6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 279

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 279. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 279- (1) Mahkeme, bilirkişinin oy ve görüşünü yazılı veya sözlü olarak bildirmesine karar verir. (2) Raporda, tarafların ad ve soyadları, bilirkişinin görevlendirildiği hususlar, gözlem ve inceleme konusu yapılan maddi vakıalar, gerekçe ve varılan sonuçlarla, bilirkişiler arasında görüş ayrılığı varsa, bunun sebebi, düzenlenme tarihi ve bilirkişi ya da bilirkişilerin imzalarının bulunması gerekir. Azınlıkta kalan bilirkişi, oy ve görüşünü ayrı bir rapor hâlinde de mahkemeye sunabilir. (3) Mahkeme, bilirkişinin oy ve görüşünü sözlü olarak açıklamasına karar verirse, bilirkişinin açıklamaları tutanağa geçirilir ve tutanağın altına bilirkişinin de imzası alınır. Kurul hâlinde görevlendirme söz konusu ise bilirkişilerin bilgilerine başvurulan hususu hemen aralarında müzakere etmelerine imkân tanınır ve müzakere sonucunda açıklanan oy ve görüş, tutanakla tespit edilip; tutanağın altı, bilirkişilere imza ettirilir. (4) (Değişik: 3/11/2016-6754/54 md.) Bilirkişi, raporunda ve sözlü açıklamaları sırasında çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hâkim tarafından yapılması gereken hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz. Bilirkişi raporunun verilmesi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

19 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2013/2083 E., 2015/1307 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
* HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU (HMK) (6100) Madde 279
Hukuk Genel Kurulu         2013/2083 E.  ,  2015/1307 K. * İTİRAZIN İPTALİ * İMZA İNCELEMESİ * ADLİ TIP RAPORU * DİRENME KARARI * HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU(MÜLGA) (1086) Madde 281 * HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU(MÜLGA) (1086) Madde 429 * HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU (HMK) (6100) Madde 279 * HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU (HMK) (6100) Geçici Madde 3 * YARGI HİZMETLERİNİN HIZLANDIRILMASI AMACIYLA BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN (6217) Madde 30 "İçtihat Metni" Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya 2.Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 07.04.2011 gün ve 2010/291 E.- 2011/153 K. sayılı kararın incelenmesi davacı ile davalılardan Ü.. K.. ve Ender…Ltd. Şti vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19.Hukuk Dairesinin 08.02.2012 gün ve 2011/8538 E.-2012/1696 K. sayılı ilamı ile; (...Davacı vekili; müvekkili ile davalı şirket arasında imzalanan genel kredi sözleşmesini diğer davalıların kefil sıfatıyla imzaladıklarını, kredi borcunun ödenmemesi üzerine başlatılan takibe davalıların itiraz ettiğini belirterek itirazın iptaline, %40 tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar vekili; müvekkillerinden H.. K..’ın sözleşmede imzasının bulunmadığını, diğer davalıların ihtarname ve hesap özetinde belirtilen kadar borçlarının bulunmadığını savunarak davanın reddine, %40 tazminata hükmedilmesini istemiştir. Mahkemece; kredi sözleşmesinde Hayriye Kara (Kanabakan) adına atılı imzaların bu şahsa ait olmadığı, bilirkişi raporunun hükme esas alındığı gerekçesiyle davalı H.. K.. hakkındaki davanın reddine, davacının bu davalı aleyhine açtığı dava yönünden takibinde haksız ve kötü niyetli olduğu kabul edilerek toplam alacağın %40’ına karşılık gelen 360.025,00 TL‘nin davacıdan alınarak bu davalıya verilmesine, diğer davalılar hakkındaki davanın kısmen kabulü ile takıp dosyasına itirazlarının kısmen iptaline, 614.366,80 TL asıl alacak, 196.597,38 TL işlemiş faiz, 9.661,87 TL BSMV olmak üzere toplam 820.626,05 TL alacağın asıl alacağa takip tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte tahsiline imkan verecek tarzda itirazın iptali ile takibin devamına, fazlaya ilişkin talebin reddine, 328.250.40 TL inkar tazminatının davalılardan müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, davalıların %40 tazminat talebinin koşulları oluşmadığından reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili ve davalılar Ü.. K.., E.... şirketi vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1-Davalılar Ü.. K.. ve E.. Ş.. vekili temyize cevap dilekçesinde hükme ilişkin itirazlarını da ileri sürmüş ise de, sözkonusu dilekçe temyiz defterine kaydedilmemiş olduğu gibi, harcının da yatırılmadığı anlaşıldığından, davalılar Ü.. K.. ve E.. Ş.. vekilinin temyiz isteminin bu nedenle reddi gerekmektedir. 2-Davacı banka vekilinin temyizine gelince, davalı H.. K.. kredi sözleşmesindeki müteselsil kefalet imzasının kendisine ait olmadığını savunmuş, nitekim mahkemece bu yönde bilirkişi raporu alınmış ise de, inceleme konusu mukayese belgelerin kredi sözleşmesinin imzalandığı tarihte veya bu tarihten önce imzalanmış belgeler olması gerekirken incelemeye konu 5 belgeden 4 adedinin kredi sözleşmesinin imzalandığı tarihten sonra olduğu anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, açıklanan bu eksiklik giderilerek Adli Tıp Kurumu Başkanlığından rapor alınarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği düşünülmeden eksik inceleme ile karar verilmesi doğru olmadığı gibi, davacı bankanın takibinde kötü niyetli olduğu kanıtlanmadığından tazminat ile sorumlu tutulması doğru görülmemiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDENLER: Davacı vekili ve davalılardan H.. K.. vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kredi sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsili için başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemece, kredi sözleşmesinde H.. K.. adına atılı imzaların bu şahsa ait olmadığının bilirkişi raporuyla belirlendiği gerekçesiyle davalı H.. K.. hakkındaki davanın reddine, davacının bu davalı aleyhine açtığı dava yönünden takibinde haksız ve kötü niyetli olduğu kabul edilerek alacağın %40’ı oranında kötüniyet tazminatının davacıdan alınarak bu davalıya verilmesine, diğer davalılar hakkındaki davanın ise kısmen kabulüyle toplam 820.626,05 TL alacak için itirazın iptaline ve icra inkar tazminatının tahsiline karar verilmiştir. Davacı ile davalılardan Ü.. K.. ve E...Ltd. Şti vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, bozma ilamının kötüniyet tazminatı verilmemesi gerektiğine işaret eden bölümüne uyularak sair yönlerden bozmaya kısmen direnilmiş; hükmü temyize davacı vekili ve davalılardan H.. K.. vekili getirmiştir. I-)Davacı vekilinin temyiz istemi yönünden Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalılardan H... (Kanabakan) imza incelemesine konu mukayese belgelerinin tanzim tarihlerinin kredi sözleşmesinin imzalandığı tarihten (25.03.2008) sonrasına ait olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre sözleşme öncesine ait imza örnekleri getirtilerek Adli Tıp Kurumu Başkanlığından rapor alınarak sonucuna göre bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 281. maddesi ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 279. maddesinde bilirkişiler tarafından hazırlanan raporlarda bulunması gereken nitelikler açıklanmıştır. Herhangi bir belgedeki imza veya yazının atfedildiği kişiye ait olup olmadığı hususunda yapılacak bilirkişi incelemesinin, konunun uzmanınca ve yeterli teknik donanıma sahip bir laboratuar ortamında, optik aletler ve o incelemenin gerektirdiği diğer cihazlar kullanılarak, grafolojik ve grafometrik yöntemlerle yapılması, bu alet ve yöntemlerle gerek incelemeye konu ve gerekse karşılaştırmaya esas belgelerdeki imza veya yazının tersim, seyir, baskı derecesi, eğim, doğrultu gibi yönlerden taşıdığı özelliklerin tam ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde belirlenip karşılaştırılması; sonuçta, imza veya yazının atfedilen kişiye ait olup olmadığının, dayanakları gösterilmiş, tarafların, mahkemenin ve Yargıtay’ın denetimine elverişli bir raporla ortaya konulması, gerektiğinde karşılaştırılan imza veya yazının hangi nedenle farklı veya aynı kişinin eli ürünü olduklarının fotoğraf ya da diğer uygun görüntü teknikleriyle de desteklenmesi şarttır. Nitekim yukarıda vurgulanan ilkeler, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.05.2001 gün E:2001/12-436, K:2001/467 ve 07.10.2009 gün, ve E:2009/12-382, K:2009/415, sayılı ilamlarında da benimsenmiştir. Somut olayda, davacı banka ile davalılardan E.. Ltd. Şti arasında 25.03.2008 tarihli 1.000.000,00 TL limitli genel kredi sözleşmesi imzalandığı, davalılardan H.. K.. ve Ü.. K..’nın sözleşmeyi müşterek borçlu müteselsil kefil sıfatıyla imzaladıkları yönünde isimlerine atfen imzalar bulunduğu ve davalılardan H.. K..’nın imzanın kendi eli ürünü olmadığı yönünde itirazda bulunduğu dosya içeriği ile sabittir. Davalının bu imza itirazı üzerine yerel mahkemece bilirkişiden rapor alınmış olup, raporda, imza itirazına konu 25.03.2008 tarihli sözleşmedeki imza ile karşılaştırmak için mukayeseye esas alındığı belirtilen belgeler; 29.07.2005 tarihli pasaport istek formu, 22.10.2008 tarihli karar defteri fotokopisi, 30.12.2008 tarihli imza sirküleri, 02.03.2009 tarihli genel vekâletname fotokopisi, 30.11.2010 tarihli karar defteri ve 30.11.2010 tarihli duruşmada alınan imza örnekleridir. Bu belgelerden sadece bir tanesinin 25.03.2008 tarihli sözleşmeden öncesine ait olduğu açıkça görülmekte olup, imza incelemesine esas alınan bu (6) adet belgenin (5) tanesinin incelemeye konu sözleşme tarihinden sonrasına ait olması nedeniyle, sözleşme tarihinden öncesine ait belgelerin incelenmesinin gerektiğine işaret eden Özel Daire bozma ilamına karşı yerel mahkemece verilen direnme kararının hiçbir dayanağının bulunmadığı açıktır. Öte yandan, mukayeseye esas olmak üzere dosyaya ibraz edildiği halde imza incelemesine konu edilmeyen belgeler de mevcuttur. 12.01.2011 havale tarihli Emniyet Müdürlüğü yazısı ekinde dosyaya sunularak Mahkeme Yazı İşleri Müdürlüğü kasasına alındığı 09.02.2011 tarihinde belirtilen iki adet araç satış sözleşmesi ve araç trafik tescil müracaat işlem formu bulunmakta olup, bu belgelerin de imza incelemesinde değerlendirilmesi gereklidir. Bu durumda, imza incelemesine konu mukayese belgelerin kredi sözleşmesinin imzalandığı tarihte veya bu tarihten önce imzalanmış belgeler olması gerektiği gözetilerek delillerin toplanması ve açıklanan bu eksiklik giderilerek Adli Tıp Kurumu Başkanlığından rapor alınarak sonucuna göre bir karar verilmesi gereklidir. O halde, sözleşme tarihinden öncesine ait mukayeseye esas belgeler toplanarak imza incelemesi için yeniden rapor alınmasına işaret eden ve Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda kısmen direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. II-) Davalılardan H.. K.. vekilinin temyiz istemine gelince; Bilindiği üzere; direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için, mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmemelidir (6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429. maddesi). Eş söyleyişle; mahkemenin yeni bir delile dayanarak veya bozmadan esinlenerek gerekçesini değiştirerek veya daha önce üzerinde durmadığı bir hususu bozmada işaret olunan şekilde değerlendirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez. Somut olayda ise; Özel Daire bozma ilamında diğer bozma sebeplerini yanı sıra, davacı bankanın takibinde kötü niyetli olduğu kanıtlanmadığından tazminat ile sorumlu tutulmasının doğru olmadığı belirtilmiştir. Yerel mahkemece de bozma ilamının kötüniyet tazminatı verilmemesi gerektiğine işaret eden bu kısmına uyularak kısmi direnme hükmü kurulmuş, direnmeye ilişkin temyiz istemi yukarıda (I) nolu bentte incelenmiştir. Bozmaya uyularak davalılardan H.. K.. lehine kötüniyet tazminatı talebinin reddine ilişkin verilen bu yeni karar ismi geçen davalı tarafından temyiz edilmekte olup, bozmaya uyulması sonrasında verilen bu hükmün “direnme” niteliği taşımadığı, Özel Daire denetiminden geçmeyen tamamen yeni gerekçeye dayalı yeni bir hüküm niteliğinde olduğu her türlü duraksamadan uzaktır. Hal böyle olunca; bu yeni hükmün temyizen incelenmesi görevi, Hukuk Genel Kuruluna değil, Özel Daireye aittir. Bu nedenle, yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir. S O N U Ç : 1) Yukarıda (I) nolu bentte açıklana nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 2) (II) nolu bentte açıklanan nedenlerle de davalılardan H.. K.. vekilinin yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 06.05.2015 gününde oybirliği ile karar verildi.

Diğer kararlar (4)

11. Hukuk Dairesi, 2012/1747 E., 2013/23059 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTİCARET MAHKEMESİ
tam metni aç
maddesi ile yargılama sırasında yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK'nın 279. maddelerinde bilirkişinin kurul halinde atanması halinde raporun nasıl düzenleneceği etraflıca düzenlenmiştir.
11. Hukuk Dairesi         2012/1747 E.  ,  2013/23059 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ Taraflar arasında görülen davada İzmir 6. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 23/11/2011 tarih ve 2011/712-2011/197 sayılı kararın duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili ile davalı ... ... ..., ..., ..., ..., ... mirasçıları ... ve... vekili tarafından istenmiş olup, duruşma için belirlenen 17.12.2013 günü tebligata rağmen gelen olmadığı yoklama ile anlaşıldı, duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, davalıların müvekkili şirkette yönetim kurulu, denetim kurulu ve genel müdür vekili olarak görev yaptıklarını, anasözleşme ve genel kurul kararlarına aykırı şekilde yönetim ve denetim kurulu üyelerine sağlık sigortası yaptırıldığını, cep telefonu hibe edildiğini, bazı yönetim kurulu üyelerine vaktinden önce huzur hakkı ödendiğini, bir kısım yönetim kurulu üyelerine borç paralar verildiğini, şirket genel müdür ile bazı işçilere iş avansı ve iş sözleşmesi dışında ödemeler yapıldığını, haksız menfaatler temin edildiğini, şirket yetkililerinin yakınlarına menfaat sağlandığını, sınırsız ve denetimsiz harcama yetkisi verilmek suretiyle indirim konusu yapılan KDV'ler nedeniyle vergi cezası ödenmesine neden olunduğunu, şirketin satın alınmasındaki ilkelere aykırı hareket edildiğini, usulsüzlükler yapıldığını, bayilerle yapılan sözleşmelerde şirket menfaatine aykırı davranıldığını, hizmet alımlarında da usulsüzlükler yapılarak bayi ve distribütörlerin yükümlülüğündeki hizmet bedellerinin şirketçe ödenmesine neden olarak şirketin zarara uğratıldığını, yine bayii ve distribütörlere uygulanan %8 vade farkının uygulanması hükmüne aykırı davranılarak şirketin önemli ölçüde zararına neden olduklarını, alacakları yeterince teminatlandırmadıklarını, ehil olmayan kişilerin işe alındığını, yönetme ve denetleme fonksiyonlarını yerine getirmediklerini ileri sürerek, 457.005.85 TL'nin 31.12.2002 tarihinden itibaren en yüksek banka faiziyle ve yargılama sırasında tespit edilecek sorumlulukları oranında davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar ..., ... ..., ..., ..., ... ve ... vekili, iddiaların yersiz olduğunu, davanın siyasi mülahazalar içerdiğini, hayat sigortasının tüm Tariş şirketlerinde geçerli teamül haline geldiğini, bu uygulamanın halen sürdüğünü, cep telefonu uygulamasının uzak yerde yaşayan yöneticiler ve denetçilerin hızlı karar almaları ve iletişim için dağıtıldığını, hibenin söz konusu olmadığını, kullanıldıktan sonra iade edildiğini, fazladan tahsil edilen huzur hakkı olmadığını, diğer borç iddialarının dayanağının bulunmadığını, yönetimin son derece basiretli çalıştığını, şirketin yüksek karlar elde ettiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. Davalı ... vekili, iddiaların genel ifadeler taşıdığını, müvekkilinden ne kadar zarar talep edildiğinin belli olmadığını açıklayarak, davanın reddini savunmuştur. Davalı ... vekili, istemin zamanaşımına uğradığını, müvekkilinin görev yaptığı dönemde kendisinden beklenen tüm özeni gösterdiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. Davalı ... Küleköz vekili, istemin zamanaşımına uğradığını, raporların kamusal dayanağının olmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur. Diğer davalılar, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunmalar, toplanan kanıtlar ve benimsenen bilirkişi raporlarına göre, davalı genel müdür hakkında uyuşmazlığa konu zarar hakkında iş mahkemesinde açılan davanın kabul edildiği, kararın onanarak kesinleştiği, davalı ... hakkında hizmet nedeniyle emniyeti suiistimal suçundan dolayı açılan kamu davasının mahkumiyetle sonuçlandığı, temyiz aşamasında olduğundan kararın kesinleşmediği, TTK'nın 309. maddesi dikkate alındığında zamanaşımı süresinin dolmadığı, davalılar ... ile ... hakkında özel sağlık sigortası yaptırılmadığı, iddia edilen bu zarar kaleminden sorumlu bulunmayacakları, diğer davalılar hakkında anasözleşmeye aykırı şekilde yönetim kurulu kararı ile özel sağlık sigorta sözleşmesi yaptırıldığı, bu miktarı anılan davalıların iade ile yükümlü bulunduğu, vade farklarının asıl muhataplarından tahsilinin gerektiği, talep etme imkanı ortadan kalktığında davalıların sorumluluğuna gidilebileceği, diğer iddiaların kanıtlanmadığı gerekçesiyle davalı ... hakkındaki davalarda iş mahkemesi görevli olduğundan bu davalı yönünden mahkemenin görevsizliğine, talep halinde dosyanın iş mahkemesine gönderilmesine, diğer davalılar hakkındaki davanın kısmen kabulüne, 245.15 TL'nin ... ...'dan, 670.31 TL'nin ...'dan, 670.31 TL'nin ...'dan, 670.31 TL'nin ...'dan, 135.00 TL'nin ...'dan, 245.15 TL ...'den, 490.31 TL ...'ndan, 670.31 TL ile 15.950.00 TL'nin ...'dan 31.12.2001 tarihinden işleyecek yasal faiziyle tahsiline tahsiline karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili ile davalı ..., ... ..., ..., ..., ..., ..., ... mirasçıları ..., ......ve ... ...vekili vekili temyiz etmiştir. 1- HUMK.nun 21.07.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5219 sayılı Kanun ile değişik 427/2 nci maddesi hükmüne göre miktar veya değeri 1.000.00 TL'yi geçmeyen taşınır mal ve alacak davalarına ilişkin nihai kararlar kesin olup, anılan miktar 01.01.2011 tarihi itibariyle 1.540.00 TL’ye çıkarılmıştır. Somut olayda davacı vekili 457.005.85 TL'nin tahsiline karar verilmesini istemiş, mahkemece davanın kısmen kabulü ile kararı temyiz eden davalı ... ...'dan 245.15 TL, ...'dan 670.31 TL, ...'dan 670.31 TL, ...'dan 670.31 TL, ...'dan 641.08 TL, ...'ndan 490.31 TL'nin tahsiline karar verilmiştir. Hükmedilen miktarlar itibariyle yukarıda açıklanan Kanun hükmü uyarınca temyiz sınırının altında kalması nedeniyle kararın temyiz kabiliyeti olmadığından anılan davalılar vekilinin temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir. 2- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekili ile davalı ... vekilinin aşağıdaki bentlerin kapsamları dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir. 3- Dava, davacı anonim şirketin yöneticisi, denetçisi ve genel müdür vekili olarak görev yapan davalıların, görevleri sırasında zarara neden oldukları iddiasına dayalı tazminat istemine ilişkindir. Davalıların, davacı şirkette önceki dönemde yönetici, denetçi ve genel müdür vekili olarak görev yaptıkları hususu uyuşmazlık konusu değildir. Taraflar arasındaki çekişme, davalıların, davacının ileri sürdüğü eylem ve işlemleriyle şirketi zarara uğratıp uğratmadığı noktasında toplanmaktadır. Mahkemece, bilirkişi raporuna itibar edilerek yazılı şekilde hüküm kurulmuştur. Yargıcın hukuk bilgisiyle çözemediği, özel ve teknik bilgiyi gerektiren hususlarda bilirkişi veya bilirkişi kurulunun görüşüne başvurması mümkündür. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan mülga 1086 sayılı HUMK'nın 281. maddesi ile yargılama sırasında yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK'nın 279. maddelerinde bilirkişinin kurul halinde atanması halinde raporun nasıl düzenleneceği etraflıca düzenlenmiştir. Bilirkişilerin raporu birlikte düzenleyeceği, görüş aykırılığı varsa, bunun sebebi, düzenleme tarihi ve bilirkişi ya da bilirkişilerin imzalarını içereceği, azınlıkta kalan bilirkişinin oy ve görüşünü ayrı bir rapor halinde mahkemeye sunabileceği de hüküm altına alınmıştır. Somut uyuşmazlıkta mahkemece hukukçu ve mali bilirkişiden oluşan bilirkişi kuruluna inceleme yaptırılması bakımından ara kararı verilmesine rağmen, önce bağımsız şekilde mali bilirkişi kurulu, daha sonra hukukçu bilirkişi rapor düzenlemiştir. Bu durum karşısında, bilirkişi incelemesi bakımından hem mahkeme ara kararına hem de raporun alındığı tarihte yürürlükte bulunan HUMK'nın 281 ve sonradan yürürlüğe giren HMK'nın 279. maddesine aykırı şekilde düzenlenen rapora itibar edilmesi doğru görülmemiş, kararın davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir. 4- Davacı taraf, davalıların bayilerle yapılan anlaşmalara uygun olarak vade farklarının zamanında tahsil etmediklerini, zararının doğduğunu ileri sürmüş, mahkemece, bilirkişi raporuna itibar edilerek, vade farkı alacağının öncelikle asıl sorumlularından tahsili, mümkün olmadığı takdirde davalılardan tahsilinin gerektiği, başka bir anlatımla bu zarar kalemi bakımından erken açılan davanın olduğu sonucuna varılarak yazılı şekilde hüküm kurulmuştur. Ancak, davalılar aleyhine açılan işbu dava, sorumluluk davası niteliğinde olup, Dairemiz uygulamaları uyarınca, koşulları oluştuğunda yöneticilerden de doğrudan talep edilmesi mümkündür. Bu tür zarar alacağında, sıralı bir sorumluluk söz konusu değildir. O halde, vade farkının tahsil edilmemesiyle ilgili olarak davacının dava hakkının bulunduğunun kabulü ile bu kalem zarar iddiasıyla ilgili olarak da işin esasının incelenmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması yanlış olmuş, kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir. 5- Davacı vekili, 05.06.2006 tarihli oturumda dava ettiği tazminat tutarının tüm davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiş, davalılarca bu isteme karşı iddianın genişletildiği yönünde karşı konulmamıştır. Somut olaya uygulanması gereken mülga 6762 sayılı TTK'nın 336 ve devamı maddeleri uyarınca yönetim kurulu üyeleri, kusursuzluklarını ispat etmek ve zarara neden olan görevin bir veya birkaç yöneticiye yahut murahhaslara verildiğini kanıtlamaları halleri hariç, yasa ve anasözleşme hükümleri uyarınca yapılması gereken görevlerini kasten veya ihmal sonucu olarak yapmazlarsa, meydana gelen zarardan müteselsilen sorumludurlar. Aynı Kanun 337. maddesi hükmüne göre de yeni seçilen yönetim kurulu üyeleri, seleflerinin belli olan yolsuz muamelelerini denetçilere bildirmek zorunda olup, aksi halde bu sorumluluğa iştirak etmiş sayılacaktır. Yöneticiler için düzenlenen kusursuz sorumluluk hali, aynı zamanda denetçiler için de öngörülmüş olup, kurul halinde çalışmaları kararlaştırılmış ise, bu sorumluluk de müteselsil niteliktedir. O halde, davacı tarafın isteminin hüküm altına alınmasını istediği tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili yönünde olduğu dikkate alınmadan, yazılı şekilde davalıların payları oranında hüküm kurulması da doğru görülmemiş, kararın davacı ile davalı ... yararına bozulması gerekmiştir. 6- Ayrıca, gerek davacı vekilinin talep edilen tazminat kalemleri bakımından ayrı ayrı, gerekçeli ve esasa dair yaptığı itirazlar ile davalı ... vekilinin sorumluluğa esas ödenen işçi avanslarının sonradan tahsil edildiği, defter ve kayıtların bu yönüyle yeterli incelenmediği ve davacı şirketin bir zararının doğmadığı yönündeki itirazları dikkate alınıp, anılan yönlerde denetime uygun ek rapor alınmadan hüküm kurulması da yanlış olmuş, kararın davacı ile davalı ... yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir. 7- Öte yandan, davacı vekili talep edilen tazminatın 31.12.2002 gününden itibaren temerrüt faiziyle tahsiline karar verilmesini istemesine rağmen, talep aşılarak yazılı şekilde temerrüt tarihinin 31.12.2001 tarihi olarak tespit edilmesi de doğru görülmemiş, kararın davalı ... yararına bozulması gerekmiştir. 8- Davacı vekili, 21.11.2005 tarihli dilekçesiyle zarar kalemlerini ve talep ettiği tutarların açıklamış olup, davalı ...'ın sorumlu tutulduğu avans verilmesi zararı ile ilgili kalem bakımından 800.00 TL istenmesi karşısında, bu zarar tutarı açısından talep aşılarak karar verilmesi de yanlış olmuş, hükmün davalı ... yararına bozulması gerekmiştir. 9- Bozma neden ve şekline göre, davalı ... vekilinin vekalet ücretine yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir. SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalılar ... ..., ... mirasçıları, ..., ..., ... ve ... vekilinin temyiz isteminin reddine, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekili ile davalı ... vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, (3), (4), (5), (6), (7) ve (8) numaralı bentler uyarınca kararın BOZULMASINA, (9) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı ... vekilinin vekalet ücretine yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek olmadığına, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davalı ...'a iadesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, alınmadığı anlaşılan 24,30 TL temyiz harcının temyiz edenden alınmasına, 17.12.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2024/144 E., 2024/565 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
6100 sayılı Kanun'un 190/1, 266, 273 ve 279/2 nci maddeleri.
Hukuk Genel Kurulu         2024/144 E.  ,  2024/565 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/634 E., 2023/105 K. KARAR : Davanın kısmen kabulüne ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 13.09.2022 tarihli ve b2022/828 Esas, 2022/6430 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalılar vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra, temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun'un 373 üncü maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek davalı ... vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilerek Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili, müvekkillerinin müşterek çocukları ...'ın 21.12.2004 tarihinde davalı hastanede doğduğunu, çocuğun doğumdan sonra çocuk doktoru olan davalı ... tarafından takip edildiğini, altı aylıkken oturamamasının davalı doktor tarafından normal kabul edildiğini, dokuz aylık olmasına rağmen şikâyetlerinin devam ettiğini, iki yaşına kadar takibe devam eden davalı doktor herhangi bir teşhis koyamadığından Kartal Devlet, Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma ile İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanelerine yapılan başvurular neticesinde fenilketonüri (FKÜ) teşhisi konulduğunu, söz konusu hastalığın topuktan alınacak kanla çok kolay bir şekilde tespit edilebilen, beslenmenin düzenlenmesi ile tedavi edilebilen ve önlenebilen bir hastalık olmasına karşın anılan basit prosedürü uygulamayan davalıların doğan zarardan sorumlu olduklarını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı tutulmak kaydıyla çocuk için 20.000,00 TL ve yine ek giderler karşılığı 4.000,00 TL maddi tazminat ile anne ve baba için ayrı ayrı 20.000,00 TL manevi tazminatın 21.12.2004 tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiş; 14.09.2020 tarihli ıslah dilekçesiyle maddi tazminat talebini 818.815,00 TL'ye yükseltmiştir. II. CEVAP 1. Davalı ... vekili, ıslah ile ileri sürülen alacak talebinin zamanaşımına uğradığını, FKÜ kan örneği alınması işleminin Sağlık Bakanlığının takip ve denetiminde yapıldığını, hastane tarafından bilgilendirme amacıyla doğum belgesi üzerine "FKÜ kanı örneği alınmadı" ibaresinin yazıldığını, müvekkilinin topuk kanı alınması ve izlenmesi bakımından görev ve yükümlülüğü bulunmadığı gibi sağlık ocağı tarafından alınan kan örneğinin kaybedilmesiyle illiyet bağının kesildiğini, topuk kanı testi yapılıp yapılmadığının sorgulanmasının mutad ve makul olarak kendisinden beklenemeyeceğini çünkü bunun Sağlık Bakanlığının yurt çapında uyguladığı bir test olduğunu, olumsuz bir durumda ailenin sağlık ocakları vasıtasıyla haberdar edildiğini, böyle bir bildirimin olmaması hâlinde çocuk hekiminin doğal olarak düşüncesinin ve kabulünün bu testin yapılmış ve sonucunun da olumlu çıktığı yönünde olduğunu, müvekkilinin icrai veya ihmali herhangi bir kusurunun bulunmadığını, 2004 yılında topuk kanının doğum yapılan hastanede alınması zorunluluğunun bulunmadığını, Sağlık Bakanlığının talimatı doğrultusunda kanın bir kere ve sadece sağlık ocaklarında alınarak referans merkeze gönderildiğini, ikili kan almaya ilişkin uygulamanın 25.12.2006 tarihinde çıkarılan genelge ile düzenlendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. 2. Davalı Özel Özkan Hastanesi vekili; cevap dilekçesi sunmamış, aşamalarda verdiği dilekçelerde talebin zamanaşımına uğradığını, hastanenin herhangi bir organizasyon eksikliğinin bulunmadığını, hastane ve doktora atfedilebilecek bir kusur ve doğan zarar ile iddia edilen eylem arasında illiyet bağı bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İstanbul 14. Asliye Hukuk Mahkemesinin 01.12.2020 tarihli ve 2009/273 Esas, 2020/499 Karar sayılı kararıyla; davalı hastane ve doktorun süresinde topuk kanı alınmaması ve takip sürecinde davalı doktor tarafından küçüğün çocuk nörolojisine sevk edilmemesi nedeni ile meydana gelen FKÜ hastalığından kaynaklanan zarardan sorumlu oldukları gerekçesiyle davanın kısmen kabulüyle; 806.001,89 TL maddi tazminatın 29.12.2004 tarihinden, 2.297,84 TL SGK'ya ödenen tedavi masrafının 13.07.2009 tarihine kadarki süreç açısından ödeme tarihlerinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılar ... ve Özel Özkan Hastanesi'nden müştereken ve müteselsilen alınarak davacı ... dışındaki diğer davacılara verilmesine; 20.000,00 TL'şer manevi tazminatın 29.12.2004 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalılar ... ve Özel Özkan Hastanesi'nden müştereken ve müteselsilen alınarak davacılar ... ve ...'a verilmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuşlardır. B. Gerekçe ve Sonuç İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 46. Hukuk Dairesinin 25.11.2021 tarihli ve 2021/1540 Esas, 2021/2262 Karar sayılı kararıyla; İlk Derece Mahkemesince verilen kararın yerinde olduğu gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekilleri temyiz isteminde bulunmuşlardır. 2. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; “…Davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır (TBK 502-506 md.). Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir.Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür. Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır. O nedenle davacının tedavisini üstlenen hastane ve doktorların meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Az yukarıda açıklandığı üzere, doktor tedavi nedeniyle yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. Keza en hafif kusurundan dahi hukuken sorumluluk altındadır. Bu nedenle de bilirkişi raporu önem kazanmakta olup, rapor taraf, hakim ve Yargıtay denetimine elverişli bulunmalıdır. Bilirkişi; doktorun seçilen tedavi yöntemi ve tedavi aşamalarında gerekli titizliği gösterip göstermediğini, uygulanacak tedavi yöntemi ve aşamalarda gerekli titizliği gösterip göstermediğini, uygulanması gereken tedavinin ne olması gerektiğini, doktor tarafından uygulanan tedavinin ne olduğunu, ayrıntılı ve gerekçeli açıklamalı ve sonuca ulaşmalıdır. Bu bağlamda salt yapılan işlemin ne olduğunu açıklamak yeterli kabul edilemez. Kaldı ki bilirkişi tarafların itirazlarını da mutlaka karşılamalı ve aydınlatıcı olmalıdır. Hakim'in de bilirkişinin somut olayda görüşünün dosya kapsamına uygun olup olmadığını da denetlemesi gerekmektedir. (TMK.nun md. 4, HUMK.nun md. 240) Dairemizin kararlılık kazanmış uygulamaları ve içtihatları da bu yöndedir. Bu açıklamalardan sonra somut olaya bakılacak olursa, dava dosyasında Adli Tıp Kurumu 3. Üst Kurulu’ndan rapor alınmış, raporda “Ağır sinir sistemi bozuklukları, gelişim bozuklukları ve zeka geriliği ile kendini gösteren metabolik bir hastalık olan Fenilketonüri hastalığı için tarama (Guthrie testi) testi ülkemizde doğumdan sonra her hastanede ve doğumdan sonra bağlı olunan sağlık ocaklarında topuktan alınan kan ile her bebeğe uygulandığı, Sağlık Bakanlığı tarafından 2000'li yıllardan itibaren tarama uygulamasına dair talimatıyla birlikte ikili bir kontrol sistemi oluşturulduğu, ilk 3 gün için bebeğin doğduğu yerde topuk kanı alınmakta, yedinci günden sonra ise sağlık ocağında ikinci topuk kanı alınmakta olduğu, özellikle ilk 24 saat içinde alınan kanda henüz substratla karşılaşmamış olma kaynaklı yanlış negatif sonuçları ekarte etmek için bu ikinci örnek alımının standart uygulama olduğu, dolayısıyla, bebeğin doğduğu hastanede topuk kanını almamış olması ve ayrıca 2 yıl boyunca takip etmesine rağmen bebekte 3.aydan sonra ortaya çıkacak olan gelişimsel/nörolojik gerilikleri (baş tutma, destekli ve desteksiz oturmada gecikme, emekleme ve yürüme olmaması gibi) düşündüren bulguları fark ederek Çocuk Nörolojisine sevk etmesi gerekirken yapmayan Uz. Dr. ...'ın tıbben kusurlu olduğu” tespiti bildirilmiştir. Dosya içeriğinden, davacı çocuğun topuk kanının Sağlık Ocağında alındığı ancak üzerinde çalışılmadığı, çalışılmak üzere labaratuvara girişinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Davalı doktorun irdelenmesi gereken savunması ise, Sağlık Ocağı tarafından alındığı bilinen topuk kanının sonucu ile ilgili olarak dönüş yapılmamış olmasının tahlil sonucunda olumsuz bir durum olmadığı varsayımına istinaden çocuğun takibine devam edilmiş olmasıdır. Davalı hastanenin ise, çocuğun doğum tarihinde, özel hastanelere ilişkin, topuk kanı alımının zorunlu tutulduğu yasal bir düzenleme mevcut olmadığı hususudur. O halde, konusunda uzman bilirkişi heyetinden, öncelikle davacı çocuğun doğum tarihinde doğumun gerçekleştiği davalı şirkete ait özel hastaneye, topuk kanı alınması sorumluluğunu yükleyen bir yasal düzenlemenin bulunup bulunmadığı hususunun net bir şekilde tespit edilerek, yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir. İlk derece mahkemesi kararının, yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmasına karar verilmiş olduğundan HMK'nın 373 md./1. uyarınca iş bu karara karşı yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin bölge adliye mahkemesi kararınında kaldırılmasına karar verilmiştir...” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı İstanbul 14. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.03.2023 tarihli ve 2022/634 Esas, 2023/105 Karar sayılı kararıyla; önceki karar gerekçesinin yanında, yargılama sırasında Adli Tıp Kurumu (ATK) tarafından davalıların kusur ve sorumluluğuna ilişkin iki defa rapor alındığı, topuk kanı ile ilgili sorumluluğun doğumu yapılan hastanede olduğu, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin emsal kararında da buna değinildiği, sağlık ocağı tarafından kan alınması işleminin davalıların sorumluluğunu ve illiyet bağını kesmeyeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalılar vekilleri temyiz isteminde bulunmuşlardır. B. Temyiz Sebepleri 1.Davalı ... vekili; ıslah edilen kısmın zamanaşımına uğradığını, ıslah edilen miktara uygulanan faiz başlangıç tarihinin yanlış belirlendiğini, küçüğün doğum tarihi olan 2004 yılında topuk kanı alınmasında ikili sistemin, yani topuk kanının hem doğum yapılan hastanede hem de sağlık ocağında alınmasına ilişkin uygulamanın bulunmadığını, bu uygulamanın 2006 yılında başladığını, öncesinde özel hastanenin topuk kanı almakla yükümlü olmadığını, hükme esas alınan raporlarda bu hususun irdelenmediğini, Sağlık Bakanlığının sorumluluğu üzerinde durulmadığını, ATK raporlarından farklı kanaat bildiren uzman görüşlerinin dikkate alınmadığını, doğum belgesi üzerine FKÜ kanı örneği alınmadığına ilişkin not düşülerek sorumluluğun yerine getirildiğini, daha sonra anne babanın çocuk nörolojisinde istenen kanı vermemesi ve tedavi sürecindeki ihmalî davranışları nedeniyle müterafik kusuru gözetilmeden tüm kusurun müvekkile yüklenmesinin hatalı olduğunu, çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanından yeni bir rapor alınması, aksi hâlde davanın reddine karar verilmesi gerektiğini belirterek kararın bozulmasını istemiştir. 2. Davalı Özel Özkan Hastanesi vekili; çocuğun doğumdan sonra kırk sekiz saati geçmeden taburcu edilmesi nedeniyle 2004 yılı mevzuatına uygun şekilde hareket edilmek suretiyle vaka atlanmaması için doğum belgesine FKÜ testi için kan alınmadığına dair kaşe basıldığını ve ailenin bağlı olduğu sağlık ocağına yönlendirildiğini, topuk kanının özel sağlık merkezlerince alınması zorunluluğunun 19.12.2006 tarihli ve 2006/130 sayılı genelgeyle getirildiğini, kaldı ki müvekkili hastanenin eylemi ile doğan zarar arasındaki illiyet bağının Pendik ilçesi Karnarca Sağlık Ocağı tarafından süresinde topuk kanı alınmasıyla kesildiğini, hastaneye adam çalıştıranın sorumluluğu yönünden de kusur atfedilemeyeceğini, çünkü bünyesinde çalışan davalı doktorun çocuğun ilk üç ay takibini hastanede yaptıktan sonra özel muayenehane açtığını ve takibi orada sürdürdüğünü, doğan zararda ailenin müterafik kusurunun ve Sağlık Bakanlığının organizasyon eksikliğinin gözetilmediğini, dosyada bulunan raporlar arasındaki çelişkinin giderilmediğini, uyuşmazlığın tüketici mahkemesi yerine görevsiz mahkemede çözüme kavuşturulduğunu, dava ve ıslah zamanaşımı gözetilmeden hüküm kurulduğunu ve faiz başlangıç tarihinin de hatalı olduğunu belirterek temyiz isteminde bulunmuştur. C. Uyuşmazlık Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; malpraktis iddiasıyla hekim ile hastane aleyhine açılan maddi ve manevi tazminat istemli eldeki davada, davalıların kusurlu olduğunun benimsenmesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmişken Özel Dairece belirtilen eksikliklerin tamamlanması suretiyle sonucuna göre karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 1. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 17/1, 56/3, 56/4 ve 90/5 inci maddeleri. 2. 6100 sayılı Kanun'un 190/1, 266, 273 ve 279/2 nci maddeleri. 3. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 6 ncı maddesi. 4. 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (818 sayılı Kanun) 96 ve 386-390 ıncı maddeleri. 5. 2219 sayılı Hususi Hastaneler Kanunu'nun (2219 sayılı Kanun) 1 inci maddesi. 6. 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu'nun (6754 sayılı Kanun) 3/2-3 üncü maddesi. 7. 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu'nun (1593 sayılı Kanun) 3 ve 151 inci maddeleri. 8. 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun (3359 sayılı Kanun) 3 üncü maddesi. 9. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 3 ve 25 inci maddeleri. 10. Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 12 nci maddesi, 11. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AHİS) 2 nci maddesi. 12. 01.08.1998 tarihli ve 23420 numaralı Hasta Hakları Yönetmeliği 4/1 inci maddesi. 13. Sağlık Bakanlığının 25.12.2006 tarihli ve 2006/130 sayılı genelgesi ile 2014/7 sayılı genelgesi. 2. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle taraflar arasındaki hukuki ilişkinin niteliğine dair açıklamada bulunulması yararlı olacaktır. 2. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 3 üncü maddesinde; “Yaşamak, herkesin hakkıdır” denilmiş; sağlık hakkı 25 inci maddede temel insan hakkı olarak kabul edilerek “Gerek kendisi gerek ailesi için tıbbi bakım da dâhil olmak üzere, sağlık ve refahını sağlayacak uygun bir yaşam düzeyine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, yaşlılık veya geçim olanaklarından kendi iradesi dışında yoksun bırakacak başka durumlarda” herkesin sahip olması gereken güvence hakkı şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanım gereği sağlık hakkı kişinin içinde yaşadığı toplum (ülke, devlet) tarafından tanınan ve güvence altına alınan temel insan haklarından biridir (Ünal Er, Sağlık Hukuku, Ankara, 2008, s.31). 3. 1976 yılında yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin sağlık standardına ilişkin 12 nci maddesinde; “Bu sözleşmeye taraf olan devletler, herkesin mümkün olan en yüksek seviyede fiziksel ve ruhsal sağlık standartlarına sahip olma hakkını tanır. Sözleşmeye taraf olan devletlerin bu hakkı tam olarak gerçekleştirmek amacıyla alacakları tedbirler, aşağıdakiler için de alınması gerekli tedbirleri içerir; Hastalık halinde her türlü sağlık hizmetinin ve bakımının sağlanması için gerekli şartların yaratılması...” şeklinde belirlenmiştir. 4. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2 nci maddesinde ise, “Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır” denilmek suretiyle uluslararası alanda konunun önemi karşısında kişiler bakımından garantiler sağlanarak devletlere de bu hakların iç hukukta yerine getirilmesi ödevinin yüklenmek istendiği anlaşılmaktadır. Nitekim Anayasanın 90 ıncı maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar Kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz (Ek cümle: 07.5.2004-5170/7 md.). Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla Kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” şeklindeki düzenleme de bu yöndedir. 5. Uluslararası belgelerde teminat altına alınan sağlıklı yaşam hakkının iç hukukumuza yansıması bakımından konuya yaklaşıldığında ise; Anayasanın 17/1 inci maddesine göre; “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir”; 56/3 üncü maddesine göre de “Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.” 6. Aynı maddenin dördüncü fıkrasında; “Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir” hükmü mevcut olup bu düzenlemelerle kişilerin sağlık hukuku teminat altına alınmıştır. 7. Bu açıklamalardan sonra taraflar arasındaki hukukî ilişkinin incelenmesi gereklidir. 8. Hasta ile doktor ve özel hastane arasındaki hukukî ilişkinin, bir sözleşme ilişkisi olduğu her türlü duraksamadan uzaktır. Sözleşme ile ilgili olarak açıklamalardan önce hasta ve özel hastane kavramlarının açıklanmasında yarar bulunmaktadır. 9. Yasalarımızda hasta tanımına açık olarak yer verilmemiş ise de Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 4/1 inci maddesinde hasta, sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyacında olan kimseler olarak tanımlanmıştır. 10. 2219 sayılı Hususi Hastaneler Kanunu’nun 1 inci maddesinde; “Devletin resmi hastanelerinden ve hususi idarelerle belediye hastanelerinden başka yatırılarak hasta tedavi etmek veya yeni hastalık geçirmişlerin zayıfları yeniden eski kuvvetlerini buluncaya kadar sıhhi şartlar içinde beslenmek ve doğum yardımlarında bulunmak için açılan ve açılacak olan sağlık yurtları hususi hastanelerden sayılır” denilmek suretiyle özel hastanelerin tanımı yapılmıştır. 11. Kuruluş, örgütleniş ve işleyiş biçimi itibarıyla devlet veya diğer kamu tüzel kişisi dışındaki kişiler tarafından hizmet yürüten ve yatırılarak tedavi etme, rehabilitasyon ve doğum yardımlarında bulunmak amacıyla kurulan sağlık kuruluşunun, özel hastane olarak kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir (Ferhat Canpolat: Kamu Hastanesinde Yapılan Tıbbi Müdahalede Hekimin Özel Hukuktan Doğan Sorumluluğunun Dayanağı, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Ocak-Şubat 2009, Sayı:80, s. 158). 12. Özel hastane ile hasta arasında var olduğu kabul edilen sözleşmenin kurulması, sözleşmenin hukuki niteliği, bu hukuki niteliğe uygun olarak uygulanması gereken yasal hükümlerin neler olduğu, taraflara düşen hak ve borçlar ile bunlara aykırılığın varlığı hâlinde sorumluluklarının tespiti uyuşmazlığın çözümünde önem taşır. 13. Özel hastanelerde kural olarak hekim ile hasta arasında değil, hastane ile hasta arasında bir sözleşme ilişkisi vardır. Özel hastane ile hasta arasındaki sözleşme, Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş tipik bir sözleşme değildir. Özel hastaneye başvuran bir hasta veya kanuni temsilcisi ile yapılan ve özel hastane işleticisinin hem tıbbî hem de diğer mutad edimleri (oda, yiyecek, bakım vb otelcilik hizmetleri) yerine getirmeyi üstlendiği sözleşmeye hastaneye kabul sözleşmesi adı verilmektedir. 14. Hastaneye kabul sözleşmesinin kurulması için herhangi bir şekil şartına uyulması zorunluluğu bulunmamaktadır; hatta bu sözleşmenin zımnî irade açıklaması ile kurulması dahi mümkündür. Bu şekilde hastaneye (hasta) kabul sözleşmesi adı altında, birden fazla edimi içeren, karma yapıda ve nitelikte bir sözleşme ilişkisinin kurulması söz konusudur. Bu sözleşme, özel hastane sahibi/işleticisinin, ayrıca bir tedavi yükümünü üstlenmiş bulunup bulunmamasına göre, tam (bölünmemiş) ya da kısmi (bölünmüş) hastaneye kabul sözleşmesi görünümünde kurulmuş olabilir. Özellikle, tam hastaneye kabul sözleşmelerinde, hastane işleticisinin hastaya karşı; hastalığın teşhis ve tedavisi için gerekli tıbbi hizmetlerin verilmesi edimi başta olmak üzere, hastane bakımının sağlanması, hastanenin organizasyonu ve işleyişini gerçekleştirme yükümleri asli edim yükümleri olarak ortaya çıkmaktadır (Hakan Hakeri: Hastane Yönetiminin Sorumluluğu, Sağlık Hukuku Kurultayı, Ankara Barosu Yayınları 2009, 2. Baskı, s.163; Canbolat, s.160; Er, s.69 vd.; Ergun Özsunay: Hekim ve Hastanenin Sorumluluğu, A'dan Z'ye Sağlık Hukuku Sempozyum Notları, İstanbul Barosu Yayınları 2007, s.93; Mehmet Demir: Hekimin Hukuksal Sorumluluğunun Kaynakları ve Özel Hastane-Kamu Hastanesi Ayrımı, Prof. Dr. Ali Naim İnan'a Armağan, Ankara, 2009, s.276; Halil Akkanat: Hastaneye Kabul Sözleşmesinin Görünüm Tarzları ve Sorumluluk Düzeni, Prof. Dr.Özer Seliçi'ye Armağan, Ankara, 2006, s.25 vd; Haluk Tandoğan: Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, C.I/1, 4. Bası, Ankara, 1985, s.71; Cevdet Yavuz: Türk Borçlar Hukuku Özel Hükümler, 6. Bası, İstanbul, 2002, s.22). 15. Hastaneye kabul sözleşmeleri günümüzde gerek Alman ve İsviçre hukukunda gerekse Türk hukukunda “karma sözleşme” olarak kabul edilmektedir. Ancak uygulamada getirilen çözümlerde farklılıklar görülmektedir. Örneğin, Alman hukukunda kabul sözleşmesinin çeşidi ne olursa olsun, hizmet sözleşmesi hükümleri uygulanır. İsviçre hukukunda, hasta ile özel hastane arasındaki ilişki, aynen serbest çalışan bir hekim ile hasta arasındaki hukuki ilişkide olduğu gibi, “vekâlet” olarak nitelenmektedir. 16. Türk hukukunda ise, hastaneye kabul sözleşmesinin, asıl edimini oluşturan tıbbî tedavi ediminin ait olduğu tip, yani vekâlet sözleşmesi hükümlerine tabi tutulması ancak diğer yükümlülüklere ilişkin tipik sözleşme hükümlerinin de niteliklerine uygun düştüğü oranda kıyasen uygulanmasının amaca elverişli olacağı belirtilmiştir (Er, s. 70-71). 17. Hastane işleticisinin “hastane bakımı” kavramı içinde yer alan edimleri konusunda her hâl ve şart için geçerli olabilecek kesin bir sayma yapma imkânı bulunmamaktadır. Ancak, sözleşmede açıkça kararlaştırılmamış olsa bile hastanın sağlık durumu, hastalığın tipi ve ağırlığına göre dürüstlük ilkesinin zorunlu kıldığı bütün tedbirleri almak zorundadır. Aksi takdirde, gerekli testler yapılmadan hastalığın teşhisine gidilmesi, kan grubu tespitinde hata yapılması, cerrahi müdahalede kullanılan araç ve gereçlerin bozuk olması, ameliyatı takiben kullanılan kompresin gereğinden fazla sıcak olması ve yanıklara yol açması, ruh hastasının kontrol edilmemesi nedeniyle intiharı, yangına karşı gerekli tedbirlerin alınmaması, bozuk yiyecek verilmesi yüzünden zehirlenmelere yol açılması, yeterli ısıtma yapılmadığı için hastalığın ağırlaşması veya yeni hastalığa sebebiyet verilmesi gibi hâllerde hastane işleticisi oluşan zararı tazmin etmek zorundadır. Bunun dışında hastane yönetiminin somut organizasyon yükümlülükleri de bulunmaktadır. Öncelikle hekim dâhil bütün sağlık personelinin seçimi, denetlenmesi ve organizasyonuna ilişkin görevler, gereği gibi yerine getirilmelidir. Örneğin, bir görevin uzmanı olmayan bir kişiye verilmesi hâlinde organizasyon kusuru söz konusudur ve yönetimin tazminat sorumluluğu söz konusu olur (Hakeri, s.166; Gültezer Hatırnaz Erol: Özel Hastanelerin Hukuki Sorumluluğu ve Hasta Hakları, 2. Baskı, Ankara, 2009, s.58-59). 18. Hasta, hastaneye kabul edilmekle hastane yetkililerinin himayesine girmiş olur ve haklı olarak kendisine mümkün olan en iyi tedavi ve bakım hizmetinin verilmesini ister. Hastane işletmecisinin “organizasyon yükümlülüğü” aslında onun hastanın şahsına göstermekle yükümlü olduğu özen borcunun bir görünüm tarzından ibarettir (R. Mario Devermann: Organisationsverschulden im klinischen Bereich, Dissertation Osnabrück 2003, s.1; Aktaran-Akkanat, s. 32). 19. Hasta, hastaneye tam kabul sözleşmesinde, hastane bakım hizmetleri açısından sadece hastane işletmesini sorumlu tutabilmektedir. Sözleşmenin diğer tarafı olan hasta veya yasal temsilcisi, özel hastanenin sunduğu tıbbî hizmete (bu hizmete bakım hizmeti de girmektedir) karşılık olarak daha önceden belirlenmiş belli bir miktar ücret ödemekle yükümlüdür. Ayrıca, hasta veya yasal temsilcisinin, olanaklar ölçüsünde rahatsızlık ile ilgili belirtiler ve hastalığın seyri hakkında hastaneye bilgi ile beraber, varsa belgelerini de muayene sırasında hekime vermesi gerekmektedir. 20. Yukarıda ifade edildiği gibi, Borçlar Kanunu veya diğer kanunlarda düzenlenmeyen hastaneye kabul sözleşmesi kapsamında, davalı hastanenin sorumluluğu bakımından uygulanabilecek yasal hükümler incelendiğinde; davaya konu olay tarihi itibarıyla uygulanması gereken 818 sayılı Kanun'un 386 ncı maddesine göre; “Vekâlet, bir akittir ki onunla vekil, mukavele dairesinde kendisine tahmil olunan işin idaresini veya takabbül eylediği hizmetin ifasını iltizam eyler. Diğer akitler hakkındaki kanuni hükümlere tabi olmayan işlerde dahi, vekâlet hükümleri cari olur.” 21. Anılan Kanun’un 390/2 nci maddesine göre de; “Vekil, müvekkile karşı vekâleti iyi bir suretle ifa ile mükelleftir.” Bu hükümde geçen “iyi bir suretle ifa” mehaza göre sadakat ve özen ile ifa anlamında kullanılmıştır . 22. Diğer taraftan 818 sayılı Kanun'un 390/1 inci maddesinde yer alan “Vekilin mesuliyeti umumi surette işçinin mesuliyetine ait hükümlere tabidir” hükmü ile vekilin özen borcu genel olarak düzenlenmiştir. İşçinin mesuliyetine dair 321 inci madde “İhtimam mecburiyeti” başlığı altında işçinin özen borcuna ilişkin olarak “İşçi taahhüt ettiği şeyi ihtimam ile ifaya mecburdur” hükmünü taşımaktadır. Bu düzenlemeye göre vekilin özen borcu çerçevesinde, hedef tutulan sonucun başarılı olması için işlerin mutat cereyanına göre gerekli girişim ve davranışlarda bulunması gerekir. Vekilin özen borcu, iş görürken yöneldiği sonucun olmaması değil bu sonuca erişmek için yaptığı faaliyetleri özenle yürütmesidir (Haluk Tandoğan: Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, C. 2, Ankara, 1977, s.199). 23. Özen borcunun yerine getirilmediğini ispat yükü, kural olarak müvekkildedir. Müvekkil sadece başarılı bir sonucun gerçekleşmediğini ispatlayarak bu külfetini yerine getirmeyecektir; ayrıca vekilin mesleğinin kurallarına uygun olmayan bir davranışta bulunduğu iddiasını işlerin normal akışına göre sonucun meydana gelmemesinde etken olduğunu ispatlaması gerekir. 24. Davalı hastane elbette sunduğu sağlık hizmeti çerçevesinde yanında çalışan hekim, hemşire, hasta bakıcı gibi sağlık görevlilerinin eylemlerinden de sorumluluğa ilişkin şartların varlığı hâlinde mesul olacaktır. Hekimin ve sağlık personelinin hukuki sorumluluğu kusurlu eylem, zarar ve zarar ile kusurlu eylem arasında illiyet bağının varlığına bağlıdır. 25. Somut olayda, davacı ..., küçük ...'ın doğumunu davalı hastanede gerçekleştirmiş, küçük Selinay'ın doğumdan yaklaşık iki buçuk yaşına kadar rutin takibi davalı çocuk doktoru ... tarafından yapılmış ise de dosyadaki anlatımlardan davalı doktorun doğumdan yaklaşık üç-dört ay sonra kendi özel muayenehanesini açtığı, doğumdan itibaren davalı hastane bünyesinde gerçekleştirdiği takibe sonrasında özel muayenehanesinde devam ettiği anlaşılmaktadır. 26. Bu durumda davalı özel hastanenin kendi organizasyon sorumluluğu dışında davalı çocuk doktorunun ancak hastane bünyesinde verdiği hizmet süresi kapsamında çalıştırdığı doktorun eyleminden sorumluluğunun olacağı açıktır. Hastaneden ayrılarak özel muayenehanesinde hasta takibine devam eden davalı çocuk doktorunun sorumluluğu ise vekâlet ilişkisine (818 sayılı Kanun md. 386-390) dayanmakta olup yukarıda açıklandığı üzere sorumluluğun temelini özen borcuna aykırılık oluşturmaktadır. 27. Sorumluluğun şartı olan kusurdan bahsedebilmek için öncelikle bir eylemin bulunması gerekir. Hekimin eylemleri tıbbî yardım, tanı ve tedavide söz konusu olabileceği gibi genel bir davranışla da gerçekleşebilir. 28. Bir diğer şart olan zarar, genel itibarıyla, sözleşmenin ihlâli nedeniyle alacaklının hukuken korunan değerlerinde iradesi dışında meydana gelen azalma olarak tanımlanabilir (Fikret Eren: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2022, s. 1191) ve maddi yahut manevi zarar olarak tezahür edebilir. Tıbbî sorumlulukta maddi zarar; yükümlülüğüne uygun bir müdahale gerçekleşseydi hastanın kavuşacağı sağlık durumu ile yapılan hatalı tedavinin gerçek sonuçlan arasındaki parayla ölçülebilen fark iken; manevi zarar, hatalı bir tedavinin sonucu olarak hastanın duyduğu bedensel ve manevi acıyı, hayat zevklerinde meydana gelen azalmayı ifade eder. 29. Borçlar Kanunu’nun 96 ncı maddesine göre borçlu kendisine hiçbir kusurun isnat edilmeyeceğini ispat etmedikçe, doğan zararı tazmi
4. Hukuk Dairesi, 2021/14582 E., 2023/6594 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 40. Hukuk Dairesi
tam metni aç
aracın park halinde bulunduğu mahallin topluma açık olması ve herhangi bir araç park etme kısıtlamasının bulunmaması nedeniyle araç sürücüsünün müterafik kusurunun bulunmadığının mütalaa edildiği, bilirkişi raporunun incelemesinde raporun, HMK'nın 279 uncu maddesinde aranılan koşullara uygun olarak düzenlendiği, dosya kapsamına uygun, denetime ve hüküm kurmaya elverişli olduğu gerekçesi ile davalı
4. Hukuk Dairesi         2021/14582 E.  ,  2023/6594 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 40. Hukuk Dairesi SAYISI : 2019/1076 E., 2020/4052 K. HÜKÜM/KARAR : Davanın kabulü/ İstinaf Başvurusunun reddi İLK DERECE MAHKEMESİ : Tekirdağ 2. Asliye Hukuk Mahkemesi (Asliye Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) SAYISI : 2016/738 E., 2017/1095 K. Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalılar vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalı Aker Elektrik İnşaat San. ve Ticaret Ltd. Şti. vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş, diğer davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekilinin istinaf başvurusu hakkında bir karar verilmemiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; 11.04.2016 günü müvekkili nezdinde kasko sigorta poliçesiyle sigortalı bulunan aracın park halinde iken aracın ön tarafında bulunan bir elektrik direği ve direğe bağlı sokak lambasında meydana gelen yangının sirayetiyle, sigortalı aracın yandığını ve tam hasarlı hale geldiğini, müvekkili sigorta şirketi tarafından kasko sigortası teminatı kapmanında tam hasar (pert) araç bedeli olarak sigortalısına 14.07.2016 tarihinde 160.000,00 TL ödendiğini, aracın hasarlı olarak satışı üzerine de sovtaj değeri olan 51.200,00 TL'nin müvekkili şirkete ödendiğini, müvekkili şirketin hasar ödemesi sonucu 108.800,00 TL bakiye alacağının kaldığını, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) TTK'nın 1472 nci maddesi gereğince müvekkilinin sigortalısının yerine geçtiğini, yangına sebebiyet veren elektrik direğinin davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. ile Ak-Er Elektrik İnş. San. Tic. Ltd. Şti.'nin sorumluluğunda olduğunu belirterek fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulması kaydıyla 108.800,00 TL tazminatın ödeme tarihi olan 14.07.2016 tarihinden itibaren işleyecek ticari faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekili cevap dilekçesinde; söz konusu bölgedeki arıza, bakım ve onarım işleminin, davalı Ak-Er Elektrik İnş. San. Tic. Ltd. Şti. ile müvekkili arasında imzalanan "anahtar teslimi" sözleşmesi gereğince davalı Ak-Er Elektrik İnş. San. Tic. Ltd. Şti. tarafından yapıldığını, müvekkilinin meydana gelen olaydan dolayı sorumluluğu bulunmadığını, yangının çıkış sebebi, kusur durumu, gerçek zarar miktarının belirlenmesi için uzman bilirkişilerden rapor alınması gerektiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Ak-Er Elektrik İnş. San. Tic. Ltd. Şti. vekili cevap dilekçesinde; yangının çıkış sebebinin uzman bilirkişiler tarafından belirlenmesi gerektiğini, haksız fiile ilişkin meydana gelen zararın tarafların kusur durumlarına göre belirlenmesi gerektiğinden, tarafların kusur oranları belirlenmeden davacı şirketin ödemiş olduğu bedelin tamamını istemesinin hukuken mümkün olamayacağını, müvekkili şirketin kusurlu çıkması durumunda 3. kişi can ve mal sigortası kapsamında meydana gelen zararların sigorta ettirilmiş olduğunu, davanın bu sigortacılara ihbar edilmesi gerektiğini belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; 06.11.2017 tarihli bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre davanın kabulüne, 108.800,00 TL rücuen tazminat bedeli alacağının 14.07.2016 ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacı ... şirketine verilmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararına karşı süresi içinde Aker Elektrik İnşaat San. ve Ticaret Ltd. Şti. vekili ile davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri 1. Davalı Ak-Er Elektrik İnş. San. Tic. Ltd. Şti. vekili istinaf başvuru dilekçesinde; mahkemece yalnızca bilirkişi raporunun esas alınarak karar verilmesinin hatalı olduğunu, bilirkişi raporunun nitelik itibariyle, bilirkişi raporuyla uzaktan yakından alakasının olmadığını, bilirkişi raporunda yangının çıkış nedenine ve diğer hususlara yönelik hiçbir inceleme ve değerlendirilmede bulunulmadığını, sovtaj bedelinin 51.200,00 TL olarak yazıldığını ancak aracın pert haliyle ne kadara satıldığı hakkında bilgi toplanmadığını, ek bilirkişi raporu alınmasına karar verilmesi gerekirken, usulsüz ve eksik hazırlanan rapora dayanılarak hüküm kurulmasının hatalı olduğunu belirtmiştir. 2. Davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekili istinaf başvuru dilekçesinde; söz konusu bölgedeki arıza, bakım ve onarım işleminin, davalı Ak-Er Elektrik İnş. San. Tic. Ltd. Şti. ile müvekkili arasında imzalanan "anahtar teslimi" sözleşmesi gereğince davalı Ak-Er Elektrik İnş. San. Tic. Ltd. Şti. tarafından yapıldığını, müvekkilinin meydana gelen olaydan dolayı sorumluluğunun bulunmadığını, araç üzerinde yangının nedenine ilişkin inceleme yapılmadığını, davacı tarafın yangının çıkış nedenini ispat edemediğini, eksik incelemeye dayalı bilirkişi raporunun hükme esas alınmasının doğru olmadığını, TBK'nın 49 uncu maddesine göre müvekkili şirketin meydana gelen zararla ilgili bir fiili bulunmadığı için sorumluluğu olmadığını, aracın markası ve model yılı dikkate alındığında hesaplanan tazminatın fahiş olduğunu, davalı şirketin davadan önce temerrüde düşmediğini belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; dosya kapsamından, davacı nezdinde kasko sigorta poliçesiyle sigortalı bulunan aracın, sigortalının ikametgah adresinde park halinde iken 11.04.2016 günü saat 03.00 sularında, davalıların sorumluluğunda olan elektrik direğinden çıkan yangın sonucu hasar gördüğü ve pert hale geldiği, davacı tarafından sigortalısına ödenen araç hasar tazminatının davalılardan tahsili amacıyla işbu davanın açıldığı ve mahkemece, yukarıda belirtildiği üzere davanın kabulüne karar verildiği, karara dayanak yapılan 06.11.2017 tarihli bilirkişi raporunda; yangının elektrik direğinden kaynaklandığı, elektrik direğinin sebebiyet vereceği her türlü mal ve can kaybı, zarar, hasar ve kazaların sorumluluğunun davalı firmaya ait olduğu, hasar gören aracın hasarsız piyasa değerinin 160.000,00 TL, aracın perte ayrılmasının uygun ve aracın sovtaj bedelinin 51.200,00 TL olduğu, aracın park halinde bulunduğu mahallin topluma açık olması ve herhangi bir araç park etme kısıtlamasının bulunmaması nedeniyle araç sürücüsünün müterafik kusurunun bulunmadığının mütalaa edildiği, bilirkişi raporunun incelemesinde raporun, HMK'nın 279 uncu maddesinde aranılan koşullara uygun olarak düzenlendiği, dosya kapsamına uygun, denetime ve hüküm kurmaya elverişli olduğu gerekçesi ile davalı Ak-Er Elektrik İnş. San. Tic. Ltd. Şti. vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 353 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin (1) nolu alt bendi gereğince esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekili temyiz dilekçesinde; Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusu hakkında bir karar verilmediğini, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı yasal süresi içinde istinaf yoluna başvurulduğu halde istinaf talepleri hakkında bir karar verilmemesinin savunma hakkının kısıtlanması anlamına geldiğini, söz konusu bölgedeki arıza, bakım ve onarım işleminin, davalı Ak-Er Elektrik İnş. San. Tic. Ltd. Şti. ile müvekkili arasında imzalanan "anahtar teslimi" sözleşmesi gereğince davalı Ak-Er Elektrik İnş. San. Tic. Ltd. Şti. tarafından yapıldığını, müvekkilinin meydana gelen olaydan dolayı sorumluluğunun bulunmadığını, araç üzerinde yangının nedenine ilişkin inceleme yapılmadığını, davacı tarafın yangının çıkış nedenini ispat edemediğini, eksik incelemeye dayalı bilirkişi raporunun hükme esas alınmasının doğru olmadığını, TBK'nun 49 uncu maddesine göre müvekkili şirketin meydana gelen zararla ilgili bir fiili bulunmadığı için sorumluluğunun olmadığını, aracın markası ve model yılı dikkate alındığında hesaplanan tazminatın fahiş olduğunu, davalı şirketin davadan önce temerrüde düşmediğini belirterek, kararı temyiz etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık; davacı ... tarafından düzenlenen kasko poliçesi kapsamında sigortalısına ödenen araç hasar bedelinin davalı şirketlerden rücuen tahsili istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 371 inci maddesi, Kasko Sigortası Genel Şartları, 6102 sayılı Kanun'un 1472 inci maddesi. 3. Değerlendirme 1. İlk Derece Mahkemesince verilen karara karşı süresi içinde Aker Elektrik İnşaat San. ve Ticaret Ltd. Şti. vekili ile davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekili tarafından istinaf yasa yoluna başvurulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince davalı Aker Elektrik İnşaat San. ve Ticaret Ltd. Şti. vekilinin istinaf sebepleri incelenmiş, diğer davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekilinin istinaf sebepleri konusunda bir karar verilmemiştir. Davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekilinin istinaf başvurusu incelenmeksizin hüküm tesisi usule aykırı olup Bölge Adliye Mahkemesi kararının bu nedenle bozulması gerekmiştir. 2. Bozma sebep ve şekline göre davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir. VI. KARAR 1- Değerlendirme bölümünün (1) numaralı bendinde açıklanan sebeplerle davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekilinin temyiz itirazının kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, 2- Değerlendirme bölümünün (2) numaralı bendinde açıklanan sebeplerle davalı Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş. vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde davalıya iadesine, Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 17.05.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2022/8528 E., 2023/796 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
6100 sayılı Kanun'un Bilirkişi Açıklamalarının Tespiti ve Rapor başlıklı 279 uncu maddesi şöyledir:
3. Hukuk Dairesi         2022/8528 E.  ,  2023/796 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi KARAR : Davanın reddi Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Mahkemece bozmaya uyularak davanın reddine karar verilmiştir. Mahkeme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; davalı hastanede 19.10.2009 tarihinde ameliyat olduğunu, ameliyattan çıktıktan sonra istirahat odasında hemşirenin kendisine ... kesici iğne yaptığını, iğnenin o anda bacakta kasılma yapmaya başlayarak fonksiyon kaybına neden olduğunu, davalı hastanenin gerekli cihaz bulunmaması nedeniyle kendisini ... Hastanesine yönlendirdiğini, burada sağ bacakta enjeksiyon sonucu güç kaybının teşhis edildiğini, 09.12.2009 tarihinde ...ve 21.12.2009 tarihinde... Üniversitesi Hastanesindeki muayeneleri sonucunda sağ siyatik sinir lezyonu tanısı konulduğunu, bu olay nedeniyle düztabanlı bir ayakkabı kullanamadığını, AFO denilen aparatı veya destekli uzun botları kullanmak zorunda kaldığını ileri sürerek 6.500 TL manevi tazminat ve fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak kaydıyla 500 TL ekonomik geleceğin sarsılması tazminatı ve 250 TL çalışma gücü kaybı tazminatının olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, davacı vekili 15.09.2014 tarihli ıslah dilekçesiyle; iş gücü kaybından dolayı talep ettiği tazminat miktarını 26.481,30 TL olarak ıslah etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili; davacı ...'in 19.10.2009 tarihinde davalı şirkete hemoroit hastalığı şikayeti ile geldiğini, muayene sonucu operasyon yapılması gerektiği konusunda kendisinin bilgilendirildiğini, davacının da bunu kabul etmesi sonucu operasyon yapıldığını, gerekli kontroller yapıldıktan sonra davacının taburcu edildiğini, davacının 21.10.2009 tarihinde davalı şirkete sağ bacakta ..., uyuşukluk, ayak bileğinde ... şikayeti ile geldiğini, davacı için metatarsal kemik kırığı tanısı konduğunu, davacının dava dilekçesinde belirttiği gibi enjeksiyon sonrası siyatik sinir lezyonunun enjeksiyon sonrası olması muhtemel bir komplikasyon olduğunu ve bu tür sinir zedelenmelerinde iyileşme kararının, kalıcılık unsurunun 2 yıllık fizik tedavi uygulamasının sonunda belirlendiğini, davacının fizik tedavi gördüğüne dair bir bilgi bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. III. MAHKEME KARARI Mahkemece 02.10.2014 tarihli ve 2010/98 Esas, 2014/459 Karar sayılı ilamıyla, davalı tarafın sunduğu belgeler arasında 19.10.2009 tarihli hasta bilgilendirme onam formu ve müdahale kabul, aydınlatılmış onam belgesi bulunduğu, matbu olarak düzenlenmiş bilgilendirmenin iç-dış basur teşhisi ile yapıldığı, yapılacak müdahalenin ise basur dokularının temizlenmesi ve iç kapama kasının yandan gevşetilmesi olarak işaretlendiği, bunların sonuçlarının yazılı olduğu, davacının maluliyeti ile sonuçlanan olayın ise davacıya yapılan enjeksiyon sonucu oluştuğu, davacıya yapılan bu iğne konusunda davalı hastane ya da doktor tarafından usulünce yapılmış bir bilgilendirme bulunmadığı, davacıya konan teşhisle ve yapılacak müdahale ile ilgili genel bir bilgilendirmenin enjeksiyonun sonuçları ve meydana gelebilecek muhtemel komplikasyonları konusunu kapsamayacağı, hastanın bu konuda usulünce bilgilendirilmediği, ortaya çıkan bu sonuçtan davalı hastanenin sorumlu olacağı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 26.481,30 TL maddi ve 4.000 TL manevi tazminatın 19.10.2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, karar verilmiştir. IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Birinci Bozma Kararı 1. Mahkeme kararına karşı, süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 09.02.2016 tarihli ve 2015/1413 E., 2016/3713 K. sayılı ilamıyla; alınan 08.06.2011 tarihli Adli Tıp Kurumu 3. Adli Tıp İhtisas Kurulu raporunda davacıda tespit edilen bulguların enjeksiyon nöropatisi ile uyumlu olduğunun, enjeksiyonun hatalı yerden yapıldığına dair bir bulgunun olmadığının, maluliyet tayinine yer olmadığının, enjeksiyonun doğru yere yapıldığı durumlarda da yapılan yerde oluşacak ödem ve/veya hematomun sinire mekanik baskı yapabileceğinin, mevcut tablonun komplikasyon kabul edileceğinin rapor edildiği, Adli Tıp raporunda ameliyat sonrasında ... kesici olarak yapılan enjeksiyonun tedavinin bir aşaması olup olmadığının ve yapılan enjeksiyonun sonuçları hakkında gerekli bilgilendirmenin yapılıp yapılmadığının incelenmediği, Adli Tıp Kurumu raporunun yetersiz olduğu, üniversitelerin ilgili ana bilim dallarından seçilecek konularında uzman bilirkişilerden oluşmuş bir kurul aracılığı ile davalının hukuki konum ve sorumluluğu, dosyada mevcut delillerle birlikte bir bütün olarak değerlendirilip, yapılması gerekenle yapılan müdahale ve işlemlerin ne olduğu, bu hususta davacıya bilgilendirme yapılıp yapılmadığı, tıbbın gerek ve kurallarına göre olayda hastaneye kusur izafe edilip edilmeyeceğini gösteren, nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınması gerektiği gerekçesiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir. B. İkinci Bozma Kararı 1. Bozmaya uyan Mahkemece 12.04.2018 tarih ve 2016/253 E., 2018/163 K. sayılı ilamıyla; 20.04.2017 tarihli celsede bilirkişilerin her birisi için 400 TL olmak üzere toplam 1.200 TL ücret takdirine karar verildiği, bilirkişi ücretinin yatırılması için davacı tarafa bir aylık kesin süre verildiği, kesin süreye uyulmadığı takdirde davanın reddedileceğinin ihtar edildiği, davacı vekilinin 1 aylık kesin süre içerisinde bilirkişi ücretini yatırmadığı, 05.10.2017 tarihli duruşmada adli yardım talebinde bulunduğu, davacı tarafın iddiasını kanıtlamakla yükümlü olduğu, Yargıtay bozma ilamı çerçevesinde oluşturulacak 3 kişilik bilirkişi kuruluna ait ücreti kesin süreye rağmen yatırmadığı, kesin süre içerisinde adli yardım talebinde de bulunmadığı, süresinden sonra adli yardım talebinde bulunmasına davalı tarafın muvafakat vermediği, kesin süreye uyulmamakla davalı lehine usuli kazanılmış hak oluştuğu gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karara karşı, süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 28.01.2019 tarihli ve 2019/343 E., 2019/635 K. sayılı ilamıyla; davacı vekilinin sair temyiz itirazları incelenmeksizin bilirkişi ücretinin yatırılmasına ilişkin 20.04.2017 tarihli celsede verilen ara kararın davacının gıyabında verildiği ve ara kararın davacıya tebliğ edilmediği ve davacının adli yardım talebiyle ilgili değerlendirme yapılıp olumlu olumsuz bir karar verilmediği gerekçesiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir. C. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla, bozma ilamı doğrultusunda alınan 26.04.2021 tarihli bilirkişi heyeti raporu ve 28.01.2022 tarihli bilirkişi heyeti ek raporunun hükme esas almaya yeterli olduğu, ameliyat sonrası ... kesicinin gerekli ve yapılması gereken bir işlem olduğu, bu nedenle ameliyat öncesi genel bir bilgilendirmenin yapıldığı, ameliyatın tüm evresinde yapılacak işlemleri, kullanılan ilaçları, cerrahi için yapılan hazırlıkları vb. durumları bilgilendirmesi ve her bir konuda onam alınmasının hayatın olağan akışına uygun olmadığı, ameliyat öncesi yapılan genel bir bilgilendirmenin yeterli olarak kabulünün gerektiği, davalı yana atfı kabil bir kusur olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuran Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili; hastalara uygulanan intramuskuler enjeksiyon uygulamasının yapıldığı iki bölgenin olduğunu, bunlardan ilkinin dorsogluteal (kalça) olduğunu, bu uygulama bölgesinde istenmeyen bir durum geliştiğinde, daha fazla hasarın meydana geleceğini ve tehlikeli olduğunu, ikincisinin ise ventrogluteal (kalça üstü) bölgesine yapılan uygulama olduğunu, enjeksiyon sonrası istenmeyen sonuçların ortaya çıkmaması için ventrogluteal bölgenin dorsogluteal bölgeye tercih edilmesi gerektiğini, tehlikeli olan ancak standart şekilde hastalara uygulanan dorsogluteal bölgeye yapılan enjeksiyonun zayıflara, çocuklara ve yaşlılara uygulanması sonucunda daha fazla komplikasyon meydana gelebileceğini, fiziksel özellikleri dikkate alındığında zayıf bir yapıya sahip olduğu için işlemi uygulayan görevlinin bu riski gözle görülebilecek durumda olduğunu, hatalı enjeksiyonu uygulayan ... isimli kişinin vermiş olduğu savunmasında arka kalça bölgesine enjeksiyonu uyguladığını, bilirkişi raporunda ise tehlikeli bölgenin dorsogluteal bölge olduğunu yani ...'ın enjeksiyonu uyguladığı bölge olan gluteal bölgeye uygulanmasının tehlikeli olduğunun belirtildiğini, meydana gelen komplikasyonların tamamen görevli kişinin hatalı uygulamasından kaynaklandığını, Anayasa Mahkemesinin verdiği kararda da kişilerin maddi ve manevi bütünlüğüne yönelik devletin önlem alması gerektiğinin belirtildiğini, kararın usul ve kanuna aykırı bulunduğunu ileri sürerek; kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, hekim hatasından kaynaklı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) Bilirkişiye Başvurulmasını Gerektiren Haller başlıklı 266 ncı maddesi şöyledir: "Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. (Değişik cümle: 3/11/2016-6754/49 md.) Ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. (Ek cümle: 3/11/2016-6754/49 md.) Hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemez." 2. 6100 sayılı Kanun'un Bilirkişi Açıklamalarının Tespiti ve Rapor başlıklı 279 uncu maddesi şöyledir: "Mahkeme, bilirkişinin oy ve görüşünü yazılı veya sözlü olarak bildirmesine karar verir. Raporda, tarafların ad ve soyadları, bilirkişinin görevlendirildiği hususlar, gözlem ve inceleme konusu yapılan maddi vakıalar, gerekçe ve varılan sonuçlarla, bilirkişiler arasında görüş ayrılığı varsa, bunun sebebi, düzenlenme tarihi ve bilirkişi ya da bilirkişilerin imzalarının bulunması gerekir. Azınlıkta kalan bilirkişi, oy ve görüşünü ayrı bir rapor hâlinde de mahkemeye sunabilir. Mahkeme, bilirkişinin oy ve görüşünü sözlü olarak açıklamasına karar verirse, bilirkişinin açıklamaları tutanağa geçirilir ve tutanağın altına bilirkişinin de imzası alınır. Kurul hâlinde görevlendirme söz konusu ise bilirkişilerin bilgilerine başvurulan hususu hemen aralarında müzakere etmelerine imkân tanınır ve müzakere sonucunda açıklanan oy ve görüş, tutanakla tespit edilip; tutanağın altı, bilirkişilere imza ettirilir. (Değişik: 3/11/2016-6754/54 md.) Bilirkişi, raporunda ve sözlü açıklamaları sırasında çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hâkim tarafından yapılması gereken hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz." 3. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 21.11.2022 tarihli ve 2022/5159 E., 2022/8768 K. sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir: "...Somut uyuşmazlıkta; dosyaya kazandırılan bilirkişi raporları arasındaki çelişkinin giderilmesi için konusunda uzman bilirkişilerden oluşmuş farklı bir heyetten rapor alınmasına yönelik bozma ilamı sonrasında, bozmaya uyan mahkemece, konusunda uzman üçlü bilirkişi heyetinden rapor alınmış; bilirkişilerce düzenlenen raporda; ‘--Raporda,enjeksiyon uygulamalarında enjekte edilen ilaçların doku içi yayılımı ile nadir de olsa sinir hasarına neden olabildiklerinin tıibben bilindiği, bu durumun enjeksiyonun tekniğine uygun yapılması durumunda da her türlü özene rağmen gelişebildiği, dava konusu olayda enjeksiyon tekniğinin yanlışlığına ya da uygulanan bölgenin uyumsuzluğuna dair herhangi bir tibbi delil tanımlanmadığı, enjeksiyon işlemi sonrası ortaya çıkan sinir hasarının klinik ve laboratuvar verileri birlikte değerlendirildiğinde enjeksiyon nöropatisi olduğunun anlaşıldığı,bu durumun komplikasyon olarak nitelendirildiği, bahse konu komplikasyonun tanı ve tedavisine yönelik gerekli girişimlerin yapılmış olduğu anlaşıldığından komplikasyon yönteminin uygun olduğu, tüm bulgular bir bütün olarak değerlendirildiğinde; tedaviyi düzenleyen hekimin ve enjeksiyonu uygulayan sağlık personelinin eylemlerinin tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu--’ belirtilmiştir. Buna göre mahkemece; uyuşmazlığın çözümünün hukuk dışında, özel ve teknik bilgiyi gerektirmesi nedeniyle görüşlerine başvurulan bilirkişiler tarafından düzenlenen raporda; davacıya yapılan işlemlerin tıp kurallarına uygun olduğunun belirtildiği, hâkimin kişisel kanaatini destekler nitelikte herhangi bir özel ve teknik bilginin de dosya içeriğinde bulunmadığı ve raporlar arasındaki çelişkinin giderilmiş olduğu da gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir..." 3.Değerlendirme Temyizen incelenen İlk Derece Mahkemesi kararının bozmaya uygun olduğu, kararda ve kararın gerekçesinde hukuk kurallarının somut olaya uygulanmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, bozmaya uyularak karşı taraf yararına kazanılmış hak durumunu oluşturan yönlerin ise yeniden incelenmesine hukukça imkan bulunmadığı, bilirkişi kurulunun görüşü ile davalıya kusur izafe edildiğinin anlaşılamamasına göre, davacının temyiz itirazlarının reddi ile kararın onanmasına karar vermek gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan mahkeme kararının 1086 sayılı Kanun'un 439 uncu maddesi uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine, 6100 sayılı Kanun’un Geçici 3 üncü maddesi atfıyla 1086 sayılı Kanun’un 440 ıncı maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, 27.03.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Usul Hukuku

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na göre, aşağıdakilerden hangisi bilirkişi raporunda bulunması gereken unsurlardan biri değildir?

A) Tarafların ad ve soyadları
B) Raporun düzenlenme tarihi
C) Gerekçe ve varılan sonuçlar
D) Bilirkişiler arasında görüş ayrılığı varsa sebebi
E) Uyuşmazlık konusunun hukuki nitelendirmesi

Bu maddeyle ilgili 4 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol