6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 23

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 23. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 23- (1) Yargı yerinin belirlenmesine ilişkin inceleme dosya üzerinden yapılabilir. (2) Bölge adliye mahkemesince veya Yargıtayca verilen yargı yeri belirlenmesi ile kanun yolu incelemesi sonucunda kesinleşen göreve veya yetkiye ilişkin kararlar, davaya ondan sonra bakacak mahkemeyi bağlar. İKİNCİ BÖLÜM Yargılamaya Hâkim Olan İlkeler Tasarruf ilkesi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

99 karar eşleşti
2. Hukuk Dairesi, 2022/7236 E., 2022/9388 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 42. Hukuk Dairesi
Bilindiği üzere, HMK’ nın 23 üncü maddesinde yer ...
2. Hukuk Dairesi         2022/7236 E.  ,  2022/9388 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 42. Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı kurum tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Davacı tarafından ... oluncaya kadar devlet koruması altında olduğunun tespiti amacıyla açılan davada; Tekirdağ Çocuk Mahkemesinin 30.11.2016 tarihli ve 2016/8 E., 2016/537 K. sayılı ilamı ile davanın kabulüne karar verilmiş, davalı kurum vekili tarafından istinaf edilmekle, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Ceza Dairesinin 09.11.2017 tarihli ve 2017/3160 E., 2017/2626 K. sayılı ilamı ile dava konusu uyuşmazlığın çocuk mahkemesinin görevine girmediği, davanın hukuk davası niteliğinde olduğu belirtilerek kararın bozulmasına, dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi üzerine, Tekirdağ Çocuk Mahkemesinin 10.10.2018 tarihli ve 2017/325 E., 2018/288 K. sayılı ilamı ile mahkemenin görevsizliğine, dosyanın yetkili ve görevli Tekirdağ Aile Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiş, görevsizlik kararının 11.12.2018 tarihinde kesinleşmesinin ardından dosya Tekirdağ Aile Mahkemesine gönderilmiştir. Tekirdağ Aile Mahkemesinin 07.03.2019 tarihli ve 2018/1029 E., 2019/152 K. sayılı kararıyla, davanın kabulüne, davacının 18 yaşını doldurana kadar devletin koruması altında olduğunun tespitine karar verilmiştir. Kararın davalı kurum tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince, gerçekte davaya bakmakla Tekirdağ Çocuk Mahkemesi görevli olmasına rağmen, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Ceza Dairesinin 09.11.2017 tarihli ve 2017/3160 E., 2626 K. sayılı ilamıyla kesinleşen göreve ilişkin kararıyla bağlı olduğundan, Tekirdağ Aile Mahkemesinin davaya bakmasının usul ve kanuna uygun olduğu, somut olayda, davacının koruma kararının mahkeme kararı ile kaldırıldığı kanıtlanamadığından davanın kabulüne karar verilmesinde isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na göre; “Mahkemelerin görevi, ancak kanunla düzenlenir. Göreve ilişkin kurallar, kamu düzenindendir” (HMK m.1). Görev kamu düzeni ile ilgili dava şartı olduğundan (HMK m.114/c) iddia ve savunma olarak ileri sürülmese bile yargılamanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden göz önünde bulundurulur (HMK m.115/1). Görev konusunda yasaya aykırılık, ilk derece mahkemesinde fark edilmese bile, daha sonra istinaf veya temyiz aşamasında da kendiliğinden incelenir (... M. Pekcanıtez Usul Medenî Usul Hukuku, 15.Bası, İstanbul 2017, s. 240). Kural olarak, hukuk yargılama yöntemine ilişkin kazanılmış hak geçerlidir. Ancak bu kural, görev konusunda uygulanmaz. Diğer bir anlatımla, görev konusunda usule ilişkin kazanılmış haktan söz edilemez (YİBK, 04.02.1959, 1957/13 E., 1959/5 K.). Bilindiği üzere, HMK’ nın 23 üncü maddesinde yer ... “Bölge adliye mahkemesince veya Yargıtayca verilen yargı yeri belirlenmesi ile kanun yolu incelemesi sonucunda kesinleşen göreve veya yetkiye ilişkin kararlar, davaya ondan sonra bakacak mahkemeyi bağlar.” Bu düzenlemeyi, bölge adliye mahkemesince verilen kararlar ile Yargıtayca verilen kararlar olarak ikiye ayırarak incelemek gerekir. Bölge adliye mahkemeleri tarafından verilen yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararlar kesin olup ilk derece mahkemesi hâkimini bağlar. Yargıtayca verilen yargı yeri belirlenmesi hakkındaki kararlar ise kesin olup, davaya daha sonra bakacak mahkemeyi bağlar (... M. Pekcanıtez Usul Medenî Usul Hukuku, 15.Bası, İstanbul 2017, s. 240). Diğer bir anlatımla, Yargıtayca verilen yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararlar, Yargıtay dahil, bölge adliye mahkemesi ve ilk derece mahkemesini bağlar. Ancak, bölge adliye mahkemesince verilen yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararlar ise sadece ilk derece mahkemesini bağlar. Bölge adliye mahkemelerinin yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararlarının Yargıtayı da bağlayacağını benimsemek, yasanın sözüne, özüne ve amacına uygun düşmez. Aksi düşünce, kamu düzenine ilişkin olan görev konusunda, yargı yeri belirleme yetkisini bölge adliye mahkemelerine devretmektir. Böyle bir düşünce, ilk derece ve bölge adliye mahkemelerince verilen kararları yargısal yönden denetleyen ve yüksek mahkeme sıfatındaki Yargıtayın, yargısal denetim görevinin ortadan kaldırılması anlamına gelir. Böyle bir durum aynı zamanda, yasanın amacına açıkça aykırı olacağı gibi, ülkedeki uygulama birliğinin bozulmasına, Yargıtayın bu güne kadar görev konusunda istikrar kazanan içtihatlarının etkisiz duruma getirilmesine/yok sayılmasına neden olur. Nitekim, daha evvel görülen bir davada aile mahkemesine ait temyiz edilen bir hüküm Dairemizce, davada çocuk mahkemesinin görevli olduğu belirtilerek görev yönünden bozulmuş, aile mahkemesince bozmaya uyulup görevsizlik kararı verilerek dosya görevli çocuk mahkemesine gönderilmiş, görevli çocuk mahkemesinin esas hakkında verdiği kararın istinaf edilmesi üzerine, bu kez ilgili bölge adliye mahkemesi ceza dairesi, Dairemizin görevle ilgili bozma kararına karşın, çocuk mahkemesinin görevli olmadığı gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin kararını kaldırıp dosyayı kesin olarak geri çevirmiş, Dairemizin görevli olarak belirlediği çocuk mahkemesi bu kez görevsizlik kararı vermek zorunda kalmış, dosya tekrar aile mahkemesine gönderilmiş, Dairemizce görevsiz olduğu belirtilen aile mahkemesi tekrar esas hakkında karar ..., dosya temyiz incelemesi için Dairemize gönderilmiş, Dairemizce Yargıtayın bozma ilamına karşı görevsizlik kararı veren ilgili ceza dairesinin yetkisini aştığı, bu kararının doğru olmayıp yok hükmünde olduğu belirtilerek, tekrar aile mahkemesinin değil çocuk mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle karar bozulmuştur (Dairemizin 06.10.2020 tarihli, 2020/3920 E., 2020/4448 K. sayılı kararı). Oysa burada, bir an için bölge adliye mahkemelerinin görevle ilgili kararları kesindir, hiçbir zaman (esasa ilişkin hükümle birlikte dahi) temyizen incelenemez görüşü benimsenmiş olsaydı, aynı davada Yargıtayın görevsizlik kararı bir kenara bırakılacak, bölge adliye mahkemesinin kararına üstünlük tanınmış olacaktı. Böyle bir yorumu veya düşünceyi ise hukuk sistemimizin kabul etmesi mümkün olmazdı. Bu sebeple, Yargıtayın, önüne gelen bir davada, üstelik kamu düzenini ilgilendiren bir konudaki açıkça hukuka aykırılığı inceleyememesi ya da görmezden gelmesi düşünülemez. Yine bilindiği üzere; “Mahkemenin görevli ve yetkili olmasına rağmen görevsizlik veya yetkisizlik kararı ... olması veya mahkemenin görevli ya da yetkili olmamasına rağmen davaya bakmış bulunması” durumunda, bölge adliye mahkemesi, esası incelemeden kararın kaldırılmasına ve davanın yeniden görülmesi için dosyanın kararı veren mahkemeye veya kendi yargı çevresinde uygun göreceği başka bir yer mahkemesine ya da görevli ve yetkili mahkemeye gönderilmesine duruşma yapmadan kesin olarak karar verir (HMK m. 353/1/a-3). HMK’ nın 362/1-c maddesine göre, bölge adliye mahkemesince verilen “Yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemelerinin görev ve yetkisi hakkında verilen kararlar ile yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararlar” temyiz edilemeyen kararlar arasında sayılmıştır. Ancak, burada kesin olan/temyiz edilemeyen kararlar, yalnızca/münhasıran görev ve yetkiyle ilgili usule ilişkin kararlar olup, uyuşmazlığın çözümüne/davanın esasına ilişkin nihai kararlarla ilgili değildir. Yasa koyucu burada, sırf usule ilişkin bu tür kararların temyiz edilmesini engelleyerek, bu aşamada dosyanın Yargıtayın önüne gelmemesini, yargılamanın uzamamasını amaçlamıştır. Çünkü, dava dosyası, zaten nihai karar verilip temyiz edildiğinde, Yargıtayın önüne gelecek, hem usul hem de esas açısından gerekli yargısal denetim yapılacaktır. Oysa, daha yargılamanın başında, usule ilişkin bir konuda verilen kararın temyiz edilmesi benimsenmiş olsaydı, dosya iki kez Yargıtayın önüne gelmiş olacak (usule ilişkin karar ve esasa ilişkin karar sebebiyle) ve bu nedenle zaman kaybı yaşanacaktı. Yasa koyucu bu düzenleme ile bölge adliye mahkemelerinin olabildiğince isabetli karar verebileceğini, yanlış bir karar verilmesi durumunda ise esasa ilişkin kararla birlikte temyiz edilmesi durumunda yanlışlığın Yargıtayca düzeltileceğini öngörerek, bölge adliye mahkemelerinin sırf usule ilişkin kararlarının temyiz edilmemesini tercih etmiştir. Bununla birlikte, davanın esasına ilişkin karar verilip de dosya temyiz incelemesi için Yargıtaya geldiğinde, Yargıtayın temyiz edilen kararı, görev dahil her yönüyle incelemesine engel olacak yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Aksi takdirde, Yargıtayın esas kararla birlikte önüne gelen dosyada kamu düzenine ilişkin bir konudaki açık kanun ihlalini görüp susması sonucu ortaya çıkardı. Bu gibi durumlarda, bir an için kanun yararına temyiz yoluna başvurulması gerekir düşüncesi ileri sürülse de, bilindiği üzere kanun yararına temyiz başvurusu Yargıtay denetiminden geçmeden kesinleşen kararlar için mümkündür. Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşmiş bir karar için kanun yararına temyiz yoluna başvurulamaz. Ayrıca kanun yararına verilen bozma kararı sonuca da etkili değildir. Dolayısıyla kanun yararına bozmaya konu olabilecek bir hukuka aykırılığın, Yargıtayca olağan temyiz incelemesi sırasında incelenemeyeceğini düşünmek, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na uygun düşmez. Yine bilindiği üzere, HMK m. 353/1- a’ya göre; 1) Davaya bakması yasak olan hâkimin karar ... olması. 2) İleri sürülen haklı ret talebine rağmen reddedilen hâkimin davaya bakmış olması. 3) Mahkemenin görevli ve yetkili olmasına rağmen görevsizlik veya yetkisizlik kararı ... olması veya mahkemenin görevli ya da yetkili olmamasına rağmen davaya bakmış bulunması. 4) Diğer dava şartlarına aykırılık bulunması. 5) Mahkemece usule aykırı olarak davanın veya karşı davanın açılmamış sayılmasına, davaların birleştirilmesine veya ayrılmasına, karar verilmiş olması. 6) Mahkemece, uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek ölçüde önemli delillerin toplanmamış veya değerlendirilmemiş olması ya da talebin önemli bir kısmı hakkında karar verilmemiş olması durumlarının tümünde, bölge adliye mahkemesi işin esasına girmeden ilk derece mahkemesine ait kararı kaldırarak yeniden yargılama yapılması için dosyayı görevli ve yetkili mahkemeye gönderir. Bölge adliye mahkemesinin kaldırma kararı kesindir. Görüldüğü üzere, sadece görev konusunda değil usule ilişkin birçok konuda bölge adliye mahkemeleri kesin olarak kaldırma kararı verebilmektedir. Öte yandan, HMK m. 362/1-g ’ye göre; “353 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında verilen kararlar” temyiz edilemeyen kararlar arasında sayılmıştır. Bölge adliye mahkemelerinin görev konusunda verdiği kaldırma kararından sonra yeniden yargılama yapılıp esasa ilişkin bir karar verildiğinde ve dosya temyiz incelemesi için Yargıtaya geldiğinde, Yargıtay artık görev konusuna bakamaz demek, bölge adliye mahkemelerinin HMK m.353/1-a’ya göre verdiği tüm kararlarda Yargıtayın hiçbir zaman yargısal denetim görevini yapamayacağını da peşinen kabul etmek demektir. Örneğin, bölge adliye mahkemelerinin dava şartlarıyla ilgili usulen verdiği kaldırma kararları Yargıtayın denetiminden çıkmış olur. Yine örneğin, hak düşürücü süre ile ilgili bölge adliye mahkemeleri tarafından usulen verilen ancak gerçekte hukuka uygun olmayan bir kaldırma kararından sonra, nihai kararla dosya temyiz incelemesi için Yargıtaya geldiğinde Yargıtay artık bu konuda söz söyleyemez. Bölge adliye mahkemelerinin göreve ilişkin kararları kesindir, Yargıtay dokunamaz; ancak, HMK m. 353/1-a’da diğer konular ise esasla birlikte temyiz aşamasında incelenebilir dendiğinde ise bu kez çelişkiye düşülmüş olur. Oysa, HMK’ nın 353/1-a maddesi ile HMK’nın 362 nci maddesi birlikte değerlendirildiğinde, bölge adliye mahkemelerinin görevle ilgili verdiği kaldırma kararı ile diğer konularda verdiği kaldırma kararları arasında hiçbir fark yoktur. Yine bilindiği üzere; Bölge adliye mahkemelerinin “yargı çevresi dışında” bulunan ilk derece mahkemelerinin görev ve yetkisi hakkında verilen kararlar ile yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararları, temyiz edilemeyen kararlar içinde değildir (HMK m.362/1-c). O halde bu tür kararlar temyiz edilebilir. Örneğin, bölge adliye mahkemesi, bir tapu iptali ve tescil davasına bakan ve kendi yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemesinin yetkisiz olduğunu, yargı çevresi dışındaki bir ilk derece mahkemesinin yetkili olduğunu belirterek kararı kaldırıp (HMK m. 353/1-a-3) dosyayı geri çevirsin ve bu karar temyiz edilmeyip kesinleşmiş olsun. Dosya ilk derece mahkemesince, bölge adliye mahkemesi tarafından yetkili olarak belirlenen ilk derece mahkemesine gönderildiğinde, dosyanın gönderildiği ilk derece mahkemesi davaya bakıp esas hakkında bir karar verdiğinde, kararın istinaf edilmesi üzerine ilk derece mahkemesinin bağlı bulunduğu bölge adliye mahkemesi istinaf istemini esastan reddettiğinde hüküm temyiz edilerek Yargıtaya gelmiş olsun. Yargıtay, temyiz incelemesi sırasında, aslında ilk kararı veren ilk derece mahkemesinin yetkili olduğunu, ilk istinaf incelemesini yapan bölge adliye mahkemesinin karar verirken yanıldığını gördüğünde ne olacaktır? Bilindiği üzere, taşınmazın aynından ... davalarda kesin yetki kuralı geçerlidir (HMK m.12). Bu kural tıpkı görev gibi kamu düzenine ilişkin olup mahkemece kendiliğinden incelenir. Şimdi burada, yetki konusunda, yanlış karar veren ve temyiz edilmeyip kesinleşen ilk bölge adliye mahkemesi kararı ile kesin yetki kuralına aykırı olarak davanın görülüp karara bağlanmasına ses çıkarmayıp esastan ret kararı veren ikinci bölge adliye mahkemelerinin kesin yetkiye ilişkin kararları Yargıtayı bağlayacak mıdır? Elbette, bu soruya olumlu yanıt vermek hukuk sistemimiz açısından mümkün değildir. Çünkü, Yargıtay denetiminden geçmeyen kesin yetkiye ilişkin ilk derece veya bölge adliye mahkemesi kararları Yargıtayı bağlamaz. Burada üzerinde durulması gereken diğer bir yasal düzenleme ise, HMK m. 369/1’dir. Bu düzenlemeye göre; “Yargıtay, tarafların ileri sürdükleri temyiz sebepleriyle bağlı olmayıp, kanunun açık hükmüne aykırı gördüğü diğer hususları da inceleyebilir.” Ortada böyle bir düzenleme varken Yargıtayın, temyiz istemi sonucunda önüne gelen bir davada, görev veya diğer konularda açıkça hukuka aykırı olan bir hususu görmezden geleceğini veya bu aykırılığı herhangi sebeple inceleyemeyeceğini benimsemek mümkün değildir. O halde, yukarıda yasal dayanak gösterilip değişik olasılık ve örneklerle açıklandığı üzere; bölge adliye mahkemelerinin HMK m.353/1-a’ya göre verdikleri ve HMK m.362’ de temyiz edilemeyen kararlar arasında sayılan kararları; işin esasına ilişkin kararlar olmayıp, münhasıran usule ilişkin kaldırma kararlarıdır. Dolayısıyla, davanın esası ile ilgili bir karar verildikten sonra, artık yargısal denetim yetkisi tümüyle Yargıtaya geçmiş olur. Eş anlatımla, Yargıtayın yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararı ya da temyiz yolu incelemesi sonucu Yargıtayın görev yönündeki bozma kararı haricindeki, kesinleşmiş ilk derece mahkemesi kararları ile bölge adliye mahkemelerinin yargı yeri belirlemesi veya göreve ilişkin kaldırma kararları Yargıtayı bağlamaz. Yargıtay esas hükümle birlikte temyiz edilen bu kararları görev yönünden kendiliğinden denetler. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Ceza Dairesinin 09.11.2017 tarihli ve 2017/3160 E., 2017/2626 K. sayılı kararının Yargıtayı bağladığından söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla eldeki davada görev konusunun öncelikle ele alınması gerekmektedir. Eldeki davada tespit isteği, 2828 sayılı Kanundan kaynaklanmaktadır. 2828 sayılı Kanun uyarınca çıkarılan Korunmaya Muhtaç Çocukların İşe Yerleştirilmesine İlişkin Tüzüğün 7 nci maddesinde "Bu tüzük hükümlerinden yararlanmak isteyenler, 18 yaşını tamamladıkları tarihten itibaren bu kurum ve kuruluşlarına kurum aracılığıyla başvururlar. Başvuru sahibinin geçmişte bir sosyal hizmet kuruluşunda kaldığının ve korunduğunun belgelenmemesi halinde, bu hususun tespiti mahkeme kararıyla olur" hükmü yer almaktadır. Bu hükümdeki "Mahkeme" ibaresinin korunma kararının esasında yetkili olan mahkemeleri ifade ettiği açıktır. 6100 sayılı HMK’ nın 1 ... maddesi gereği “Mahkemelerin görevi, ancak kanunla düzenlenir.” 24.05.1983 tarihli ve 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu'nun 22 nci maddesinde, korumaya muhtaç çocukların ... oluncaya kadar bu kanun hükümlerine göre kurulan sosyal hizmetler kuruluşlarında bakılıp yetiştirilmeleri ve bir meslek sahibi edilmeleri hususundaki gerekli tedbir kararının yetkili ve görevli mahkemece alınacağı düzenlenmiş, ancak maddede görevli mahkeme belirtilmemiştir. Çocuk Koruma Kanunu’nun 26/3 maddesinde mahkemeler ve çocuk hakiminin bu kanun ve diğer kanunlarda yer ... tedbir kararlarını almakla görevli olduğu düzenlendiğinden, tespit davaları için ise farklı bir mahkeme görevlendirilmediğinden, bu davalarda da Dairemizin yerleşik içtihatları da bu yöndedir (Dairemizin; 06.10.2020 tarihli ve 2020/3920 E., 2020/4448K., 08.06.2020 tarihli ve 2020/1568 E., 2020/2668 K., 08.06.2020 tarihli ve 2020/1569 E., 2020/2666 K., 22.06.2020 tarihli ve 2020/2031 E., 2020/3165 K., 12.11.2020 tarihli ve 2020/2550 E., 2020/5701 K., 04.11.2021 tarihli ve 2021/8707 E., 2021/8165 K. sayılı kararları). Tekirdağ'da çocuk mahkemesi bulunmaktadır. HMK’ nın 355 ... maddesi gereğince bölge adliye mahkemesi tarafından inceleme, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılır. Ancak, mahkemeler kamu düzenine aykırılık gördüğü takdirde bunu kendiliğinden gözetir. Bölge adliye mahkemesinin yetersiz ve değişik gerekçe ile yazılı şekilde istinaf isteminin esastan reddine karar vermesi hukuka aykırı olmuştur. Bu durumda, eldeki davaya çocuk mahkemesinde bakılması gerektiğinden, aile mahkemesince görevsizlik kararı verilerek, dosyanın çocuk mahkemesine gönderilmesi gerekirken işin esasıyla ilgili yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Yukarıda gösterilen sebeple Bölge Adliye Mahkemesinin esastan ret kararının KALDIRILMASINA, ilk derece mahkemesi kararının BOZULMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, karardan bir örneğin ilgili Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesine gönderilmesine oy çokluğuyla karar verildi. 21.11.2022(Pzt.) KARŞI OY YAZISI Dava konusu uyuşmazlığın esası hakkında Tekirdağ Çocuk Mahkemesince verilen kararın istinaf kanun yolu incelemesini yapan İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15.Ceza Dairesi, söz konusu uyuşmazlıkta kararı veren Tekirdağ Çocuk Mahkemesinin değil Tekirdağ Aile Mahkemesinin görevli olduğundan bahisle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına,dosyanın yapılan görev belirlemesine istinaden İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar ... olup bu karar uyarınca Tekirdağ Çocuk Mahkemesince verilen görevsizlik kararı ile dosya Tekirdağ Aile Mahkemesine gönderilmiş ve bu kez Tekirdağ Aile Mahkemesince uyuşmazlığın esası hakkında yapılan inceleme ve değerlendirme sonucunda verilen karar davalı kurum tarafından istinaf kanun yoluna getirilmiştir. Bu kez İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 42.Hukuk Dairesi tarafından yapılan istinaf incelemesinde “her ne kadar söz konusu uyuşmazlığın niteliği gereği Çocuk Mahkemesi görevli ise de, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15.Ceza Dairesi tarafından görevli mahkeme olarak Aile Mahkemesinin belirlenmiş olması ve bu belirlemenin de HMK’nın 23 üncü maddesi gereğince bağlayıcı nitelikte bulunması karşısında Tekirdağ Aile Mahkemesi olarak davaya bakılmasının usul ve kanuna uygun olduğundan” bahisle davanın esasına yönelik istinaf incelemesi yapılmış ve istinaf talebinin esastan reddine dair verilen karar davalı kurum tarafından yapılan müracaat ile esas yönünden temyiz kanun yoluna getirilmiştir. Yukarıda yasal süreci aktarılan dava dosyasında verilen kararın temyiz incelemesini yapan Dairemizin ... çoğunluğu tarafından, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15.Ceza Dairesince yapılan görev belirlemesine ilişkin kararın bağlayıcı olmadığından ve uyuşmazlıkta Çocuk Mahkemesinin görevli olduğundan bahisle dosyanın görev yönünden bozulmasına karar verilmiştir. Burada Dairemiz ... heyet çoğunluğunun görüşü ile muhalefet görüşü arasındaki farklılık İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15.Ceza Dairesince yapılan görev belirlemesinin İlk Derece Mahkemeleri açısından bağlayıcı olup olmadığı ve artık görev hususunun temyiz kanun yoluna getirilip getirilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. HMK’nın 23 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki “Bölge adliye mahkemesince veya Yargıtayca verilen yargı yeri belirlenmesi ile kanun yolu incelemesi sonucunda kesinleşen göreve veya yetkiye ilişkin kararlar, davaya ondan sonra bakacak mahkemeyi bağlar.” hükmü ile HMK’nın temyiz edilemeyen kararlar başlıklı 362 ... maddesinin 1-c fıkrasında yer ... “Yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemelerinin görev ve yetkisi hakkında verilen kararlar ile yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararlar.” hükmü birlikte değerlendirildiğinde, uyuşmazlıkta görevli mahkeme İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15.Ceza Dairesince belirlenmiş olup bu belirlemenin HMK’nın 23 üncü maddesi gereğince davaya ondan sonra bakacak mahkemeyi bağlayacağı ve görev belirlemesi kendisini bağlayan mahkemece verilen kararın kesin nitelikte olup HMK’nın 362/1-c maddesi gereğince görev ve yetki yönünden temyiz edilemeyeceği açıktır. HMK’nın 362. maddesi gereğince, temyiz edilemeyen kararlar arasında sayılmak suretiyle kesinleşen göreve ilişkin kararla, HMK’nın 23. maddesi uyarınca davaya sonradan bakacak mahkemenin bağlı olduğu kabul edildikten sonra, mahkemeyi bu yönde karar vermeye zorlayan yasa hükmünün uygulanmış olması nedeniyle bu kez, mahkemenin aslında görevsiz olduğu, görevin kamu düzeninden bulunduğu gerekçesi ile esastan verilen kararın HMK’nın 369/1 maddesinde yer ... “kanunun açık hükmüne aykırılık” gerekçesi ile görev noktasından bozulması biran evvel görevli mahkemenin belirlenerek yargılamayı bu suretle hızlandırma amacı taşıyan usul hükümlerine ve kanunun sistematiğine aykırı olacaktır. Yukarıda açıklanan nedenlerle somut uyuşmazlıkta HMK’nın 23/2 maddesi gereğince İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Ceza Dairesince Tekirdağ Aile Mahkemesinin görevli olduğunun belirlenmesi ve bu belirlemenin de davaya daha sonra bakacak mahkemeler yönünden bağlayıcı olması ve HMK’nın 362/1-c fıkrası gereğince görev hususunun artık temyiz konusu yapılamayacağı gerçeği karşısında temyiz incelemesinin uyuşmazlığın esasına yönelik olarak yapılması gerekirken görev yönünden temyiz incelemesi yapılarak bozma kararı verilmesi yönündeki ... çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz.

Diğer kararlar (4)

21. Hukuk Dairesi, 2013/16540 E., 2013/22362 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
6100 sayılı HMK'nın 11.04.2013 tarih ve 6450 sayılı Yasanın 23.maddesi ile değişik 337/2 maddesinde "Adli yardım talebinin reddine ilişkin kararlara karşı, tebliğinden itibaren bir hafta içinde kararı veren mahkemeye dilekçe vermek suretiyle itiraz edilebilir.
21. Hukuk Dairesi         2013/16540 E.  ,  2013/22362 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi Davacı, iş kazası sonucu işten çıkarılması nedeniyle doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir. Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi. K A R A R Dava, 26.10.2011 tarihindeki iş kazası nedeniyle yaralanan sigortalının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemlerine ilişkindir. Mahkemece, ıspatlanamadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmişsede varılan bu netice aşağıda açıklanacak nedenlerle hatalıdır. 6100 sayılı HMK'nın 11.04.2013 tarih ve 6450 sayılı Yasanın 23.maddesi ile değişik 337/2 maddesinde "Adli yardım talebinin reddine ilişkin kararlara karşı, tebliğinden itibaren bir hafta içinde kararı veren mahkemeye dilekçe vermek suretiyle itiraz edilebilir. Kararına itiraz edilen mahkeme, itirazı incelemesi için dosyayı o yerde adli yardım talebi yapılan hukuk mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye, son numaralı daire için birinci daireye, o yerde adli yardım talebi yapılan hukuk mahkemesinin tek dairesi bulunması hâlinde ise aynı işlere bakmakla görevli en yakın mahkemeye gönderir. İtiraz incelemesi neticesinde verilen karar kesindir. Adli yardım talebi reddedilirse, ödeme gücünde sonradan gerçekleşen ciddi bir azalmaya dayanılarak tekrar talepte bulunulabilir.” hükmü düzenlenmiştir. Dosya kapsamından, 29.12.2011 tarihli davanın davacı yanca Adli Müzaharet talepli olarak açıldığı, dava dilekçesine derkenar olarak dilekçeyi havale eden hakimce adli müzaheret talebinin kabulü notunun düşülüp bu kararın neticesi olarak da dava harçlarının alınmadığı, 10.12.2012 tarihli oturumda davacı vekiline bilirkişi ücreti ödemesi için iki hafta kesin süre verildiği, 25.04.2013 tarihli karar oturumunda ise davacı vekilinin adli yardım talebini tekrar ettiği, Mahkeme tarafından aynı oturumda alınan ara karar ile bu talebin reddine karar verilip devamla davanın da esası bakımında da red kararı verildiği anlaşılmıştır. Somut olayda, 25.04.2013 tarihli karar oturumunda davacının adli yardım talebinin reddine karar verilmekle birlikte 6100 sayılı HMK'nın 11.04.2013 tarih ve 6450 sayılı Yasanın 23.maddesi ile değişik 337/2 maddesinde belirtilen kanun yolu tüketilmeden yazılı gerekçe ile red karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. Yapılaçak iş,6100 sayılı HMK'nın 11.04.2013 tarih ve 6450 sayılı Yasanın 23.maddesi ile değişik 337/2 maddesindeki prosedürü işletmek ve neticesine göre tüm delilleri bir arada değerlendirip karar vermekten ibarettir. O halde davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine 02.12.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.
4. Hukuk Dairesi, 2021/19354 E., 2022/6762 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
vekiline 08/03/2017 tarihinde tebliği üzerine, 09/03/2017 tarihinde bu karara itiraz edilmiş olup; bunun üzerine dosyanın mahkemece 6100 sayılı Kanun’un 11/04/2013 tarih ve 6459 sayılı Kanun'un 23. maddesi ile değişik 337.
4. Hukuk Dairesi         2021/19354 E.  ,  2022/6762 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi DAVALILAR : 1-... vekili Av. Aşkım Tuba Keçili 2-... K A R A R Asıl ve Birleşen davada davalı ... vekili, temyiz dilekçesi ile birlikte adli yardım isteminde bulunmuştur. Adli yardım istemi kanun yoluna başvuru sırasında istendiğinden, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 336. maddenin 3. fıkrası uyarınca davalı ... vekilinin adli yardım talebini inceleme görevi Yargıtaya aittir. 6100 sayılı Kanun’un 334. maddesinde “(1) Kendisi ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin, gereken yargılama veya takip giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olan kimseler, iddia ve savunmalarında, geçici hukuki korunma taleplerinde ve icra takibinde, taleplerinin açıkça dayanaktan yoksun olmaması kaydıyla adli yardımdan yararlanabilirler.” Aynı Kanun’un 336. maddesinde ise “(3) Kanun yollarına başvuru sırasında adli yardım talebi bölge adliye mahkemesine veya Yargıtaya yapılır.” şeklinde düzenleme yapılmıştır. Öte yandan; 6100 sayılı Kanun’un 6459 sayılı Kanunla değişik 337/2.maddesinde “Adli yardım talebinin reddine ilişkin kararlara karşı, tebliğinden itibaren bir hafta içinde kararı veren mahkemeye dilekçe vermek suretiyle itiraz edilebilir. Kararına itiraz edilen mahkeme, itirazı incelemesi için dosyayı o yerde adli yardım talebi yapılan hukuk mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye, son numaralı daire için birinci daireye, o yerde adli yardım talebi yapılan hukuk mahkemesinin tek dairesi bulunması hâlinde ise aynı işlere bakmakla görevli en yakın mahkemeye gönderir. İtiraz incelemesi neticesinde verilen karar kesindir. Adli yardım talebi reddedilirse, ödeme gücünde sonradan gerçekleşen ciddi bir azalmaya dayanılarak tekrar talepte bulunulabilir.” hükmü yer almaktadır. Dosyanın incelenmesinde Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesi’nin 13/12/2016 tarih ve 2014/20424-2016/11508 sayılı ilamında; “Yargılama ve temyiz aşamasında davalı ... mali durumuyla ilgili fakirlik belgesi eklemediğinden HMK 336/2 maddesi gereğince adı geçen davalının temyiz aşamasındaki adli yardım talebinin reddine, HMK 337/2 maddesi gereğince kararın yerel mahkemece davalıya tebliğine ve itiraz edilmesi halinde aynı madde gereğince işlem yapılmasına, adli yardım talebinin reddine dair kararın kesinleşmesi halinde HUMK 434 maddesi uyarınca davalıya harç ve giderler için muhtıra çıkarılması ve neticesine göre işlem yapılması için dosyanın yerel mahkemesine geri çevrilmesine” karar verilmiş olup, Yargıtay(Kapatılan) 17.Hukuk Dairesi’nin adli yardım talebinin reddine dair kararının davalı ... vekiline 08/03/2017 tarihinde tebliği üzerine, 09/03/2017 tarihinde bu karara itiraz edilmiş olup; bunun üzerine dosyanın mahkemece 6100 sayılı Kanun’un 11/04/2013 tarih ve 6459 sayılı Kanun'un 23. maddesi ile değişik 337. maddesinin 2. fıkrası uyarınca itirazı incelemekle görevli Yargıtay 5. Hukuk Dairesi Başkanlığına gönderilmek üzere Başkanlığımıza gönderilmesine karar verilmesi gerekirken, Mahkemece 10/04/2017 tarihli ek kararla yargılama ve temyiz aşamasında davalı ... mali durumuyla ilgili fakirlik belgesi eklemediğinden HMK 336/2 maddesi gereğince adı geçen davalının temyiz aşamasındaki adli yardım talebinin reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olduğundan, mahkemenin bu husustaki kararının yok hükmünde kabul edilerek, davalı ... vekilinin temyiz aşamasındaki adli yardım talebinin reddine dair verilen karara karşı itirazlarını incelemek üzere dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 11/04/2013 tarih ve 6459 sayılı Kanun'un 23. maddesi ile değişik 337. maddesinin 2. fıkrası uyarınca Yargıtay 5. Hukuk Dairesi’ne GÖNDERİLMESİNE; 04/04/2022 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2959 E., 2021/580 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varYargıtay 4. Hukuk Dairesi (İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla)
tam metni aç
6100 sayılı HMK 23. maddesinin ilgili bölümü;
Hukuk Genel Kurulu         2017/2959 E.  ,  2021/580 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla) 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı Yargıtay 4. Hukuk Dairesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sonunda verilen davanın kısmen kabulüne dair karar taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine Hukuk Genel Kurulunca usulden bozulmuştur. 2. Hukuk Genel Kurulunun usule ilişkin bozma kararından sonra Özel Dairece ilk derece mahkemesi sıfatıyla verilen davanın esastan reddine dair karar davacı tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 250. maddesi kapsamında özel yetkili Cumhuriyet savcısı olarak görev yaptığını, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen arama kararı doğrultusunda Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yapan davalının makam odasında yaptığı arama sırasında müvekkiline hitaben “Ne yaptığınızın farkında değilsiniz herhalde”, “Kesinlikle eşkıya gibi davranıyorsunuz”, “Hayır, hayır yani bu eşkıya kılıçla silahla olmaz yani eşkıyanın değişik şeyleri var”, “Bu karar da eşkıyalık öyle anlaşılıyor”, “Bu kadar ahlaksız bu kadar hukuk dışı bir şeyi nasıl yapabiliyorsunuz” şeklinde sözler söylediğini, ayrıca davalının İliç Cumhuriyet Savcısı Bayram Bozkurt’a ve müvekkiline karşı bir komplo hazırladığını ve bunu hayata geçirmeye çalıştığını, davalının “X” ve “Y” kod adlı muhbirlere asılsız ve hukuka aykırı ifadede bulunmaları karşılığında baskı kurduğunu, menfaat vaadinde bulunduğunu, davalının eylemini tam olarak hayata geçiremeden durumun tespit edildiğini ve gerçeklerin ortaya çıkarıldığını, yaşanan olaylar nedeni ile müvekkilinin kişilik haklarının saldırıya uğradığını, mesleki onur ve şerefinin zedelendiğini ileri sürerek, 100.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 05.10.2012 tarihli dilekçesi ile taleplerini 50.000TL kişilik hakkına saldırı nedeni ile 50.000TL de komplo nedeni ile manevi tazminat olarak açıklamıştır. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; tazminata konu olayın basına yansımasına bizzat davacının yol açtığını, yaşanan olayların tamamında sorumluluğunun bulunduğunu, davacı hakkında şikayette bulunduklarını, yapılan soruşturma sonucunda Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından 18.02.2010 tarihinde davacının yetkilerinin kaldırıldığını, bu husustaki tebligatın davacıya saat 16:17’de yapıldığı açıklanmış olmasına rağmen, davacının delil çuvallarını karıştırdığını gördüklerini, saat 16:13’te bir dilekçe vererek, belgelerin korunmaya alınmasını istediklerini, saat 18:39’da yetkisi kaldırılmış olduğu hâlde yine delil çuvallarını karıştırdığını bildirdiklerini, sonrasında ise davacının yeni atanan Cumhuriyet Başsavcı vekilinden habersiz, 63 sayfalık yetkisizlik kararı yazarak ve üzerine bir gün önceki tarihi atarak dosyayı kaçırırcasına İstanbul’a gönderdiğini, tahliye dilekçelerinin işlemsiz kaldığını, açıkça ve ağır biçimde yasaya aykırı olan bu uygulamalara karşı müvekkilinin söylediği sözlerin son derece masum bir eleştiriden ibaret olduğu gibi arama görüntüleri davacı tarafından servis edildiğine göre, davacının iddia ettiği zarara da kendisi sebebiyet vererek bir çeşit rıza gösterdiğini, talep ettiği tazminatlar ile zengin olmayı amaçladığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Görevsizlik Kararı: 6. Erzurum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 05.05.2011 tarihli ve 2010/308 E., 2011/151 K. sayılı kararı ile; davalı Cumhuriyet savcısı hakkında görevi sırasında ve görevi kapsamında yaptığı işlemler nedeniyle açılmış olan manevi tazminat davasının görüleceği mahkemenin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten sonra Yargıtay 4. Hukuk Dairesi olduğu gerekçesiyle görevsizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar verilmiştir. 7. Erzurum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin bu kararına karşı süresi içinde davacı vekilinin temyiz isteminde bulunması üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 05.10.2011 tarihli ve 2011/9328 E., 2011/10078 K. sayılı kararı ile onama kararı verilmiş, davacı vekili süresinde verdiği dilekçe ile dosyanın Yargıtay 4. Hukuk Dairesine gönderilmesini talep etmiştir. Özel Dairenin Birinci Kararı: 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 11.02.2014 tarihli ve 2013/30 E., 2014/7 K. sayılı kararı ile; “…DAVA: Dava dilekçesinde, davacı Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı tarafından Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği karara dayalı olarak, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olan davalının makamında arama yapıldığı; arama sırasında davalının: "Ne yaptığınızın farkında değilsiniz herhalde.Kesinlikle eşkiya gibi davranıyorsunuz; hayır hayır yani bu eşkiya kılıçla silahla olmaz, yani eşkiyanın değişik şeyleri var: Bu karar, bu kararda eşkiyalık öyle anlaşılıyor; bu kadar ahlaksız, bu kadar hukuk dışı bir şeyi nasıl yapabiliyorsunuz" ifadeleriyle davacıya hakaret ettiği; bu sözlerin, basın yayın organlarında yer aldığı; ayrıca, davalı tarafından yönlendirilen iki muhbirin, baskı ve menfaat karşılığında davacı aleyhinde gerçek dışı ifadeler vermesinin sağlandığı; ancak, kurulan komplonun engellendiği ileri sürülerek; 100.000,00-TL manevi tazminata hükmedilmesi ve yasal faiz yürütülmesi, talep olunmuştur. CEVAP: Cevap dilekçesinde, davacının yetkilerinin HSYK tarafından kaldırıldığı; dava konusu sözlerin, ağır ve yasaya aykırı uygulamalara karşı söylenildiği; eleştiri niteliğinde bulunduğu, savunulmuştur. GEREKÇE: Dava, haksız eylem sonucu kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Başlangıçta Erzurum 2.Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan davada görevsizlik kararı verilmiş; kesinleşen karar üzerine, süresi içinde gönderme isteminde bulunulmuş ve dairemiz tarafından dosya ilk derece mahkemesi sıfatıyla incelenmiştir. Yargılama aşamasında yürürlüğe giren 6110 sayılı Yasa ile değişik 2802 sayılı Yasa'nın 93/A maddesi ile 6100 sayılı HMK'nun 46 ve devamı maddeleri hükümleri uyarınca; dava, Hazine'ye yöneltilmiş; davalı olarak gösterilen Cumhuriyet Başsavcısı, ihbar olunan sıfatı ile yargılamada yer almıştır. Davalı Hazine vekili tarafından sunulan cevap dilekçesinde: Dava şartlarının gerçekleşmediği ve sorumluluk koşullarının da oluşmadığı savunulmuştur. Davacı vekili tarafından sunulan 05/12/2012 günlü dilekçede, dava konusu edilen her bir eylem nedeniyle 50.000,00-TL manevi tazminat isteminde bulunulduğu belirtilmiştir. Yargılamanın 16/04/2013 günlü oturumunda,hakaret oluşturduğu ileri sürülen sözlere dayalı olarak açılan dava, eylem görevi nedeniyle veya görevinden dolayı değil, şüpheli sıfatıyla işlendiğinden kişisel eylem niteliğinde değerlendirilmiş; bu bakımdan, Hazine'nin taraf sıfatı bulunmadığı benimsenmiş; ayırma kararı verilerek, davalı sıfatıyla ... hakkında hüküm oluşturulmuştur. Esasında, kişisel eylem nedeniyle manevi tazminat davasına bakma görevi, yasa değişikliğinden önce her iki talebin (kişisel kusura dayalı ve C.Başsavcısı'nın hukuki sorumluluğu) birlikte açıldığı Erzurum 2.Asliye Hukuk Mahkemesi'nindir. Ne var ki, başlangıçta, yerel mahkemenin her iki eylem nedeniyle kısmen kabul kararı, belirtilen yasa değişikliği nedeniyle tefrik edilmeksizin Dairemizce görev yönünden bozulmuştur. Yerel mahkemece bozmaya uyularak görevsizlik kararı verilmiştir. HUMK.nun 440/III-3 maddesi uyarınca Yargıtayın görevsizliğe ilişkin kararları bağlayıcıdır, karar düzeltme istenemez. Bu yüzden tefrik edilen dosya yerel mahkemeye gönderilmemiş, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Dairemizde görülmüştür. Taraflar arasında, dava konusu sözlerin söylenildiği hususu çekişmesizdir. Sorun, bu ifadelerin kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığına ilişkindir. Mahkeme kararına dayalı olarak yapılan adli işlem nedeniyle, görevli Cumhuriyet Savcısı'na yöneltilen sözlerin söylenilmesinde bir gereklilik bulunmamaktadır. Eleştiri veya sitem olarak da değerlendirilemez. Şu durumda, davacının kişilik haklarına saldırı niteliğindedir. Bu nedenlerle hukuka aykırılık benimsenmiştir. Manevi tazminat miktarının takdirinde, hukuka aykırılığın niteliği ve derecesi ile tarafların sosyal ve ekonomik durumları gözetilmek suretiyle istemin kısmen kabulüne karar verilmek gerekmiştir. HÜKÜM: Yukarıda açıklanan gerekçelerle; 1-Davanın kısmen kabulü ile 5.000,00-TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı ...'den alınıp davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine…” oy çokluğu ile karar verilmiştir. Kararın Temyizi: 9. Özel Dairenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. Hukuk Genel Kurulu Kararı: 10. Hukuk Genel Kurulunun 04.05.2016 tarihli ve 2014/4-1054 E., 2016/566 K. sayılı kararı ile; “…Dava, kişilik hakkına saldırı nedenine dayalı tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili, 20.05.2010 harç tarihli dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen arama kararı doğrultusunda özel yetkili Cumhuriyet Savcısı olarak, davalının Erzincan’daki makam odasında arama yaptığını, arama sırasında davalının sergilemiş olduğu hukuka aykırı eylem ve söylemler nedeni ile müvekkilinin kişilik hakları zedelendiğini ve manen zarar gördüğünü ayrıca davalının İliç Savcısına ve müvekkiline karşı bir komplo hazırladığını ve bunu hayata geçirmeye çalıştığını, davalının X ve Y kod adı altında muhbirlere asılsız ve hukuka aykırı ifade de bulunmaları karşılığında baskı kurduğunu, bir takım menfaat vaadinde bulunduğunu, davalının eyleminin tam olarak hayata geçiremeden tespit edildiğini ve gerçeklerin ortaya çıkarıldığını, konu hakkındaki soruşturma dosya ve evraklarının eklendiğini iddia ederek 50.000 TL kişilik hakkına saldırı nedeni ile 50.000 TL de komplo nedeni ile manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Özel Dairece, “davanın kısmen kabulüne” karar verilmiş, hüküm davacı vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. ÖNSORUN İşin esasına geçilmeden önce, 18.06.2014 gün ve 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 5271 sayılı CMK 141. maddesine eklenen 3. ve 4. fıkraların görev bakımından eldeki davaya etkileri tartışılmıştır. Ön sorun tartışılmadan önce mevzuat ve davanın muhakeme süreci hakkında kısaca bilgi verilmelidir. 6100 sayılı HMK 23. maddesinin ilgili bölümü; “İnceleme usulü ve sonucu MADDE 23- (1)… (2) … kanun yolu incelemesi sonucunda kesinleşen göreve veya yetkiye ilişkin kararlar, davaya ondan sonra bakacak mahkemeyi bağlar.” şeklindedir. Buna göre kanun yolu incelemesi sonunda onanarak kesinleşen görevsizlik kararları davaya ondan sonra bakacak mahkemelerin görevsizlik karar vermesine engeldir. Somut olaya gelindiğinde; dava, 26.05.2010 tarihinde komplo kurmak ve kişilik haklarına saldırı iddiaları ile Erzurum Asliye Hukuk Mahkemesinde açılmıştır. Erzurum Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan yargılama sonunda, her iki iddia hakkında görevsizlik kararı verilmiş, temyiz istemi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 05.10.2011 gün ve 2011/9328 Esas, 2011/10078 Karar sayılı ilamı ile karar onanmıştır. Süresinde talepte bulunulmuş ve dosya görevli Yargıtay 4. Hukuk Dairesine gönderilmiştir. Mevcut bu durum dikkat alındığında ilk derece mahkemesince verilen ve kanun yolu incelemesinden geçerek kesinleşen görevsizlik kararı ondan sonra davaya bakan mahkemeleri bağlayacağına göre, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin görevli olduğu kabul edilmiştir. Ayrıca, 18.06.2014 gün ve 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 5271 sayılı CMK 141. maddesine eklenen 3. ve 4. fıkralarına bakıldığında suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine ağır ceza mahkemesinde açılabileceği düzenlenmiştir. Kişilik hakkına saldırı nedenine dayalı eldeki davada ise suç soruşturması yapan bir Cumhuriyet savcısının eyleminin haksız fiil olduğu olgusuna değil, suç soruşturması yapan bir Cumhuriyet savcısına karşı yapılan bir haksız fiil olgusuna dayanılmaktadır. Davalının 5271 sayılı CMK141/3 fıkrasına giren ve dava konusu edilen eylemi zaten eldeki davadan ayrılmıştır. Eldeki dava kişisel kusura dayalı açılan ve asliye hukuk mahkemesinde görülmesi gereken bir dava ise de yukarıda açılandığı üzere 6100 sayılı HMK’nın 23/2. maddesi gereğince kanun yolundan geçerek kesinleşen bir görevsizlik kararı bulunması karşısında Yarıgtay 4. Hukuk Dairesinin görevli olduğu oybirliği ile kabul edilmiştir. İşin esası incelenmeden önce tartışılan bir diğer sorun da temyiz sebepleri arasında yer alan hakimlerin reddi talebinin usulüne uygun şekilde incelenmediği iddiası olmuştur. Hemen ifade edilmelidir ki, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi eldeki dosyayı temyiz mahkemesi sıfatı ile değil, 6100 sayılı HMK’nın 47. maddesi gereğince ilk derece mahkemesi sıfatı ile incelemektedir. Bu nedenle ileri sürülen usul itirazlarının yürürlükteki 6100 sayılı HMK hükümleri çerçevesinde çözümlenmesi gereklidir ki, öncelikle 6100 sayılı HMK’nın hakimin ret sebeplerini incelenmesine dair usul hakkında bilgi verilmelidir. 6100 sayılı HMK’nın 36. maddesinde ret sebepleri, 38. maddesinde ise ret usulü düzenlenmiştir. HMK’nın 36. maddedeki ret sebeplerine dayanılarak 38. maddeye uygun bir şekilde ret isteminde bulunulması halinde ret isteminin incelenmesi usulü aynı Kanun’un 40. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili madde şu şekildedir; “Ret talebini incelemeye yetkili merci MADDE 40- (1) Hâkimin reddi talebi, reddi istenen hâkim katılmaksızın mensup olduğu mahkemece incelenir. (2) Reddedilen hâkimin katılmamasından dolayı mahkeme toplanamıyor ya da mahkeme tek hâkimden oluşuyor ise ret talebi, o yerde asliye hukuk hâkimliği görevini yapan diğer mahkeme veya hâkim tarafından incelenir. O yerde, asliye hukuk hâkimliği görevi tek hâkim tarafından yerine getiriliyorsa, o hâkim hakkındaki ret talebi, asliye ceza hâkimi varsa onun tarafından, yoksa en yakın asliye hukuk mahkemesince incelenir. … (4) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinin başkan ve üyelerinin reddi talebi, reddedilen başkan ve üye katılmaksızın görevli olduğu dairece karara bağlanır. Hukuk dairelerinin toplanmasını engelleyecek şekildeki toplu ret talepleri dinlenmez.” Buna göre Özel Daire ilk derece mahkemesi sıfatı ile görev yaptığına göre, ret talebi öncelikle reddi istenen hâkim katılmaksızın mensup olduğu Özel Dairece incelenmelidir. Reddedilen hâkimin katılmamasından dolayı mahkeme (Özel Daire) toplanamıyor ise ret talebi, o yerde ilk derece mahkemesi sıfatı ile görev yapan diğer Yargıtay Hukuk Dairesi tarafından incelenmelidir. Somut olaya gelindiğinde; ihbar olunan ... vekili 04.12.2012 tarihli celsede sunduğu 04.12.2012 tarihli ret dilekçesi ile muhakeme sırasında Dairenin altı üyesini reddetmiştir. Dilekçe üzerine HMK’nın 38/5. maddesi gereğince işlem yapılmak üzere ara karar alınmış, takip eden celse de ise “İhbar olunan ... Dairemizin altı üyesi reddedilmiş ise de Dairemiz başkan ve dokuz üyeden oluşmakta olup, Yargıtay Kanunu’nun 39. maddesine göre Daire toplantılarını engelleyen toplu ret istemleri dinlenemeyeceği” gerekçesi ile önceki ara kararından vazgeçilerek ret isteminin oyçokluğu ile reddine karar verilmiştir. Karşı görüşte olanlar ise “davaya temyiz mahkemesi sıfatıyla değil ilk derece mahkemesi sıfatıyla bakıldığından reddi hakim talebi hakkında Yargıtay Kanunu değil 6100 sayılı HMK hükümlerinin uygulanması gerektiği ve HMK’nın 38 ve devamı maddeleri hükmüne göre de ret talebinin mercii tarafından incelenmesi gerektiği” şeklinde karşı görüş bildirmişlerdir. 11.06.2013 tarihinde bu kez davalı ... vekili olarak verilen ikinci ret dilekçesi yine aynı gerekçeler ve oyçokluğu ile reddedilmiştir. Yukarıda açıklandığı üzere Yargıtay 4. Hukuk Dairesi ilk derece mahkemesi sıfatı ile yargılama yaptığına göre ret talebinin 6100 sayılı HMK hükümleri çerçevesinde incelenmesi gereklidir. Bu kapsamda ret talebi öncelikle reddi istenen hâkim katılmaksızın mensup Özel Dairece incelenmeli, reddedilen hâkimin katılmamasından dolayı mahkeme (Özel Daire) toplanamıyor ise ret talebi, o yerde ilk derece mahkemesi sıfatı ile görev yapan diğer Yargıtay Hukuk Dairesi tarafından incelenmelidir. Görüşmeler sırasında azınlıkta kalan ve işin esasının incelenmesini görüşünde olan üyelerden bir kısmı; temyiz hükümleri yürürlükte bulunan 1086 sayılı HMUK 428/4 maddesinde “usulü muhakameye muhalefet edilmesi” bir bozma nedeni sayılmış ise de, bu neden ile bozma yapılabilmesi için aynı Kanun’un 428/son fıkrasının şartlarının da oluşması gerektiğini, olayımızda ret nedenlerinin geçerli olup olmadığı bir yana, bunun usulen bozma yapılmasının reddedilen Daire üyelerinin karardan sonra başka dairelerde görevlendirilmiş olması da dikkate alındığında sonuca etkili olmadığını, buna yönelik temyiz talebinin işin esası hakkında kurulacak kararda karşılanması gerektiğini bu nedenle işin esasına girilmesini savunmuşlarıdır. Azınlıkta kalan üyelerden bir kısmının savunduğu görüş ise 6100 sayılı HMK’nın 40/son maddesinin Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinin başkan ve üyelerinin reddi talebini düzenlediğini, benzer düzenlemenin Yargıtay Kanunu 39. maddesinde de yer aldığını, gerek 6100 sayılı HMK'nın 40/son ve gerekse Yargıtay Kanunu’nun 39. maddesine göre toplu mahkemelerde toplu ret taleplerinin dinlenmeyeceğinin düzenlediği, ilk derece mahkemelerinde toplu ret istemine dair bir düzenlemenin 6100 sayılı HMK’nın 40. maddesinde düzenlenmediğine göre Yargıtay Kanunu’nun 39. maddesinin gerekçede kullanılmasının doğru olduğu, bu nedenle işin esasının incelenmesi gerektiğini savunmuşlardır. Kurul çoğunluğunca, ret talebinin usulüne uygun bir şekilde incelenmeden esas hakkında karar verilmesinin işin esasını temelden sakatlayacağı, öncelikle ret talebinin usulüne göre incelenip karara bağlandıktan sonra işin esası hakkında karar verilmesi gerektiği kabul edilmiştir. Bu nedenle Özel Daire kararının bozulması gerekmiştir. S O N U Ç: Yukarıda gerekçesi açıklandığı üzere; davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacı vekilinin tüm davalı vekilinin yukarıda belirtilen neden haricindeki diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelemesine yer olmadığına…” oy çokluğu ile karar verilmiştir. Özel Dairenin İkinci Kararı: 11. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 28.03.2017 tarihli ve 2016/69 E., 2017/17 K. sayılı kararı ile; “…DAVA : Dava dilekçesinde özetle, davacı Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı tarafından Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği karara dayalı olarak, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olan davalının makamında arama yapıldığı; arama sırasında davalının: "Ne yaptığınızın farkında değilsiniz herhalde. Kesinlikle eşkiya gibi davranıyorsunuz; hayır, hayır yani bu eşkiya kılıçla silahla olmaz, yani eşkiyanın değişik şeyleri var: Bu karar, bu kararda eşkiyalık öyle anlaşılıyor; bu kadar ahlaksız, bu kadar hukuk dışı bir şeyi nasıl yapabiliyorsunuz" ifadeleriyle davacıya hakaret ettiği; bu sözlerin, basın yayın organlarında yer aldığı; ayrıca, davalı tarafından yönlendirilen iki muhbirin, baskı ve menfaat karşılığında davacı aleyhinde gerçek dışı ifadeler vermesinin sağlandığı; ancak, kurulan komplonun engellendiği ileri sürülerek; 100.000,00-TL manevi tazminata hükmedilmesi ve yasal faiz yürütülmesi, talep olunmuştur. CEVAP: Cevap dilekçesinde, davacının yetkilerinin HSYK tarafından kaldırıldığı; dava konusu sözlerin, ağır ve yasaya aykırı uygulamalara karşı söylenildiği; eleştiri niteliğinde bulunduğu, savunulmuştur. GEREKÇE: Dava, haksız eylem sonucu kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Başlangıçta Erzurum 2.Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan davada görevsizlik kararı verilmiş; kesinleşen karar üzerine, süresi içinde gönderme isteminde bulunulmuş ve Dairemiz tarafından dosya ilk derece mahkemesi sıfatıyla incelenmiştir. Yargılamanın 16/04/2013 günlü oturumunda, hakaret oluşturduğu ileri sürülen sözlere dayalı olarak açılan davada, eylem görevi nedeniyle veya görevinden dolayı değil, şüpheli sıfatıyla işlendiğinden kişisel eylem niteliğinde değerlendirilmiş; bu bakımdan, Hazine'nin taraf sıfatı bulunmadığı benimsenmiş; ayırma kararı verilerek, davalı sıfatıyla ... hakkında hüküm oluşturulmuştur. Esasında, kişisel eylem nedeniyle manevi tazminat davasına bakma görevi, yasa değişikliğinden önce her iki talebin (kişisel kusura dayalı ve C.Başsavcısı'nın hukuki sorumluluğu) birlikte açıldığı Erzurum 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nindir. Ne var ki, başlangıçta, yerel mahkemenin her iki eylem nedeniyle kısmen kabul kararı, belirtilen yasa değişikliği nedeniyle tefrik edilmeksizin Dairemizce görev yönünden bozulmuştur. Yerel mahkemece bozmaya uyularak görevsizlik kararı verilmiştir. HUMK'nun 440/III-3 maddesi uyarınca Yargıtayın görevsizliğe ilişkin kararları bağlayıcıdır, karar düzeltme istenemez. Bu yüzden tefrik edilen dosya yerel mahkemeye gönderilmemiş, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Dairemizde görülmüştür. Dairemizin ilk derece sıfatıyla verilen 11.02.2014 tarihli davanın kısmen kabulüne yönelik ilamı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 04.05.2016 tarihli ilamıyla bozulmuş, Dairemizce usul ve yasaya uygun bozma ilamına uyulmasına karar verilmiştir. Taraflar arasında, dava konusu sözlerin söylenildiği hususu çekişmesizdir. Sorun, bu ifadelerin kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığına ilişkindir. Davalı Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yaparken makam odasının aranacağı ve kendisinin gözaltına alınacağı bilgisinin verilmesi üzerine bu sözleri sarfetmiştir. Bunun üzerine HSYK'ya hakkında şikayet dilekçesi verilmiştir. HSYK 2. Dairesi'nin 13/09/2012 tarihli kararında belirtildiği üzere davacının bu sözleri içinde bulunduğu alışılmadık duruma yönelik eleştiri ve sitem mahiyetinde görüldüğü için kendisine disiplin yönünden ceza tayinine yer olmadığı kararı verilmiştir. Gerçekten davalının sözleri eleştiri ve sitem üzerine kuruludur. Bu nedenle de davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmadığı kabul edilerek davanın reddine karar vermek gerekmiştir. HÜKÜM: Yukarıda gösterilen nedenlerle; 1-Davanın esastan REDDİNE…” karar verilmiştir. Kararın Temyizi: 12. Özel Dairenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. II. GEREKÇE 13. Öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 14. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için kanunlar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 15. Bunlar; kişilik değerlerinin zedelenmesi Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24, isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2), bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 16. TMK’nın 24. maddesi ile olay tarihinde yürürlükte bulunan ve uygulanması gereken mülga 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 17. TMK’nın 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 18. Dava konusu olayın gerçekleştiği ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan mülga Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır. 19. TMK’nın 24 ve mülga BK’nın 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 20. Görüldüğü üzere mülga BK'nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 21. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 22. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. 23. Hâl böyle olunca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS/Sözleşme) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM/Mahkeme) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. 24. AİHS’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. 25. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside/Birleşik Krallık/Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976/parag. 49). 26. AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, Başvuru No: 35839/97, 22.02.2005). 27. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. 28. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlâl edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: i. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukukî normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, Başvuru No: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, Başvuru No: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20.10.2009). ii. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasına göre, “…bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O./ Nalbant, A.: İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). iii. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: AİHM ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, Başvuru No: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, Başvuru No: 13585/88, 26.11.1991). 29. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 09.03.2021 tarihli ve 2017/4-1408 E., 2021/231 K.; 04.02.2021 tarihli ve 2017/4-1479 E., 2021/32 K.; 23.06.2020 tarihli ve 2017/4-1406 E., 2020/449 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. 30. Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) göre “…yargının devletin temel kurumlarından olması nedeniyle, ciddi temelden yoksun ve ağır şekilde zarar veren saldırılar haricinde hâkimler ve savcılar kabul edilebilir sınırlar içinde genel nitelikte eleştiriler yanında şahsen de eleştiri konusu yapılabilirler..” (Emin Aydın (2) kararı, Başvuru No: 2013/3178, 25.06.20159). Burada hâkim ve savcılara yönelik kullanılan ifadenin hakaret içerikli veya küçük düşürücü olup olmadığı dikkate alınmaktadır. Ayrıca kullanılan ifadelerin herhangi bir tartışma bağlamında dile getirilmiş olup olmadığı veya keyfi bir kişisel saldırı niteliğinde olup olmadığı değerlendirilmelidir (Karan, U.: İfade Özgürlüğü, Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi-2, 2018, s. 12, 13). 31. Somut olayda; dosya içeriğine göre davacının 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250. maddesi kapsamında özel yetkili Cumhuriyet savcısı, davalının ise Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yaptığı 17.02.2010 tarihinde, yürütülmekte olan soruşturma kapsamında şüpheli sıfatıyla makam odasında yapılan arama sırasında davalının davacıya hitaben “Ne yaptığınızın farkında değilsiniz herhalde”, “Kesinlikle eşkıya gibi davranıyorsunuz”, “Hayır, hayır yani bu eşkıya kılıçla silahla olmaz yani eşkıyanın değişik şeyleri var”, “Bu karar da eşkıyalık öyle anlaşılıyor”, “Bu kadar ahlaksız bu kadar hukuk dışı bir şeyi nasıl yapabiliyorsunuz” sözlerini söylediği konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. 32. Bu noktada değerlendirilmesi gereken husus, söylenen sözlerin davacının kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığıdır. 33. Öncelikle belirtmek gerekir ki; davalı, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yaparken makam odasının aranacağı ve gözaltı işlemi uygulanacağı bilgisinin verilmesi üzerine belirtilen sözleri söylemiştir. Dosya kapsamı ve olayın gelişimi birlikte değerlendirildiğinde, kullanılan ifadeler alışılmadık duruma yönelik söylendiği gibi keyfi bir kişisel saldırı niteliği de taşımamaktadır. Bu anlamda olmak üzere, davalının söylediği sözlerin, yapılan işlemin hukuka aykırılığını vurgulama amaçlı, eleştiri ve sitem mahiyetinde olduğu kabul edilmiştir. 34. Bu itibarla; dava konusu edilen sözlerin, davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmadığı sonucuna ulaşılmıştır. 35. O hâlde, Özel Dairece verilen davanın esastan reddine ilişkin karar usul ve yasaya uygun olup onanması gerekmektedir. III. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacının temyiz itirazlarının reddi ile Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın ONANMASINA, Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi gereğince kararın tebliği tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 18.05.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
4. Hukuk Dairesi, 2021/1140 E., 2021/2100 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi
tam metni aç
HMK’nın 23/2. maddesi gereğince bu karar Bursa Asliye Hukuk Mahkemesini bağlamayacaktır.
4. Hukuk Dairesi         2021/1140 E.  ,  2021/2100 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi İLK DERECE MAHKEMESİ : Bursa 2. Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki 6183 sayılı Yasa’ya dayalı tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı reddine dair verilen hüküm, süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf edilmiş, istinaf isteminin reddine karar verilmiş, davacı vekili tarafından bu kararın temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü: -K A R A R- Davacı vekili, davalı ... hakkında kuruma olan prim borçları nedeni ile 6183 sayılı Yasa gereğince hakkında takip yapıldığını, takibin semeresiz kaldığını, dava konusu taşınmazlarını mal kaçırma amacı ile davalı kızı Yeliz’e devrettiğini belirterek, tasarrufun iptalini talep etmiştir. Mahkemece, davanın 6183 sayılı Yasa’nın 26. maddesinde belirtilen 5 yıllık sürede açılmadığından bahisle davanın reddine karar verilmiştir. Karar davacı vekili tarafından istinaf edilmiştir. İstinaf mahkemesi de, İlk Derece Mahkemesi kararında isabetsizlik bulunmadığı gerekçesi ile davacı tarafça yapılan istinaf başvurusunun HMK'nın 353/1-b-1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmiş, anılan karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, 6183 sayılı Yasa’nın 24 ve devamı maddelerine dayalı olarak açılan tasarrufun iptali davasına ilişkindir. 5510 sayılı Yasa'nın 88. maddesinin 16. fıkrasında "Kurumun süresi içerisinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil ve Usulü Hakkındaki Kanunun 51., 102. ve 106. maddeleri hariç diğer maddeleri uygulanır.." aynı maddenin 19. fıkrasında da "Kurumun prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil ve Usulü Hakkındaki Kanunun uygulanmasından doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde Kurumun alacaklı birimin bulunduğu yer İş Mahkemesi yetkilidir." denilmektedir. (506 sayılı Yasa'nın 80/7) Anılan Yasa'nın 101. maddesinde de aynı yönde bir düzenleme ile "Bu Kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde, bu Kanun hükümlerinin uygulamasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar iş mahkemelerinde görülür." hükmü yer almaktadır. (506 sayılı Yasa'nın 134. maddesi) Dosya içindeki bilgi ve belgelere göre, davacının borcu prim alacaklarına ilişkin olup takip 6183 sayılı Yasa gereğince yapıldığı anlaşılmıştır. Dava ilk olarak Bursa İş Mahkemesinde açılmış iş mahkemesi 11.12.2014 tarihinde görevsizlik kararı vermiş ve karar temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiştir. HMK’nın 23/2. maddesi gereğince bu karar Bursa Asliye Hukuk Mahkemesini bağlamayacaktır. Bu durumda, uyuşmazlığa genel mahkemelerde bakılamayacağından ve görev konusu kamu düzenine ilişkin olup mahkemece bu husus görevi nedeniyle resen gözönünde tutularak, dava dilekçesinin görev yönünden reddi ile dosyanın Bursa İş Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile bozma nedenine göre diğer temyiz itirazları incelenmeksizin, temyize konu yerel mahkeme kararının HMK 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, HMK 373/1. maddesi gereğince istinaf mahkemesi kararının kaldırılarak dosyanın kararı veren Bursa 2. Asliye Hukuk Mahkemesine, kararın bir örneğinin İstanbul Bölge Mahkemesi 9. Hukuk Dairesine gönderilmesine 01/06/2021 gününde Üye ... ve Üye ...'ın karşı oyu ve oyçokluğuyla karar verildi. KARŞI OY GEREKÇESİ 1-6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 353. maddesinin 1. fıkrası (a) bendinde kamu düzenine ilişkin olup ağır usul hatası olarak nitelenebilecek bazı hallerde bölge adliye mahkemesine ilk derece mahkemesi kararını kesin olarak kaldırma ve ilk derece mahkemesine gönderme hususunda yetki verilmiş ve anılan kararlar yönünden temyiz yolu kapatılmıştır. Hiç şüphesiz bu düzenlemenin amacı belirtilen usul hatalarının bir an önce giderilerek işin esasına yönelik yargılamaya geçilmesini temindir. Bahse konu kararlar yönünden ilk aşamada temyiz yolu kapalı ise de geri gönderme kararı üzerine ilk derece mahkemesince verilen karara karşı istinaf yoluna başvurulması halinde bölge adliye mahkemesince verilecek kararlar bakımından HMK 362. maddede sayılan haller dışında temyiz yolu açıktır. Temyiz incelemesinin kapsamına sadece işin esası değil kamu düzenine ilişkin hallerin de gireceği tartışmadan aridir. Yani Yargıtay, bölge adliye mahkemesince HMK. 353. maddenin 1. fıkrası (a) bendi kapsamında verilen kararların yerindeliğini esas yönünden yaptığı temyiz incelemesi sırasında denetleyebilir. Ancak HMK 362. maddenin 1. fıkrası (c) bendi kapsamında verilen görev ve yetkiye ilişkin kararlar bunun dışındadır. Zira kanun koyucu 28/07/2020 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun değişikliğinden önce -yani yasalaşan ilk şeklinde- HMK 353. maddenin 1. fıkrası (a) bendi kapsamında bulunan diğer haller bakımından temyiz yolunun kapalı olduğunu belirtmemiş iken görev ve yetkiye ilişkin kararlar yönünden temyiz yolunun kapalı olduğunu açıkça belirtmiş, bununla da yetinmemiş bölge adliye mahkemesinin kanun yolu incelemesi sonucunda kesinleşen göreve ve yetkiye ilişkin kararlarının davaya ondan sonra bakacak mahkemeyi bağlayacağı düzenlemesini vazetmek suretiyle bu kararların temyiz mahkemesi olan Yargıtay'ı da bağlayacağını kabul etmiştir. Her ne kadar, 7251 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten sonra HMK 353. maddenin 1. fıkrası (a) bendi uyarınca verilen tüm kararlara karşı temyiz yolu kapatılmış ise de bundan amaç anılan bent yönünden verilen kararlara karşı doğrudan Yargıtay'a temyiz yoluna başvurulup başvurulamayacağı hususundaki tereddütleri gidermek olup bilahare esas yönünden yapılacak temyiz incelemesi sırasında görev ve yetki konusu dışındaki haller bakımından temyiz yolunu kapatmak değildir. İlk derece mahkemelerinin görev ve yetkisi bakımından bizi farklı sonuca götüren HMK 362/1-c maddesindeki hükmün HMK 353. maddenin 1. fıkrası (a) bendindeki diğer hallerden ayrı olarak düzenlenmesinin yanında HMK 23. maddenin 2. fıkrasındaki düzenlemedir de. Bu maddenin karşılığı olan yani yerine düzenlendiği 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (HUMK) 25/3. maddesi, Yargıtayca verilen merci tayini kararları ile temyiz incelemesi sonucunda kesinleşen göreve veya yetkiye ilişkin kararların davaya ondan sonra bakacak mahkemeyi bağlayacağı şeklindeydi. Bundan dolayı, bu madde kapsamında Yargıtay'ın bir dairesi tarafından verilen göreve ve yetkiye ilişkin kararların davaya ondan sonra bakacak yerel mahkemeleri de Yargıtayın diğer dairelerini de bağlayacağı kabul edilmekteydi HMK ile İlk Derece, istinaf ve temyiz olmak üzere 3 dereceli bir yargılama sistemi benimsendiğinden yukarıdaki düzenlemeler ışığında ilk derece mahkemelerinin görev ve yetkisine ilişkin uyuşmazlıkların en geç istinaf aşamasında çözümlenmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Esasen bu çözüm tarzı iki dereceli olan yargılama sisteminin üç dereceye çıkarılması sebebiyle meydana gelebilecek sorunların bertarafı için zorunlu bir tercih olarak da gözükmektedir. Aksi halin kabulü "1. Aşama: İlk Derece Mahkemesince esastan karar verilmesi; 2. Aşama: Bölge adliye mahkemesince ilk derece mahkemesi kararının görevsizlik sebebiyle kaldırılması ve gönderme kararı verilmesi; 3. Aşama: İlk derece mahkemesince bölge adliye mahkemesi kararı doğrultusunda görevsizlik kararı verilerek dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesi; 4. Aşama: Dosya görevsizlikle kendisine gelen İlk Derece Mahkemesince esastan karar verilmesi; 5. Aşama: Bölge adliye mahkemesince görevli olduğunu kabul ettiği mahkemece verilen kararın esastan incelenmesi; 6. Aşama: Yargıtayca bölge adliye mahkemesinin göreve ilişkin saptamasının yerinde olmadığı benimsenerek bölge adliye mahkemesi kararının kaldırılması ve ilk derece mahkemesi kararının görev yönünden bozulması; 7. Aşama: Hükmü Yargıtayca bozulan ilk derece mahkemesince dosyanın görevsizlik kararı verilerek Yargıtay bozma ilamında gösterilen görevli mahkemeye gönderilmesine." olmak üzere ancak 8. aşamada işin esasına girilebilecek bu da yargılamayı katlanılamayacak şekilde uzatacak ve böylece adil yargılanma hakkının ihlaline sebebiyet verecektir. Kanun koyucunun hiçbir şekilde bunu amaçlamayacağı açıktır. 2-Esasen buraya kadar yapılan açıklamalar bakımdan yani ilk derece mahkemelerinin görevli ve yetkili olduğu halde görevsizlik veya yetkisizlik kararı vermeleri yahut görevsiz ve yetkisiz oldukları halde kendilerini görevli veya yetkili kabul etmeleri üzerine bölge adliye mahkemelerince verilecek göreve veya yetkiye ilişkin kararların kesin olduğu, dolayısıyla bu kararlar bakımından temyiz yoluna başvurulamayacağı konusunda Dairemiz sayın çoğunluğu ile aramızda herhangi bir anlaşmazlık bulunmamaktadır. Dairemiz sayın çoğunluğu ile aramızdaki görüş ayrılığı görevsiz ilk derece mahkemesince verilen esasa ilişkin kararı istinafen inceleyen bölge adliye mahkemesince HMK 353/1-b madde ve bendi kapsamında (istinaf başvurusunun esastan reddi; ilk derece mahkemesi kararının düzeltilerek yeniden esas hakkında karar verilmesi; yargılamadaki eksikliklerin tamamlanmasından sonra yeniden esas hakkında karar verilmesi) duruşma açmadan veya 356. madde kapsamında duruşma açılarak esastan karar verilmesi ve iş bu karar aleyhine temyiz yoluna başvurulması durumunda Yargıtayca görev bozması yapılıp yapılmayacağı hususundadır. 3-HMK'nın 353. maddesinin 1. Fıkrasının (a) bendi ve 362. maddenin 1. fıkrasının (c) bendindeki düzenlemelerin hem lafzi hem de gai (amaçsal) yorumundan bu hususta da temyiz yolunun kapalı olduğu sonucuna ulaşmak gerekir düşüncesindeyiz. Şöyle ki; 3.1-Bölge adliye mahkemeleri ilk derece mahkemelerinin esas yönünden verdikleri kararları da istinaf sebebi yapılsın ya da yapılmasın hem HMK 353/1-a madde ve bendi uyarınca hem de HMK 355/1 gereğince kamu düzenine ilişkin hususlar yönünden resen incelemek zorunda olduklarından kamu düzenine ilişkin hususlardan olan görev hususunu incelemedikleri veya bu hususta bir karar vermedikleri, dolayısıyla bu halde HMK. 362. maddenin 1. fıkrası (c) bendinin uygulanamayacağı söylenemez. Zira burada da bölge adliye mahkemesinin göreve ilişkin bir kararı vardır. Ancak bu karar HMK 353/1-a, 3. madde ve bendindeki gibi açık bir karar değil, ilk derece mahkemesinin görevli olduğunun benimsenmesine ilişkin zımni (kapalı) bir karardır. Dolayısıyla HMK 362/1-c madde ve bendi anlamında göreve ilişkin olarak zımni de olsa bölge adliye mahkemesince verilmiş bir karar burada da vardır. Kanun yolu incelemesi (istinaf) sonucunda bölge adliye mahkemesinin ilk derece mahkemesinin incelemeye konu dava bakımından görevli olduğuna ilişkin zımni kararı (ki bu karar açık olarak da verilebilir. Ancak uygulamada zımni kabul ile işin esasının incelenmesine geçilmektedir.) HMK 23/2 madde gereğince görevi kesinleştiren bir karar niteliğindedir. Bu itibarla, Yargıtay'ı bağlaması gerekir. 3.2-28/07/2020 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun değişikliğinden önce HMK'nın 362/1-c maddesi "yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemeleri arasındaki yetki ve görev uyuşmazlıklarını çözmek için verilen kararlar ...."ın temyiz edilemeyeceği şeklinde belki dairemiz sayın çoğunluğunca savunulduğu gibi dar yorumlanmaya daha uygun iken; anılan kanun ile "yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemelerinin görev ve yetkisi hakkında verilen kararlar.. " şeklinde değiştirilmiş, böylece ilk derece mahkemeleri arasında görev uyuşmazlığı bulunmasa ve bu itibarla ilk derece mahkemesinin görevine/görevsizliğine ilişkin bölge adliye mahkemesince açık bir karar verilmemiş olsa bile HMK 355. madde uyarınca kamu düzenine ilişkin olması sebebiyle resen incelenmesi gereken görev hususunun bu kapsamda zaten incelenmiş olacağı kabul edilerek hükmün lafzı daha açık hale getirilmiş ve bu hususta oluşan tereddütler giderilmiştir. 3.3-Öte yandan, bu durumda temyiz yolunun açık olduğunun benimsenmesi yargılamanın yine uzamasına; (somut olay üzerinden gidilecek olursa; 1. Aşama: İş mahkemesince görevsizlik kararı verilmesi ve dosyanın asliye hukuk mahkemesine gönderilmesi; 2. Aşama: Asliye hukuk mahkemesince esastan karar verilmesi; 3. Aşama: Bölge adliye mahkemesince asliye hukuk mahkemesinin görevli olduğu benimsenerek işin esastan incelenmesi ve başvurunun esastan reddine karar verilmesi; 4. Aşama: Dairemizce (Yargıyay) bölge adliye mahkemesi kararı kaldırılarak asliye hukuk mahkemesi kararının görevsizlik sebebiyle bozulması; 5. Aşama: Asliye hukuk mahkemesince görevsizlik kararı verilerek dosyanın iş mahkemesine gönderilmesi.) dolayısıyla adil yargılanma hakkının ihlaline sebebiyet vereceğinden; bu hal bakımından da farklı bir kanun yolu başvurusu sistemi öngörülmesinin haklı bir gerekçesi yoktur. 3.4-İlk Derece Mahkemesinin görevine/görevsizliğine ilişkin hususun gerek uyuşmazlık konusu olması sebebiyle açık olarak tartışıldığı, gerekse zımnen benimsendiği durumlar bakımından ikisi de Bölge Adliye Mahkemesinin aynı nev'iden kararı olmasına rağmen farklı çözüm tarzları benimsemek çelişkili bir durum da ortaya çıkaracaktır. Nitekim -yukarıda 1. Bölümde açıklanan halde- bölge adliye mahkemesinin HMK 353/1-a, 3 madde kapsamında verdiği karar yönünden HMK 362/1-c madde uyarınca temyiz yolu kapalı olduğundan ilk derece mahkemelerinin de bölge adliye mahkemesi kararlarına karşı direnme hakları olmadığından direnme kararı verilmesi hiçbir şekilde sözkonusu olmayacak, ancak bu bölümde tartışılan halde İlk Derece Mahkemesi kararı Yargıtay'ca bozulacağından direnme kararı verilebilmesinin ve göreve ilişkin uyuşmazlığın Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'na taşınmasının önünde herhangi bir engel kalmayacaktır. 4-Açıklanan tüm bu sebeplerle 01/10/2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK'nın bölge adliye mahkemelerine ilk derece mahkemelerinin görev ve yetkisine ilişkin olarak kesin nitelikte karar verme yetkisi tanıdığı, buna göre anılan kanun ile görev hususunun en geç bölge adliye mahkemesi kararıyla çözümlenmesi sisteminin benimsendiği, bu itibarla bölge adliye mahkemesi incelemesinden geçen kararlar bakımından özellikle 7251 sayılı Kanun ile değişik HMK'nın 362. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendi ile 23. maddesinin 2. fıkrası da gözetildiğinde ilk derece mahkemesinin görevsiz olduğu gerekçesiyle bozma yapılamayacağı düşüncesinden olduğundan aksi yönde oluşan sayın çoğunluğun görüşüne iştirak edilememiştir.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Usul Hukuku

Yargı yeri belirlenmesi incelemesi sırasında mahkeme nasıl bir usul izler?

A) Mutlaka duruşma açar.
B) Dosya üzerinden inceleme yapabilir.
C) Tarafları yeminli dinler.
D) Bilirkişi incelemesi zorunludur.
E) Sadece Yargıtay Başsavcısının görüşünü alır.