6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 28

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 28. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 28- (1) Duruşma ve kararların bildirilmesi alenidir. (2) Duruşmaların bir kısmının veya tamamının gizli olarak yapılmasına ancak genel ahlâkın veya kamu güvenliğinin (…)[3] kesin olarak gerekli kıldığı hâllerde, ilgilinin talebi üzerine yahut resen mahkemece karar verilebilir.[4] (3) Tarafların gizlilik talebi ön sorunlar hakkındaki hükümler çerçevesinde gizli duruşmada incelenir ve karara bağlanır. Hâkim, bu kararının gerekçelerini, esas hakkındaki kararı ile birlikte açıklar. (4) Hâkim, gizli yargılama işlemleri sırasında hazır bulunanları o yargılamayla ilgili edindikleri bilgileri açıklamamaları hususunda uyarır ve 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun gizliliğin ihlaline ilişkin hükmünün uygulanacağını ihtar ederek bu hususu tutanağa geçirir. Dürüst davranma ve doğruyu söyleme yükümlülüğü

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

55 karar eşleşti
2. Hukuk Dairesi, 2015/16788 E., 2016/9300 K.
yüksek eşleşmeŞerhte bu maddenin altında basılmış

Bu kararın tam metni kütüphanemizde yok; şerhte künyesiyle anılıyor.

Diğer kararlar (4)

YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU, 1991/7 E., 1992/4 K.
yüksek eşleşmeŞerhte bu maddenin altında basılmış
tam metni aç

Bu kararın tam metni kütüphanemizde yok; şerhte künyesiyle anılıyor.

Hukuk Genel Kurulu, 2017/1698 E., 2020/966 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; somut olayda usul ekonomisi ilkesi, 6100 sayılı HMK’nın 302, 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 13, değişiklik yapılan 28. ve 33. maddelerinin 32.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1698 E.  ,  2020/966 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “kurum kararının iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Adana 4. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı Kurum tarafından müvekkiline gönderilen 26.01.2011 tarihli “kurum zararının tahsili” konulu yazı ile müvekkili tarafından davalı Kuruma fatura edilen 01.11.2010 tarihli 1 adet reçete ekinde yer alan 30.09.2010 tarihli ve 575 nolu ilaç kullanım raporunun sahte olduğunun tespit edildiğini ileri sürerek protokolün 4.3.6. maddesi gereğince toplamda 1 adet reçete bedeli ve faizi olarak 12.057,63TL para kesintisi yapılacağına ilişkin kararın iptaline, sözleşmenin aynı koşullarda devamına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının muhakkik raporu ekinde belirtilen diğer otuz eczacıda olduğu gibi kendisine ibraz edilen sahte reçete ve raporlarda belirtilen ilaçları, reçeteyi ibraz eden kişinin kimliğini sormadan ve görmeden sadece sözlü beyanlarını reçete arkasına yazıp dolandırıcı kişiye imzalatmak suretiyle ilaçları dolandırıcı kişiye verdiğini, davacının eylemlerinin 5510 sayılı Kanun'un 67/3, 71/1, 103/2 ve sözleşme eki protokolün 6.3.3. maddelerine açıkça aykırı olduğunun müvekkili kurum muhakkiklerinin raporlarında ve Cumhuriyet Savcılığı dosyasında tespit edildiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. Adana 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.02.2012 tarihli ve 2011/145 E., 2012/81 K. sayılı kararı ile; dava dışı Gürdal Koca ve Uğur Bayraktar tarafından sahte olarak düzenlenen ilaç kullanım raporu ve reçeteye istinaden davacının işletmekte olduğu ... Eczanesinden "Glivec" isimli ilacın alındığı, davacı tarafından ilaç bedelinin davalı kurumdan tahsil edildiği, davalı kurum müfettişleri tarafından yapılan soruşturma sonucunda 01.11.2010 tarihli ve K2LTFC protokol numaralı reçete ekinde yer alan 30.09.2010 tarihli ve 575 numaralı raporun sahte olduğu belirtilerek fatura bedeli olan 12.057,63TL’nin tahsil edileceği belirtilmiş ise de, davalı idare tarafından ceza uygulanmasına ilişkin 26.01.2011 tarihli ve 1565261 sayılı kararda eczacı ve çalışanlarının olayda kastının olmadığının ve bundan dolayı cezai işleme gerek duyulmadığının belirtildiği, bu nedenle fatura bedelinin tahsili işleminin hukuki dayanağının kalmadığı, sahte reçete ile davacı eczaneden ilaç alan şahıslar hakkında Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldığı, yargılama sonucunda şahısların mahkumiyetlerine karar verildiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Adana 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 24.01.2013 tarihli ve 2012/22362 E., 2013/1337 K. sayılı kararı ile; “…Davacı tarafından verilen ilaçlara dayanak rapor ve reçetelerin sahte olduğu yapılan soruşturma sonucu tespit edilmiş, davacı eczacı hakkında bir kastı bulunmadığından cezai işlem uygulanmayacağı belirtilmiş ancak reçetelere konu ilaçların bedelinin tahsili hakkında karar alınmıştır. Davacı tarafından verilen ilaca ilişkin sağlık raporu ve reçetenin sahte olduğu Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/180-2011/231 esas ve karar numaralı dava dosyasında yapılan yargılama sonucu anlaşılmıştır. Bu durumda davalı idarenin 2009 yılı eczane protokolünün 6.3.19 ve 4.3.6. maddeleri uyarınca yaptığı işlem sözleşmeye uygundur. Mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Adana 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.12.2013 tarihli ve 2013/496 E., 2013/916 K. sayılı kararı ile; olay, taraf ve sebep itibarı ile aynı nitelikteki Adana 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/164 E., 2012/234 K. ve Adana 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/282 E. sayılı davalarında verilen kararlar karşılaştırıldığında, Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/180 E., 2011/231 K. sayılı yargılamada cezalandırılmasına karar verilen dava dışı 3. kişi olan sanıklarla davacı arasında birlikte eylem ve fikir birliği içinde olduklarına dair delil ya da kesinleşmiş yargı kararı bulunmadığı, davalı tarafça davacı aleyhine verilen tek taraflı karar ve işlemin hukuka aykırı ve dayanaksız olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı eczacı tarafından davalı Kuruma fatura edilen ilaç kullanım raporunun ve reçetenin sahte olması sebebi ile davacılara, davalı Kurum tarafından uygulanacağı bildirilen reçete bedeli ve faizine ilişkin kesintinin hukuka uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. ÖN SORUN 12. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce, “Davalı tarafın harçtan muaf olduğu nispi karar ve ilam harcına tabi bir davada dava açılırken yatırılan maktu karar ve ilam harcının yeterli olup olmadığı, böyle bir davanın kısmî dava olarak açılması ve ıslah yapılmak suretiyle dava değerinin arttırılması halinde ıslah edilen miktar için nispi karar ve ilam harcının tamamlanması gerekip gerekmediği ayrıca; bu tür bir davanın belirsiz alacak davası olarak açılması halinde alacağın sonradan belirlenen miktarı için nispi karar ve ilam harcının tamamlanmasının gerekip gerekmediği” konulu içtihadı birleştirme başvurusuna ilişkin olarak Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.10.2020 tarihli ve 2018/4 E., 2020/2 K. sayılı kararı ile “İçtihatların birleştirilmesine karar verilebilmesi için, içtihat aykırılığına konu kararların devamlılık arz etmesinin gerekmesi ve Yargıtay’ın Özel Dairelerinin yerleşmiş kararlarına aykırılık teşkil eden Hukuk Genel Kurulunun sadece 03.11.2010 tarih ve 2010/10-550/561 sayılı kararının bulunması karşısında, içtihatların birleştirilmesine yer olmadığı” şeklinde karar verildiği dikkate alındığında, davalı ... Başkanlığının harçtan muaf olduğu nispi karar ve ilam harcına tabi olan eldeki davada, dava açılırken maktu yatırılan peşin harcın usul ve yasaya uygun şekilde tamamlanmasının gerekip gerekmediği hususu ön sorun olarak değerlendirilmiştir. IV. GEREKÇE 13. Bilindiği üzere kamu hizmetlerinin yürütülmesi için gerekli olan mali kaynağın sağlanması amacıyla Devletin egemenlik gücüne dayanarak koyduğu mali yükümlülüklerden kaynaklanan alacakları genel olarak kamu alacakları olarak nitelendirilir. 14. Devletin kamu alacağını oluşturan gelir kaynaklarından birini de, kamu hizmetlerinden yararlananların ödedikleri harçlar oluşturmaktadır. Harçların oluşturduğu yükümlülük, teoride, “masrafı karşılama” ve “faydalanma” ilkelerine dayandırılmaktadır. Masrafları karşılama ilkesine göre harç, hizmetin gerektirdiği maliyetle ölçülürken; faydalanma ilkesinde hizmetin maliyeti değil, yükümlü için taşıdığı değer esas alınmaktadır. 15. Bu açıklamalar karşısında harç; bazı kamu hizmetlerinden yararlanan ve hatta kanun hükmü ile yararlanmak zorunda bırakılan özel ve tüzel kişilerin, özel menfaatlerine ilişkin olarak, kamu kuruluşlarının hizmetlerinden yararlanmaları karşılığında, belli bir ölçüde bu hizmetlerin maliyetine katılmaları amacıyla konulan ve zor unsuruna dayanan mali yükümlülükler olarak tanımlanabilir (Pınar, B.: Yargı ve İcra Harçları, Ankara 2009, s. 1-3). 16. Diğer bir deyişle “…harç; muhtelif kanunların konusunda bulunan adli ve idari hizmetlerde ve bu hizmetin gerektirdiği kırtasiye ve formalite masraflarını karşılamak mülahazasıyla hakiki ve hükmi şahıslardan hazinece alınan bir paradır. Yapılan işler ve görülen hizmet amme hizmetinden ziyade, kişilerin şahsına ve menfaatine ilişkindir.” (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 23.12.1976 tarihli ve 1976/7 E., 1976/6 K. sayılı kararı). 17. Harçlar konusunda genel düzenleme içeren, 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun (492 sayılı Kanun/Harçlar Kanunu) gerekçesinde harcın tanımı “fertlerin özel menfaatlerine ilişkin olarak, kamu kurumları ve hizmetlerinden yararlanmaları karşılığında yaptıkları ödemelerdir” biçiminde yapılmıştır. Bu tanım, Anayasa Mahkemesinin 31.03.1987 tarihli ve 1986/20 E., 1987/9 K.; 14.02.1991 tarihli ve 1990/18 E., 1991/4 K.; 28.09.1995 tarihli ve 1995/24 E., 52 K. sayılı kararlarında da yer almıştır. 18. Bir hizmetin harç konusu olabilmesi için; kişinin bir kamu kuruluşundan yararlanması, kişilere kamu eliyle özel bir çıkar sağlanması ve kamu idaresinin kişinin bir işiyle uğraşması gerekir (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 07.12.1964 tarihli ve 1964/3 E., 1964/5 K. sayılı kararı). 19. Bir kamu hizmetinden dolayı harç alınabilmesi, bu hizmetin kanunla belirlenmesine ve bu hususla ilgili harç alınmasına ilişkin düzenlemelerin de kanunda yer almasına bağlıdır. 20. Nitekim 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 73. maddesinin üçüncü bendi “Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır.” hükmünü içermektedir. 21. Bahsi geçen Anayasa hükmünün vergi, resim ve harç gibi parasal yükümlülüklerin veya bunlardan bağışıklığın, kapsam ve içeriğinin hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde ve açıkça gösterilmesi amacına yönelik bulunduğu bellidir. 22. O hâlde, harca ilişkin bir kanun hükmünün yorumu ve uygulanmasında, bu ilke ve amaç gözden uzak tutulmamalıdır. Aksi hâlde, kişi ve kurumların yasal dayanağı olmayan bir yükümlülük altına alınmaları veya Devletin önemli bir gelir kaynağından yoksun bırakılması gibi, kanun koyucunun amacına aykırı ve sakıncalı sonuçların doğmasına yol açılmış olur. 23. Bu kanunilik ilkesine paralel olarak, 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun 1. maddesinde, bu Kanuna göre alınacak harçlar arasında, diğer harçlar yanında yargı harçları da bulunmaktadır. Aynı Kanunun 2. maddesinde ise, yargı işlemlerinden bu Kanuna bağlı (1) Sayılı Tarifede yazılı olanların yargı harçlarına tabi olduğu vurgulanmıştır. 24. Anayasa Mahkemesi’nin 17.03.2010 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 2009/27 E., 2010/9 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere; “…diğer harçlarda olduğu gibi yargı harçlarında da kural; harcın davayı açan veya harca mevzu olan işlemin yapılmasını isteyen kişi tarafından ödenmesidir. Ancak yargı yoluna başvurmak, başvuran kişiye bir harç yükümlülüğü yüklediği gibi, başvuranın haklı çıkması hâlinde bu yükümlülük yer değiştirmekte ve davada haksız çıkan tarafa yükletilmektedir. Bu nedenle nispi harca tabi davalarda, yargılama sonunda ödenecek harç miktarıyla birlikte, harcın gerçek sorumlusu da mahkeme kararıyla belirlenmektedir.”. 25. Yargı harçları; mahkeme harçları, icra ve iflas harçları, ticaret sicili harçları ve diğer harçlar olarak dört başlık altında toplanmıştır. Mahkemelerde ödenecek harçlar ise başvurma harcı, celse harcı, karar ve ilam harcı, temyiz, istinaf ve itiraz harçları ile keşif harcıdır. 26. Gereksiz davaların açılmasının ve diğer tarafın haksız yere ızrar edilmesinin önlenmesi için ihdas edilen karar ve ilam harcı, yargılama giderlerinin de önemli bir kısmını oluşturmaktadır. 27. Karar ve ilam harcı, maktu ve nispi olmak üzere iki çeşittir [492 sayılı Harçlar Kanunu m. 15, 21, (1) Sayılı Tarife (A)-III]. 28. Bu anlamda davanın maktu veya nispi harca tabi olup olmaması, kural olarak dava konusunun para ile değerlendirilebilir olup olmamasına göre değişmektedir. 29. Nispi harç, konusu belli bir değerle (para veya para ile değerlendirilebilen bir şey) ilgili davalarda, hüküm altına alınan değer üzerinden Tarifedeki belli nispete göre alınan harçtır [ (1) Sayılı Tarife, (A)-III/1-a]. 30. Maktu harç ise konusu belli bir değerle tespit edilemeyen davalarda ve davanın reddine ilişkin kararlardan alınan harçtır [ (1) Sayılı Tarife, (A)-III/2-a]. 31. 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun “Nispi harçlarda ödeme zamanı” başlığını taşıyan 28/1-a alt bendinin birinci cümlesi; “Karar ve ilam harçlarının dörtte biri peşin, geri kalanı kararın tebliğinden itibaren bir ay içinde ödenir. ” şeklindedir. 32. Kanunun 32. maddesinin birinci cümlesinde ise “Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemler yapılmaz” hükmü yer almaktadır. Bu hükmün, itiraz yoluyla Anayasa’ya aykırılığının yerel mahkemelerce ileri sürülmesi üzerine Anayasa Mahkemesi, 17.03.2010 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 2009/27 E., 2010/9 K. sayılı kararı ile, 492 sayılı Kanun’un 32. maddesinin 1. cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın (iptal isteminin) reddine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesinde ise “...Yargılama sürecinde, yasayla harca tabi kılınmış bir hizmetten yararlanmak isteyen ilgili (davalı veya davacı), genel kurallar uyarınca harcını ödeyerek bu hizmetten yararlanabilir. Dava açan veya yargılama sırasında harca tabi bir işlemin yapılmasını isteyen tarafın, harç ödemeden devam eden işlemlerin yapılmasını isteyerek bireysel bir menfaat elde etmesi, harçların konuluş amaçlarına aykırılık oluşturur. Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemlerin yapılmayacağını belirten kural, bireylerin özel menfaatleriyle ilgili olarak yargı hizmetinden yararlanmalarını, bu hizmetin karşılığı olan harcın ödenmesi koşuluna bağladığından, hak arama özgürlüğünü sınırlandıran bir nitelik taşımamaktadır. Açıklanan nedenlerle itiraz konusu kural, Anayasa'nın 36’ncı maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.” ifadelerine yer verilmiştir. 33. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 120. maddesine göre de “Davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığınca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır.”. 34. Hukuk Genel Kurulunun 04.12.2013 tarihli ve 2013/21-445 E., 2013/1625 K.; 06.06.2018 tarihli ve 2017/13-1984 E., 2018/1172 K. sayılı kararlarında da aynı hususlara işaret edilmiştir. 35. Yapılan bu açıklamalar ışığında, somut olayda dava değeri para ile ölçülebilir nitelikte olduğundan 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 28. maddesinin 1-a alt bendi gereğince dava değeri üzerinden hesaplanacak karar ve ilam harcının dörtte birinin peşin olarak ödenmesi gerekmektedir. Bununla birlikte davacı, dava açarken nispi peşin harç yatırmayıp sadece maktu harç yatırdığından ve buna göre Harçlar Kanunu’nun 32. maddesi gereğince herhangi bir işlem yapılamayacağından, mahkemece harç eksikliğinin tamamlattırılması ve daha sonra işin esasının incelenmesi gerekmektedir. 36. Belirtmek gerekir ki, dava açarken peşin nispi harç ödeme yükümlüsünün davacı olduğu gözetildiğinde, davalı tarafın harç ödemekten muaf olması, davacıyı harç ödeme yükümlülüğünden kurtarmak anlamına gelmeyecektir. 37. Nitekim davalı tarafın harçtan muaf olması, yargılama sonucunda davanın kabul edilmesi durumunda harç yükümlüsü davalı olacağından mahkemece hükmedilecek karar ve ilâm harcının belirlenmesi noktasında dikkate alınması gereken bir husustur. 38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; somut olayda usul ekonomisi ilkesi, 6100 sayılı HMK’nın 302, 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 13, değişiklik yapılan 28. ve 33. maddelerinin 32. madde ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği, Hukuk Genel Kurulunun 03.11.2010 tarihli ve 2010/10-550 E., 2010/561 K. sayılı kararı da gözetildiğinde nispi harca tabi ve davalı tarafın harçtan muaf olduğu eldeki davada davanın reddi hâlinde alınması gereken harcın maktu harç olduğu, alınabilecek nispi karar ve ilam harcı bulunmadığı, peşin harcın ¼ nispi harç yerine maktu harç olduğu, davacıya yüklenmesi olanaklı olmayan ve ilam aşamasında tamamlama harcı alınması gerekmediğinden ön sorununun bulunmadığı görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 39. Hâl böyle olunca, direnme kararının işin esasına yönelik temyiz itirazları incelenmeksizin açıklanan usulü nedenle bozulması gerekmiştir. V. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince usulden BOZULMASINA, Bozma nedenine göre davalı vekilinin işin esasına yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 01.12.2020 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY 1. Davacı eczacı tarafından davalı kuruma fatura edilen ilaç kullanım raporu ve reçetenin sahte olması nedeni ile kurum tarafından uygulanacağı belirtilen reçete bedeli ve faize ilişkin kesintinin hukuka uygun olup olmadığı yönündeki uyuşmazlıkta, ön sorun olarak “Davalı tarafın harçtan muaf olduğu nispi karar ve ilam harcına tabi bir davada dava açılırken yatırılan maktu karar ve ilam harcının yeterli olup olmadığı, böyle bir davanın kısmî dava olarak açılması ve ıslah yapılmak suretiyle dava değerinin arttırılması hâlinde ıslah edilen miktar için nispi karar ve ilam harcının tamamlanması gerekip gerekmediği ayrıca; bu tür bir davanın belirsiz alacak davası olarak açılması hâlinde alacağın sonradan belirlenen miktarı için nispi karar ve ilam harcının tamamlanmasının gerekip gerekmediği” görüşülmüş ve çoğunluk görüşü ile Harçlar Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca “Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemler yapılmaz” kuralı nispi ve karar ilamının tamamlanması gerektiği gerekçesi ile ön sorun olduğu kabul edilerek yerel mahkeme kararı usulden bozulmuştur. 2. Çoğunluk görüşü ile ulaşılan sonuç aşağıda ayrıntılı açıklamalar belirtileceği gibi özellikle usul ekonomisi ilkesi, 6100 sayılı HMK.’un 302, Harçlar Kanunu’nun 13, değişen 28. ve 33 maddelerinin 32. madde ile birlikte değerlendirildiğinde isabetli olmadığı görüşündeyiz. Zira; 3. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 30’uncu maddesinde düzenlenen usul ekonomisi ilkesi, Anayasal dayanağı olan bir ilke olup 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 141’inci maddesinin dördüncü bendinde davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğuna açıkça işaret edilmiştir (Y.HGK. 27.06.2018, gün ve 2018/19-468 E, 2018/1257 K). 4. Harçlar Kanunu’nun 15. maddesine göre ise “Yargı harçları (1) sayılı tarifede yazılı işlemlerden değer ölçüsüne göre nispi esas üzerinden, işlemin nev'i ve mahiyetine göre maktu esas üzerinden alınır”. Görüldüğü gibi işlemin türü ve içeriği, harcın maktu olmasını da etkilemektedir. 5. Diğer taraftan aynı kanunun değişen 28/a maddesine göre “Bakiye karar ve ilam harcının ödenmemiş olması, hükmün tebliğe çıkarılmasına, takibe konulmasına ve kanun yollarına başvurulmasına engel teşkil etmez”. Paralel düzenleme 6100 sayılı HMK’nın 302. maddesinde düzenlenmiş ve “Tarafların, harcının ödenmiş olup olmamasına bakılmaksızın ilamı her zaman alabilecekleri (1. fıkra) ve bakiye karar ve ilam harcının ödenmemiş olmasının, hükmün tebliğe çıkarılmasına, takibe konmasına ve kanun yollarına başvurulmasına engel teşkil etmeyeceği” açıkça ifade edilirken, 3. fıkrada “2/7/1964 tarihli ve 492 sayılı Harçlar Kanunu dâhil, diğer kanunların bu maddeye aykırı hükümlerinin uygulanmayacağı” belirtilmiştir. 6. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, “özellikle yargılama giderleri ve bu kapsamda harçlar konusunda tüm sorumluluğu başvurana yüklemenin, mahkemeye erişim hakkının ihlal edeceğine, haklı bir amaç gütmeyen ve başvurulan yollar ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmayan sınırlamanın AİHS’nin 6. Maddesi ile uyumlu olmayacağına, mülkiyet hakkını da ihlal edeceğine karar vermiştir" (26.06.2007 gün ve 25321/02 başvuru nolu Ülger/Türkiye kararı). 7. Keza Anayasa Mahkemesi Harçlar Kanunu’nun değiştirilmeden önceki 28. maddesini iptal ederken, “Anayasanın 36. Maddesinde ifade edilen hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkının sadece yargı mercileri önünden davacı ve davalı olarak iddia ve savunmada bulunma hakkını değil, yargılama sonunda hakkı olanı elde etmeyi de kapsadığını, dava açarken peşin harcı ödeyen ancak nispi harca tabi davalarda işin niteliği gereği dava sonuna bırakılan bakiye harçtan yasal olarak sorumlu olmadığı mahkeme kararı ile belirlenen davacıya sorumlusu olmadığı bir harcın tahsili koşulu ile ilamın verilmesinin hak arama özgürlüğünü engelleyici nitelik taşıdığını” belirtmiştir (14.01.2010 gün ve 2009/27 E, 2010/9 K. RG. 17.03.2010, sayı: 27524). 8. Anayasa Mahkemesi Harçlar Kanunu’nun 32. maddesinde hüküm altına alınan “Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemler yapılmaz” kuralının iptali istemi aynı kararda reddetmiş ise de daha sonra yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın 302. maddesi ile çelişir hâle gelmiştir. Zira anılan 32. madde uygulamada hükmün temyiz edilmesine ve icraya konulmasına engel nitelik taşımaktadır. Bu şekildeki uygulama ile 6100 sayılı HMK’nın 302. maddesi ile çeliştiğinden, 302/3 madde uyarınca dikkate alınmaması gerekir. 9. Davalısı harçtan muaf olan davalarda, davacının davada haklı bulunması hâlinde davalıdan harç tahsil edilemeyeceğinden davacının yatırdığı peşin harç kendisine iade edilecek; davayı kaybetmesi hâlinde ise alınacak harç en fazla maktu harç miktarı kadar olacaktır. 10. Hâl böyle olunca dava niteliği gereği nispi harca tabi olsa dahi bu özel durum gereği kararın verilmesi ile doğacak ve alınabilecek olan harç miktarı ancak maktu harç miktarı kadar olabileceği için başta alınacak harç miktarı da maktu harç olmalıdır. Sonuçta, davalısı harçtan muaf olan davalarda hükmedilebilecek nispi karar ve ilam harcı bulunmadığından, peşin karar ve ilam harcının alınmasına da yasal olanak bulunmamaktadır. Böyle bir durumda maktu harç dışında nispi harç alınması, sonra karar ile ilgilisine iade kararı şeklinde hüküm kurulması, usul ekonomisi ve ucuzluk ilkesi ile Harçlar Kanunu’nun 15, 28, 33 ve 6100 sayılı HMK’nın 302. maddelerine aykırı olacaktır. Zira bu davada davalının harçtan muaf olması, işlemin nevi ve mahiyeti gereği sadece maktu harç alınmasını gerektirir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 03.11.2010 tarih, Esas: 2010/10-550, Karar: 2010/561 sayılı kararı). 11. Açılan bu dava kural olarak nispi harca tabi olmakla birlikte davalısı harçtan muaf olduğundan dava sonunda davanın reddi hâlinde dahi alınması gereken harç maktu olup; alınabilecek nispi karar ve ilam harcı bulunmamakta; bu nedenle peşin harcın da 1/4 nispi harç değil sonuçta hükmedilebilecek olan maktu harç olması gerekmektedir. Bu nedenle peşin alınabilecek olan en fazla harç, maktu harç miktarıdır. Davacıya yüklenmesi olanaklı olmayan ve ilam aşamasında tamamlama harcının alınması gerekmediğinden, sayın çoğunluğun ön sorun kabul ederek harç yönünden bozma görüşüne katılınmamıştır.
11. Hukuk Dairesi, 2023/5758 E., 2024/3176 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
1.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 57 nci ve devam hükümleri. 2. 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun (492 sayılı Kanun) 28, 30 ve 32 nci maddeleri.
11. Hukuk Dairesi         2023/5758 E.  ,  2024/3176 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi SAYISI : 2016/603 Esas, 2023/368 Karar HÜKÜM/KARAR : Kısmen Kabul Taraflar arasındaki tespit davasının bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Mahkeme kararı, davacılar vekili ve davalı şirket vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinden ...'in davalı şirketin 5000 adet hissesinden 4000'ine sahip ve münferiden şirketi temsile yetkili müdür,...'ın ise 250 adet hissesine sahip olduğunu, 15.09.2004 tarihli genel kurul toplantısından sonra bir daha genel kurul toplantısı yapılmadığını, sonrasında müvekkillerinden habersiz 2001 yılından 2012 yılına kadar olan döneme ilişkin toplam 12 yıllık süre için 05.04.2013 tarihinde müvekkilleri adına sahte imzalar da atılmak suretiyle olağanüstü genel kurul toplantısı yapıldığını ve bu toplantıda alınan karara göre davalı ...'nun 3 yıl süreyle yönetim kurulu üyeliğine seçildiğini, hazirun cetvelinden de anlaşıldığı üzere şirket hisselerinin 4750 adetinin bu davalıya devredilmiş göründüğünü ileri sürerek, 05.04.2013 tarihli genel kurul kararının ve varsa bu karara dayanak kararların, 05.04.2013 tarihli genel kurul hazirun cetvelinin ve buna dayanak hisse devir evraklarının, genel kurul toplantı tutanağının, iç yönergenin, bu genel kurul ve yönergeye dayanılarak alınan yetkiye istinaden düzenlenen 19.08.2013 tarihli azilnamenin yokluk ile malul olduğunun, sahtecilik öncesi gerçek pay durumunun tespitiyle şirket pay durumunun sahtecilik öncesi hale getirilmesine, davalının 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 562 nci maddesine göre cezalandırılmasını talep etmiştir. II. CEVAP Davalılar vekili cevap dilekçesinde; davacıların genel kurul toplantısına katılıp olumlu oy verdiklerini, ayrıca davanın süresinde de açılmadığını savunmuştur. III. MAHKEME KARARLARI, BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A.Mahkemece Verilen Karar Mahkemenin 12.06.2014 tarih, 2013/246 E. ve 2014/161 K. sayılı kararı ile davacıların 05.04.2013 tarihli olağan genel kuruldan bir şekilde haberdar oldukları, 05.04.2013 tarihinde yapılan ve alınan genel kurul kararlarının iptali istemine ilişkin davanın 10.09.2013 tarihinde, 6102 sayılı Kanun'un 445 inci maddesine göre 3 aylık hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, karar davacılar vekilince temyiz edilmiştir. B. Bozma Kararı Dairemizin 16.03.2015 tarih, 2014/16046E. ve 2015/3619 K. sayılı kararıyla; "Davacılar, imzaları taklit edilmek suretiyle katılmış gibi gösterildikleri genel kurul toplantısında davalı şirketteki hisselerinin davalı ...'na devredildiğini, anılan davalının yönetim kurulu üyeliğine seçildiğini ve bu davalı tarafından azilname tanzim edildiğini, davalılar hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu ileri sürerek, genel kurul toplantısına dayanak olan işlemlerin, genel kurulda alınan tüm kararların ve bu kararlara istinaden yapılan işlemlerin yoklukla malul olduğunun tespitini ve pay durumunun eski hale iadesini talep etmiş olup, Mahkemece dava iptal davası olarak nitelendirilerek, 3 aylık hak düşürücü sürenin dolduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Davacılar, davalı şirketteki hisselerinin sahte işlemlerle davalı ...'na devredildiğini iddia etmiş olup, herhangi bir zaman aşımı veya hak düşürücü süreye tabi olmayan mülkiyet hakkına dayalı bu iddianın değerlendirilmemesi doğru olmadığı gibi, diğer iddiaların da yokluk ve iptal yaptırımlarından hangisine tabi olduğu irdelenmeksizin yazılı gerekçe ile davanın reddi de doğru görülmemiş, hükmün temyiz eden davacılar yararına bozulması gerekmiştir." gerekçesiyle karar bozulmuştur. C. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile bozma ilamı ve tüm dosya kapsamına göre, Adli Tıp Kurumu raporunda inceleme konusu 05.04.2013 tarihli 004346 yevmiye numaralı genel kurul toplantı tutanağı, 30.07.2013 tarihli "05431" yevmiye numaralı genel kurul toplantı tutanağı, 05.04.2013 tarihli genel kurul toplantısında hazır bulunanlar listesi ve 30.07.2013 tarihli genel kurul toplantısında hazır bulunanlar listesi ile mukayese imzalar üzerinde yapılan grafolojik inceleme sonucunda söz konusu imzaların mevcut mukayese imzalarına kıyasla ...'in eli ürünü olmadığı; anılan belgelerde ... adına atılı imzaların da mevcut mukayese imzalarına kıyasla ...'ın eli ürünü olmadığının mütalaa edildiği, genel kurul kararlarının yokluğunun kararın alınması için kurucu olan unsurların bulunmaması halinde gündeme geleceği, 25.11.2004 tarihli hisse devir sözleşmelerindeki imzaların sahteliği iddiaları ile ilgili bu belgenin aslına ulaşılamadığı için inceleme yapılamadığı, hisse devri sözleşmelerinde yer alan imzaların davacılara ait olmaması halinde, davacılar şirkette halen asgari olarak %85 oranında pay sahibi olacaklarından, 05.04.2013 tarihli toplantının 6102 sayılı Kanun'un 418 ve 416 ncı maddelerinde belirtilen toplantı nisaplarına uyulmamış olması nedeniyle toplantıda alınan kararların yoklukla malul olacağı; hisse devri sözleşmelerinde yer alan imzaların davacılara ait olması halinde ise, 25.11.2004 tarihli hisse devir sözleşmesinde davacı ...'in tüm hisselerini devrettiği ve şirketten ayrıldığı belirtilmesine karşın 05.04.2013 tarihinde 250.000 TL'lik sermayeyi oluşturan payların %5'i oranında hisse sahibi olup olmadığının tespit edilemediği, Adli Tıp Kurumu raporunda hazirun listesindeki imzanın ...'e ait olmadığının ifade edildiği, şayet ...'in hisse devrinden sonra tekrar şirkette pay sahibi olduğu kabul edilirse, 05.04.2013 tarihli toplantının 6102 sayılı Kanun'un 416 ncı maddesinde düzenlenen çağrısız genel kurul olması sebebi ile tüm paydaşların mevcudiyeti şart olduğundan ve bu şart gerçekleşmediğinden, aynı şekilde alınan kararların yoklukla malul olduğunun kabulünün gerektiği, bu nedenlerle davaya konu 05.04.2013 tarihli genel kurul kararının yoklukla malul olduğu, somut davada davalılardan ...'nun pasif husumetinin bulunmadığı, davacıların sahtelik öncesi pay durumunun tespiti ve eski hale iadesi yönündeki taleplerinin nispi harç yatırılarak açılması gereken hisse devrinin iptali davasına konu olabileceği, ancak bu şekilde açılmış bir dava bulunmadığından ileride bu konuda dava açma hakları saklı kalmak üzere bu taleplerinin reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle, davacıların davalı şirkete karşı 05.04.2013 tarihli genel kurul kararın yoklukla malul sayılmasına ilişkin talebinin kabulü ile davalı şirketin 05.04.2013 tarihli genel kurulunda alınan kararların yoklukla malul olduğununu tespitine, fazlaya ilişkin istemlerin reddine, davalı ...'nun genel kurul kararının iptali davasında pasif husumeti olmadığından bu davalı yönünden husumet yokluğundan reddine, davacıların sahtelik öncesi pay durumunun tespiti ve eski hale iadesi taleplerinin, dosyada açık ve net işlemler belirtilerek hisse devrinin iptali davasına konu olabileceği ve pay devri iptali yönünden somut bir dava olmadığından bu taleplerin reddine karar verilmiştir. IV. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1.Davacılar vekili temyiz dilekçesinde özetle; genel kurul kararının yoklukla malul olduğunun tespitinden sonra davanın kısmen kabulünün hatalı olduğunu, ... hakkındaki davanın husumetten reddinin de yanlış olduğunu sahtelik öncesi pay durumlarının tespiti ile eski hale getirilmesi talepleri açık olmasına rağmen bu konuda somut dava olmadığı gerekçesiyle davanın reddi kararının hukuka aykırı bir karar olduğunu, yoklukla malul olduğunun tespitini talep ettikleri diğer işlemler için davanın reddinin hatalı olduğunu ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir. 2.Davalı şirket vekili temyiz dilekçesinde özetle; hisse devir sözleşmeleri üzerinde inceleme yapılmadan verilen kararın hatalı olduğunu İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında alınan raporda devir sözleşmesindeki imzaların davacılara ait olduğunun tespit edildiği, kaldı ki davacıların da Savcılıktaki sorgularında bu imzaları ikrar ettiklerini, imza incelemelerine ilişkin Savcılık tarafından alınan raporla Mahkeme tarafından alınan raporun çeliştiğini ve Mahkemece bu hususun değerlendirilmediğini, davacılar tüm hisselerini davalı ...'na devrettiklerinden dava haklarının olmadığını, yokluğunun tespiti istenen genel kurul toplantısında davacıların bulunduğu yönetim kurulunun ibrasının sağlandığını, dolayısıyla eldeki davayı açmakta hukuki yararları olmadığını, devirden sonra bir süre tescil ettirilmeyen hisse devrinin daha sonra şirketin TMSF'ye olan borçları nedeniyle TMSF tarafından şirket hisselerine haciz konulması nedeniyle gerçekleştirilemediğini, genel kurul hazırlıklarını davacıların başlattıklarını, TMSF ile görüşmeler yaptıklarını, bu başvurulara istinaden TMSF'nin genel kurula muvafakat ettiğini, müvekkili....'ın TMSF'ye olan bu borcun yapılandırmasına kefil olup tüm borcu ödediğini, davacıların hisse devirlerini tescil ettirmek için davaya konu genel kurulu yaptıklarını, davacıların amacının önce şirket devrini yapıp borcu müvekkiline ödettikten sonra işlemlerden haberi olmadığını ileri sürerek şirketi geri almak olduğunu, nitekim davaya konu genel kurul sonrası TMSF ile yapılan ek protokolün müvekkili ... tarafından şirket adına imzalandığını, davacı ...'un eski eşi dava dışı ...'in de Savcılık beyanında imzasını ve genel kurulu doğrular şekilde beyanda bulunduğunu ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, davacıların davalı şirketteki hisselerinin gerçeğe aykırı düzenlenen devir sözleşmelerine istinaden davalıya devredildiği, bu devir sonrası oluşan pay durumundan yararlanırak sahte imzalarla toplanan olağanüstü genel kurulun ve bu genel kurul kararlarına istinaden yapılan tüm işlemlerin yoklukla malul olduğunun tespiti ile pay durumunun eski hale getirilmesinin gerekip gerekmediği noktasındadır. 2. İlgili Hukuk 1.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 57 nci ve devam hükümleri. 2. 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun (492 sayılı Kanun) 28, 30 ve 32 nci maddeleri. 3.6102 sayılı Kanun'un 407 ve devamı maddeleri. 3. Değerlendirme Davacılar 05.04.2013 tarihli genel kurul kararının, hazirun cetvelinin, bu hazirun cetveline dayanak hisse devir evraklarının ve bu genel kurul uyarınca yetkili kılınan davalı ... imzalı azilnameninin yoklukla malul olduğunun tespitini ve gerçek pay durumlarının tespitiyle birlikte pay durumunun eski hale getirilmesini talep etmişler, Mahkemece genel kurul kararının yoklukla malul olduğu tespit edilmişse de usulüne uygun dava olmadığı gerekçesiyle davacıların ileride dava açma hakları saklı tutulmak kaydıyla bu yöndeki taleplerinin reddine karar verilmiştir. Davacılar kendi hisselerinin sahtelik öncesi durumunun tespitini ve pay durumunun eski hale iadesini talep etmişler, hisselerini devreden olarak göründükleri 25.11.2004 tarihli hisse devir ve temlik sözleşmelerinin davalı ... tarafından sonradan doldurulduğunu iddia etmişlerdir. Aynı doğrultuda olmak üzere, davacı ... İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2013/125778 Soruşturma sayılı dosyasında 30.04.2015 tarihli beyanında; diğer davacı ... ise aynı dosyada 07.05.2015 tarihli beyanında anılan hisse devir ve temlik sözleşmesi üzerindeki imzayı kabul etmekle birlikte içeriğinin sonradan iradelerine aykırı doldurulduğunu ileri sürmüşlerdir. 6100 sayılı Kanun'un 59 uncu maddesinde maddi hukuka göre, bir hakkın birden fazla kimse tarafından birlikte kullanılması veya birden fazla kimseye karşı birlikte ileri sürülmesi ve tamamı hakkında tek hüküm verilmesi gereken hâllerde mecburi dava arkadaşlığı olduğu düzenlenmiş olup, somut olayda davacılar mecburi dava arkadaşı değil ihtiyari dava arkadaşı konumundadırlar. Bununla birlikte 6100 sayılı Kanun'un 120 nci maddesinin birinci fıkrasında davacının yargılama harçlarını dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorunda olduğu; 492 sayılı Kanun'un 28 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde karar ve ilam harçlarının dörtte birinin peşin, geri kalanının kararın tebliğinden itibaren bir ay içinde ödeneceği; 32 nci maddesinde yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe takip eden işlemlerin yapılmayacağı; 30 uncu maddesinde ise yargılama sırasında tesbit olunan değerin, dava dilekçesinde bildirilen değerden fazla olduğunun anlaşılması halinde yalnız o celse için yargılamaya devam olunacağı, takip eden celseye kadar eksik değer üzerinden peşin karar ve ilam harcı tamamlanmadıkça davaya devam olunmayacağı, 6100 sayılı Kanun'un 150 nci maddesinde gösterilen süre içinde dosyanın muameleye konulmasının eksik olan harcın ödenmesine bağlı olduğu belirtilmiştir. Somut olayda, ihtiyari dava arkadaşı olan davacılar davalarını açarken sadece ... adına başvurma ve peşin harç yatırmış olup, Mahkemece davacılardan her birinin şirketteki pay durumlarının tespitini ve eski hale getirilmesini ayrı ayrı talep ve dava ettikleri dikkate alınarak, 492 sayılı Kanun uyarınca davacılara kendi davaları yönünden ayrı ayrı başvurma ve karar harcı yatırmak üzere mehil verilmesi, verilen mehil içinde harcın yatırılması halinde işin esasına girilmesiyle yapılacak incelemenin sonucuna göre karar verilmesi gerekmesine rağmen yazılı şekilde doğrudan işin esasına girilerek karar verilmesi doğru olmamış ve kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir. V. KARAR Açıklanan sebeple; Mahkeme kararının BOZULMASINA, Bozma sebebine göre mümeyyiz taraflar vekillerinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, Peşin alınan temyiz karar harçlarının istekleri halinde ilgililere iadesine, Dosyanın Mahkemesine gönderilmesine, 24.04.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2023/221 E., 2024/736 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Türk hukukunda; milletlerarası tahkimde ve ulusal tahkimde tanınmış olan hükmün tamamlanması imkânı, genel yargılama usulü bakımından ilk kez 6100 sayılı Kanun’a 28.07.2020 tarihli 7251 sayılı Kanun’la 305-A maddesinin eklenmesi suretiyle getirilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu         2023/221 E.  ,  2024/736 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/225 E., 2022/356 K. KARAR : Asıl davanın reddine, birleşen davanın açılmamış sayılmasına ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 19.01.2022 tarihli ve 2021/396 Esas, 2022/427 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl davanın reddine, birleştirilen davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Kararın asıl davada davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl davada davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı asıl davada davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373 üncü maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek temyiz eden davacı vekilinin duruşma isteminin reddine karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: ASIL DAVA I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; miras bırakan ile müvekkili Makbule'nin Nisan 2011 tarihinden beri gayrı resmî birliktelik yaşadıklarını, 15.08.2013 tarihinde bu birliktelikten davacı ...’ın doğduğunu, bu ilişkinin ortaya çıkması üzerine eşi ... ile arasında huzursuzluk başlayan miras bırakan, kardeşleri ve eşi ... arasında taşınmazların ileride davalı tarafından miras bırakanın eşi ... ve ondan olan çocuklarına devredilmesinin kararlaştırıldığını, miras bırakanın on bir parça taşınmazını kardeşi olan davalı ...’e satış suretiyle temlik ettiğini, miras bırakanın bu süreçte müvekkillerini mağdur etmemek için kardeşleri ve resmî eşinden habersiz olarak müvekkiline Kule Art isimli şirkette %15 pay sahibi olduğunu, ortak olarak alınan inşaat aşamasında olup bitmek üzere olan toplam yedi dairenin ruhsatları alınınca kira geliri sağlamaları için oğlu Aras’a devredileceğini söyleyerek müvekkilini ikna ettiğini, miras bırakanın 2014 tarihinde silahlı çatışmada öldürüldüğünü, bahse konu yedi daire için yapılan görüşmelerde miras bırakanın ortaklarının bu beyanı doğrulamadıklarını, ancak istediği takdirde miras bırakanın kardeşine temliklerin yapılacağı duyumunu aldıklarını, miras bırakanın kardeşleri ve ailesinin müvekkiline kendilerinin göstereceği bir evde oturmasını, her ay 1.500,00 TL iaşe bedeli ödeyeceklerini bunun karşılığında ise kendilerine vekâlet vermesi gerektiğini söylediklerini, bu durumun hayatın olağan akışına uygun olmadığı gibi temliklerin müvekkilinden mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı yapıldığını gösterdiğini ileri sürerek miras payı oranında tapu iptali ve tescile, mümkün olmazsa bedele karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Usulüne uygun yapılan tebligata rağmen davalı tarafça süresinde cevap dilekçesi sunulmamış, süresinden sonra verilen beyan dilekçesinde davalı vekili; müvekkilinin emlakçılık işi yaptığını, çekişme konusu taşınmazları üçüncü kişilerden bedellerini ödeyerek satın aldığını ancak işlerinin yoğunluğu ve sürekli seyahat hâlinde olması nedeniyle yanında işçi olarak çalışan kardeşi miras bırakan Ali adına emaneten tescil ettirdiğini, daha sonra devraldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. BİRLEŞTİRİLEN DAVA I. DAVA Davacı (kendi adına asaleten, çocukları adına velâyeten) dava dilekçesinde; eşi miras bırakan Ali’nin dava dışı Makbule ile gayri resmî birlikteliğine rıza göstermesi karşılığında asıl davaya konu on bir parça taşınmazın miras bırakan tarafından davalı ...’e geçici süreliğine devredildiğini, aralarındaki anlaşmaya göre Ahmet’in taşınmazları bir süre sonra kendisine ve çocuklarına vermesi gerekirken vermediğini, güveni kötüye kullandığını ileri sürerek miras payları oranında tapu iptali ve tescile, mümkün olmazsa bedele karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; dava dilekçesindeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını, davacının ıslak imzalı dilekçesiyle muvazaa olgusunu kabul ettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 13.11.2019 tarihli ve 2014/734 Esas, 2019/746 Karar sayılı kararıyla; asıl davada taşınmazların temlikinde mal kaçırma amacının bulunmadığı, her ne kadar davalı, miras bırakanın kardeşi olsa da ortak emlakçılık yapmaları nedeniyle devrin iş sebebiyle olabileceği değerlendirilerek hayatın olağan akışına uygun olduğu gerekçesiyle davanın reddine; birleştirilen davanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 150/6 ncı maddesi uyarınca açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl davada davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 10.11.2020 tarihli ve 2020/344 Esas, 2020/1135 Karar sayılı kararıyla; birleştirilen davaya karşı başvuru olmadığından davanın açılmamış sayılmasına yönelik olarak verilen kararın kesinleştiği, miras bırakanın resmî eşi olan birleştirilen davada davacı ...’nın dava dilekçesindeki beyanlarının yalnız kendisini bağlayacağı gibi ileri sürdüğü iddiaları yazılı delille kanıtlayamadığı, böylelikle asıl davada davacının da devrin hileli, inançlı işlemli ve muvazaalı olduğu iddiasını ispat edemediği, Mahkemece benzer gerekçe ile davanın reddine dair verilen kararın dosya içeriğine göre usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “… Değerlendirme Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, mirasbırakan ...’in 306 ada 16 parseldeki A blok 4 nolu ve B blok 6 nolu bağımsız bölümlerdeki ve 582, 585, 588, 13, 20, 22, 26, 263 ada 5, 265 ada 9 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarını 18/06/2013 tarihinde kardeşi olan davalı ...’e satış suretiyle temlik ettiği 1977 doğumlu mirasbırakanın 22/01/2014 tarihinde öldüğü, geriye mirasçıları olarak birleştirilen davada davacılar (eşi ... ile ...’dan çocukları) ile dava dışı Makbule’den olma çocuğu asıl davada davacı ...’nın kaldığı anlaşılmaktadır. Somut olayda, dinlenen tanık beyanlarıyla temliklerin gayriresmi ilişkiden doğan davacıdan mal kaçırma amacıyla yapıldığı, bedelsiz olduğu birleştirilen davanın açılma sebebinin de asıl davayı sonuçsuz bırakmak olduğu anlaşılmakla, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken delillerin takdirinde hataya düşülerek yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru değildir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı 1. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile kısa kararda ve gerekçeli kararda Yargıtay bozma kararına karşı direnilmesine karar verilmiştir. 2. Davacı vekili süresi içinde mahkemece verilen önceki kararın hüküm fıkrasının aynen yazılması gerektiğini belirterek hükmün tamamlanmasını talep etmiş, davalı vekili hükmün tamamlanması talebinin reddine karar verilmesini istemiştir. 3. İlk Derece Mahkemesince duruşma açılmak suretiyle verilen 17.06.2022 tarihli ek karar ile; “davacı vekilinin hükmün tamamlanması talebinin kabulü ile Mahkememizin 18/05/2022 tarih 2022/225 esas 2022/356 karar sayılı kararının hüküm kısmına; Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 19/01/2022 tarih 2021/396 esas 2022/427 karar sayılı bozma ilamına karşı önceki hükümde DİRENİLMESİNE ifadesinden sonra gelmek üzere 1-Birleşen dosya olan Osmaniye 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/188 Esas sayılı dosyanın HMK. Madde 150/6 gereği açılmamış sayılmasına, 2-Asıl davanın, davacının asıl talebi ve terditi talebi yönünden reddine şeklinde yazılmak suretiyle HÜKMÜN TAMAMLANMASINA,İş bu ek kararın hükmün eki sayılmasına” karar verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde asıl davada davacı vekili temyiz isteminde bulunulmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili; muvazaa olgusunun ispatlandığını, direnme olarak adlandırılan kararda önceki gerekçeden farklı sebepler gerekçe ortaya konulmak suretiyle direnme kararı verildiğini, kararın usul hukuku anlamında gerçek bir direnme kararı olmadığını ileri sürerek hükmün bozulmasını talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; asıl davada, miras bırakanın dava konusu taşınmazları davalı kardeşine satış suretiyle yaptığı temlik işleminin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu iddiasının davacı tarafça ispat edilip edilemediği noktasında toplanmaktadır. D. Ön Sorun Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasına girilmeden önce mahkemenin kısa kararda ve gerekçeli kararda sadece “bozma ilamına karşı önceki hükümde direnilmesine” demekle yetinilip hükmün tamamlanması yoluyla oluşturulması karşısında usulüne uygun kurulan bir direnme kararının bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre işin esasının incelenmesine geçilip geçilemeyeceği hususu ön sorun olarak tartışılıp değerlendirilmiştir. E. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 294, 297, 305-A ve 373 vd. maddeleri 2. Değerlendirme 1. Ön sorunun çözümü için konu ile ilgili kavramların ve yasal mevzuatın incelenmesinde fayda bulunmaktadır. 2. Kişiler arasında çıkan özel hukuk uyuşmazlıkları, kural olarak onların talebi üzerine yargı organları aracılığıyla çözüme kavuşturulur. Kişilerin Devletin yargı organlarına başvurarak talep etmiş olduğu hukuki koruma, taraflar için anayasal olarak güvence altına alınan "hak arama hürriyetinin" en doğal sonucudur. Nitekim 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının (Anayasa) 36 ncı maddesi uyarınca; "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir". Hak arama hürriyeti ile taraflara tanınan hakkın korunması bakımından yetkili yargı organlarının da birtakım yükümlülükleri bulunmaktadır. Zira Anayasanın 36 ıncı maddesinde; hiçbir mahkemenin, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamayacağı, 141 inci maddesinde ise; davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğu hususu açıkça hüküm altına alınmıştır. 3. Mahkemeler, tüm işlemlerinde kanuna uygun hareket etmek zorundadır. Mahkemenin görevi, tarafların sulh olması, davacının davasını geri alması gibi istisnai durumlar dışında, uyuşmazlık hakkında bir karar vermek ve uyuşmazlığı bir kararla sonuçlandırmaktır. Yargı organı karar vererek çözüme ulaşmak amacıyla yargılamayı ilerletmek (ara karar), uyuşmazlığın nihai çözümüne kadar geçici bir hukuki koruma sağlamak (geçici hukuki koruma kararları) ya da uyuşmazlığı çözüp yargılamayı sonlandırmak (nihai karar) için bir irade açıklar. Mahkemenin ortaya koyduğu bu iradenin niteliği, kararın niteliğini de belirlemektedir (Hakan Pekcanıtez/Oğuz Atalay/Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, İstanbul, 2023, s. 440). 4. Yargılamaya son veren ve hâkimin davadan elini çekmesi sonucunu doğuran kararlara nihai karar denir. Hâkim nihai karar ile davadan elini çeker, verdiği karardan dönemez ve onu değiştiremez (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul, 2001, C. III, s. 3004). 6100 sayılı Kanun'un 294 üncü maddesinde belirtildiği üzere; mahkeme, usule veya esasa ilişkin bir nihai kararla davayı sona erdirir. Yargılama sonunda uyuşmazlığın esası hakkında verilen nihai karar, hükümdür. Hüküm, yargılamanın sona erdiği duruşmada verilir ve tefhim olunur. Hükmün tefhimi, her hâlde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur. 5. Türk Hukuk Lûgatında da "nihai karar (son karar)", bir anlaşmazlığı sonuca bağlayan ancak, istinaf ve temyiz yoluna başvurma olanağı bulunan yargı kararları; “hüküm” ise, Hukuk Muhakemeleri Usulünde yargıcın inceleme ve yargılama sonucu taraflara yükletilen külfeti, görevi ve tanınan haklar ile yetkileri gösteren beyanı, yani uyuşmazlığı sonuçlandıran karar olarak tanımlanmıştır (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Cilt I, Ankara 2021, s. 507). 6. Bilindiği üzere 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Kanun'un 297 nci maddesi bir mahkeme hükmünün neleri kapsaması gerektiğini açıklamıştır. Buna göre; “(1) Hüküm "Türk Milleti Adına" verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar: a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini, b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini, c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri, ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini, d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını, e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi, (2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir". 7. Tarafların tüm delilleri toplanıp tetkik edildikten son sözleri dinlenip duruşmanın bittiği bildirildikten sonra hâkimin, 6100 sayılı Kanun'un 298 inci maddesi uyarınca kararlarını gerekçesi ile birlikte (tam olarak) yazması ve hüküm sonucunu 6100 sayılı Kanun'un 297/2 nci maddesinde öngörülen biçimde tefhim etmesi asıldır. Uygulamada 6100 sayılı Kanun'un 294 üncü maddesinin getirdiği imkândan faydalanarak bazı zorunlu nedenlerle sadece hükmün sonucu tutanağı geçirilip tefhim edilmekte, gerekçeli karar daha sonra yazılmaktadır. Mahkemenin zorunlu nedenlerle kararını gerekçesi ile birlikte (tam olarak) yazmadan yalnız hüküm sonucunu açık, anlaşılabilir, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde duruşma tutanağına geçirip, okuyup, bu şekilde tefhim ettiği hüküm sonucuna ise kısa karar denir. Yargılama sonunda verilen bu kısa karar, bir davayı sona erdiren temyizi mümkün olan (nihai) son kararlardandır. Çünkü kararla mahkeme davadan elini çeker ve davayı sona erdirir. Dolayısıyla açıklanan şartları taşıyan kısa karar hüküm fıkrası niteliğinde olduğundan, kısa kararın tefhimi ile hüküm hukuki varlık kazanmaktadır. 8. Anayasanın 141 inci maddesinin üçüncü fıkrası, 6100 sayılı Kanun'un 294 üncü, 297 nci ve 298/2 nci maddeleri gereğince, mahkemenin taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde usulün aradığı niteliklere haiz kısa kararı ve buna uygun gerekçeli kararı yazması, kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki yaratmayacak şekilde hüküm fıkrasının oluşturulması gerekmektedir. Gerekçeli karar ile hüküm arasında çelişki bulunan kararlar usul yönünden bozulur. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 12.09.2024 tarihli ve 2024/(15)6-222 Esas, 2024/413 Karar; 10.07.2024 tarihli ve 2024/9-302 Esas, 2024/373 Karar; 14.06.2023 tarihli ve 2022/11-1188 Esas, 2023/632 Karar sayılı kararlarında da aynı ilkeler benimsenerek 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesi gereğince direnme kararlarının usulden bozulmasına karar verilmiştir. 9. Karar verilirken, yargılama hukukunun tüm gereklerinin yerine getirilmesi ve kararın maddi hukuk bakımından da doğru olması aranır. Kural olarak, hatalı kararların düzeltilmesi olağan ve olağan üstü kanun yolları ile sağlanır. Bir hükmün tartışılamayacak bir şekilde ortaya çıkması yani kesin hüküm niteliğini kazanabilmesi kararın şekli ve maddi anlamda kesinleşmesine bağlıdır. Usulüne uygun olarak veya süresinde kanun yoluna başvurulmadığında karar kesinleşir. Medeni yargılama hukuku anlamında bir karardan bahsedebilmek için yukarıdaki niteliklere haiz bir kararın bulunması gerekmektedir. 10. Hükmün mevcut sayılması için hukuki uyuşmazlık hakkında kanuna ve hukuka uygun şekilde kurulan mahkeme tarafından belirli şekilde verilen ve alenileşen kararın bulunması gerekir. Açıklanan temel unsur ve nitelikleri taşımayan karar bir irade açıklaması, idari bir işlem ya da hukukça başkaca nitelendirilebilecek bir işlem olarak kabul edilebilir ise de, yargılama hukuku anlamında bir karar olarak kabul edilemez. Şeklen hüküm olarak ortaya çıkan gerçekte hüküm niteliği taşımayan kararlar yok hüküm/yok karar ya da görünüşte kararlar olarak adlandırılır. Yok hükümler hiçbir etki doğurmaz, yokluk hâli kendiliğinden dikkate alınır. Mahkemece karar verilmemiş bir organ tarafından karar verilmiş olması ya da hükmün tefhim edilmemiş olması durumlarında yargılama gerçek anlamda henüz tamamlanmamış ya da yapılmamış olduğundan, yalnızca görünüşte mevcut olan karar mahkemeyi ve tarafları bağlamaz. Yok hükmündeki kararlara dayanarak usuli ya da maddi anlamda bir talepte bulunulamayacağı gibi söz konusu kararların icra edilebilmesi de mümkün değildir. Etkisiz karar ise yok karardan farklıdır. Etkisiz kararın temel unsurlarında bir eksiklik olmamasına rağmen hüküm değişik sebeplerle kısmen ya da tamamen normal bir hükmün taşıması gereken etkiyi yargılama ve icra hukuku bakımından göstermeyen kararlar olup hükmün etkisizliği her zaman ileri sürülebilir (Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 459 vd.; Tülay Arslan Deliduman, Medeni Yargılama Hukukunda Hükmün Tamamlanması Usulü, İstanbul 2023, s.54 vd.; Mumammet Özekes, Medeni Usul Hukukunda Yok Hüküm ve Etkisiz Hüküm, Yargıtay Dergisi, vol.26, pp.661, 2000; Murat Atalı/İbrahim Ermenek/Ersin Erdoğan, Medeni Usul Hukuku, Ankara, 2022, s. 571). 11. Mahkeme hak arama hürriyetini ve hukuki barışı somut olay bakımından tarafların talepleri hakkında vereceği kararla tesis eder. Hüküm sonucu esasında tarafların talepleri konusunda mahkemenin verdiği cevabı içerir. Mahkemenin hüküm fıkrasında taleplerin tamamı ya da bir kısmı hakkında cevap vermemiş olması, yukarıda açıklanan hak arama hürriyetini ve onun bir unsuru olan hukuki dinlenilme hakkının ihlâli sonucunu doğuracağından dava veya diğer yargısal işlerde tarafların veya ilgililerin talepleri hakkında mahkeme tarafından hata ile karar verilmemişse, bu eksikliğin giderilmesini sağlayacak etkili bir düzenlemeye ihtiyaç vardır (Tolga Akkaya, Medeni Usul Hukukunda Hükmün- Nihai Kararların- Tamamlanması, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C XXV, 2001, s. 25). Bu ihtiyaca yönelik hukuki bir çare olarak 6100 sayılı Kanun'a 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun ile "hükmün tamamlanması" maddesi eklenmiştir. 12. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na 7251 sayılı Kanun ile eklenen "Hükmün tamamlanması" başlıklı 305-A maddesi; "Taraflardan her biri, nihaî kararın tebliğinden itibaren bir ay içinde, yargılamada ileri sürülmesine veya kendiliğinden hükme geçirilmesi gerekli olmasına rağmen hakkında tamamen veya kısmen karar verilmeyen hususlarda, ek karar verilmesini isteyebilir. Bu karara karşı kanun yoluna başvurulabilir." hükmünü içermekte olup, 306 ncı maddede de tamamlama talebi ile usule ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Maddenin gerekçesinde; "Uygulamada, esas hakkında hüküm verildikten sonra çeşitli sebeplerden dolayı taleplerden bir veya birkaçı hakkında karar verilmediği görülmektedir. Kanunun mevcut hükümlerine göre, dava konusu olup talepte yer alan ancak hükümde yer verilmeyen bir hususun hükme eklenmesi ancak kanun yolunda ileri sürülebilmektedir. Düzenlemeyle, nihai kararın tebliğinden itibaren bir ay içinde tarafların başvurması şartıyla yargılamada ileri sürülen veya mahkemece kendiliğinden hükme geçirilmesi gereken ancak hüküm verilmeyen talepler hakkında mahkemece ek karar verilmesi açıkça hüküm altına alınmaktadır. Bu kararlara karşı kanun yoluna başvurulabilecektir" ifadelerine yer verilmiştir. 13. Hükmün tamamlanmasının konusunu nihai kararlar oluşturur. Ara kararlarda yer alan eksiklikler bakımından hükmün tamamlanması yoluna gidilmesi mümkün değildir. Hüküm sonucunda tüm talepler hakkında karar verilir. 14. Anayasa Mahkemesinin 01.06.2023 tarihli ve 2020/70 Esas, 2023/106 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere; hükmün tamamlanması, yargılamada ileri sürülmesine veya kendiliğinden hükme geçirilmesi gerekli olmasına rağmen nihai kararda, hakkında tamamen veya kısmen karar verilmeyen hususlarda söz konusu eksikliği gidermek üzere mahkemenin ek karar vermesine imkân tanıyan bir yoldur. Hükmün tamamlanması ile nihai kararın düzeltilmesi veya değiştirilmesi ya da yargılamada ileri sürülmeyen yeni taleplerin karara bağlanması mümkün değildir. Hükmün tamamlanması yoluna ancak mahkemece hakkında sehven karar verilmeyen hususlar nedeniyle oluşan hüküm boşluklarının ortadan kaldırılması için başvurulabilir. Mahkemenin bilinçli olarak karar vermediği hâllerde hükmün tamamlanması yoluna başvurulamayacağı gibi bu yolla karardaki hukuki hataların düzeltilmesi söz konusu olamaz. Hükmün tamamlanması üzerine verilen ek karar ilk karar gibi bağımsız bir nihai karar olduğundan bu kararlara karşı kanun yoluna başvurulabilir. 15. Hükmün tamamlanması yoluna başvurabilmek için tamamlama talebine konu olabilecek bir mahkeme kararının bulunması, mahkeme tarafından taraflardan birinin ileri sürdüğü talepler hakkında veya kendiliğinden hükme geçirilmesi gerekli olan hususlarda karar verilmemiş olması ve ilgili tarafın süresi içinde talepte bulunmuş olması gerekir (Derya Belgin Güneş, Medeni Usul Hukukunda Hükmün Tamamlanması, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi – İnÜHFD 12(1), 2021, s. 317 vd.; Akkaya, s. 34). Hükmün tamamlanması yoluyla hükmün düzeltilmesi ya da değiştirilmesi veya talep edilmemiş olmasına rağmen yeni talepler ileri sürülmesi mümkün değildir. Hatalı kararlar, şartları varsa kanun yolları ile veya hükmün tashihi yoluyla düzeltilebilir. Özetle, ek karar ilk karardan sapmamalı, onu değiştirmemeli, hükmün tamamlanması yolu dava konusu bakımından yeniden yapılan bir yargılama aracı veya hatalı hükmün düzeltilmesine yarayan bir yol olarak görülmemeli, yeni baştan yargılama yapılmasının yolunu açma olarak kabul edilmemelidir. Hükmün tamamlanması müessesesi sadece unutulan hususlarla ilgili usul ekonomisi gözetilerek getirilmiş bir kolaylık olarak değerlendirilmelidir (Zeynep Bahadır, Medeni Yargıda Hükmün Tamamlanmasının Hükmün Kesinleşmesi ve Cebri İcrası Bakımından Etkisi, 2022, İstanbul Hukuk Mecmuası 80/2, s.513). 16. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 305-A maddesi anlamında, yargılamada ileri sürülmesine rağmen hakkında kısmen veya tamamen karar verilmemiş hususlar ifadesinden anlaşılması gereken taraflardan birinin yargılamada ileri sürdüğü taleptir. Hakkında mahkeme tamamen veya kısmen karar vermemiş ise hükümde eksiklik ortaya çıkar. Taraflarca ileri sürülen taleplerin her birinin, mahkemenin nihaî kararında gerekçeleri ile birlikte kabul veya ret nedenlerinin yazılmaları gerekir. Mahkeme bu taleplerden biri veya birkaçı hakkında karar vermeyi unutmuşsa, hükmün verilmesinden sonra 6100 sayılı Kanun'un 305-A maddesindeki şartlarla bu talepler hakkında tamamlayıcı bir karar verilebilir. 17. Nihaî kararın verilmesinden sonra tamamlanabilen talepler, usûlî taleplerdir. Netice-i talebe dâhil olan bir talep (yahut onun bir kısmı) hakkında karar verilmemiş ise ancak bunun tamamlanması söz konusu olur; yoksa talep sonucunu etkileyecek bir iddia yahut savunma sebebinin (vakıasının) hüküm kurulurken gözetilmemesi suretiyle karar verilmişse, bu eksikliğin giderilmesi hükmün tamamlanması yoluyla sağlanamaz. Kısaca, hakkında karar verilmemiş olan maddi hukuka ait taleplerin tamamlanması mümkün değildir. Hakkında karar verilmesi unutulan talep, asli talep veya tali talep olabilir. Mahkeme, tarafların ileri sürmüş oldukları taleplerin bir kısmı veya tamamı hakkında karar vermeyi unutmuşsa, hükmün tamamlanması yoluna başvurulabilir. Örneğin, mahkemenin ana para alacağı hakkında karar vermesi, faiz hakkında ise karar vermeyi unutmuş olması hâlinde mahkeme, taraflardan birinin hükmün tamamlanması talebinde bulunması ile alacağın faizi hakkında ek bir karar verebilecektir. Bazı hususlarda ise mahkemece talep edilmese bile kendiliğinden karar verilmelidir. 6100 sayılı Kanun uyarınca kendiliğinden hükme geçirilmesi gerekli olan hususlar; takdir hakkının bulunmadığı durumlarda yargılama giderleri, taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve bunların süresi, hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzaları, gerekçeli karar daha sonra yazılmışsa gerekçeli kararın yazıldığı tarih, harç, masraf vekâlet ücreti örnek olarak verilebilir. Bu hususların mahkeme kararında yer almaması hâlinde, taraflar hükmün tamamlanması yoluna başvurulabilir (Güneş, s.321; Arslan Deliduman s.67). 18. Önemle vurgulamak gerekir ki, 6100 sayılı Kanun'un 373/5 maddesine göre verilen direnme kararları da bir davayı sona erdiren (nihai) temyizi mümkün son kararlardandır. Direnme kararlarının hukuksal niteliklerinin doğal sonucu ve gereği olarak, Hukuk Genel Kurulunun yapacağı inceleme ve değerlendirme, bozma üzerine mahkemelerce verilmiş direnme kararlarına münhasır olduğundan inceleme sırasında gözeteceği temel unsurlardan birini bozmaya karşı tarafların beyanlarının tespiti ile uyulup uyulmama konusunda verilen ara kararları ile sonuçta hüküm fıkrasını içeren kısa ve gerekçeli kararların birbiriyle tam uyumu ve buna bağlı olarak kararın ortaya konulan sonucuna uygun gerekçesi oluşturmaktadır. Bunlardan birisinde ortaya çıkacak farklılık ya da aksama çelişki doğuracaktır ki, bunun açıkça usul ve yasaya aykırılık teşkil edeceği kuşkusuzdur. Aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 21.11.2022 tarihli ve 2021/(22)9-531 Esas, 2022/1575 Karar; 24.06.2021 tarihli ve 2017/4-1338 Esas, 2021/838 Karar; 07.07.2021 tarihli ve 2017/11-421 Esas, 2021/966 Karar; 11.11.2021 tarihli ve 2018/(13)3-844 Esas, 2021/1395 Karar ile 14.12.2021 tarihli ve 2017/(6)8-1846 Esas, 2021/1669 Karar sayılı kararlarında da benimsenmiştir. 19. Mahkemenin bozma kararına uyulup uyulmama konusunda verilen irade açıklamaları ara karar niteliğindedir. Ayrıca, bozma kararı ile ilk hüküm hayatiyetini yitirdiğinden ona atıf suretiyle hüküm tesisinin yukarıda açıklanan kurallara uygun düşmeyeceği gibi, 6100 sayılı Kanun'un 294 üncü maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca da mümkün olmadığı, ilk karara atıf suretiyle hüküm kurulamayacağı aşikardır. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun istikrarlı kararları da aynı yöndedir. (04.02.2021 tarihli ve 2021/4-100 Esas, 2021/41 Karar; 07.03.2019 tarihli ve 2019/13-113 Esas, 2019/248 Karar; 10.12.2019 tarihli ve 2019/1-691 Esas, 2019/1319 Karar sayılı kararları gibi). 20. Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; direnmeye esas kısa kararda ve gerekçeli kararda yukarıda açıklanan mevzuata uygun hüküm fıkrası oluşturulmamış, önceki karara atıf yapılarak sadece; “bozma ilamına karşı önceki hükümde direnilmesine” denilmekle yetinilmiş, dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakkın sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar kurulmamıştır. Davacı vekilinin talebi üzerine duruşma açılmak suretiyle verilen 17.06.2022 tarihli ek karar ile hükmün tamamlanmasına karar verilerek hüküm kurulmuş, ek kararın asıl kararın hükmün eki sayılmasına karar verilmiş ise de; bozma kararı ile hayatiyetini yitiren ilk karara atıf suretiyle hüküm tesis edilemeyeceği, görünüşte olan karar ile uyuşmazlığın esası hakkında bir karar verilmediğinden belirsizliğe neden olunduğu gibi bu tarz eksik hükümlerin icraya konulmasının da mümkün olmadığı, bir başka ifadeyle yok hükmündeki kararlara dayanarak usuli ya da maddi anlamda bir talepte bulunulamayacağı, uyulup uyulmama konusunda verilen irade açıklamalarının ara karar niteliğinde olduğu, hüküm fıkrasına geçirilmiş ise de direnilmesine şeklindeki ara kararın ve hakkında karar verilmemiş olan maddi hukuka ait taleplerin tamamlanması mümkün olmadığı gözetildiğinde 6100 sayılı Kanun'un 305-A maddesinin somut olayda uygulanamayacağı, hükmün tamamlanması yoluyla verilen nihai kararın düzeltilemeyeceği, eldeki davada usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar kurulmadığından yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde usulün öngördüğü anlamda oluşturulmuş bir hüküm bulunmadığı gibi direnme kararlarını denetleyen Hukuk Genel Kurulu tarafından incelenebilecek nitelikte teknik anlamda bir direnme hükmü de bulunmadığı her türlü duraksamadan uzaktır. 21. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, medenî usûl hukukunda taraflarca talep edilmesine veya resen hükme geçirilmesi gerekmesine rağmen hükümde yer alması unutulan hususa ilişkin eksikliğin giderilebilmesi için ya hükmün tamamlanması yoluna başvurmak ya kanun yolu açık ise kanun yoluna gitmek dışında kural olarak hükümdeki eksikliğin giderilmesinin mümkün olmadığı, şartları oluştuğu takdirde hak arama hürriyetinin ve hukuki dinlenilme hakkının bir uzantısı olan mahkemeye erişim hakkının zedelenmemesi usul ekonomisi bakımından hükmün tamamlanması yolunun seçilmesinde her iki tarafın da hukuki yararının bulunduğu, somut olayda mahkemenin uyuşmazlığın çözümü bakımından kararda direnilmesine yönelik iradesini ortaya koyduğu, süresinde yapılan talep üzerine hükmü atıf yaptığı ilk kararın aynısını vermek suretiyle tamamladığı, tamamlama kararının her iki tarafa gerekçeli karar ile birlikte tebliğ edildiği, bu suretle tamamlama kararıyla da ortaya koyduğu ilk iradeye uygun karar vererek eksikliği tamamlayarak kararı infaz ve denetime elverişli hâle getirdiği, mahkemenin direnme kararı verdikten usuli müktesap hak oluştuğundan bu ara kararından dönemeyeceğinden direndiği ilk kararın aynısını hüküm fıkrasına geçireceği, mahkemece bu hususlara riayet edildiği, yapılan tamamlamanın 6100 sayılı Kanun'un 305-A maddesinin konuluş amacına ve lafzına da uygun düştüğü, mahkemece ortaya konulan direnme yönündeki iradenin varlığına göre ilk hüküm fıkrasında yer alan hususların kendiliğinden direnme hükmüne geçirilmesi gerekli olduğundan somut olayda 305-A maddesinin uygulanabileceği ve ön sorun bulunmadığından işin esasının incelenmesine geçilmesi gerektiği yönünde görüş ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 22. O hâlde mahkemece yapılacak iş; dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında belirtildiği, açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulmasıdır. 23. Mahkemenin, yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan biçimde usulün öngördüğü niteliklere haiz bulunmayan hükmü usule uygun olmadığından direnme kararının işin esası incelenmeksizin salt usule ilişkin bu nedenle bozulması gerekmiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi gereğince usulden BOZULMASINA, Bozma nedenine göre davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesi uyarınca dosyanın kararı veren Osmaniye 1. Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine, 18.12.2024 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. ''K A R Ş I O Y'' 1. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan eldeki dava dosyasında; Mahkemenin kısa kararda ve gerekçeli kararda sadece "direnilmesine" demekle yetinip hükmün, 6100 sayılı Kanun'un 305-A maddesine göre tamamlanması yoluyla oluşturulması karşısında usulüne uygun kurulan bir direnme kararının bulunup bulunmadığı, somut olayda anılan maddenin uygulanma olanağının bulunup bulunmadığı ve buradan varılacak sonuca göre işin esasının incelenmesine geçilip geçilemeyeceği hususu ön sorun olarak tartışılmış, sayın çoğunluk somut olayda usulün aradığı anlamda bir hüküm kurulmadığı ve olmayan hükme dayanarak hükmün tamamlanması yolu kullanılamayacağından ön sorun bulunduğunun kabulü ile kararın usul yönünden bozulmasına karar vermiştir. 2. Türk hukukunda; milletlerarası tahkimde ve ulusal tahkimde tanınmış olan hükmün tamamlanması imkânı, genel yargılama usulü bakımından ilk kez 6100 sayılı Kanun’a 28.07.2020 tarihli 7251 sayılı Kanun’la 305-A maddesinin eklenmesi suretiyle getirilmiştir. 3. Hükmün tamamlanması ile yargılamada ileri sürülmesine veya kendiliğinden hükme geçirilmesi gerekli olmasına rağmen nihai kararda, hakkında tamamen veya kısmen karar verilmeyen hususlarda söz konusu eksikliği gidermek üzere mahkemenin ek karar vermesine imkân tanınmaktadır. Hükmün tamamlanması, bir kanun yolu olmayıp eksik kalan kararların tamamlanmasına imkân veren bir hukuki çaredir. Hukuki çareler mahkemeler tarafından verilen her türlü kararın gözden geçirilmesini, düzeltilmesini, iptal edilmesini hatta gerektiğinde ve şartları oluştuğunda yargılamaya yeniden dönülerek hüküm verilmesini öngören adil ve makul sürede yargılanma ve mahkemeye erişim hakkını kolaylaştıran usuli olanaklardır. Hükmün tamamlanmasında tavzih ve tashihten farklı olarak hüküm açıklanmamakta ve düzeltilmemektedir. 4. Hükmün tamamlanması başlığını içeren 305-A maddesi lafzen yorumlandığında; mahkemenin hata, dikkatsizlik, dalgınlık ya da ihmalkarlık gibi çeşitli nedenlerle karar altına almadığı talepler veya hükme kendiliğinden geçirilmesi gerekli olduğu hâlde eksik bırakılan bu hususlarda hükmün tamamlanması yoluna başvurulabileceği sonucuna ulaşılırken, amaçsal yorum yapıldığında; hâkimin anayasal ve kanuni yükümlülükler altında yargılamayı bir düzen ve disiplin içinde makul sürede sonuçlandırmasına, tarafların da talep ettiği hukuki himayeye bir an önce kavuşmasına, bu süreç zarfında belirtilen hatalar bakımından gereksiz masraf ve gider yapılarak yargılamanın uzamasının önüne geçilmesine imkân veren ve silahların eşitliği ilkesi uyarınca her iki tarafa da tanınan hak olduğundan maddede öngörülen sınırlar dahilinde somut olayın niteliğine göre başvurulan hukuki bir çare olarak getirildiği sonucuna varılmaktadır. Amaçsal yoruma bakıldığında hükmün tamamlanması kurumunun taraflara hukuki menfaat ve güvence sağladığı kadar usul ekonomisi ve yargılamanın hızlı sonuçlanmasını sağlama fonksiyon yönü ile maddenin uygulanmasında kamusal menfaatin de bulunduğu hususu açıktır. 5. Hükümler, mahkeme tarafından uyuşmazlığı sonlandırmak amacıyla ortaya konulan iradenin taraflara açıklanması niteliğindedir. Ortaya çıkan bu iradenin açık, anlaşılır ve infaz edilebilir nitelikte olması gerektiği tartışmasızdır. Hâkim verdiği nihai karar ile yargılamadan el çektiğinden, madde ile getirilen düzenlemeden önce hükümde eksiklik bulunması durumunda tarafların kural olarak kanun yoluna başvurmak dışında bir seçenekleri olmadığından hükmün tamamlanması kurumu ile artık hüküm altına alınması kısmen ya da tamamen unutulan bir talep ya da eksiklik tamamlanabilir hâle getirilmiştir. Bu yol ile Anayasanın 36, 141 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı maddesi usul ekonomisi gözetilerek daha kısa sürede daha etkin bir hukuki koruma sağlanıp gereksiz zaman ve emek kaybının önüne geçmek hedeflenmiştir. 6. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 305-A maddesinde hükmün tamamlanma sebepleri açıkça sayılmamış "yargılamada ileri sürülmesine veya kendiliğinden hükme geçirilmesi gerekli olmasına rağmen hakkında tamamen veya kısmen karar verilmeyen hususlar" ifadesine yer verilmiş, çizilen sınırlar dâhilinde hangi durumlarda hükmün tamamlanması yoluna başvurulabileceği yargısal uygulamaya bırakılmıştır. Yargılamada ileri sürülen hususların talepler olduğu tartışmasızdır. Kendiliğinden hükme geçirilmesi gerekli olan hususlar ise, karar tarihi, harç ve vekâlet ücretine ilişkin durumlar olabileceği gibi, her somut olayın niteliğine göre ayrıca değerlendirilip tartışılması gereken durumlar olarak da karşımıza çıkabilir. 7. Anayasa Mahkemesinin 01.06.2023 tarihli ve 2020/70 Esas, 2023/106 Karar sayılı kararında da bu husus; "...kuralın uygulanmasıyla ilgili olarak çelişkili kararların ortaya çıkmasının önlenmesi ya da ortadan kaldırılması veya bu kararların infazındaki tereddütlerin giderilmesi için 2004 ve 6100 sayılı Kanunların sistematiğinde yeterli güvencelerin bulunduğu ayrıca bu kapsamda ortaya çıkan sorunların da yargısal uygulamalarla çözülebilecek nitelikte olduğu anlaşılmıştır... Buna göre yargılamada ileri sürülmesine veya kendiliğinden hükme geçirilmesi gerekli olmasına rağmen hakkında tamamen veya kısmen karar verilmeyen hususlarda mahkemenin nihai kararındaki eksikliği gidermek üzere ek karar verilmesine imkân tanıyan kuralın hukuki belirlilik ve güvenlik ilkeleri ile kesin hükme saygı ilkesine aykırı uygulamalara neden olacağı söylenemez..." şeklinde açıklanmıştır. 8. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 373/5 inci maddesi uyarınca ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesi verdikleri direnme kararları niteliği gereği nihai kararlardır. Direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli, gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmeden, direnme hükmünü (kısmen uyma durumları dışında) ilk verdiği kararı aynen zapta geçirmek ve tefhim etmek suretiyle kurmalıdır. Anılan bu ilke davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelen ve anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade eden usuli kazanılmış hak ilkesinin sonucudur. Usuli kazanılmış hak ilkesi hukuki belirlilik ve güvenlik ilkesinin uygulamaya yansımış hâlidir. 9. Somut olayda mahkemece kısa kararda ve gerekçeli karada "bozma kararına karşı önceki kararda direnilmesine" ifadesine yer vermekle yetinilmesi üzerine davacı vekilince gerekçeli karar da tebliğ edilmeden süresinde hükmün tamamlanması talep edilmiş, mahkemece HMK 306 ve devamı maddelerine uygun şekilde celse açılmak suretiyle tarafların beyanı alınmış ve direnmeye konu ilk karara uygun olarak "direnilmesine ibaresinden sonra gelmek üzere asıl davada davacının asıl ve terditli talebi yönünden davanın reddine, birleştirilen davada davanın açılmamış sayılmasına, ek kararın ilk kararın eki sayılmasına" karar verilmiş, ilk karar, gerekçesi ile birlikte oluşturulan ek karar ile birlikte taraflara tebliğ edilmiş, ek kararın gerekçesinde de direnme kararı verildiğinden ilk kararın kendiliğinden hüküm fıkrasına geçirilmesi gerektiğinden koşulları oluşan 305-A maddesinin uygulandığı belirtilmiştir. Mahkeme tarafından sadece bozma kararına karşı önceki hükümde direnilmesine karar verilmiş ve uyuşmazlığın esası hakkında bir karar verilmemiş ise de, hükmün özü ve esaslı unsuru ortaya konmuş ve ayrıca buna uygun şekilde yargılama gideri, harç ve masrafları ilk kararda verdiği "asıl davanın reddine, birleştirilen davanın açılmamış sayılması" kararına uygun olarak belirleyerek gerekçeli karara geçirmiştir. 10. Mahkemenin şartları oluştuğunda usuli kazanılmış hak ilkesi gereği direnme yönünde oluşturduğu ara karardan dönüp başka bir karar veremeyeceği kuşkusuzdur. Aksi durum hukuki güvenlik ve belirlilik ilkesini zedelediğinden çelişki içeren bu kararlar usul yönünden bozulur. Hukuk Genel Kurulunun sapma göstermeyen kararları da aynı yöndedir. Dolayısıyla direnme yönünde ara karar kuran hakim, bu ara kararı kurduktan sonra direnmeye konu ilk kararı kendiliğinden aynen hüküm fıkrasına geçirmek zorundadır. Eldeki davada da mahkemece önceki hükümde direnilmesi yönünde irade ortaya konulmuş, bu irade taraflara tefhim edilerek hüküm fıkrasına ve gerekçeli karara geçirilmiş, iradeye uygun olarak ilk karar yönünde harç, vekâlet ücreti vs. yönünden hüküm kurulmuştur. Mahkemece ortaya koyulan ve gerekçeye de yansıyan bu irade, davacının süresinde yaptığı talep, davalının bilgilendirilmesi, celse açılarak hükmün ek karar ile tamamlanması, ek karar gerekçesinde durumun çelişkiye yer vermeden açıklanması, ilk karar ve ek kararın aynı zamanda taraflara tebliği ile, 305-A maddesinin tam ve yerinde uygulanması yolu ile tamamlanmış, direnme sonucu ilk kararda verilen karar hüküm fıkrasına aynen geçirilmiş, tamamlama yolu ile belirsizlik bu aşamada giderilerek karar denetlenebilir ve infaza elverişli duruma sokulmuştur. Direnmeye esas olan ilk karar düzeltilmemiş ve değiştirilmemiştir. Bu suretle tamamlanan ve infaza da elverişli hâle getirilen kararda tarafların ve kamunun menfaatinin bulunduğu açıktır. Hüküm daha önce tamamlanmak suretiyle denetlenebilir hâle gelip, normal bir direnme kararının unsurlarını taşıdığından usul yönünden verilecek bozma kararında tarafların ya da kamunun menfaati bulunmadığı gibi, usul bozması sonucu mahkemece sonuç itibariyle tamamlandığı şekilde karar verileceğinden, bu durum yargılama sürecinin uzamasına neden olacaktır. Bu durum ve yorum kanun koyucunun amaç ve niyetine hiç de uygun olmamıştır. Tam tersine hükmün tamamlandığının ve ön sorun bulunmadığı kabul edilerek işin esasının incelenmesi HMK 305-A maddesinin örnek bir uygulaması teşkil edebilecek iken bu mümkün olmamış maddenin konuluş amacına aykırı bir değerlendirme olmuştur. 11. Somut olay bakımından mahkemenin tamamlanmasına karar verdiği hususun kendiliğinden hükme geçirilmesi gerekli olan hâllerden olduğu ve 305-A maddesinin uygulama imkânının bulunduğu, maddenin de tam ve yerinde uygulandığından ön sorun bulunmadığı ve işin esasının incelenmesi gerektiğinden sayın çoğunluk tarafından ön sorun bulunduğu yönünde verilen karara katılamıyoruz.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Usul Hukuku

Aleniyet ilkesi kapsamında duruşmaların gizli yapılmasına karar verilebilmesi için aşağıdaki sebeplerden hangisi gereklidir?

A) Taraflardan birinin ticari sırrının ifşa olma ihtimali
B) Genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı haller
C) Davanın çok karmaşık olması
D) Tarafların akraba olması
E) Basının davaya yoğun ilgi göstermesi

Bu maddeyle ilgili 5 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol