustos 2009 tarihinde hastanede yattığı esnada eşinin evdeki telefonu kapatmak (kayınbiraderi) için kendisine boş belge imzalattığını, daha sonra üst kısmın doldurulduğunu, borçlu olmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, davacının altındaki imzayı kabul ettiği, ancak isim ve imzasının üstündeki yazının kendisine ait olmadığını savunduğu, davacı tarafından da bu yazının davalıya ait olduğunu iddia edilmediği, davacının isim ve imzasının üstündeki yazının farklı bir yazı olduğunu açıkça görüldüğü, bu belgenin matbu olarak düzenlenmiş veya özenle karşılıklı olarak düzenlenmiş bir belge olmadığı, dolayısıyla bu belgenin borç ikrarını ihtiva eden bir belge olarak kabulünün mümkün olmadığı, olağan şekilde ve içerikte olmayan bir belgedeki borcun mevcut olduğunun, davacı tarafça ispat edilmesi gerektiği, bu yönde mahkemeye kanaat bahşedecek makul ve mantıklı bir açıklama ve belge ileri sürülmediği, bu nedenle takip dayanağı belgenin sahih olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Dava, karz akdi niteliğindeki belgeye dayalı olarak yapılan icra takibine vaki itirazın iptali isteğine ilişkindir. Davacı, takibe konu 23.07.2007 tarihli belgeye göre davalıya 30.000,00TL borç verdiğini ileri sürmüş, davalı, belgeyi başka nedenle boş olarak imzaladığını, üst kısmının sonradan doldurularak borç belgesi yapıldığını, davacıya borcunun olmadığını savunmuştur. Mahkemece takip dayanağı belgenin sahih olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davaya konu belge altındaki imzanın davalıya ait olduğu hususunda taraflar arasında ihtilaf yoktur. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları gereğince açığa imza atan sonucuna katlanır. Belgenin anlaşmaya aykırı doldurulduğu hususunun davalı tarafından aynı kuvvetteki delillerle ispatı gerekir. Davalı, dosya kapsamındaki delillerle iddiasını ispatlayamamıştır. Öyle olunca mahkemece, varsa davalıya yemin delili hatırlatılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanlış değerlendirme ile ispat külfeti ters çevrilerek yazılı şekilde davanın reddi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir…” gerekçesi ile hüküm bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava itirazın iptali istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin davalıya borç olarak verdiği 30.000,00 TL’nin geri ödenmemesi üzerine başlatılan takibe davalının haksız şekilde itiraz ettiğini, takip dayanağının davalı imzasını taşıyan ve borç ikrarını içeren 23.07.2007 tarihli belge olduğunu ileri sürerek itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacının, müvekkilinin boşandığı eşinin kardeşi olduğunu, borç iddialarının gerçeği yansıtmadığını, takipte ve dava dosyasında iddiaya konu belgenin sunulmadığını, soyut iddia dışında delilin de mevcut olmadığını savunmuş, belgenin sunulması sonrasında ise söz konusu imzanın müvekkiline ait olmakla birlikte hastanede yattığı sırada eski eşinin telefon hattını kapattırmak bahanesi ile boşa imza attırdığını, borç ilişkisinin söz konusu olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece davalının imzasını ikrar ettiği belge metninde bulunan yazıların davalıya ait olduğunun iddia ve ispat edilemediği, borç iddiasının bu belgedeki vade tarihinden iki yıl sonra takibe konu edildiği, yapılan değerlendirmede davalının savunmasının tutarlı olduğu sonucuna varıldığı, olağan biçim ve içeriğe sahip olmayan belgedeki alacak iddiasının davacı tarafça ispat edilmesi gerektiği, bu yönde makul ve mantıklı bir açıklama ve belge ileri sürülmediği, bu nedenle takip dayanağı belgenin sahih sayılamayacağı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda karar başlığında yazılı gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece ilk karar gerekçelerinin yanında maddi gerçeğin şekle feda edilmemesi gerektiği yönünde oluşan kanaat de belirtilmek suretiyle direnme kararı vermiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmelerde işin esasının incelenmesinden önce, bozma kararı sonrasında yapılan yargılama sırasında davacı vekilinin hazır olduğu 26.12.2013 tarihli birinci celsede 20.03.2014 tarihine ertelenen ve “9. Asliye Hukuk Mahkemesine mahsus duruşma salonunda duruşma yapıldı” açıklaması ile başka bir mahkeme salonunda yapılan duruşmaya davacı tarafın iştirak etmeyip herhangi bir mazeret de bildirmediği, mahkemece davalı vekilinin başka bir duruşma nedeniyle celseye katılamayacağına dair gönderdiği mazeret dilekçesi kabul edilerek duruşmanın ertelendiği olayda, yerel mahkemece 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 150’nci maddesi çerçevesinde işlem yapmasının mümkün ve gerekli olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmıştır. Kural olarak HMK’nın 150’inci maddesinin birinci bendi uyarınca usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan tarafların duruşmaya gelmemeleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirmeleri hâlinde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir. Aynı maddenin ikinci bendinde ise usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflardan birinin duruşmaya gelip diğer tarafın gelmemesi hâlinde, gelen tarafın talebine göre yargılamaya gelmeyen tarafın yokluğunda devam edileceği veya dosya işlemden kaldırılacağı hükme bağlanmıştır. Eldeki davada 20.03.2014 tarihli duruşmaya her iki taraf da katılmamış, yalnızca davalı vekili tarafından mazeret dilekçesi gönderilmiş olup, bu dilekçe üzerinden duruşma ileriki tarihe ertelenmiş olmakla birlikte Kanun’un 150’nci maddesinin ikinci bendi hükmü gereğince duruşmaya gelen taraftan yargılamaya devam etmek isteyip istemediği yönünde iradesinin sorulması imkânı bulunmaksızın ertelenen celseye her iki taraf vekili de katılmış olup, bu yönde herhangi bir itirazlarının bulunmadığının da anlaşılması karşısında, tarafların iradelerinin yargılamanın devam etmesi yönünde olduğunun kabulü gerekeceğinden oy birliği ile ön sorunun bulunmadığı sonucuna varılmıştır. İşin esasının incelenmesinde; Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: taraflar arasındaki yazılı ödünç sözleşmesine dayalı borcun ödenmediği iddiası ile başlatılan takibe vaki itirazın iptali davasında ispat yükünün hangi tarafta olduğu, burada varılacak sonuca göre yerel mahkemenin açığa atılan imzanın kötüye kullanıldığı savunmasında bulunan davalının savunmasını dikkate alarak ispat külfetinin davacıda olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar vermesinin hukuka uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümünde ispat ve ispat yükü kavramlarının kısaca açıklanması yerinde olacaktır. İspat; dava konusu yapılan hakkın gerçekten var olup olmadığının anlaşılması, maddî hukukun o hakkın doğumunu veya sona ermesini kendisine bağladığı vakıaların doğru olup olmadığının tespit edilmesi sonucunda mümkün olur. İşte dava konusu hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemidir (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001,6. b., 2.c., s. 1966). Hâkim, davada hangi çekişmeli vakıanın ispat edilmesi gerektiğini tespit ettikten sonra bu vakıaların kimin tarafından ispat edilmesi sorusu ile karşılaşır; buna da ispat yükü denir. İspat yükü, hayatın olağan akışına aykırı iddia ve savunmada bulunana düşer ve yeri gelmişken belirtmek gerekir ki; kendisine ispat yükü düşen taraf için bu bir yükümlülük (mükellefiyet) değil, sadece bir yüktür (külfettir). Zira taraf kendisi tarafından ispatı gereken bir vakıayı ispat edemezse, karşı taraf (ve mahkeme) onu mutlaka ispat etmesini isteyemez (yükümlülük). Bilâkis, kendisine ispat yükü düşen taraf, o vakıayı ispat edememiş sayılır; mesela, kendisine ispat yükü düşen ve fakat bunu yerine getiremeyen taraf davacı ise, davasını ispat edememiş sayılır ve dava bu nedenle reddedilir (Kuru, s.1972). Konu ile ilgili genel kural 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6’ncı maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” İspat aracı olan ve kendi içinde kesin - takdiri olmak üzere ikiye ayrılan deliller, kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulanamayacağı davalarda kural olarak taraflarca ileri sürülmedikleri müddetçe hâkim tarafından resen dikkate alınamaz. Hâkimi bağlayıcı nitelikteki (kesin) delillerden belki de en önemlisi “senet”tir. İspat yükü üzerine düşen taraf iddiasını yahut savunmasını adi yazılı senede dayandırır ve bu adi senet altında imzası bulunup senet kendisine karşı delil teşkil edecek olan kimse tarafından ikrar edilirse, o senet kesin delil teşkil edecektir [1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK), m. 296/2; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK), m.205/1]. Senetle ilgili ilk kural, kesin delille ispat zorunluluğu veya tanıkla ispat yasağı da denilen, kanun koyucunun bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacı ile yapılan hukuki işlemlerin değerinin belli bir miktarın üzerinde olması hâlinde ispatının ancak senetle yapılabileceği kuralıdır (HUMK, m.288/1; HMK, m. 200). Bu husus kısaca ispat sınırı olarak da anılabilir. Senetle ispat zorunluluğu hakkındaki ikinci kural ise senede karşı senetle ispat zorunluluğudur. Senede bağlı olan her çeşit iddiaya karşı defi (savunma) olarak ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracak veya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler, senetle ispat sınırından az bir miktara ilişkin olsa bile tanıkla ispat olunamaz, ancak ve ancak senet (kesin delil) ile ispat olunabilir (HUMK, m. 290; HMK, m. 201). Senedin tamamlanmış sayıldığını söyleyebilmek için imza kurucu bir unsurdur. İmzanın senet metni oluşturulmadan da atılabilmesi mümkündür. Bu hâlde “beyaza imza”dan söz etmek gerekir (Yavaş, M.: Senetle İspat ve Senede Karşı Senetle İspat Kuralları ile Bu Kuralların İstisnaları). Kuşkusuz böyle bir imza onu atan için çok tehlikelidir. Zira genel hayat tecrübesi, imzalı boş kâğıdı karşısındakine veren kimsenin onun üzerine kendisini zararlandırıcı mahiyette ilaveler yapılabileceğini bilmesini gerektirir. Buna rağmen imzalı boş kâğıdı veren kimse, ki imzalı boş belge vermek de bir hukuki işlemdir, tehlikeleri peşinen kabul etmiş sayılacağı gibi, kendisinden beklenen dikkat ve ihtimamı sarf etmediğinden hukukun himayesinden yararlanamaz. Beyaza imza atan kimse karşı tarafın anlaşmaya uygun olarak daha önceden belirlenen esaslara göre senet metninin oluşturulacağı konusunda bir güvene sahiptir ve senet metnindeki borç kapsamından sorumludur. Bu sorumluluk beyaza imza atan kimsenin sözleşme metnindeki ifadelerin kendi iradesinin ürünü olmadığını ispat yükünü üzerine alması suretiyle tezahür eder. Ancak böyle bir iddia ile senedin hüküm ve kuvveti azalacağından Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)'nun 201. (HUMK'nın 290.) maddesi çerçevesinde bu iddianın kesin delille ispat gerekir. Hukukun amacının maddi gerçeğe ulaşmak olduğu şüphesizdir. Ne var ki bu amacın sağlanmasında hâkimin izleyeceği yol kanun koyucu tarafından sübjektiflikten olabildiğince uzaklaşmış usul hükümleri ile çizilmiş olup, aksi düşünce ile verilecek kararlar uygulayıcı elinde değişkenlik göstererek hukuk güvenliğini ortadan kaldıracaktır. Somut uyuşmazlıkta da davalı açığa attığı imzanın kötüye kullanıldığı savunmasını, yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, ispata yeter güçte belge sunamamıştır. Sonuç itibariyle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. S O N U Ç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429’uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanun’un 440’ıncı maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 18.04.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Usul Hukuku

I. Senet II. Kesin hüküm III. İkrar Medeni usul hukukunda delil sistematiği dikkate alındığında, yukarıdakilerden hangisi/hangileri teknik anlamda "kesin deliller" arasında sayılmamaktadır?

A) Yalnız I
B) Yalnız II
C) Yalnız III
D) I ve II
E) II ve III

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol