6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 281

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 281. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 281- (1) Taraflar, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler. (Ek cümle:22/7/2020-7251/24 md.) Bilirkişi raporuna karşı talebin bu süre içinde hazırlanmasının çok zor veya imkânsız olması ya da özel yahut teknik bir çalışmayı gerektirmesi hâlinde yine bu süre içinde mahkemeye başvuran tarafa, sürenin bitiminden itibaren işlemeye başlamak, bir defaya mahsus olmak ve iki haftayı geçmemek üzere ek süre verilebilir. (2) Mahkeme, bilirkişi raporundaki eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için, bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği gibi, tayin edeceği duruşmada, sözlü olarak açıklamalarda bulunmasını da kendiliğinden isteyebilir. (3) Mahkeme, gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme de yaptırabilir. Bilirkişinin oy ve görüşünün değerlendirilmesi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

103 karar eşleşti
3. Hukuk Dairesi, 2023/3061 E., 2024/3083 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 266/1, 281, 282 ve 293 üncü maddeleri.
3. Hukuk Dairesi         2023/3061 E.  ,  2024/3083 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi SAYISI : 2018/1139 E., 2023/574 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2013/323 E., 2018/56 K. Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat (vekilin özen yükümlülüğüne aykırı davranmasından kaynaklanan) davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın maddi tazminat yönünden kabulüne, manevi tazminat yönünden kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalılar vekili tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 01.10.2024 tarihinde duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir. Belli edilen günde gelen davacı vekili Avukat ... ile davalı ... San. ve Tic. A.Ş. vekili Avukat ..., davalı asıl Asil ... ve vekili Avukat ...'in sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için başka bir güne bırakılması uygun görülerek Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlenerek dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkilinin göz kapaklarının sarkmasının görmeyi engellemesi şikayeti ile davalı hastaneye başvurduğunu, diğer davalı ... tarafından yapılan muayene sonucunda göz kapaklarının kaldırılması amaçlanarak ameliyat edildiğini, davalı doktorun hatalı ve ihmali müdahalesi sonucu müvekkilinin gözünde korneal dejenerasyon meydana geldiğini, ikinci bir operasyon gerçekleşmesine sebebiyet verildiğini, tüm bu aşamalardan sonra müvekkilinin gözünde ciddi görme kaybı meydana geldiğini belirterek, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000,00 TL maddi, 100.000,00 TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1.Davalı ... vekili; olağan geçen ameliyat sırasında sol üst kapaktaki doku fazlası kesisi yapılırken hastanın ani ve küçük baş hareketi yapması üzerine ameliyatın durduğunu ve korneada 2 mm'lik bir kesi oluştuğunu, davacıya durumun bildirildiğini, davalının durumu soğukkanlılıkla karşılayarak ameliyatın devamında öngörülmeyen bir durum çıkması durumunda müvekkilinin kendisine ve yardımcılarına yapılacak işlemler hakkında karar verecekleri ve gerekli görecekleri işlemlerin yapılması için yetki verdiğini, bunun üzerine kornea uzmanı Prof. Dr. ...'un ameliyathaneye çağırıldığını ve kornea dokusundaki kesinin ... Bey tarafından kapatıldığını, ameliyat sonrasında hastanın kontrollerinin saat başı aralıklarla yapıldığını ve olumsuz bir şey görülmediğini, gerekli tüm müdahalenin yapıldığı, muhtemelen kornea nakline gerek olmayacağı, ancak iyileşme tamamlanana kadar bu konuda kesin bir tıbbi yargıda bulunulamayacağının bildirildiğini ve hasta tarafından da bu durumun makul karşılandığını, taburcu olduktan sonra davacının kontrollerinin sürekli olarak her hafta yapıldığını, birinci haftadaki kontrollerde görme keskinliğinin gözlükle düzeltmeksizin sağ gözde 0,5 ve sol gözde 0,3 iken 27.05.2013 tarihinde keskinlik düzeltmeksizin iyileşmenin seyrine bağlı olarak sol gözde 0,1 seviyesinde saptandığını, iyileşmenin düzgün seyretmesi, ek problem olmayışı ve görme seviyesinin halen yeterli olması üzerine kornea naklinin bu aşamada kesinlikle gerekmediği, ileride de çok büyük ihtimalle gerekmeyeceğinin bildirildiğini, dava açılıp müvekkile tebligat yapıldıktan sonra, 20.06.2013 tarihinde davacının ... Göz Hastanesine gelerek muayene olmak için müvekkili aradığını, yapılan muayene sonucu sol gözde kötüye doğru bir tespit yapılmadığını, dava açıldıktan sonra davacının muayene olmak için müvekkili aramasının müvekkile duyulan güvenin, başarılı olduğunun kanıtı olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. 2.Davalı ... San. Ve Tic. A.Ş. vekili; maddi tazminatın ne kadarının neye dayalı olarak istendiğinin açıklanmadığını, davanın yerinde olmadığını, müvekkili şirkete ait hastanelerde, gerek hekimlerin seçiminde, gerekse alt kadronun oluşturulmasında son derece özenli davranıldığını, aydınlatma yükümlülüğü çerçevesinde ameliyatın risklerinin kendisine anlatıldığını, bu çerçevede hastanın onayının alındığını, maddi tazminat şartlarının uygun olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; bilirkişi kurulu raporu ve tüm dosya kapsamıyla davacıya yapılan tedavinin tıp kurallarına uygun olduğu, komplikasyonların normal olduğu, yapılan ameliyatta hekim hatası bulunmadığı gerekçesiyle; davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacı vekili; ameliyat defteri incelendiğinde hastaya ilişkin yapılan işlemlerde kullanılan tıbbi cihazlar içerisinde kornea koruyucusunun bulunmadığını, fatura tarihinden de bunun anlaşıldığını, yapılan dikkatsiz işlem sonucu müvekkilinin görme kaybı yaşadığını, ameliyat görüntüleri de getirilerek bilirkişi raporuna itirazları doğrultusunda yeniden denetime elverişli rapor alınması gerektiğini belirterek, verilen kararın kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacıya davalı ... tarafından yapılan göz kapaklarının kaldırılmasına ilişkin tıbbi uygulamada kornea koruyucusunun kullanımının gerekli olduğu halde kullanılmadığı, davalı doktorun kusurlu olduğu, yapılan tıbbi kötü uygulama nedeni ile davacının genel çalışma gücünden %45 oranında kayıp oluştuğu, 2 ay geçici iş görmezlik halinde kaldığı, toplam 867.462,66 TL maddi zararın oluştuğu, oluşan maddi zararın davalılar tarafından karşılanması gerektiği, davacı lehine 40.000,00 TL manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği gerekçesiyle; davacının istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak esas hakkında; 10.000 TL maddi, 40.000 TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalılardan tahsili ile davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebinin reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalılar vekili; Bölge Adliye Mahkemesinde yapılan yargılamada dosyaya dair yalnızca bir kez bilirkişi raporu (Adli Tıp 7.İhtisas Kurulunun 30.09.2019 tarihli raporu) alındığını, bu raporun ardından, kornea koruyucunun kullanıldığına dair (tıbbi cihazın satın alınma faturaları dahil) tüm bilgi ve belgeler ile Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr....’un ve Prof. Dr. ...'ün uzman görüşleri dosyaya sunularak bilirkişi raporuna itiraz edildiğini, müvekkil hastane ve işlemi yapan hekimin aşamalarda vurguladığı üzere, ameliyat sırasında kornea koruyucu kullanıldığını, kornea koruyucunun kullanıp kullanılmadığının rapor edilmesi diye bir metot bulunmadığını, zira bunun bir sarf malzemesi değil, sterilize edilip kullanılan bir materyal, bir nevi demirbaş olduğunu, Mahkemece uzman göz hekimlerinden oluşan heyetlerden alınan bilirkişi raporları ile müvekkil hekimin dosyaya ibraz ettiği uzman görüşlerinin dava konusu uyuşmazlıkta kornea koruyucu kullanımı zorunlu olmasa dahi, davacının operasyonunda bu materyalin kullanıldığını, bu koruyucunun ameliyat sırasında da yer değiştirebileceği ve koruyucuya rağmen hasarlanma görülebileceğini, İstinaf Dairesinin aksi yöndeki kanaatini destekler bir tıbbi görüş yahut koruyucunun kullanılmadığını işaret eden bir bulgunun da dosyada bulunmadığını, davacının ameliyatına ilişkin, önce Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr....’un tıbbi değerlendirmesine başvurulduğunu ve anılan değerlendirmede, hastaya konulan tanı ile uygulanan tedavide herhangi bir kusur olmadığı yönünde görüş bildirildiğini, ardından, hasta dosyasındaki verilerin de değerlendirilmesi suretiyle Prof. Dr. ...'ün görüşüne başvurulduğunu, dosyada mübrez değerlendirmede ise müvekkil hekimin tıbbi süreci yönetmede herhangi bir kusuru bulunmadığı bilakis, davacının 7 yıl sonra korneasına yönelik tedaviye başlamasının sonuca etkili olduğu yönündeki kanaatin bildirildiğini fakat maluliyet raporunda, hastanın gözünde ölçümlenen maluliyetin ameliyata izafe edilip edilemeyeceğinin de (7 yıllık sürecin etkisi) tartışılmadığını, davacınun, zararının 14.03.2013 tarihli ameliyat sonucunda doğduğunu iddia ettiğini ve bu iddiasına dayanarak 06.06.2013 tarihinde tazminat davası ikame ettiğini, bu itibarla, davacının harçlandırılmış alacağı üzerindeki tazminat isteminin de zamanaşımına uğradığını beyan ederek kararın bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, vekilin özen yükümlülüğüne aykırı davranmasından kaynaklanan maddi manevi tazminatn istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1.6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 502 vd. maddeleri. 2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 266/1, 281, 282 ve 293 üncü maddeleri. 3.Değerlendirme 1. Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı iş ve işlemlerin, davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Mesleki iş gören vekil özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur. O nedenle doktor ve hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları hafif de olsa sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yol seçilmek gerekir. (Tandoğan, Borçlar Hukuk Özel Borç İlişkileri, Cilt, Ank. 1982, Sh.236 vd) Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Aynı hususlar adam çalıştıran sıfatı ile doktorun görev yaptığı sağlık kuruluşları için de geçerlidir. 2.Mahkeme, çözümü hukuk dışında özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir (HMK m. 266/1). Taraflar bilirkişi raporunun kendilerine tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler (HMK m. 281/1). Mahkeme bilirkişi raporundaki eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği gibi tayin edeceği duruşmada, sözlü olarak açıklamalarda bulunmasını da kendiliğinden isteyebilir (HMK m. 281/2). Mahkeme gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla tekrar incelemede yaptırabilir (HMK m. 281/3). Hakim bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir (HMK m. 282/1). Bilirkişi raporlarına itiraz halinde HMK’nın 281. madde hükümleri dikkatle uygulanmalı, uyuşmazlığın miktarı ve niteliği gözetilerek gerçeğin ortaya çıkması için yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılmasına ilişkin düzenleme nazara alınmalıdır (HMK m. 281/son). 3.Bilindiği üzere 6100 sayılı HMK’nın 293. maddesinde düzenlenen uzman görüşü, tarafların uyuşmazlığın aydınlanabilmesi, anlaşılabilmesi ve iddia ve savunmaların ispatı için kendisinin belirlediği özel ve teknik bilirkişiden bir konuda bilgi alması olarak düzenlenmiş olup, uygulamada özel bilirkişi adı da verilmektedir. Taraflar kendi menfaatlerini koruyabilmek ve alınan bilirkişi raporundan tatmin olmamaları halinde olayın tam olarak aydınlanmasını sağlamak ve doğru ve adil kararın verilmesi için uzman görüşü alıp mahkemeye ibraz edebilecektir. Mahkeme özellikle özel ve teknik bilgiyi gerektiren konularda tarafın sunduğu uzman görüşünü dava konusu ile ilgili olması halinde mutlaka dikkate almak ve değerlendirmek zorundadır. Bu anlamda alınan bilirkişi raporuna, taraflardan biri, uzman görüşüne dayanmak suretiyle itiraz etmiş ve bu itirazlar mahkeme tarafından hiç değerlendirmeye alınmamış ve itirazlar gerekçeli bir şekilde karşılanmamış ise uzman görüşüne dayanan tarafın 6100 sayılı HMK’nın 27, Anayasa'nın 36 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanması hakkının en önemli unsuru olan hukuki dinlenme hakkı ihlal edilmiş olabilecektir. 4. Davalılarca dosyaya sunulan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr.... tarafından düzenlenen uzman raporunda; ''Blefaroplasti cerrahisinde kornea koruyucusu kullanmamanın bir ihmal olmadığı, kornea koruyucusu kullanmanın tamamen hekimin tercihinde bir seçenek olduğu, blefaroplasti cerrahisi uygulanan hastalarda kornea koruyucusu kullanılması koşulunda da benzer bir sonucun olabileceği'' yönünde görüş bildirilmiş olup, her ne kadar davalılarca ameliyat sırasında kornea koruyucusu kullanıldığı beyan edilmiş ancak bu husus ispatlanamamışsa da Bölge Adliye Mahkemesince kornea koruyucusu kullanılması durumunda dahi söz konusu komplikasyonun ortaya çıkma ihtimali bulunup bulunmadığı hususlarının değerlendirilmediği, hükme esas alınan raporlarda da bu durumun tartışılmadığı anlaşılmakla, davacıya yapılan operasyonda kornea koruyucu kullanılsa dahi aynı komplikasyonun ortaya çıkma ihtimalinin bulunup bulunmadığına dair Üniversite Hastanelerinde görevli göz hastalıkları uzmanı bilirkişilerden oluşacak heyetten alınacak rapor sonucuna göre hüküm kurulması, davalıların kusurlu olduğunun tespit edilmesi durumunda ise davalılarca maluliyetin belirlenmesine ilişkin alınan rapora yapılan itirazların da değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeyle davanın kabulüne karar verilmiş olması usul ve kanuna aykırı olup kararın bozulmasını gerektirmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 371 inci maddesi uyarınca BOZULMASINA, Dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, Peşin alının temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 28.000,00 TL Yargıtay duruşması vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalılara verilmesine, 15.10.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2022/1072 E., 2023/1064 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 281 inci maddesi.
Hukuk Genel Kurulu         2022/1072 E.  ,  2023/1064 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2021/467 E., 2022/42 K. KARAR : Davanın kısmen kabulüne ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 19.10.2021 tarihli ve 2020/5627 Esas, 2021/10289 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince verilen kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373 üncü maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek davalı vekilinin duruşma talebinin reddine karar verilip Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili, avukat olan müvekkilinin, 12.12.2012 tarihli vekâletname ile davalının eşi ile arasındaki boşanma ve mal rejiminin tasfiyesi davalarının takibi amacıyla vekilliğini üstlendiğini, düzenlenen avukatlık sözleşmesinde vekâlet ücreti olarak başlangıçta 150.000 USD, dava bitiminde 150.000 USD olmak üzere toplam 300.000 USD ve ayrıca her dava için dava sonunda davalının eline geçenin yüzde onu oranında vekâlet ücreti ödeneceğinin kararlaştırıldığını, davalının eşi ... ... aleyhine 25.12.2011 tarihinde Bakırköy 5. Aile Mahkemesinde 2012/1080 Esas sayılı dosya ile boşanma davası açılarak davalı yararına 6.000,00 TL ve müşterek çocuk Baran yararına 4.000,00 TL tutarlı tedbir nafakası kararı verilmesinin sağlandığını, dilekçeler aşamasının ardından delillerin toplandığını, ön inceleme sürecinin tamamlandığını, keza davalının eşinin mal kaçıracağı duyumları üzerine tapuda kayıtlı çok sayıda taşınmaz üzerine ihtiyati tedbir konulduğunu, ayrıca 10.01.2013 tarihinde eşinin ortağı olduğu ... Kozmetik Ltd. Şti. ve CPT Kozmetik Ltd. Şti. deki pay devirlerinin ihtiyati tedbir kararı alınarak durdurulduğunu, daha birçok hukuki yardımda bulunulduğunu ancak 27.09.2013 tarihli azilnâme ile haksız ve kötüniyetle vekâletten azledildiğini, bu durumda 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 174/1 inci maddesi gereğince sözleşmede kararlaştırılan ücretin tamamına hak kazanıldığını ileri sürerek belirlenecek alacağın yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş; 14.05.2017 tarihli dilekçesi ile talebini 1.232.051,20 TL olarak belirlemiştir. II. CEVAP Davalı vekili, müvekkilinin yanıltılmış olması nedeniyle ücret sözleşmesinin geçersiz olduğunu, azil tarihine kadar muhtelif tarih ve tutarlarda ödeme yapılmasına rağmen makbuz verilmediğini, davacının vekâlet görevini yerine getirmekte eksik ve hatalı davrandığını, takip ettiği davalardaki hataları nedeniyle işiyle gereği gibi ilgilenilmediğini düşünen müvekkilinin güvenini kaybettiğini, bu nedenlerle davacının azlinin haklı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI Bakırköy 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.12.2017 tarihli ve 2014/120 Esas, 2017/563 Karar sayılı kararıyla; davacı avukat tarafından davalı müvekkili adına yürütülen memur işleminin şikâyetine ilişkin Bakırköy 1. İcra Hukuk Mahkemesinin 2013/413 Esas sayılı dosyasında, üçüncü kişinin memur işlemine karşı şikâyet hakkı olmadığı, bu şikâyetten sonuç alınamayacağının müvekkiline açıklanması gerekmesine rağmen açıklanmadığı, bununla birlikte davacının vekil olarak takip ettiği dosyaların tümü ele alındığında davacının yapılması gerekeni yaptığı, ihmâl, özensizlik veya kusurun tespit edilmediği gerekçesiyle alınan kök ve ek bilirkişi raporu yeterli kabul edilerek ve hükme esas alınmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 21.11.2019 tarihli ve 2018/906 Esas, 2019/2476 Karar sayılı kararıyla; avukatlık ücret sözleşmesinin geçerli olduğu, davacı avukatın sözleşme uyarınca davalı adına takip ettiği icra ve dava dosyaları incelendiğinde herhangi bir ihmâlinin, özensizliğinin veya kusurunun tespit edilemediği, davalının azlin haklılığını ispatlayamadığı, davacıya elden ödeme yapıldığı ileri sürülmüş ise de davacının vekâlet ücreti almadığına ilişkin yemin ettiği, alınan bilirkişi raporlarının taraf, mahkeme, istinaf kanun yolu denetimine olanak sağlayacak şekilde ve hükme esas alınmaya yeterli olduğu, Mahkemece verilen kararın yerinde bulunduğu gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; “…Avukatın, vekil olarak borçları 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 502 ve devamı maddelerinde gösterilmiş olup, vekil, adı geçen Kanunun 506/2. maddesine göre müvekkiline karşı vekaleti sadakat ve özenle ifa etmekte yükümlüdür. Vekil, sadakat borcu gereği olarak müvekkilinin yararına olacak davranışlarda bulunmak, ona zarar verecek davranışlardan kaçınmak zorunluluğundadır. "Özen borcu" ile ilgili Avukatlık Kanununun 34. maddesinde mevcut olan, "Avukatlar, yüklendikleri görevleri, bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık ünvanının gerektirdiği saygı ve güvene yakışır bir şekilde hareket etmekle yükümlüdürler." Şeklindeki hüküm ise, avukatlık mesleğinin bir kamu hizmeti olması nedeniyle, Türk Borçlar Kanunu’nun 506/2. maddesinde düzenlenen vekilin özen borcuna göre çok daha kapsamlı ve özel bir düzenlemedir. Buna göre avukat, üzerine aldığı işi özenle ve müvekkili yararına yürütüp sonuçlandırmakla görevli olduğu gibi, müvekkilinin kendisi hakkındaki güveninin sarsılmasına neden olacak tutum ve davranışlardan da titizlikle kaçınmak zorundadır. Aksi halde avukatına güveni kalmayan müvekkilin avukatını azletmesi halinde azlin haklı olduğunun kabulü gerekir. Gerçekten de avukat, görevini yerine getirirken gerekli özen ve dikkati göstermemiş, sadakatle vekaleti ifa etmemiş ise, müvekkilinin vekilini azli haklıdır. Avukatlık Kanununun, 174. maddesinde, “Avukatın azli halinde ücretin tamamı verilir. Şu kadar ki, avukat kusur veya ihmalinden dolayı azledilmiş ise ücretin ödenmesi gerekmez.” hükmü mevcut olup, bu hükme göre azil işleminin haklı nedene dayandığının kanıtlanması halinde müvekkil avukata vekalet ücreti ödemekle yükümlü değildir. Dairemizin kökleşmiş içtihatlarına göre haklı azil halinde ancak azil tarihi itibariyle sonuçlanıp, kesinleşen işlerden dolayı vekalet ücreti talep edilebilir. Zira vekalet ilişkisi bir bütün olup azil, taraflar arasındaki tüm dava ve takiplere sirayet edeceğinden, azlin haklı olduğunun kabul edilmesi halinde, davacının azil tarihi itibariyle sonuçlanıp kesinleşmeyen işlerden dolayı vekalet ücreti talep edebilmesi mümkün değildir. Buna karşılık haksız azil halinde ise avukat, hangi aşamada olursa olsun, üstlendiği işin tüm vekalet ücretini talep etme hakkına sahiptir. Bu açıklamalardan sonra somut olay değerlendirildiğinde, 12/12/2012 tarihinde kurulan vekalet ilişkisinin 09.05.2013 tarihli azilname ile sona erdiği sabittir. Bu durumda taraflar arasındaki uyuşmazlık azlin haklı nedene dayanıp dayanmadığı noktasında toplanmaktadır. İlk derece mahkemesince alınan bilirkişi raporu doğrultusunda azlin haksız olduğu kabul edilerek sonuca gidilmiş olup, bilirkişi raporunda; Bakırköy 9. İcra Müdürlüğünün 2013/2710 Esas sayılı takip dosyasında davacı tarafından istihkak iddiasında bulunulmasına rağmen merci kararının tefhim veya tebliğinden itibaren 7 gün içinde icra mahkemesinde istihkak davasının açılmadığı, bu dosyada gerekli özenin gösterilmediği, yine Bakırköy 1. İcra Hukuk Mahkemesinin 2013/413 Esas sayılı dosyasında davacı tarafından alacaklı vekilinin vekaletnamesi mevcut olmadığı halde ödeme emri düzenlendiği ve müvekkiline ait evde haciz yapıldığı gerekçesiyle memur işlemi hakkında şikayette bulunulmuş ise de, takibin tarafı olmayan üçüncü kişinin, memur işlemine karşı şikayet hakkı bulunmadığının davacı tarafından bilinmesi gerektiğinden davacının görevinin gereğini yerine getirmiş sayılamayacağı belirtilmiş, ancak raporun devamında takip edilen diğer takip ve dava dosyalarında gerekli özenin gösterildiği ve azlin haksız olduğu tespitine yer verilmiş olup rapor bu haliyle çelişkilidir ve hükme dayanak yapılamaz. Bölge Adliye Mahkemesince de dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda karar verilmiştir. O halde azlin haklı olup olmadığı hususunu açıklığa kavuşturmak için konusunda uzman üç kişilik bilirkişi kurulundan taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak, davalı tarafça ileri sürülen tüm azil nedenleri üzerinde tek tek durularak, vekalet ilişkisinin bir bütün olduğu, azlin taraflar arasındaki tüm dava ve takiplere sirayet edeceği hususu da göz önünde bulundurularak sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. İlk derece mahkemesi kararının, yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmasına karar verilmiş olduğundan, HMK'nın 373/1 maddesi uyarınca işbu karara karşı yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin bölge adliye mahkemesi kararının da kaldırılmasına karar verilmiştir. 2-Bozma nedenine göre davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir...” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki karar gerekçesinin yanında davacı avukatın takip ettiği tüm dosyalar birlikte incelendiğinde, müvekkili yararına gerekli özeni gösterdiği, ihmâli ve kusurunun olmadığı, davalının herhangi bir zararının doğmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili; davacı avukat ile imzalanan avukatlık ücret sözleşmesinin geçersiz olduğunu, müvekkilinin bilgisizliğinden ve tecrübesizliğinden faydanılarak imzalatıldığını, sadece boşanma davası için özel vekâletname verilmiş olması nedeniyle düzenlenen kök ve ek bilirkişi raporlarının hatalı olduğunu ve hükme esas alınamayacağını, değeri para ile ölçülen davalar ile ilgili bir menfaat elde edilmemiş olması nedeniyle sözleşmedeki "dava sonucunda müvekkilin eline geçecek miktarın %10'u avukata ödenektir" şeklindeki düzenlemeye göre hesaplama yapılamayacağını, Büyükçekmece 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/63 Esas sayılı dosyasına ilişkin ıslah edilen değer üzerinden hesaplama yapılmasının Yargıtay içtihatlarına aykırı olduğunu, davacı avukata yaptığı elden ödemelerin bilirkişi hesaplamasında dikkate alınmadığını, davacının akil insanlar heyetine seçildiğini ve bu süreçte müvekkiline ait dosyalar ile ilgilenmediğini, kök raporda iki dosyada davacının görevini gereği gibi yerine getirmediği belirtilmesine rağmen azlin haksız olduğu tespitinin çelişki içerdiğini, azlin haklı olup olmadığı hususunun tüm dosyaların bir bütün olarak değerlendirilmesinden sonra tespit edilmesi gerektiğini, davacı avukatın azlinin haklı olması nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerektiğini belirterek hükmün bozulmasını istemiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, davacının azlinin haklı olup olmadığına, haksız ise hak edeceği vekâlet ücretinin tespitine ilişkin alınan bilirkişi raporunda davacı avukatın bazı işlemlerinde gerekli özenin gösterilmediği, bu konularda avukatın görevini gereği gibi yerine getirmiş sayılamayacağı belirtilmesine karşın tüm dosyalara ilişkin genel bir değerlendirmeyle azlin haksız olduğunun tespitine yer verilmiş olmasının çelişki doğurup doğurmayacağı, raporun bu hâliyle hükme esas alınıp alınamayacağı, buradan varılacak sonuca göre oluşturulacak kuruldan yeni bilirkişi raporu temininin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 1. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 502 ve 512 nci maddeleri. 2. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 34, 164 ve 174 üncü maddeleri. 3. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 2 ve 4 üncü maddeleri. 4. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 281 inci maddesi. 2. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle vekâlet sözleşmesinin açıklanmasında ve vekâlet ücretine değinmekte yarar bulunmaktadır. 2. Vekâlet sözleşmesi, somut olayda uygulanması gereken 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 502 nci maddesinin birinci fıkrasında "Vekalet sözleşmesi, vekilin vekalet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşmedir" şeklinde tanımlanmıştır. 3. Vekâlet sözleşmesi ile vekil, müvekkiline karşı iş görme borcu altına girer. Bu bir hizmet edimi, geniş anlamda iş edimi, bir başkası lehine faaliyet de olabilir. Hukuki fiillere ilişkin vekâlette vekil, müvekkilinin menfaatine olarak hukuki işlemler gerçekleştirmek, özellikle subjektif haklar iktisap etmek, kullanmak ve devretmeyi yükümlenir (Türker Yalçınduran: Vekâlet Sözleşmesinde Ücret, Ankara 2007, s. 35). 4. Avukatlık sözleşmesi ise, her iki tarafa borç yükleyen, ücret karşılığında ivazlı nitelikte olan, belli bir hukuki yardımın yapılmasını öngören ve sözleşmenin bir tarafını mutlaka avukatın oluşturduğu sözleşme türüdür. 5. Avukat ile müvekkil arasında imzalanan sözleşme de vekâlet sözleşmesi niteliğindedir. Ancak genel bir vekâlet sözleşmesinden farklı olarak Avukatlık Kanunu gereğince “ücret”, sözleşmenin zorunlu unsurudur. Avukat bu sözleşme ile hukuki yardımda bulunmayı, müvekkil ise yapılan hukuki yardım karşılığında bir ücret ödemeyi üstlenmektedir. Ücretin sözleşme ile belirlenmesi zorunlu olmayıp işin görülmesinden önce veya sonra kararlaştırılması mümkündür. Yanlar arasında ücret konusunda yazılı veya sözlü bir sözleşmenin yapılmaması hâlinde ücret, Avukatlık Kanunu ve Avukatlık Asgâri Ücret Tarifesine göre belirlenir (Tülin Kurtoğlu: Akdi vekâlet Ücreti ve Avukatın Hukuki Sorumluluğu, Ankara 2016, s. 24, 25). 6. Vekâlet ücreti, savunma hakkının en önemli parçası olan hukuki danışmanlık görevinin, konunun uzmanı hukukçular tarafından yapılmasının doğal sonucudur. Avukatların mesleklerini serbestçe ve herhangi bir kaygı olmadan yapabilmeleri için yaptıkları hizmetin karşılığı olan makûl bir ücret almaları gerekir. 7. Avukatlık Kanunu’nun “Avukatlık ücreti” kenar başlıklı 164 üncü maddesi; "Avukatlık ücreti, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı veya değeri ifade eder. Yüzde yirmibeşi aşmamak üzere, dava veya hükmolunacak şeyin değeri yahut paranın belli bir yüzdesi avukatlık ücreti olarak kararlaştırılabilir. İkinci fıkraya göre yapılacak sözleşmeler, dava konusu para dışındaki mal ve haklardan bir kısmının aynen avukata ait olacağı hükmünü taşıyamaz. Avukatlık asgari ücret tarifesi altında vekâlet ücreti kararlaştırılamaz. Ücretsiz dava alınması hâlinde, durum baro yönetim kuruluna bildirilir. Avukatlık ücretinin kararlaştırılmamış olduğu veya taraflar arasında yazılı ücret sözleşmesinin bulunmadığı yahut ücret sözleşmesinin belirgin olmadığı veya tartışmalı olduğu veya ücret sözleşmesinin ücrete ilişkin hükmünün geçersiz sayıldığı hallerde; değeri para ile ölçülebilen dava ve işlerde asgari ücret tarifelerinin altında olmamak koşuluyla ücret itirazlarını incelemeye yetkili merci tarafından davanın kazanılan bölümü için avukatın emeğine göre ilâmın kesinleştiği tarihteki müddeabihin değerinin yüzde onu ile yüzde yirmisi arasındaki bir miktar avukatlık ücreti olarak belirlenir. Değeri para ile ölçülemeyen dava ve işlerde ise avukatlık asgari ücret tarifesi uygulanır. Dava sonunda, kararla tarifeye dayanılarak karşı tarafa yüklenecek vekâlet ücreti avukata aittir. Bu ücret, iş sahibinin borcu nedeniyle takas ve mahsup edilemez, haczedilemez" hükmünü içermekte olup buna göre avukatın iki çeşit ücret alacağı bulunmaktadır. 8. Bunlar, avukat ile iş sahibi/müvekkili arasındaki sözleşme ilişkisinden ... avukatlık ücreti ile yargılama sonunda haklı çıkan taraf yararına hükmedilen ve yargılama gideri niteliğinde olan avukatlık ücretidir. Her iki ücretin kaynağı farklı olup uygulama ve yargısal kararlarda bunlardan ilkine sözleşmeden doğduğu için "akdi vekâlet ücreti", ikincisine ise kaynağını kanundan aldığı ve yargılama sonunda dava ya da takibin karşı tarafından tahsiline karar verildiği için "yasal vekâlet ücreti" ya da "karşı taraf vekâlet ücreti" denilmektedir. Eldeki davada akdi vekâlet ücreti talep edilmektedir. 9. Avukatlık sözleşmesi, sözleşme ile üstlenilen edimin yerine getirilmesi veya sürenin dolması ile sona erebileceği gibi avukatın istifası ya da müvekkilin azli ile de sona erebilir. 10. Türk Borçlar Kanunu'nun 512 nci maddesi "Vekalet veren ve vekil, her zaman sözleşmeyi tek taraflı olarak sona erdirebilir. Ancak, uygun olmayan zamanda sözleşmeyi sona erdiren taraf, diğerinin bundan ... zararını gidermekle yükümlüdür" hükmünü içermekte olup vekâlet sözleşmesi vekil ile müvekkil arasında ... unsuruna dayanan bir sözleşme olması nedeniyle yanlar dilediği zaman sözleşme ilişkisine son vermek hakkına sahiptir. Bu durumda sözleşme ilişkisi devam ederken vekil her zaman istifa edebileceği gibi müvekkil de onu her zaman azletme hakkına sahiptir. İstifa ve azîl hakkı tek taraflı ve karşı yana varması gereken irade beyanı ile kullanılır ve sözleşmeyi ileriye etkili olarak sona erdirdiği gibi azîl ve istifa beyanı herhangi bir şekle bağlı değildir (Yalçınduran, s. 97, 98). 11. Avukatlık sözleşmesinin azîl ile sona ermesi hâlinde avukatlık ücretinin, yapılan azîl işleminin haklı olup olmadığına göre belirlenmesi gerekmektedir. 12. Avukatlık Kanunu’nun 174 üncü maddesinin ikinci fıkrasında “Avukatın azlî hâlinde ücretin tamamı verilir. Şu kadar ki, avukat kusur veya ihmalinden dolayı azledilmiş ise ücretin ödenmesi gerekmez” hükmü mevcuttur. Buna göre avukatın kusur ve ihmaline dayalı olmaksızın yapılan haksız azîl sonucunda, avukatın vekâlet ücretinin tamamı, dava lehe sonuçlanıp kesinleşmiş gibi, muaccel hâle gelir. Bu vekâlet ücreti “akdi” ve “yasal (karşı taraf)” vekâlet ücretinin toplamından oluşmaktadır. 13. Anılan düzenlemeye göre; avukat haklı bir nedenle azledildiği takdirde ücrete hak kazanamaz. Azîl haklı kabul edildiği hâlde, hakkaniyet gereğince ücrete hak kazanıldığından da söz edilemez. Haksız azîl hâlinde ise, avukat hangi aşamada olursa olsun, üstlendiği işe dair avukatlık ücretinin tamamının ödenmesi gerekir. Bu hâlde de, hak edilecek ücretten hakkaniyet indirimi yapılması doğru olmayacaktır. 14. Avukat, takip edip sonuçlandırmış olduğu işler yönünden, azlin haklı olup olmadığına bakılmaksızın ücrete hak kazanır. Azîl, ancak azîl tarihi itibariyle henüz sonuçlanmamış olan işler bakımından hukuki sonuç doğurur (Kurtoğlu, s. 178). Bir dava veya takip nedeniyle azlin haklı olduğunun kabul edilmesi hâlinde, vekâlet ilişkisi bir bütün olup azil, taraflar arasındaki tüm dava ve takiplere sirayet edeceğinden davacının azil tarihi itibariyle sonuçlanıp kesinleşmeyen işlerden dolayı vekâlet ücreti talep edebilmesi mümkün değildir. 15. Nitekim, aynı hususlara Hukuk Genel Kurulunun 09.02.2021 tarihli ve 2017/(13)3-634 Esas 2021/59 Karar; 07.12.2021 tarihli ve 2018/(13)3-50 Esas, 2021/1588 Karar; 19.10.2022 tarihli ve 2022/3(13)-357 Esas, 2022/1329 Karar sayılı kararlarında da değinilmiştir. 16. Gelinen noktada avukatın azlinin haklı olup olmadığının tespiti açısından yapılması gereken incelemenin genel ilkelerine ve bu konudaki ispat yüküne değinmekte fayda vardır. 17. Avukatlık Kanunu'nun 34 üncü maddesinde "Avukatlar, yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdürler" hükmü düzenlenmiştir. Bu durumlara aykırı davranışlar haklı azil sebeplerini oluşturur. 18. Haklı sebep kavramı kanunda tanımlanmamıştır. Türk Hukuk Lügatı'nda ise "haklı nedenler", yargıcın takdir hakkını kullanmasını gerektiren nedenler olarak tanımlanmış; bu nedenlerin varlığı hâlinde yargıcın durumları ve ilişkileri ölçüp değerlendirerek nesnel değer yargıları vermekle ve kararlarını bu hükümlere dayandırmakla yükümlü olduğu izah edilmiştir (Türk Hukuk Lügatı, Ankara, 2021 Baskı, Cilt-I, s. 461). Azlin haklı olup olmadığı 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 4 üncü maddesi çerçevesinde hâkim tarafından belirlenir. Söz konusu belirlemede hâkim somut olayın özellikleri ve dürüstlük kuralına göre (TMK md. 2) sözleşme ile bağlı kalmanın taraflar için çekilmez hâle gelip gelmediğini göz önünde bulundurur. 19. Avukatın vekâletten azledilmesinin haklı olup olmadığının, mahkemece toplanan deliller net, kesin ve tereddütsüz bir şekilde değerlendirilerek belirlenmesi gerekir. Bu konudaki ispat yükünün iş sahibine ait olduğu göz ardı edilmemelidir. Azlin haklı olup olmadığı konusunda çelişkili karar verilemeyeceği gibi iş sahibi tarafından ileri sürülen ve hatta azil ihtarında bildirilmese bile yargılama sırasında ileri sürülen tüm azil nedenlerinin incelenmesi gerekir. Bununla birlikte hiçbir şekilde ileri sürülmeyen azil nedeni inceleme konusu yapılamaz (Kurtoğlu, s. 165-168). 20. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasında imzalanan “Avukatlık Ücret Sözleşmesi” başlıklı sözleşmeye göre vekâlet ücreti olarak başlangıçta 150.000 USD, dava bitiminde 150.000 USD olmak üzere toplam 300.000 USD ve ayrıca her dava için dava sonunda davalının eline geçenin % 10'u oranında ücret ödeneceği kararlaştırılmıştır. Davacı avukata 12.12.2012 tarihinde vekâletname verilmiş; tarihsiz avukatlık ücret sözleşmesi imzalanmış ve 09.05.2013 tarihinde davacı avukat azledilmiştir. Taraflar arasında imzalandığı nizasız olan avukatlık ücret sözleşmesinin geçerliliğiyle ilgili Mahkeme ve Özel Daire arasında çekişme bulunmamaktadır. Çekişme, avukatın azlinin haksız olduğu değerlendirmesiyle hakettiği vekâlet ücretini hesaplayan kök ve ek bilirkişi raporlarının hükme esas alınması için yeterli olup olmadıkları hususundadır. 21. Bahse konu kök ve ek bilirkişi raporlarında davacı avukatın takip ettiği dosyalar tek tek incelenmiş; avukatın bu dosyalara verdiği emek ve gösterdiği özen tek tek anlatılmış; 08.09.2016 tarihli kök bilirkişi raporunda Bakırköy 9. İcra Müdürlüğünün 2013/2710 Esas sayılı dosyasında davacı avukat tarafından "...iddianın sürdürülmesi ve akıbetin takibi hususunda azil tarihine kadar 2 aylık yeterli sürede gereğinin yapılmadığı, gerekli özenin gösterilmediği ve görevin gereğinin yerine getirilmediği değerlendirilmiştir" kanaati ve Bakırköy 1. İcra Hukuk Mahkemesinin 2013/413 Esas sayılı dosyasında "...avukatlık mesleğini icra eden kişinin, üstlendiği hukuki işte mevzuata hakim olması ve buna göre girişimlerde bulunması beklendiğinden, mahkeme kararında da belirtildiği üzere takibin tarafı olmayan üçüncü kişinin, memur işlemine karşı şikayet hakkı bulunmadığı kuralı karşısında bu şekilde bir şikayette bulunmaması, böyle bir şikayetten sonuç alınamayacağı hususunda müvekkilini uyarması veya en azından bir sonuç alınamayacağını müvekkiline izah ettiği halde bu konuda ısrarcı olduğuna dair örneğin görüşme tutanağı düzenlemiş veya yazılı talimat almış olması gerekirdi. Dosyada böyle bir iddia ve kanıt sunulmuş olmadığından, davacının görevinin gereğini yerine getirmiş sayılamayacağı değerlendirilmiştir" kanaati belirtilmesine karşın bunların yanında "bütün tespit ve değerlendirmeler ışığında özetle ve sonuç olarak; dava konusu olayda davalının davacıyı azlinin haklı olmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır" değerlendirmesinde bulunulmuş; İlk Derece Mahkemesince de anılan raporlara itibar edilmek suretiyle davacının vekil olarak takip ettiği dosyaların tümü bir bir bütün olarak incelendiğinde davacı avukatın müvekkili davalı yararına yapılması gerekeni yaptığı, ihmâl, özensizlik veya kusur tespit edilmediğinin anlaşıldığı, davalının azlinin haksız olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. 22. Mahkemece bilirkişi incelemesine başvurulduğunda; raporun, olayın özelliklerine ve uyuşmazlığın çeşidine göre yapılması gerekli olan inceleme ve değerlendirmeleri içermesi, raporda hâkimin uyuşmazlığı çözmesi için gerekli olan tüm özel ve teknik bilgilere ve açıklamalara usulünce yer verilmesi, tarafların iddia, savunma ve itirazlarının gerekçeleriyle ve olayın teknik özellikleriyle tartışılması, bu tartışmanın da denetime elverişli olması gerekmektedir. Bilirkişi raporunun teknik özellikleri taşımaması, denetime elverişli olmaması, mevcut bilirkişi raporları ile çelişki oluşturması ya da verilen bilgilere göre somut olayın özellikleri ve var olan teknik verilere göre kendi içinde çelişki oluşturur tarzda olması hâlinde söz konusu rapor hükme esas alınamayacaktır. Hâkim bu durumda, HMK'nın 31 inci maddesi hükmüne uygun şekilde davayı aydınlatma yükümlülüğünün de bir gereği olarak, eksiklik veya belirsizliğin ya da çelişkilerin giderilmesi ve gerçeğin ortaya çıkarılması için 6100 sayılı Kanun'un 281 inci maddesinde belirtilen yolu izlemelidir (Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2023 tarihli ve 2022/(13)3-631 Esas, 2023/418 Karar sayılı kararı). 23. Anılan yol, 6100 sayılı Kanun'un "Bilirkişi raporuna itiraz" başlıklı 281 inci maddesinde "(1) Taraflar, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler. (Ek cümle:22/7/2020-7251/24 md.) Bilirkişi raporuna karşı talebin bu süre içinde hazırlanmasının çok zor veya imkânsız olması ya da özel yahut teknik bir çalışmayı gerektirmesi hâlinde yine bu süre içinde mahkemeye başvuran tarafa, sürenin bitiminden itibaren işlemeye başlamak, bir defaya mahsus olmak ve iki haftayı geçmemek üzere ek süre verilebilir. (2) Mahkeme, bilirkişi raporundaki eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için, bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği gibi, tayin edeceği duruşmada, sözlü olarak açıklamalarda bulunmasını da kendiliğinden isteyebilir. (3) Mahkeme, gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme de yaptırabilir..." şeklinde belirtilmiştir. 24. Çözümü hukuk bilgisi dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektirdiği için bilirkişiye başvurulan hâllerde Mahkeme, bilirkişi raporunda noksan veya müphem gördüğü hususların tamamlanması veya açıklanması için kendiliğinden veya tarafların itirazı üzerine bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği gibi gerçeğin ortaya çıkması için önceki bilirkişi veya yeniden seçeceği bilirkişi vasıtasıyla tekrar inceleme de yaptırabilir. Zira bilirkişi raporları arasında çelişki varsa, çelişki giderilmeden karar verilemeyeceği gibi uzman olmayan bilirkişinin düzenlediği rapor esas alınarak da hüküm kurulamaz. 25. Açıklanan hususlar ve yirmi birinci bentte yapılan açıklamalar dikkate alındığında dosyaya alınan kök ve ek bilirkişi raporunun kendi içinde çelişki içerdiği kabul edilmelidir. Bu durumda Özel Dairece de belirtildiği üzere Mahkemece, çelişkilerin giderilmesi amacıyla, taraf ve yargı denetimine açık bilirkişi heyeti raporu alınması ve sonucuna uygun karar verilmesi gerekir. 26. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; alınan bilirkişi raporunun yeterli olduğu, Mahkemenin de buna göre değerlendirmesini yaptığı, bundan sonra Özel Dairenin davada dayanılan vakıaları belirleyerek sonucuna göre karar vermesi, dolayısıyla direnme kararı uygun bulunarak dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ile bilirkişi raporunun çelişkili olduğu ancak bu durumun hukuki bir değerlendirme içermesi nedeniyle yeniden bilirkişi raporu alınamayacağı, değerlendirmenin Mahkemece yapılabileceği gerekçesiyle direnme kararının değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüşler açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 27. Diğer taraftan, Mahkemenin direnmeye esas tefhim edilen kısa kararının ikinci bendinde “Bakırköy 5. Aile Mahkemesinin 2012/1080 E. sayılı dosyasında vekâlet ücret alacağının 658,350 TL” olduğu belirtilmesine karşın Mahkemece gerekçeli kararda anılan alacağın 658.350,00 TL olarak düzeltilmesi maddi hatanın düzeltilmesi niteliğinde olduğundan ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır. 28. Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup direnme kararı bozulmalıdır. IV. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire kararında belirtilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, karardan bir örneğin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 08.11.2023 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. ''K A R Ş I O Y'' Davacı dava dilekçesinde iddiasının dayanağı olan vakıaları (HMK 119/1-e), davalı da cevap dilekçesinde savunmasının dayanağı olan vakıaları (HMK129/1-e) gösterir. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz (HMK 25/1). Kanunla belirtilen durumlar dışında, hâkim, kendiliğinden delil toplayamaz (HMK 25/2). Hâkim, Türk hukukunu resen uygular (HMK 33/1). Bu hükümlerden de anlaşılacağı üzere dava vakıalar üzerinden yürür. Vakıaları bildirmek taraflara aittir. Getirilen vakıalara göre uyuşmazlığı belirlemek ve bu uyuşmazlığa uyan hukuki sebebi belirleyip uygulamak ise hâkimin görevidir. İddia ve savunmanın genişletilmesi yasağı (HMK 141/1) başladıktan sonra taraflar, karşı tarafın açık muvafakatı olmadıkça yeni vakıalara dayanamazlar. Hâkim uyuşmazlığın sınırlarını vakıalarla çizecek olup bu vakıalar dışına çıkarak ve yeni vakıaları kendiliğinden inceleyerek bir sonuca varıp karar veremez. Bilirkişi raporu alınması ve değerlendirilmesiyle ilgili olarak 6100 sayılı HMK hükümlerine göre; Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz (266/1). Taraflar, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler (281/1). Mahkeme, bilirkişi raporundaki eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için, bilirkişiden, yeni sorular düzenlemek suretiyle ek rapor alabileceği gibi, tayin edeceği duruşmada, sözlü olarak açıklamalarda bulunmasını da kendiliğinden isteyebilir (281/2). Mahkeme, gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme de yaptırabilir (281/3). Hâkim, bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir (HMK 282/1). Bu hükümlerin de sonucu olarak Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru kararlarında da belirtildiği üzere; “bilirkişi; uyuşmazlığın çözümünü etkileyen ve hâkimin hukuki bilgisiyle aydınlatılamayan bilimsel ve teknik meseleleri açıklığa kavuşturmak, bu tür meselelerde mahkemeyi bilgilendirmek amacıyla görüşüne başvurulan uzman kişi olup bilirkişi görüşünün mahkemeyi bağlamayacağı muhakkaktır. Bilirkişi raporu, hâkimin uyuşmazlığı çözerken dikkate alacağı takdirî bir delilden ibarettir. Hâkim; bilirkişi görüşünü içeren raporun yeterliliğini, raporda açıklanan görüş ve kanaatin itibar edilebilirliğini, dayandığı olguları gözönünde bulundurarak hükme esas alınıp alınmayacağını serbestçe değerlendirir ve takdir eder. Bu bağlamda hâkim, bilimsel ve teknik bakımdan yetersiz ve çelişkili bulduğu bilirkişi raporlarını hükme esas almak zorunda değildir. Bu durum, karar verme ve hüküm kurma yetkisinin hâkime ait olmasının doğal bir sonucudur. Aksi takdirde şekil olarak hükmü kuran hâkim olsa da gerçekte hüküm bilirkişi tarafından verilmiş olur ki bu durum yargı yetkisinin devri anlamına gelir. Bununla birlikte bilirkişinin bilimsel veya teknik uzmanlık gerektiren ve objektif olarak bakıldığında mahkemenin vâkıf olmadığı meselelerde görüş beyan ettiği dikkate alındığında mahkemenin bilirkişi raporunu yetersiz görmesi durumunda bunun gerekçesini ortaya koyması gerekir. Mahkemenin gerekçesini açıklamadan bilirkişi raporunu hükme esas alınamaz bulması, raporun lehine olduğu kişi açısından yargılama adaletini olumsuz yönde etkileyebilecetir (B. No: 2015/18943 § 45-46 ve B. No 2014/18103 § 46-47). Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; uyuşmazlıkta davacının vekâlet görevini yerine getirirken özen görevini yerine getirip getirmediği bunun sonucuna göre haklı nedenlerle azil bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Bu belirleme yapılırken davalının haklı nedenlerle azil bulunduğuna ilişkin dayandığı vakıalar incelenmeli ve bu inceleme de savunmanın genişletilmesi yasağı başlayıncaya kadar dayanılan vakıalarla sınırlı olarak yapılmalıdır. Zira dosyada haklı nedenle azil sebebi olabilecek başka vakıalar bulunsa bile davalı bu vakıalara bir azil sebebi olarak dayanmamışsa mahkemenin bu vakıaları esas alarak haklı nedenle azil bulunduğu sonucuna varabilmesi mümkün olmayacaktır. Vekilin vekâlet görevini özenle yerine getirip getirmediğinin belirlenebilmesi için vekil olarak görev yapılan dosyalarda vekilin işini özenle yerine getirip getirmediği yönünden yapılması gerekirken yapılmayan veya hatalı yapılan işlemlerin neler olduğu konusunda dosyaların kapsamı nedeniyle rapor alınması gerekecek ise de bilirkişi tarafından tespit edilecek bu hususların haklı azil sebebi olup olmayacağını değerlendirmek ise hukukun uygulanmasıyla ilgili olduğu için hâkimin görevi kapsamındadır. Dosyada alınan rapor ve ek rapor ile vekilin görev yaptığı dosyalardaki işlemleri, vakıalar kapsamında tek tek ortaya konulmuştur. Ortaya konulan bu vakıalara göre bütünsel bir değerlendirmeyle hukukun hâkim tarafından uygulanması ve hukuki konularda bilirkişi raporu alma yasağı kapsamında haklı azil bulunup bulunmadığını hâkim değerlendirebilecek durumda olup yeni rapor alınmasına gerek yoktur. Nitekim hâkim tarafından da bu değerlendirme yapılarak haklı azil bulunmadığı kabul edilmiştir. Mahkemece azilin haklı olmadığı yönünde varılan sonucun, süresi içinde dayanılan vakıaların ispatlanma durumuna göre yerinde olup olmadığı da toplanan deliller değerlendirilmek suretiyle temyiz aşamasında da incelenebilecek durumdadır. Zira mahkeme için yeterli olan delil toplama, kanun yolu incelemesi için de yeterli görülmesi gereken bir delil toplama sayılmalıdır. Bu durumda haklı azil bulunup bulunmadığına ilişkin olarak yeniden rapor alınması gerekmediği için direnme uygun bulunarak buna göre işin esası incelenmek üzere dosyanın özel daireye gönderilmesi gerektiği görüşünde olduğumdan bu yönden yeniden rapor alınması gerektiği kabul edilerek özel daire kararı gibi bozma yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
Hukuk Genel Kurulu, 2020/245 E., 2022/950 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
HMK’nın 281. maddesi uyarınca;
Hukuk Genel Kurulu         2020/245 E.  ,  2022/950 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kocaeli Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (HUMK) 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun’la değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili sigortalıya aort anevrizması teşhisi konulduğunu, müvekkilinin bu teşhis sonucu Bypass ameliyatı geçirdiğini, sigorta şirketinin risk gerçekleştiği hâlde, sigorta bedelini tehlikeli hastalıklar statüsünde olmadığı gerekçesi ile ödemediğini ileri sürerek 20.000TL’nin faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının hastalığının sigorta özel şartları gereği teminat altına alınan tehlikeli bir hastalık olarak nitelendirilmediğini, rizikonun teminat kapsamında olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Kocaeli Asliye Ticaret Mahkemesinin 14.03.2016 tarihli ve 2014/462 E., 2016/263 K. sayılı kararı ile; benimsenen bilirkişi raporuna göre, hastalığın tehlikeli hastalık olsa dahi poliçede sayılan hastalıklardan biri olmadığı, sadece bunlara sebep olacak türden bir hastalık olduğu, sigortalının kalp krizi geçirmediği, inme (felç) olmadığı, Kocaeli Devlet Hastanesinden alınan 01.10.2013 tarihli sağlık kurulu raporuna göre daimi maluliyetinin de %58 oranında olduğu anlaşıldığından hastalığın poliçe teminatı kapsamında olmadığı ve davalının sorumluluğunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 22.05.2017 tarihli ve 2016/12382 E., 2017/5769 K. sayılı kararı ile; “…Dava, hayat sigorta poliçesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili, davacı sigortalıya Aort Anevrizması teşhisi konularak Bypass ameliyatı geçirdiğini, riskin gerçekleştiğini ileri sürerek dava açmış, davalı vekili, davacının hastalığının sigorta özel şartları gereği teminat altına alınan tehlikeli bir hastalık olarak nitelendirilmediğini, rizikonun teminat kapsamında olmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur. Somut olayda; taraflar arasındaki uyuşmazlığın temelinin davaya konu rahatsızlığın ve sonucunda yapılan operasyonun teminat kapsamında bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Yargılama sırasında biri ek rapor olmak üzere dört adet heyet raporu alındığı, ilk raporda; disekan Aort Anevrizması + İleri IY saptanan hastanın, hastaneye yattıktan 4 gün sonra ameliyat olduğu, rahatsızlığın, poliçede tehlikeli hastalık olarak belirlenmiş Miyokard Enfarktüsü (Kalp Krizi) ile bir ilgisinin olmadığı, davacının geçirdiği rahatsızlığın miyokard enfarktüsü olarak değerlendirilebilmesi mümkün görülmediği belirtilmiş, ikinci raporda; “Akut Myokartd İnfarktüsü " ve “hastalık sonucu oluşan inme” rahatsızlıkları hakkında açıklama yapılmak suretiyle davacının hastalığının poliçe özel şartına göre Akut Myokard İnfarktüsü ve İnme teminat grubuna dahil olduğundan dava konusu taleplerin sigorta güvencesi altında olduğu, aynı heyetten alınan ek raporun da kök rapor ile aynı mahiyette olduğu, birinci ve ikinci heyet raporları arasındaki çelişki nedeniyle üçüncü bir heyetten rapor alındığı, bu raporda ise; davacı rahatsızlığı olan Aort Anevrizmasının "tehlikeye haiz hastalıklar" statüsünde değerlendirilmesi gerektiği, hastalığın tehlikeli hastalık olduğu anlaşılmakla birlikte, taraflar arasında imzalanan Garantili Yarınlar Hayat Sigortası Sertifikasında belirtilen tehlikeli hastalıklar statüsünde olmadığı belirtilmiş ve bu rapor hükme esas alınmıştır. Az yukarıda belirtildiği üzere, son rapor hükme esas alınmış ise de, anılan raporda ilk iki rapora değinilmediği, karşılaştırılma yapılmadığı, çelişkilerin giderilmesine yönelik açıklamalarda bulunulmadığı, özellikle ikinci raporda hastalığın teminat kapsamında olduğuna yönelik açıklamalara ilişkin görüş beyan edilmediği gözetildiğinde, dosya ve tüm eklerinin Adli Tıp Kurumuna gönderilerek poliçe ile davacı iddia ve davalı tarafın savunması doğrultusunda dava konusu rahatsızlığın teminat kapsamında bulunup bulunmadığının hiçbir duraksamaya yer vermeyecek ve çelişkileri giderecek şekilde tespiti yönünden rapor alınması, ondan sonra varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Kocaeli 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 18.01.2018 tarihli ve 2017/73 E., 2018/18 K. sayılı kararı ile; uyuşmazlığın hastalığın tehlikeli hastalık olup olmadığı değil, poliçe teminatında yer alan hastalıklardan biri olup olmadığı noktasında toplandığı, bozma kararında raporlardaki tıbbî değerlendirmeler göz ardı edilerek Adli Tıp Kurumundan yeni bir rapor alınmasının gerekliliğine işaret edilmiş ise de; alınan raporların hüküm kurmaya elverişli olduğu, birinci ve sonuncu raporun birbirini desteklediği, ikinci raporunda aslında aynı mahiyette olup tehlikeli hastalıklar tanımını genişletildiği, hukukî yorum, tedavi edilmediğinde inme ya da kalp krizine sebep olabileceği gerekçe gösterilerek dolaylı hastalık yorumu yoluyla hastalığın poliçe teminatına dahil edilmesinin sadece yorum farkından dolayı hatalı olduğu, her bir raporun içerik ve gerekçeleri incelendiğinde eksik inceleme bulunmadığı, netice olarak davacının aort anevrizması operasyonunun tehlikeli hastalık olduğu ancak davanın konusu olan poliçede yer alan dört hastalıktan biri olmadığı, tedavi edilemeyen bir aort anevrizmasının inmeye ya da kalp krizine sebep olabileceği gerekçesi ile inme olmadan inme teminatından, kalp krizi geçirmeden miyokart enfarktüsü teminatından faydalanmasına imkan sağlayamayacağı, bilgilendirme formunda davacının imzasının olmamasının her tehlikeli hastalığın poliçe teminatına dahil hastalık sayılmasına sebep olmayacağı, poliçe teminatı kapsamında olmayan hastalık nedeni ile davalı sigorta şirketinin teminat ödemekle yükümlü olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mahkemece benimsenen bilirkişi raporunun alınan diğer raporlar ile çelişki oluşturacak dolayısıyla hükme esas alınacak mahiyette olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre; dosya ve tüm eklerinin Adli Tıp Kurumuna gönderilerek poliçe ile davacı iddia ve davalı tarafın savunması doğrultusunda dava konusu rahatsızlığın teminat kapsamında bulunup bulunmadığının hiçbir duraksamaya yer vermeyecek ve çelişkileri giderecek şekilde tespiti yönünden bilirkişi raporu alınarak sonucuna göre karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili yasal mevzuatın ve ilgili kavramların irdelenmesinde fayda bulunmaktadır. 13. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 266, 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun 3. maddeleri ile Bilirkişilik Yönetmeliği’nin 5. maddesinde hangi hâllerde bilirkişiye başvurulması gerektiği hususu açıkça düzenlenmiştir. Buna göre; mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. Bilirkişi, raporunda çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hukukî nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamayacağı gibi, hâkim de genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvuramaz. HMK’nın 281. maddesi uyarınca; taraflar, bilirkişi raporunun kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilirler. 14. Alınan bilirkişi raporunun taşıması gereken teknik bilgiyi taşımaması, denetime elverişli nitelikte bulunmaması, raporda kendi içinde çelişki oluşturacak şekilde açıklamalara yer verilmiş olması durumunda hükme esas alınamayacağı kuşkusuzdur. Bilirkişi raporlarında görülen eksiklik ya da belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulması görevi de HMK’nın 281/2. maddesine göre mahkemeye aittir. Bu hâlde, hâkimin davayı aydınlatma yükümlülüğü de dikkate alınarak mahkemece, raporu veren bilirkişilerden ek rapor alınabileceği gibi, HMK’nın 281/3. maddesi uyarınca, yeni bir bilirkişi kurulu oluşturulup, tekrar inceleme yaptırılarak rapor da alınabilir. Ancak alınan bilirkişi raporları arasında teknik inceleme açısından çelişki bulunduğu takdirde bu çelişki giderilmeden hüküm kurulamaz. 15. Nitekim, HMK’nın 282. maddesinde de açıkça; “Hâkim, bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir.” hükmüne yer verilmiştir.  Hâkim, bilirkişi raporunda yazılı olan özel ve teknik bilgilerden hareketle, bilirkişinin raporunda varmış olduğu sonucun yanlış olduğa kanısına ulaşacak olursa, bilirkişi raporunun aksine de karar verebilecektir. Bu durumda hâkimin bilirkişi raporunda yer alan görüşten ayrılmasını gerektiren hususları açık, net, denetime elverişli olacak inandırıcı gerekçelerle ortaya koyması gerekmektedir. HMK’nın 282. maddesinde sözü edilen takdir yetkisi sınırsız değildir. Hâkimin takdir yetkisinin kapsamı özel ve teknik bilgiyi gerektiren konularda doğrudan hâkimin kendi yorumuna göre hüküm verebileceği, teknik hususlarda oluşan çelişkiyi doğrudan kendi yorumuna göre çözebileceği anlamına da gelmemektedir. 16. Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasındaki uyuşmazlığın temelini oluşturan davaya konu rahatsızlığın ve sonucunda yapılan operasyonun teminat kapsamında bulunup bulunmadığı noktasında, mahkemece biri ek rapor olmak üzere dört adet bilirkişi kurulu raporu alınmıştır. İlk bilirkişi kurulu raporunda; “disekan Aort Anevrizması + İleri IY” saptanan hastanın, hastaneye yattıktan dört gün sonra ameliyat olduğu, rahatsızlığın poliçede tehlikeli hastalık olarak belirlenmiş Miyokard Enfarktüsü (Kalp Krizi) ile bir ilgisinin olmadığı, davacının geçirdiği rahatsızlığın miyokard enfarktüsü olarak değerlendirilebilmesinin mümkün görülmediği belirtilmiştir. Davacı vekilinin itirazı üzerine alınan ikinci bilirkişi heyeti raporunda; “Akut Myokartd İnfarktüsü " ve “hastalık sonucu oluşan inme” rahatsızlıkları hakkında genel açıklamalar yapılmak suretiyle davacının hastalığının poliçe özel şartına göre Akut Myokard İnfarktüsü ve İnme teminat grubuna dahil olduğundan dava konusu taleplerin sigorta güvencesi altında olduğu görüşüne yer verilmiştir. Aynı bilirkişi heyetinden alınan ek raporda ise; davacının hastalığının poliçe genel şartlarında belirtilen hastalıklardan iki tanesine uyduğu, kök rapor ile aynı mahiyette olduğu belirtilmiştir. Her iki heyet raporu arasındaki açık çelişki nedeniyle üçüncü bir bilirkişi heyetinden rapor alınmış, anılan bilirkişi heyeti raporunda ise; davacının rahatsızlığı olan Aort Anevrizmasının "tehlikeye haiz hastalıklar" statüsünde değerlendirilmesinin gerektiği ancak taraflar arasında imzalanan Garantili Yarınlar Hayat Sigortası Sertifikasında belirtilen tehlikeli hastalıklar statüsünde olmadığı belirtilmiştir. Mahkemece, raporlar arasındaki çelişkiyi gidermeyen ve teknik inceleme bakımından kendi içinde de çelişkili açıklamalara yer verilen son bilirkişi raporu hükme esas alınmıştır. Oysa anılan raporda ilk iki rapora değinilmediği gibi, karşılaştırılma da yapılmadığı, özel bilgiyi ve uzmanlığı gerektiren bu konuda çelişkilerin giderilmesine yönelik teknik açıklamalarda bulunulmamış olup, mahkemece raporlar arasındaki çelişki giderilmeden karar verilmiştir. Bu durumda eksik inceleme ve araştırma ile karar verilemeyeceğinden mahkemece; dosya ve eklerinin Adli Tıp Kurumuna gönderilerek poliçe ile davacı iddia ve davalı tarafın savunması doğrultusunda dava konusu rahatsızlığın teminat kapsamında bulunup bulunmadığının hiçbir duraksamaya yer vermeyecek ve çelişkileri giderecek şekilde tespiti yönünden bilirkişi raporu alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekmektedir. 17. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; mahkemece alınan ilk ve son bilirkişi raporunun birbirini doğruladığı, çelişki bulunduğundan söz edilen ikinci bilirkişi raporu ve ek bilirkişi raporunda ise mevcut hastalığın (aort anevrizmasının ) tedavi edilmediği hâlde poliçedeki hastalıklara sebep olabilecek bir hastalık olduğunun belirtildiği, tüm bilirkişi raporları incelendiğinde teknik hususlarda yapılan açıklamaların birbiri ile uyumlu olduğu gözetildiğinde mahkemece yapılan araştırma ve incelemenin yeterli olduğu, talep poliçe teminatı kapsamı dışında kaldığından direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş, yukarıda açıklanan gerekçelerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 18. O hâlde; mahkemece, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 19. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 15.06.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
15. Hukuk Dairesi, 2018/2642 E., 2018/4205 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
Bilirkişi raporlarına itiraz halinde HMK’nın 281. madde hükümleri dikkatle uygulanmalı ve gerçeğin ortaya çıkması için yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılmasına ilişkin düzenleme nazara alınmalıdır (HMK madde 281/son).
15. Hukuk Dairesi         2018/2642 E.  ,  2018/4205 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi :Ticaret Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davalı-karşı davacı vekili tarafından istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen günde davacı-karşı davalı vekili Avukat ... ile davalı-karşı davacı vekili Avukat ... geldi. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraflar avukatları dinlendikten sonra eksiklik nedeniyle mahalline iade edilen dosya ikmâl edilerek gelmiş olmakla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü: - K A R A R - Asıl ve karşı dava eser sözleşmesinden kaynaklanmış olup, yüklenici tarafından açılan asıl dava yatırım bedeli, işletme giderleri, kâr kaybı, cezai şart ve dekorasyon masraflarının tahsili istemine, iş sahibi tarafından açılan karşı dava ise cezai şart istemine ilişkindir. Mahkemece asıl davanın kısmen kabulüne, karşı davanın reddine dair verilen karar, davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Taraflar arasında 06.08.2007 tarihinde imzalanan “... ve Teknoloji Hizmetlerine İlişkin Gelir Paylaşımı Sözleşmesi” uyuşmazlık konusu değildir. Davacı-karşı davalı yüklenici, davalı-karşı davacı ise iş sahibidir. Asıl davada davacı yüklenici vekili, taraflar arasındaki sözleşme uyarınca davacının üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirdiğini, ancak davalının üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmediğini, davalıya bu nedenle 23.05.2008 tarihli ihtarnamenin gönderildiğini, davalının ise sözleşmede kararlaştırılan sürede altyapının teslim edilmediği ve sözleşmeye aykırı davranıldığı gerekçesiyle davacıya gönderdiği 24.06.2008 tarihli ihtarname ile sözleşmeyi feshettiğini, davalının bu fesih iradesi karşısında davacının da 25.06.2008 tarihli ihtarla sözleşmeyi feshettiğini davalıya bildirdiğini, sözleşmenin imzalandığı tarihten 10 ay gibi kısa bir süre sonra davalının sözleşmenin feshine neden olan ve sözleşmeden beklenen amacın elde edilmesini imkansızlaştıran eylemleri nedeniyle davacının zarara uğradığını belirterek, davacı tarafından sözleşme edimlerinin yerine getirilmesi için tasarlanarak tedarik edilen cihaz, ekipman ve tesisat için yapılan yatırım bedelinin, sözleşmenin fesih anına kadar sözleşme konusu edimlerin ifası için davacı şirketçe sarf olunan işletme bedelinin, sözleşmenin süresi dikkati alındığında sözleşmenin devamı halinde davacının elde etmesi mutlak bulunan çıkar kaybı tutarının, sözleşmenin 7.3. maddesi doğrultusunda doğmuş bulunan cezai şart bedelinin ve sözleşme konusu hizmetin verilebilmesi amacıyla kiralanan ve fakat davalının baskısı sebebiyle tahliye edilmek zorunda kalınan bağımsız bölüme harcanan dekorasyon bedelinin tahsilini talep etmiş, davalı ise davaya cevabında, davacının sözleşmeye aykırı eylemlerinin süreklilik arz etmesi üzerine bununla ilgili teknik rapor hazırlayıp 03.06.2008 tarihli ihtarname ekinde davacıya tebliğ ettirdiğini, davacının sözleşmeye aykırılıkları gidermemesi nedeniyle sözleşmenin haklı nedenle feshedildiğini belirterek asıl davanın reddini savunmuş, karşı davasında ise sözleşmenin 7.3. maddesi uyarınca cezai şart isteminde bulunmuştur. Taraflar arasında eser sözleşmesi ilişkisi kurulduğu uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık feshin haklı olup olmadığı ve davacı yüklenici ile davalı-karşı davacı iş sahibinin alacak kalemlerinin haklı olup olmadığı ve miktarı konusunda toplanmaktadır. Mahkemece yapılan araştırma ve inceleme yeterli olmayıp, alınan bilirkişi raporları da hüküm tesisine elverişli değildir. Şöyle ki; mahkemece hukukçu, mali müşavir ve teknik bilirkişiden oluşan bilirkişi heyetinden alınan 27.10.2010 tarihli ilk raporda, “teknik bilirkişinin inceleme ve değerlendirmelerinin tarafların iddialarıyla ilgili olarak hukuki değerlendirme yapılabilmesine olanaklı olmadığı” diğer bilirkişilerce ifade edilmiş, yine hukukçu, mali müşavir ve teknik bilirkişiden oluşan ikinci bilirkişi heyetinin hukukçu ve mali müşavir üyeleri hangi tarafın sözleşmenin feshine kusuru ile neden olduğunun yapılacak teknik değerlendirme ile belirlenebileceğini belirtmiş, heyet üyesi teknik bilirkişi ise ayrı olarak verdiği raporunda “sözleşmenin gerçekleşmesi kapsamında sözleşmenin haklı teknik tespitler ile feshedilmesine gerek dayanakların olmadığı, bu feshin haksız yapıldığına dair davacının teknik gerekleri yerine getirdiğine ilişkin de bir tespitin olmadığı” sonucuna varmıştır. Mahkemece bilgisayar ve elektronik haberleşme mühendisi ...’dan alınan 27.03.2015 tarihli bilirkişi raporunda ise davacı yüklenicinin sözleşmeden kaynaklanan edimlerini yerine getirdiği, sözleşmenin feshine kusurlu davranışları ile sebebiyet verenin davalı-karşı davacı iş sahibi olduğu sonucuna varılmış, inşaat mühendisi, elektrik-elektronik mühendisi ve hukukçudan oluşturulan son bilirkişi kurulunun 25.08.2015 tarihli raporunda da bir önceki raporu düzenleyen teknik bilirkişinin raporundaki kanaatin paylaşıldığı, sözleşmenin feshine kusuru ile sebebiyet veren tarafın davalı-karşı davacı iş sahibi olduğu belirtilmiş, ilk bilirkişi raporundaki mali müşavir bilirkişinin davacının alacak kalemi ile ilgili hesaplamaları aynen benimsenmiştir. Alınan bu raporlar birbiriyle çelişkili olduğu gibi, uyuşmazlığın miktarı ve niteliği gözetildiğinde sözleşme konusunda uzman yeni bir bilirkişi heyeti oluşturulmadan karar verilmesi de doğru olmamıştır. Uyuşmazlığın çözümünde 6100 sayılı HMK’nın 266 ve devamı maddeleri göz ardı edilmemelidir. Hukuki konularda bilirkişi görüşü alınması HMK’nın 266. maddesinin son cümlesinde yasaklanmıştır. Bilirkişi seçiminde anılan madde hükümleri gözetilmeli, özellikle konunun uzmanı olup olmadığına dikkat edilmelidir. Bilirkişi raporlarına itiraz halinde HMK’nın 281. madde hükümleri dikkatle uygulanmalı ve gerçeğin ortaya çıkması için yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılmasına ilişkin düzenleme nazara alınmalıdır (HMK madde 281/son). Somut olayda, davalı-karşı davacı iş sahibinin düzenlenen raporlara teknik nitelikteki itirazları karşılanmadan ve teknik bilirkişilerin uzmanlığına yönelik itirazları değerlendirilmeden hüküm kurulmuştur. Öte yandan dosya kapsamından ve tarafların karşılıklı ihtarnamelerindeki beyanlarından, taraflar arasındaki ilişkinin fesihle sona erdiği anlaşılmaktadır. Eser sözleşmesi hangi nedenle fesh edilirse edilsin taraflar arasındaki sözleşme ilişkisi sona erecektir. Bu durumda ise yüklenicinin yaptığı iş bedelinin hesaplanmasında sözleşmenin feshi nedeniyle hangi tarafın kusurlu olduğunun önemi yoktur (15. Hukuk Dairesinin 16.06.2015 gün ve 518-3395 sayılı kararı). Ayrıca sözleşmenin 8. maddesinde, sözleşmeden doğabilecek ihtilaflarda davacı ve davalının defter ve kayıtları ile mikrofilm, mikrofiş ve bilgisayar kayıtlarının HUMK’nın 287. maddesi hükmünce münhasır delil sayılacağı kabul edilmiştir. Bu hüküm delil sözleşmesi niteliğinde olduğundan tarafları bağlar. Yine davacının alacak kalemleri arasında yer alan kâr kaybı yönünden de mahkemece yapılan araştırma ve inceleme yetersiz olup, sözleşme ve dava tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 325. maddesi hükmü gözetilmemiştir. Borçlar Kanunu’ndaki kesinti yöntemi hizmet sözleşmelerine ilişkin olmasına rağmen, diğer sözleşmelerin karşı tarafça haksız feshedildiği hallerde kâr kaybı zararına uğrayan tarafın isteyebileceği, zararın saptanmasında kıyasen Borçlar Kanunu’ndaki kesinti yönteminin uygulanması gerektiği kabul edilmiştir. Kesinti yöntemine göre; yüklenicinin işi tamamlayamaması nedeniyle yapmaktan kurtulduğu giderler (malzeme ve işçilik giderlerinden yaptığı tasarruf) ile başka bir iş yaparak kazandığı veya kazanmaktan bilerek kaçındığı yararlar, sözleşme bedelinden düşülmek suretiyle yüklenicinin olumlu zararı kapsamındaki kâr kaybı bulunmalıdır (Dairemizin 11.04.2007 gün ve 4955-2372 sayılı, 09.05.2012 gün ve 7521-3029 sayılı kararları). Diğer taraftan yüklenici tarafından asıl davada ve iş sahibi tarafından da karşı davada sözleşmenin 7.3 maddesine dayalı olarak cezai şart isteminde bulunulmuştur. Cezai şart, sözleşme hükümlerine aykırı davranılması halinde, aykırı davranan tarafın, ana sözleşmede yer alan bir ceza hükmü veya bağımsız bir ceza sözleşmesiyle diğer tarafa ödemeyi üstlendiği fer’i nitelikte bir edim borcudur. Sözleşmede kararlaştırılan cezai şartın istenebilmesi için borçlunun kusurlu bulunması gerekir. Sözleşmeye aykırı davranan borçlu, sözleşme serbestliği çerçevesinde düzenlenen cezadan sorumlu olur. Ancak alacaklı tarafın da kusurlu bulunmaması zorunludur. Yani lehine ceza öngörülen yararına cezaya hükmedilebilmesi için kusurlu bulunmaması genel hukuk prensiplerindendir. Bu nedenle eldeki davada tarafların kusur durumu irdelenmelidir. Sözleşmenin, her iki tarafın ortak kusuru ile sona erdiği durumda taraflar birbirlerinden cezai şart isteyemez. O halde mahkemece yapılacak iş; HMK’nın 281/3 maddesi uyarınca yeniden seçilecek konusunda uzman bilirkişi kurulundan sözleşme hükümleri, tarafların ihtarnameleri ve sundukları diğer deliller değerlendirilerek fesihte hangi tarafın kusurlu olduğu ya da her iki tarafın da kusuru bulunup bulunmadığı konusu ile asıl davadaki alacak kalemleri ve karşı davadaki alacak kalemi yönünden az yukarıda açıklanan hukuki ilkeler de dikkate alınarak rapor alınmasından, alınacak bu rapora itirazların değerlendirilerek gerektiğinde ek rapor alınıp önceki raporlarla oluşacak çelişkilerin giderilmesinden ve asıl davadaki istek kalemleri ile karşı davadaki istek kalemi yönünden oluşacak sonuç çerçevesinde hüküm kurulmasından ibarettir. Eksik inceleme ve hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davalı-karşı davacı yararına BOZULMASINA, 1.630,00 TL duruşma vekâlet ücretinin davacı-karşı davalıdan alınarak Yargıtay'daki duruşmada vekille temsil olunan davalı-karşı davacıya verilmesine, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalı-karşı davacıya geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 01.11.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2023/3393 E., 2024/2400 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 281/1. maddesi,
3. Hukuk Dairesi         2023/3393 E.  ,  2024/2400 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2018/149 E., 2022/697 K. Taraflar arasındaki birleştirilerek görülen tazminat davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, Mahkemece bozmaya uyularak asıl ve birleşen davaların ayrı ayrı reddine karar verilmiştir. Mahkeme kararı asıl ve birleşen dosyalarda davacılar vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA 1. Asıl davada davacı vekili; davalı ... ürettiği aynı cins karpuz fidelerini, davalı ...’tan satın alıp tekniğine uygun olarak yetiştirdiği halde bakteriyel hastalık nedeniyle ürünün zarar gördüğünü, 28.07.2009 tarihinde tespit yaptırdığını ileri sürerek; 45.150,00 TL tazminatın üretici ve satıcıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. 2. Birleşen Mahkemenin 2010/56 E. sayılı dosyasında davacı vekili; davalı ... ürettiği aynı cins karpuz fidelerini davalı Kadirli Tarım Kredi Kooperatifinden 30.03.2009 tarihli fatura ile satın alıp tekniğine uygun olarak yetiştirdiği halde, bakteriyel hastalık nedeniyle ürünün zarar gördüğünü, 15.07.2009 tarihinde tespit yaptırdığını ileri sürerek; 128.000,00 TL tazminatın tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. 3. Birleşen Mahkemenin 2010/67 E. sayılı dosyasında davacı vekili; 14.07.2009 tarihli fatura ile, davalı ... ürettiği aynı cins karpuz fidelerini davalı ...'tan satın alıp tekniğine uygun olarak yetiştirdiği halde bakteriyel hastalık nedeniyle ürünün zarar gördüğünü, 27.07.2009 tarihinde tespit yaptırdığını ileri sürerek; 22.000,00 TL tazminatın üretici ve satıcıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. 4. Birleşen Mahkemenin 2010/78 E. sayılı dosyasında davacı vekili; 20.08.2009 tarihli fatura ile davalı ...’tan, 31.08.2009-11.07.2009 tarihli faturalarla ise davalı ... Ziraat Limited Şirketinden, davalı ... ürettiği Crimsan Tide F 1 cinsi Karpuz Fidelerini satın aldığını, tekniğine uygun olarak yetiştirdiği halde, meyvelerin üzerinde zamk şeklinde akıntılar oluşup meyveleri çürüttüğünü, 28.07.2009 tarihinde tespit yaptırdığını, bakteriyel bir hastalık olan meyve yanığı hastalığının tesbit edildiğini ileri sürerek; 86.114,00 TL maddi, 20.000,00 TL manevi tazminatın satıcı ve üretici firmalardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1.Asıl ve birleşen dosyalarda davalı ... Fide şirketi vekili; yaptırılan delil tespitinin tek yanlı olduğunu, kendilerine tebligat yapılmadığını, davaya konu karpuz yanıklığı veya bakteriyal meyva lekesi hastalığının fide ile ilgisinin olmadığını, doğrudan tohum hastalığı olduğunu, kimden ne suretle alınan bir tohumun ne şekilde ekilip ürün yetiştirildiğinin belirsiz olduğunu, hastalığın tarlaya naklindeki yapay ve doğal sebeplerin müvekkili ile ilgisinin olmadığını, hastalığın doğal sebeplerden meydana gelebileceğini, zarar tazmin rakamlarının gerçek dışı olduğunu, fatura ve içeriğine süresinde itiraz edilmediğini savunarak, davanın reddini istemiştir. 2. Birleşen 2010/56 E. sayılı dosyada davalı Kadirli Tarım Kredi Kooperatifi vekili; açılan davayı kabul etmediklerini, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. 3. Birleşen 2010/78 E. Sayılı dosyada davalı Közig Ziraat.. Ltd. Şti vekili; davaya karşı yazılı veya sözlü beyanda bulunmamıştır. 4. Asıl ve birleşen 2010/67 E. ve 2010/78 E. sayılı dosyalarda davalı ...; cevap dilekçesi sunmamıştır. III. MAHKEME KARARI Mahkemece verilen 06.01.2012 tarihli ve 2009/352 E. 2011/658 K. sayılı kararıyla; davacıların asıl ve birleşen davalarda süresinde ayıp ihbarında bulunulmadığı gerekçesiyle, asıl ve birleşen davaların ayrı ayrı reddine karar verilmiştir. IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Birinci Bozma Kararı 1. Mahkeme kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davacılar vekilleri temyiz isteminde bulunmuşlardır. 2. Yargıtay (Kapatılan) 13 ncü Hukuk Dairesinin 31.01.2013 tarihli ve 2013/1592 E., 2013/1980 K. sayılı ilamıyla; Mahkemece tarafların sorumluluklarının ve süresinde dava açılıp açılmadığı hususlarının 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu (5553 sayılı Kanun) hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği, bu değerlendirme yapılırken davacıların alıcı olarak iğfal edildiklerini iddia ederek delil olarak gösterdikleri ceza davası dosyası ile özellikle davalıların 03.03.2011 tarihli celsede beyan ettikleri “2009 yılındaki yurt içinde satılan tohumların ayıplı olduğu yurt dışındaki üretici firma tarafından bildirildiği halde, İstanbul Bayii tarafından sahte uygunluk raporu alınarak satışa sunulduğu iddiası ile ceza davası açıldığı Adana 15. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/425 Esas sayılı davasında yargılandıkları, bir kısım davacıların müdahil olduğu” şeklindeki beyanları da gözetildiğinde eldeki davaların süresinde açıldığının anlaşıldığı, mahkemece taraf delilleri toplanıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm tesisinin hatalı olduğu gerekçesiyle, karar bozulmuştur. B. İkinci Bozma Kararı 1. Bozmaya uyan Mahkemece verilen 05.02.2015 tarihli ve 2013/479 E., 2015/143K. sayılı kararıyla; davacıların davalı ... Fide A.Ş. tarafından üretilen ve diğer davalılardan satın alarak ektikleri ve bilirkişi heyeti raporunda da belirtildiği gibi fidelerin zamanına ve tekniğine uygun olarak dikiminin yapıldığı,dikimi yapılan karpuz fidelerine tespit tarihine kadar uygulanması gereken tüm teknik işlemlerin (sulama gübreleme yabancı ot mücadelesi vs.) zamanında yapıldığı,buna rağmen hasat olgunluğuna kadar gelmiş olan meyvelerde karpuz meyve yanığı hastalığının tespit edildiği ve bu hastalığın tohumdan kaynaklı olduğu üreten ve satan konumundaki davalıların kusurlu oldukları ,bu haliyle 5553 sayılı Tohumculuk Kanununun 11 nci maddesinde de belirtildiği gibi zarara neden olan kusurlu tohumluğu üreten, satan, dağıtan, ithal eden veya başka şekilde piyasaya süren gerçek veya tüzel kişilerin meydana gelen zararı müteselsilen tazmin etmekle yükümlü oldukları,davacıların fidenin ekimi ve yetiştirilmesi sürecinde yapılması gereken bakım vs. yaptıkları, tohumdan kaynaklı sebeple meyvelerin hastalıklı olması nedeniyle tek tek hesaplanan miktarda ayrı ayrı zararları bulunduğu, 21.07.2014 tarihli bilirkişi raporunda da bu zarar miktarlarının belirlendiği, birleşen dosya olan 2010/78 E. sayılı dosyada manevi tazminat koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle, asıl dosyada davanın kabulü ile 45.150,00 TL'nin dava tarihi olan 07.10.2009 tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte davalılardan müşterek ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, birleşen 2010/56 Esas sayılı dosyada davanın kabulü ile 128.000,00 TL'nin davalı Kadirli Tarım Kredi Koop. yönünden 11.01.2010 tarihinden itibaren işleyecek; davalı ... Fide A.Ş. yönünden 10.01.2010 tarihinden itibaren işleyecek T.C Merkez Bankasının avanslar için uyguladığı en yüksek temerrüt faizi ile birlikte davalılardan müşterek ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, birleşen 2010/67 E. sayılı dosyada davanın kabulü ile 22.000,00 TL'nin davalı ... yönünden 02.02.2010 tarihinden itibaren işleyecek; davalı ... Fide A.Ş. yönünden 14.02.2010 tarihinden itibaren işleyecek T.C Merkez Bankasının avanslar için uyguladığı en yüksek temerüt faizi ile birlikte davalılardan müşterek ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, birleşen 2010/78 E. sayılı dosyada davanın kısmen kabulü ile 86.114,00 TL'nin dava tarihi olan 18.01.2010 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalılardan müşterek ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine, davacının manevi tazminat talebinin reddine karar verilmiş; karara karşı, süresi içinde davalılar temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay (Kapatılan) 13 ncü Hukuk Dairesinin 13.06.2016 tarihli ve 2015/20227 E., 2016/14863 K. sayılı ilamıyla; Mahkemece davalı ... Fide şirketinin bilirkişi raporuna itiraz dilekçesinde ileri sürdüğü itirazları kapsamında ek bilirkişi raporu alınmak suretiyle gerekli inceleme ve değerlendirme yapılarak sonucuna uygun karar verilmesi gerekirken eksik incelemeye dayalı olarak hüküm tesisinin hatalı olduğu, bozma nedenine göre davalıların diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmediği gerekçesiyle, karar bozulmuştur. C. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemenin ilam başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; bozma sonrası yapılan yargılamada Yargıtay ilamına uygun şekilde Kadirli ilçesine en yakın üniversite olan Çukurova Üniversitesi'nin Ziraat Fakültesine mensup 3 kişilik akademik kariyere sahip bilirkişi kurulundan rapor alındığı, alınan bilirkişi kurul raporunun dosya kapsamına uygun, gerekçeli ve denetime elverişli olup davalı şirketin davacıya sattığı crimson tide çeşidi karpuz tohumlarının "Karpuz Bakteriyel Meyve Lekesi" hastalığına neden olan acidovorax citrulli bakterisi içermediğinin İstanbul Zirai Karantina Müdürlüğü laboratuvarında yapılan testlerle belgelediği, buna karşın karpuz anacı olarak kullanılan kabakların bu bakteriyle bulaşık olmadığına ilişkin dosyada belge bulunmadığı, bakterinin fide dışında bir çok yolla bulaşabileceği, davacının 2009 yılında üretim yaptığı alanlarda meydana gelen karpuz bakteriyel meyve yanığı hastalığına davalının sattığı fidelerin neden olduğunu ispatlayamadığı gerekçesiyle, asıl ve birleşen davaların ayrı ayrı reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuran Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen dosyalarda davacılar vekilleri temyiz isteminde bulunmuşlardır. B. Temyiz Sebepleri Asıl ve birleşen dosya davacılar vekilleri ayrı ayrı sundukları temyiz dilekçelerinde; emsal dosyalar ve kararların dikkate alınmadığını, emsal dosyalarda karpuzların hasat zamanına yakın bir zamanda karpuz meyve yanığı hastalığına yakalandığının tespit edildiğini, davacıların satın aldıkları ve dava konusu taşınmazlarına ektikleri karpuz fidelerinin ayıplı olduğunu, dinlenen tanık beyanları, tespit dosyalarında alınan raporlar, Adana Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsünün 10.08.2009 tarihli raporu nazara alındığında hastalığın ayıplı fidelerden kaynaklandığının ispat edildiğini, davalıların davacıların zararlarından sorumlu olduklarını, bozma sonrası alınan raporun hatalı olduğunu, alınan raporda emsal kararlar ve raporların incelenmediğini ileri sürerek; asıl ve birleşen davalarda verilen ret kararlarının bozulmasını istemişlerdir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, davalı ... Fide...A.Ş. tarafından üretilerek diğer davalılar aracılığıyla asıl ve birleşen davacı çiftçilere satışı yapılan karpuz fidelerinin ayıplı üretilmesi iddiasıyla, yetişen ürünlerde oluşan Karpuz Meyve hastalığı nedeniyle doğan zararın tazmini istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1.5553 sayılı Tohumculuk Kanunu'nun 2. maddesi , 2. 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu'nun 11. maddesi 3.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 266. maddesi, 4. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 281/1. maddesi, 5. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 281/2. maddesi. 3. Değerlendirme 1. Asıl ve birleşen dosyalar incelendiğinde, mahkemece dosyaya kazandırılan bilirkişi raporunda asıl ve birleşen dosya davacılarının tarlasına karpuz meyve hastalığının davalılar tarafından davacılara satılan fideler aracılığıyla bulaştığının tespit edilemediği belirtilmiş ise de yine dosyada bulunan Adana Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü tarafından hazırlanan raporlarda, kendilerine teslim edilen karpuzlarda meyve yanığı hastalığının bulunduğu, davacıların da faaliyet gösterdiği karpuz üretim bölgesinde sadece davalılar tarafından davacıya satılan "crimson tide" cinsi fidelerde bu hastalığın tespit edildiğinin bildirildiği anlaşılmaktadır. Yine asıl ve birleşen dosya davacılar vekilleri tarafından dosyaya, benzer konuda açılmış davalarda ilgili Mahkemelerce temin edilen ve hükme esas alınan, eldeki davada alınan bilirkişi raporu ile de çelişkili olduğu anlaşılan bilirkişi raporları sunulmuş olup, Mahkemece bu bilirkişi raporları ile Adana Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü tarafından hazırlanan raporlara ilişkin bir inceleme ve değerlendirme yapılmamıştır. O halde Mahkemece, asıl ve birleşen dosyalar yönünden Adana Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü tarafından hazırlanan raporlar ile emsal nitelikteki dava dosyalarında yer alan bilirkişi raporları üzerinden inceleme ve değerlendirme yapılarak asıl ve birleşen dosya davacılarının itirazları karşılanmak suretiyle, ayrıntılı, açıklayıcı, Yargıtay denetimine uygun ve hüküm kurmaya elverişli rapor alınarak sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeple, 1. Temyiz olunan Mahkeme kararının 1086 sayılı HUMK'nın 428. maddesi gereğince asıl ve birleşen dosya davacıları yararına BOZULMASINA, 2. 6100 sayılı kanunun Geçici 3 üncü maddesi atfıyla 1086 sayılı HUMK'nın 440. maddesi gereğince karar düzeltme yolu açık olmak üzere, Peşin alınan temyiz harçlarının istek halinde temyiz edenlere iadesine,19.09.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

Bir cinayet davasında mahkemece atanan bilirkişi, hazırladığı raporu mahkemeye sunmuştur. Sanık müdafii, raporun teknik açıdan yetersiz olduğunu ve bilimsel verilere dayanmadığını ileri sürerek rapora itiraz etmiş ve yeni bir bilirkişi atanmasını talep etmiştir. Bilirkişi raporuna itiraz ve yeni rapor alınması süreci ile ilgili aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

A) Bilirkişi raporuna sadece Cumhuriyet savcısı itiraz edebilir.
B) Mahkeme, raporu yetersiz gördüğü takdirde aynı veya yeni bilirkişilerden ek rapor isteyebilir.
C) Sanık müdafii, raporun bir örneğini ancak harç ödemek kaydıyla alabilir.
D) Bilirkişi raporu mahkemeyi mutlak olarak bağlar; raporun aksine karar verilemez.
E) Yeni bilirkişi atanması talebi, davanın her aşamasında hiçbir gerekçe gösterilmeksizin kabul edilmek zorundadır.

Bu maddeyle ilgili 3 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol