6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 30

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 30. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 30- (1) Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür. Hâkimin davayı aydınlatma ödevi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

180 karar eşleşti
21. Hukuk Dairesi, 2016/6577 E., 2016/6741 K.
yüksek eşleşmeŞerhte bu maddenin altında basılmış

Bu kararın tam metni kütüphanemizde yok; şerhte künyesiyle anılıyor.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2023/287 E., 2024/474 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 30 uncu maddesinde usul ekonomisi ilkesi yargılamaya hakim olan ilkeler içinde sayılmış hâkime yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamayı bir yükümlülük olarak yüklemiştir.
Hukuk Genel Kurulu         2023/287 E.  ,  2024/474 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi SAYISI : 2022/51 E., 2022/80 K. KARAR : Davanın kabulüne ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 24.11.2021 tarihli ve2021/2325 Esas, 2021/14810 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalılar vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalılar vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili; müvekkillerinin murisi ...'ın 15.04.1996-20.08.2006 tarihleri arasında davalı şirkette çalıştığını, 18.02.2007 tarihinde vefat ettiğini, davalı işyerinde 2002 yılına kadar ham madde olarak asbest kullanıldığını, 2002 yılında asbestin kanserojen madde ihtiva etmesi nedeniyle yasaklanmasından sonra başka plastik maddelerle çalışılmaya devam edildiğini, müteveffanın kanserojen maddelerle temas hâlinde olması nedeniyle mezotelyoma (akciğer zarı kanseri) hastalığına yakalandığını, 2006 yılında dört kez ameliyat olduğunu, murisin yakalandığı hastalığın nedeninin asbest olduğunu, davalı işverenin koruyucu önlem almayarak davacılar murisinin meslek hastalığına yakalanmasına ve 18.02.2007 tarihinde ölümüne sebep olduğunu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığınca düzenlenen raporda müteveffa ...'ın hastalığının işyerindeki çalışma şartlarından kaynaklanan meslek hastalığı olabileceğinin tespit edildiğini, bu nedenlerle davacıların murisinin maluliyetine ve vefatına meslek hastalığının neden olduğunun tespitine verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı Polser Kompozit Ürünleri San. ve Tic. A.Ş. vekili; davacıların murisinde meslek hastalığı olduğu ve bu yüzden vefat ettiğine dair Kurum raporu bulunmadığını, meslek hastalığı ile ilgili tespitin Sosyal Güvenlik Kurumu Meslek Hastalıkları Hastanesince usulüne uygun sağlık kurulu raporu ile tespit edilmesi gerektiğini, bu yönde sağlık kurulu raporu ve Yüksek Sağlık Kurulu kararı mevcut olmadığını, müvekkili şirketin plastik malzemeden çatı cephe kaplaması ürettiğini, asbest içeren ham madde kullanılmadığını, müteveffanın 15.08.1996 tarihinde işe başladığını, CTP levha üretim bölümünde sonra da film sarma işinde çalıştığını, müvekkili şirkette çalışanların sağlık ve güvenliği için her türlü tedbirin alındığını, müteveffanın hastalığının meslek hastalığı olmayıp çevresel olduğunu, dosyadaki raporların usulüne uygun düzenlenmiş sağlık raporu niteliğinde olmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. 2. Davalı ... (SGK/Kurum) vekili; maruz kalındığı iddia edilen meslek hastalığı ile ilgili hak sahipleri tarafından müvekkili Kuruma herhangi bir başvuru yapılmadığını ancak dava dilekçesi ihbar kabul edilerek tahkikat başlatıldığını, meslek hastalığı olarak kabul edilip edilmeyeceğinin müfettiş tahkikatı ile belli olacağını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 09.07.2020 tarihli ve 2007/634 Esas, 2020/134 Karar sayılı kararı ile; İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesi İş Sağlığı (Halk Sağlığı) uzmanı tarafından ...'ın ölümüne yol açan olayın meslek hastalığı olduğu ve 28.07.2006 tarihinden vefat tarihine kadar meslekte kazanma güç kaybı oranının %100 olarak kabul edilmesi yönünde değerlendirme yapıldığı, İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesinin yazısı ile de murisin ölümüne yol açan olayın meslek hastalığı olduğu ve meslekte kazanma gücü kaybı oranının %100 olarak kabul edilmesi gerektiğinin bildirildiği; ancak Konak Sosyal Güvenlik Merkezinin 05.04.2018 tarihli yazısında İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesince kişinin vefatı sebebiyle 2011/49 sayılı genelgeye uygun sağlık kurulu raporu düzenlenemediğinden Kurum tarafından meslek hastalığı tahkikatının sonuçlandırılamadığının belirtildiği, Yüksek Sağlık Kurulu tarafından Kurum Sağlık Kurulunca rapor alınıp buna itiraz edilmesi hâlinde değerlendirme yapılabileceği belirtilerek karar verilmediği, dosyanın gönderildiği Adli Tıp 1. ve 3. İhtisas Kurulu raporlarında hastalığın meslek hastalığı olduğu, ölümün bu hastalıktan kaynaklandığı, meslek hastalığına yakalanma tarihinin 22.09.2006 olduğu ve müteveffanın vefat tarihine kadar meslekte kazanma güç kaybı oranının ise %100 olduğunun tespit edildiği, öte yandan davacılar meslek hastalığının tespiti için Kuruma başvurmadan davayı açtıklarından vekâlet ücreti ve yargılama giderlerinden Kurumun sorumlu tutulmaması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne, davacılar murisi ...'ın 22.09.2006 tarihinde yakalandığı mezotelyoma hastalığının meslek hastalığı olduğu ve bu tarihten vefat ettiği 18.02.2007 tarihine kadar meslek hastalığına bağlı meslekte kazanma güç kaybı oranının %100 olduğunun ve ölümün meslek hastalığından kaynaklandığının tespitine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 23.11.2020 tarihli ve 2020/1449 Esas, 2020/1652 Karar sayılı kararı ile; Kocatepe Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezinin 18.11.2015 tarihli ve 021348 sayılı kararında meslek hastalığı tespiti yönünden kararın yürürlükteki mevzuat uyarınca İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesi tarafından verilmesi gerektiği belirtilerek dosyanın 07.12.2015 tarihli yazı ile İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesine gönderildiği, İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesi tarafından ...'ın ölümüne yol açan olayın meslek hastalığı olduğu ve 28.07.2006 tarihinden vefat tarihine kadar meslekte kazanma güç kaybı oranının %100 olarak kabul edilmesi gerektiğinin bildirildiği, Yüksek Sağlık Kurulu tarafından Kurum Sağlık Kurulunca rapor düzenlenip buna itiraz edilmesi hâlinde değerlendirme yapılabileceği belirtilerek karar verilmediği, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulunun 02.03.2020 tarihli ve 3900 karar numaralı mütalaasında sigortalıya 22.09.2006 tarihinde malign mezotelyoma (meslek hastalığı) tanısı konduğu, kişinin vefat ettiği tarih olan 18.02.2007 tarihine kadar tetkik ve tedavilerinin devam ettiği, bu süre zarfında meslekte kazanma gücü kaybı oranının %100 olarak kabulü gerektiğinin tespit edildiği, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun 16.09.2019 tarihli ve 4409 karar numaralı mütalaasında sigortalının ölümünün meslek hastalığı (mezotelyoma) ve gelişen komplikasyonları sonucu meydana gelmiş olduğunun belirtildiği, tanık beyanlarına göre işyerinde tozlu bir ortamın bulunduğu, işyerinde asbest kullanıldığının söylendiği ve işveren tarafından sigortalının işe girdiği tarih itibariyle hastalığın bulunduğuna dair herhangi bir sağlık raporunun ibraz edilemediği, Kurum Sağlık Kurulunun Yüksek Sağlık Kurulunun rapor düzenlemekten çekinmesi, İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesinin raporları ve Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurullarının sigortalıda meslek hastalığı bulunduğuna dair kararları da dikkate alındığında ilk derece mahkemesi kararında herhangi bir hata bulunmadığı gerekçesiyle istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "...Eldeki dosya kapsamından; Kocatepe Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezinin 18/11/2015 tarih, 021348 sayılı kararında, "Kurulumuz, 5510 sayılı kanunun yürürlüğe girdiği 01/10/2008 tarihinden sonra meslek hastalığı yönünden müracaat eden sigortalılar hakkında tekemmül ettirilmiş dosyaları inceleyerek karara bağlamaktadır. Müteveffa sigortalı 01/10/2008 tarihinden önce, 'mezotelyoma' hastalığının meslek hastalığı olarak kabul edilmesi ve sürekli iş göremezlik derecesinin belirlenmesini talep ederek maddi manevi tazminat davası açtığı dikkate alınrak, Marmara ve Ege bölgelerindeki sigortalılar hakkında meslek hastalığı tespiti yönünden kararın, yürürlükteki mevzuat uyarınca İstanbul Meslek hastalıkları Hastanesi tarafından verilmesi gerektiğinin belirtildiği, İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesi'nin farklı tarihli hekim görüşü mahiyetindeki belgelerde: ...'ın ölümüne yol açan olayın meslek hastalığı olduğu ve 28.07.2006 tarihinden vefat tarihine kadar meslekte kazanma güç oranının %100 olarak kabul edilmesi gerektiğinin bildirildiği, dosyanın bu defa Yüksek Sağlık Kurulu’na gönderilmesi üzerine, cevabi yazıda; SGK Kurum Sağlık Kurulunca rapor alınıp buna itiraz edilmesi halinde YSK ' ca değerlendirme yapılabileceği bilgisinin verildiği, meslek hastalığı yönünden tahkikat yürüten Konak SGM'nin 05.04.2018 tarihli yazı cevabında; 2011/49 Sayılı genelgeye uygun sağlık kurulu raporu düzenlenmediği, ayrıca kişinin vefatı sebebiyle bu haliyle hak sahiplerine gelir bağlama işlemlerinin yürütüldüğü, ilgilinin geçirdiği hastalığın meslek hastalığı olup olmadığı, buna bağlı ise anlaşıldığı tarihin, sürekli iş göremezlik durumuna girdiği tarihin net olarak yazılarak düzenlenecek sağlık kurul kararı sonucu işlem yapılabileceği bilgisinin verildiği, daha sonra dosyanın meslek hastalığı tespiti yönünden Adli Tıp Birinci İhtisas Kuruluna ve Adli Tıp Üçüncü İhtisas Kuruluna gönderildiği; mahkemece, ilgili yasa hükümleri gereği prosedüre uygun raporlar alınmaksızın eksik araştırma ve inceleme sonucu karar verildiği anlaşılmaktadır. Davanın yasal dayanaklarından olan 506 sayılı Yasa’nın 18. Maddesi: “Meslek hastalığı halinde, bu Kanunda yazılı yardımlardan yararlanmak için, sigortalının çalıştığı işte veya işyerinde meslek hastalığına tutulduğunun ilgili Sosyal Sigortalar Kurumu meslek hastalıkları hastanesince düzenlenecek usulüne uygun sağlık kurulu raporu ve dayanağı tıbbi belgelerle tespit edilmesi gereklidir. Meslek hastalığı; sigortalı olarak çalıştığı ve böyle bir hastalığa sebep olacak işten veya işyerinden ayrıldıktan sonra meydana çıkmış ise sigortalının bu Kanunla sağlanan yardımlardan yararlanabilmesi için; eski işinden veya işyerinden fiilen ayrılmasiyle ile hastalığın meydana çıkması arasında bu hastalık için; yönetmelikte belirtilen süreden daha uzun bir zamanın geçmemiş olması gerekir. Ancak, meslek hastalığının klinik ve laboratuar bulgularıyla kesinleştiği ve meslek hastalığına yol açan etkenin, işyeri incelemesi ile kanıtlandığı hallerde, yükümlülük süresi aşılmış olsa bile, söz konusu hastalık, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunun onayı ile meslek hastalığı sayılabilir.” hükmünü amirdir. Yine anılan Yasa'nın 53/2. maddesine göre, meslek hastalığı sonucu, meslekte kazanma gücü azalma oranının tespiti Kurumun meslek hastalıkları hastanelerince yapılır. Sürekli iş göremezlik ve malullük halinin belirlenmesinde izlenecek yol; 506 sayılı Kanunun 109. maddesi ile 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanunun “Sağlık Raporlarının Usul ve Esasları”na dair 95. maddesinde hükme bağlanmıştır. Buna göre, kurum sağlık tesisleri tarafından raporlara dayanılarak verilen kararlara karşı ilgililerin S.S. Yüksek Sağlık Kuruluna itiraz hakları mevcuttur. Söz konusu kurulun raporlarının Kurumu bağlayacağı diğer ilgililer yönünden bağlayıcı olmayıp, Adli Tıp Başkanlığı veya Tıp Fakültelerinin ilgili ana bilim dalı konseylerinden Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğü çerçevesinde inceleme ve araştırma yapılmasını isteyebilecekleri 28.06.1976 tarih ve 6/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararının gereğidir. Öte yandan; Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu raporu ile Adli Tıp Kurumu İhtisas Dairesi raporu arasında çelişki ortaya çıkması durumunda, çelişkinin Adli Tıp Kanunu'nun 15. maddesi gereği Adli Tıp Üst Kurullarınca giderilmesi gereklidir. Çelişkinin Yüksek Sağlık Kurulu ile Tıp Fakültelerinin ilgili ana bilim dalından alınan sağlık kurulu arasında çıkması halinde de, amacın uyuşmazlığı en geniş katılımlı bir kurul kararı ile sona erdirmek, yeni çelişkilerin ortaya çıkıp uyuşmazlığı çözümsüzlüğe itmeyi engellemek olduğu dikkate alındığında, ilgili Adli Tıp Üst Kuruluna başvurulmalı ve alınacak raporla uyuşmazlık sona erdirilmelidir. Mahkemece, yukarıdaki maddi ve hukuki olgular dikkate alınarak açıklanan mevzuat hükümleri çerçevesinde prosedür işletilmeksizin, eksik araştırma ve incelemeye dayalı olarak yazılı şekilde hüküm kurulması, usûl ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O hâlde, davalılar vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır..." gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesinden sigortalının vefat etmesi nedeniyle mevzuatın aradığı anlamda rapor temin edilemediği, bu nedenle Kurum Sağlık Kurulu ve Yüksek Sağlık Kurulunca da konuyla ilgili karar verilmediği, prosedürün işletilmesine Kurumun engel olduğu, Kanun’da öngörülen prosedürün işletilmesinin mümkün olması hâlinde dahi yine hastalığın meslek hastalığı olup olmadığı ve ölümün meslek hastalığından kaynaklanıp kaynaklanmadığının Adli Tıp Kurumunun ilgili kurulu ve itiraz hâlinde de üst kuruldan rapor alınarak belirlenmesi gerekeceği, bağlayıcılığı olan Adli Tıp Kurumu raporunun da dosyada mevcut olduğu, dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderilmesinin Kurum yetkili kurullarınca karar verilmemesinden kaynaklanan zorunluluk olduğu, kişinin ölümü üzerine yasanın öngördüğü prosedürün işletilme imkânının bulunamadığı, prosedür işletilse bile yine Adli Tıp Kurumunca inceleme yapılması gerekeceğinden bozma ilâmında belirtilen prosedürün işletilmesinin yargılamanın uzamasına ve gereksiz gider yapılmasına da neden olacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Direnme kararına karşı süresi içinde davalılar vekilleri tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1.Davalı şirket vekili; müvekkiline ait işyerinde asbest kullanılmadığı gibi kullanıldığına dair tek bir delil bulunmadığını, 16.03.1999 tarihinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Merkezi tarafından yapılan araştırma ve inceleme raporunda asbest kullanıldığına dair tespitin yer almadığı, 28.02.2007 tarihli İş Teftiş Kurulu raporunda da asbest kullanılıp kullanılmadığının tespit edilemediğine yönelik rapor düzenlendiğini, aynı şekilde 17.03.2011 tarihli Kurum teftiş raporunda da asbeste maruz kaldığına dair tespit yapılamadığının belirtildiği, ...’ın hastalığının meslek hastalığı değil doğup büyüdüğü Hekimhan çevresine ait asbestten kaynaklı olduğunu, 35 yıldır işyerinde çalışan hiç kimsede mezotelyoma hastalığına rastlanmadığını, meslek hastalığının tespiti yönünden sağlık kurulu raporu alınmadığını, işyerinde asbest kullanıldığına dair araştırma yapılmaksızın tek hekim raporuna itibar edilmesinin hatalı olduğunu, yasal prosedürün işletilmemesine mahkemenin sebep olduğunu, yasal mevzuat ve içtihatlarının dikkate alınmadığını, Adli Tıp 1. İhtisas Kurulu raporunun hüküm kurmaya elverişli olmadığını, karar veren üyeler arasında meslek hastalığı ve mezotelyoma konusunda uzman bulunmadığını, asbest kullanılmayan işyerinde asbeste bağlı hastalığın oluştuğuna dair illiyet bağının nasıl kurulduğuna yönelik açıklamaya yer verilmediğini, öte yandan hastalık ile işverenin eylemi arasında illiyet bağı da bulunmadığını, uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek delillerin toplanmadığını, bilimsel mütalaaya itibar edilmediğini, Adli Tıp 3. İhtisas Kurulunun özel görevli kurul olması nedeniyle buradan rapor alınması gerektiğini belirterek direnme kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. 2. Davalı ... vekili; yazılı delillerinin dikkate alınmadığını, kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek direnme kararının bozulmasını talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda Kurum Sağlık Kurulu ve Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulundan rapor alınmadan doğrudan Adli Tıp İhtisas Kurullarından alınan raporlarla sonuca gidilmesinin yerinde olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre 5510 sayılı Kanun’un 95 inci maddesi kapsamında prosedür işletilerek yapılacak inceleme sonucu karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun (5510 sayılı Kanun) 14, 25, 95 inci maddeleri, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun (506 sayılı Kanun) 11, 18, 53 ve 109 uncu maddeleri ve Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin (4 sayılı Kararname) 7 ve 16 ncı maddeleri 2. Değerlendirme 1. Öncelikle konuyla ilgili kavramlar ve mevzuat hükümlerine kısaca değinmekte fayda bulunmaktadır. 2. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 506 sayılı Kanun’da olduğu gibi her sosyal riski güvence altına alan bir sosyal sigorta sistemi benimsememiş, sosyal tehlikeleri kendi içinde gruplandırarak uzun vadeli sigorta kolu ile kısa vadeli sigorta kolu olmak üzere iki sigorta kolu içinde düzenlemiştir ( Ali Güzel/Ali Rıza Okur/Nurşen Caniklioğlu, Sosyal Güvenlik Hukuku, Yenilenmiş 18. Bası, İstanbul 2020, s.463). 3. Mülga 506 sayılı Kanun kısa vadeli sigorta kollarından olan iş kazası ve meslek hastalığını birlikte, hastalık ve analık sigortalarını ayrı ayrı düzenlemiş iken 5510 sayılı Kanun bu sigorta kollarını “Kısa Vadeli Sigorta Hükümleri” başlığı altında birlikte düzenlemiş ve aynı Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 3 üncü maddesinde kısa vadeli sigorta kollarının iş kazası ve meslek hastalığı, hastalık ve analık sigortası kollarını; uzun vadeli sigorta kollarının malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortası kollarını ifade ettiği belirtilmiştir. 4. Belirtilmelidir ki kısa vadeli sigorta kolları anlık oluşabilecek riskleri kapsamakta, sigortalıları kısa vadede oluşabilecek risklere karşı koruma fonksiyonunu yerine getirmektedir. Kısa vadeli sigorta kollarından olan iş kazası ve meslek hastalığı sigortası mesleki risk grubunu oluşturmaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 29.09.2022 tarihli ve 2022/10-649 Esas, 2022/1190 Karar sayılı kararı ). 5. Öte yandan 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe giren Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun geçici 1 inci maddesinde malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortasına ilişkin bazı geçiş hükümleri düzenlenmiş ancak kısa vade sigorta kollarına yönelik geçiş hükmü öngörülmemiştir. 6. Mülga 506 sayılı Kanun'un 11 inci maddesinde de aynı tanıma yer verilmiş olmakla meslek hastalığı, sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik hâlleridir (5510 s. Kanun m. 14). 7. Mülga 506 sayılı Kanun'un 11 inci maddesinin son fıkrasında bu kanuna göre tesbit edilmiş olan hastalıklar listesi dışında herhangi bir hastalığın meslek hastalığı sayılıp sayılmaması üzerinde çıkabilecek uyuşmazlıkların Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanacağı hüküm altına alınmış, aynı Kanun'un 18 inci maddesinde meslek hastalığı hâlinde bu Kanunda yazılı yardımlardan yararlanmak için sigortalının çalıştığı işte veya işyerinde meslek hastalığına tutulduğunun ilgili Sosyal Sigortalar Kurumu meslek hastalıkları hastanesince düzenlenecek usulüne uygun sağlık kurulu raporu ve dayanağı tıbbi belgelerle tespit edilmesi gerektiği düzenlenmiştir. 5510 sayılı Kanun'un 14 üncü maddesinde ise sigortalının çalıştığı işten dolayı meslek hastalığına tutulduğunun Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmet sunucuları tarafından usulüne uygun olarak düzenlenen sağlık kurulu raporu ve dayanağı tıbbi belgelerin incelenmesi veya Kurumca gerekli görüldüğü hâllerde işyerindeki çalışma şartlarını ve buna bağlı tıbbi sonuçlarını ortaya koyan denetim raporları ve gerekli diğer belgelerin incelenmesi sonucu Kurum Sağlık Kurulu tarafından tespit edilmesinin zorunlu olduğuna yer verilmiştir. 8. Yine 506 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesinde meslek hastalığı sonucu meslekte kazanma gücü azalma oranının tespitinin Kurumun meslek hastalıkları hastanelerince yapılacağı, 5510 sayılı Kanun'un 25 inci maddesinde ise sigortalının veya işverenin talebi üzerine Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucularının sağlık kurullarınca usulüne uygun düzenlenecek raporlar ve dayanağı tıbbi belgelerin incelenmesi sonucu, 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri kapsamındaki sigortalılar için çalışma gücünün veya iş kazası veya meslek hastalığı sonucu meslekte kazanma gücünün en az %60'ını, (c) bendi kapsamındaki sigortalılar için çalışma gücünün en az %60’ını veya vazifelerini yapamayacak şekilde meslekte kazanma gücünü kaybettiği Kurum Sağlık Kurulunca tespit edilen sigortalının malûl sayılacağı düzenlenmiştir. 9. Sürekli iş göremezlik ve malullük hâlinin belirlenmesinde izlenecek usul mülga 506 sayılı Kanun'un 109 uncu, 5510 sayılı Kanun'un 95 inci maddesinde düzenlenmiştir. 10. 5510 sayılı Kanun’un 95 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, usulüne uygun sağlık kurulu raporu ve dayanağı tıbbi belgeler ile gerekli diğer belgelerin incelenmesiyle; vazife malullüğü iş kazası veya meslek hastalığı sonucu tespit edilen meslekte kazanma gücünün kaybına veya meslekte kazanma gücünün kaybı derecelerine ilişkin usulüne uygun düzenlenmiş sağlık kurulu raporları ve diğer belgelere istinaden Kurumca verilen karara ilgililerin itirazı hâlinde, durum Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanır. 11. Meslek hastalığının ve meslek hastalığına bağlı maluliyetin meydana geldiğinin iddia edildiği tarihte yürürlükte bulunan 506 sayılı Kanun da aynı yönde düzenleme içermektedir. Gerçekten de 506 sayılı Kanun’un 109 uncu maddesinde; sigortalının sürekli işgöremezlik, malullük ve erken yaşlanma hâllerinin saptanmasında, Kurum sağlık tesisleri sağlık kurullarınca verilecek raporlarda belirtilen hastalık ve arızaların esas tutulacağı, kurumca verilen kararlara ilgililer tarafından itiraz edilmesi hâlinde durumun Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanacağı hüküm altına alınmıştır. 12. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 28.06.1976 tarihli ve 1976/6 Esas, 1976/4 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere Kurulun kararları, Sosyal Sigortalar Kurumunu (Sosyal Güvenlik Kurumunu) bağlayıcı ise de diğer ilgililer yönünden bir bağlayıcılığı yoktur. 13. İlgililerce Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunun kararına itiraz edilmesi hâlinde uygulamada genellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmakta olup Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasından sonra iki olasılık ortaya çıkmaktadır. İlk olarak, Adli Tıp Kurumu raporunun Yüksek Sağlık Kurulu raporunu doğrulamasıdır. Bu durumda Adli Tıp Kurumu raporunu çürütecek önemli bir neden, somut bir veri yoksa Adli Tıp Kurumu raporuna itibar edilebilir. Çünkü, iki üst sağlık kuruluşunun görüşü birbirini doğrulamaktadır. İkinci olasılık ise Adli Tıp Kurumu raporu ile Yüksek Sağlık Kurulu raporunun birbirine aykırı olmasıdır. Bu durumda, çelişkinin giderilmesi gerekmektedir. 14. Diğer yandan 14.04.1982 tarihli ve 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun (2659 sayılı Kanun) 1 inci maddesinde diğer görevleri yanında adalet işlerinde bilirkişilik yapmak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulduğu ve Adli Tıp Grup Başkanlıkları bünyesinde bir veya daha çok adli tıp ihtisas daireleri kurulabileceği belirtilmiştir. Kanun’un 2 nci maddesinin (a) bendinde mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklar ile Kurumun uygun gördüğü alanlarda kamu kurum ve kuruluşları tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmek Adli Tıp Kurumunun görevleri arasında sayılmış ayrıca Adli Tıp Genel Kurulunun görevlerinin düzenlendiği 15 inci maddenin (f) bendinde Adli Tıp İhtisas Daireleri ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri inceleyip kesin olarak karara bağlamak da bu görevler arasında gösterilmiştir. 15. Daha sonra 24.11.2016 tarih ve 29898 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun (6754 sayılı Kanun) 30 uncu maddesi ile 2659 sayılı Kanun’un 15 inci maddesi değiştirilerek Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu yerine Adli Tıp Kurumu bünyesinde Üst Kurullar kurulmuştur. 2659 sayılı Kanun’un 6754 sayılı Kanun’un 30 uncu maddesi ile değişik Adli Tıp Üst Kurullarının Görevleri başlıklı 15 inci maddesinin (f) bendi uyarınca Adli Tıp Üst Kurulları, “Adlî Tıp İhtisas Kurulları ile Adlî Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri, konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceler ve kesin karara bağlar.” düzenlemesi getirilmiştir. 16. 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun başlığı 02.07.2018 tarihli ve 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 61 inci maddesi ile Adli Tıp Kurumu ile İlgili Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun olarak değiştirilmiş, Kanun’un 1 ila 28 inci maddeleri aynı Kanun Hükmünde Kararname ile yürürlükten kaldırılmıştır. 17. Nihayet 15.07.2018 tarihli ve 30479 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (4 sayılı Kararname) ile de Adli Tıp Kurumu yeniden düzenlenmiştir. 18. Nitekim 4 sayılı Kararname'nin 7 nci maddesinde Adli Tıp Üst Kurulları hakkında düzenleme yapılmış olup Kararnamenin 16 ncı maddesinin (d) bendinde Adli Tıp İhtisas Kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri inceleyip kesin karara bağlamak Adli Tıp Üst Kurullarına verilen görevlerden biri olarak hükme bağlanmıştır. 19. Anılan düzenlemeden de açıkça anlaşılacağı üzere, Adli Tıp Üst Kurulları çeşitli sağlık kuruluşları ile Adli Tıp İhtisas Kurulları raporları arasında çıkabilecek çelişkileri son merci olarak inceleyip kesin olarak karara bağlamakla görevli kılınmıştır. 20. Gelinen bu noktada usul ekonomisi üzerinde de durmakta fayda vardır. 21. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 30 uncu maddesinde usul ekonomisi ilkesi yargılamaya hakim olan ilkeler içinde sayılmış hâkime yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamayı bir yükümlülük olarak yüklemiştir. 22. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 141 inci maddesinin dördüncü fıkrasına göre, davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması yargının görevidir. Bu kapsamda usul ekonomisi ilkesinin düzenlendiği 6100 sayılı Kanun'un 30 uncu maddesinde de hâkimin, yargılamanın makul bir süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlü olduğu ifade edilmiştir. Anılan hükümler uyarınca usul ekonomisi ilkesinin bir unsuru olan makul sürede yargılama hakkı, ülkemizin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde de hüküm altına alınmıştır. Buna göre herkes, davasının makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir (AİHS md. 6/1). Dolayısıyla sürelere ilişkin hükümlerin, özellikle yargılamanın makul sürede sona ermesini sağlama işlevi bulunduğunu belirtmek gerekir (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 28.04.2023 tarihli ve 2021/5 Esas, 2023/2 Karar sayılı kararı). 23. Somut olayda 15.04.1996 tarihinde davalı şirkette çalışmaya başlayan davacılar murisinin 18.02.2007 tarihinde vefat etmesi üzerine mirasçıları tarafından ölüme asbest maruziyeti kaynaklı mezotelyoma meslek hastalığının sebep olduğu iddiası ile eldeki davanın açıldığı, davalı Kurum tarafından dava dilekçesi ihbar kabul edilerek tahkikat başlatıldığı, Rehberlik ve Teftiş Başkanlığının 17.03.2011 tarihli inceleme raporunda müteveffa ...'ın asbeste maruz kaldığına ilişkin bir tespit yapılamadığı ancak mezkür işyerinde cam elyaf lifine maruz kaldığı, hastalığının (mezotelyoma) meslek hastalığı sayılıp sayılamayacağına Sağlık Kurulunca karar verilmesi gerektiği sonucuna varıldığı, mahkemece yazılan müzekkereye cevaben gönderilen Konak Sosyal Güvenlik Merkezinin 24.05.2011 tarihli yazısı ile de sigortalının rahatsızlığının mesleki olup olmadığı hususunda dosyanın İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesine gönderildiği anlaşılmıştır. 24. Konak Sosyal Güvenlik Merkezinin 18.11.2013 tarihli yazısı ekinde gönderilen İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesinin Dr. Özkan Kaan Karadağ tarafından düzenlenen hekim görüş formunda sigortalının ölümüne yol açan hastalığın mesleki olduğu yönünde kanaat bildirilmiştir. Kocatepe Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezi Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespitine İlişkin 18.11.2015 tarihli Sağlık Kurulu Kararında "Kurulumuz 5510 sayılı Kanun yürürlüğe girdiği 01.10.2008 tarihinden sonra meslek hastalığı yönünden müracaat eden sigortalılar hakkında tekemmül ettirilmiş dosyaları inceleyerek karara bağlamaktadır. Müteveffa sigortalı 01.10.2008 tarihinden önce mezotelyoma hastalığının meslek hastalığı olarak kabul edilmesi ve sürekli iş göremezlik derecesinin belirlenmesini talep ederek dava açtığı dikkate alındığında Marmara ve Ege bölgelerindeki sigortalılar hakkında meslek hastalığı tespiti yönünden kararın yürürlükteki mevzuat uyarınca İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesi tarafından verilmesi gerektiğine" karar verilmiştir. Anılan bu karar üzerine müteveffanın dosyasının yeniden İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesine gönderildiği, bu hastane tarafından 14.04.2016 tarihli üst yazı ekinde Dr. .....tarafından düzenlenen hekim görüşünde sigortalının hastalığının ilk tespit kayıt tarihi olan 28.07.2006 tarihinden ölüm tarihine kadar mesleğini yürüterek kazanç sağlaması mümkün olmayacağından geçen süreçte meslekte kazanma gücü kaybı oranının %100 olarak kabul edilmesi gerektiği; yine anılan Hastanenin 02.02.2017 tarihli yazısı ekinde gönderilen üç hekim tarafından "Sağlık Kurulu Görüşü" başlığı altında düzenlenen raporda müteveffa ...'ın ölümüne yol açan hastalığın meslek hastalığı olduğu yönünde kanaat bildirilmiştir. 25. İlk Derece Mahkemesince müteveffa sigortalıya ait İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesince düzenlenen sağlık kurulu görüşünün bir örneği de eklenmek suretiyle sigortalının vefatının meslek hastalığından kaynaklanıp kaynaklanmadığı ayrıca meslek hastalığı varsa buna ilişkin malûliyet oranının ne olduğu hususunda Kocatepe Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezine ve İzmir SGK Meslek Hastalıkları Servisine müzekkere yazılmış, Kocatepe Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezince 18.11.2015 tarihli Sağlık Kurulu kararı ile aynı içerikte cevap verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince bu cevabi yazı üzerine İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesi tarafından düzenlenen Sağlık Kurulu Görüşü örneği İzmir SGK Meslek Hastalıkları Servisine gönderilerek belge içeriğine konu meslek hastalığının tespiti yönünden kabul edilmesinin mümkün olup olmayacağı, meslek hastalığı kabul edilir ise davacıların murisinin malûliyet oranının ne olduğu, ayrıca daha sonra vefat ettiği de anlaşılmakla ölümünün meslek hastalığından kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusunda bir değerlendirme yapılarak tahkikatın sonuçlandırılmasının tahkikatının yaklaşık 10 yıldır sürdüğüne değinilerek istenilmesi sonrası Konak Sosyal Güvenlik Merkezi tarafından 29.06.2017 tarihli yazı ile İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesinden herhangi bir cevap alınamadığından meslek hastalığı yönünden işlem yürütülemediğinin bildirildiği ve İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesinin 05.07.2017 tarihli yazısında ise malûliyet oranı tespit işlemlerinin Sosyal Güvenlik Merkezi Yüksek Sağlık Kurulu tarafından yapıldığının belirtildiği görülmüştür. 26. İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesinin 05.07.2017 tarihli yazısı üzerine Mahkemece Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kuruluna murisin hastalığının meslek hastalığı olup olmadığı ve malûliyet oranının bildirilmesinin istendiği, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunun 06.11.2017 tarihli yazısında ise Konak Sosyal Güvenlik Merkezinin 29.06.2017 tarihli yazısında işlemlerin devam ettiğinin belirtilmesi nedeniyle Kurum Sağlık Kurulunca bir karar alınmasının sağlanması, alınacak karara itiraz olunması hâlinde değerlendirme yapılabileceğinin bildirildiği, Konak Sosyal Güvenlik Merkezinin 05.04.2018 tarihli yazısında ise sigortalı vefat ettiğinden dolayı İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesince talep edilen sağlık kurulu raporunun düzenlenemediği, müteveffa ...'ın hastalığının mesleki olup olmadığı ve ölüm sebebinin meslek hastalığına bağlı olup olmadığı hususlarının İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesince tespiti mümkün olmadığından meslek hastalığı sigortasından gelir bağlanamadığı yönünde cevap verildiği, İlk Derece Mahkemesince yeniden Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulundan rapor talep edilmesi üzerine Kurulun 11.07.2018 tarihli cevabi yazısında Sosyal Güvenlik Kurumu mevzuatı gereği 5510 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği 01.10.2008 tarihinden önce talepte bulunan sigortalılarla ilgili meslek hastalığına ilişkin kararların meslek hastalıkları hastanesince verilmesi nedeniyle sigortalı hakkında öncelikle İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesince karar alındıktan sonra dava dosyası ile birlikte gönderilmesi hâlinde değerlendirme yapılabileceğinin belirtildiği görülmüştür. 27. İlk Derece Mahkemesince Kurumdan rapor alınamaması sonrası Adli Tıp ilgili ihtisas kurulundan rapor talep edilmesi üzerine, 1. Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından 3. Adli Tıp İhtisas Kurulu Göğüs Hastalıkları üyesi uzman doktor da kurula davet edilerek heyete katılımı ile yapılan değerlendirme sonucu düzenlenen 16.09.2019 tarihli ve 4409 sayılı raporda "kişide meslek hastalığının (mezotelyoma) bulunduğu, yıllar içinde ilerleme gösterdiği, kişinin ölümünün; meslek hastalığı (mezotelyoma) ve gelişen komplikasyonları sonucu meydana gelmiş olduğuna" karar verildiği, davalılar vekillerinin itirazı üzerine Adli Tıp 3. İhtisas Kurulunun 02.03.2020 tarihli ve 3900 sayılı raporunda ise "..müteveffa ...’a 22.09.2006 tarihinde malign mezotelyoma (meslek hastalığı) tanısı konduğu, kişinin vefat ettiği tarih olan 18.02.2007 tarihine kadar tetkik ve tedavilerinin devam ettiği, bu süre zarfında meslekte kazanma gücü kaybı oranının %100 olarak kabulü gerektiğinin" belirtildiği, İlk Derece Mahkemesince bu rapor doğrultusunda değerlendirme yapılarak davanın kabulüne karar verildiği anlaşılmıştır. 28.Şu hâlde yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacılar murisinin meslek hastalığının ve malûliyet oranının tespiti amacıyla İlk Derece Mahkemesince yargılama sürecinde 506 ve 5510 sayılı Kanunlar'da düzenlenen prosedürün takip edildiği, Yüksek Sağlık Kurulu ve Kurum Sağlık Kurulunun rapor düzenlemeyerek prosedürün işletilmesine engel oldukları, Mahkemece prosedür işletilmeye çalışılarak sonuç alınamaması üzerine usul ekonomisi de gözetilerek uzun yıllar süren davanın neticelendirilmesi amacıyla Adli Tıp Kurumu ilgili ihtisas kurullarından rapor alınarak sonuca varıldığı, öte yandan İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesi tarafından düzenlenen tek hekim ve sağlık kurulu görüşleri ile Adli Tıp Kurumu 1. ve 3. İhtisas Kurulları tarafından düzenlenen raporlar arasında çelişki bulunmadığı ve tüm raporların birbirini teyit ettiği ayrıca Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 28.06.1976 tarihli ve 1976/6 Esas, 1976/4 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere Kurulun kararları, Kurumu bağlayıcı ise de diğer ilgililer yönünden bağlayıcılığının bulunmadığı, davalı Kurumun da kendi yönünden bağlayıcı olan raporun düzenlenmesine kendisinin engel olduğu gözetildiğinde Özel Daire bozma kararının yerinde olmadığı sonucuna varılmıştır. 29. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında meslek hastalığı, meslek hastalığı sonucu meslekte kazanma gücü kaybı oranının tespiti ve malûllük hâlinin belirlenmesinde izlenecek usulün 5510 ve mülga 506 sayılı Kanunlar'da düzenlendiği, Kurum Sağlık Kurulunun 2011/49 sayılı Genelgeye yanlış anlam vererek 01.10.2008 tarihinden önceki döneme ilişkin taleplerin ilgili meslek hastalıkları hastanesince değerlendirilmesi gerektiğinden bahisle meslek hastalığı ve meslek hastalığı sonucu meslekte kazanma gücü kaybı oranı ve malûliyet oluşup oluşmadığı konusunda karar vermekten imtina ettiği, ancak 5510 sayılı Kanun'un 14 ve 25 inci maddeleri uyarınca bu konularda Kurum Sağlık Kurulunun yetkili ve görevli olduğu, bu nedenle bu hususa vurgu yapılmak suretiyle meslek hastalıkları hastanesince düzenlenen hekim görüşü ve sağlık kurulu görüşünün Kurum Sağlık Kuruluna gönderilmesi ve meslek hastalığı konusunda karar verilmesi, itiraz hâlinde Yüksek Sağlık Kurulundan karar alınması, Yüksek Sağlık Kurulu kararının Kurum yönünden bağlayıcı olduğu, diğer ilgililer yönünden bağlayıcı olmadığı gözetilerek itiraz hâlinde Adli Tıp İhtisas Kurulundan rapor alınması, Yüksek Sağlık Kurulu raporu ile Adli Tıp İhtisas Kurulu raporları arasında çelişki oluştuğu takdirde çelişkinin Adli Tıp Üst Kurulundan alınacak rapor ile giderilerek sonuca varılması gerektiği, prosedür izlenmeden verilen kararın eksik araştırma ve incelemeye dayandığı, bu nedenlerle direnme kararının bu ilave gerekçe ile bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 30. Hâl böyle olunca usul ve yasaya uygun olan direnme kararı onanmalıdır. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan direnme kararının ONANMASINA, Gerekli temyiz harcı peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, 25.09.2024 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. "K A R Ş I O Y" Uyuşmazlık meslek hastalığının tespitine ilişkindir. Meslek hastalığı sigorta kollarından yararlanılabilmesi için iki ayrı unsurun tespit edilmesi gerekir. Birincisi meslek hastalığı teşhisinin konulması, ikincisi Kurum tarafından hastalığın meslekle ilişkili olduğuna karar verilmesidir. 1. Meslek hastalığı teşhisinin kim tarafından konulacağı Mülga 506 sayılı Kanun ve mevzuatının uygulandığı dönemde meslek hastalığı teşhisini koymaya yetkili sağlık kuruluşunun münhasıran meslek hastalıkları hastanesi olduğu belirtilmiştir (506/m.28). 01.10.2008’den sonra yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun ve mevzuatının uygulanacağı yeni dönemde ise meslek hastalıkları hastaneleri ile birlikte Devlet Üniversitesi Hastaneleri ile Sağlık Bakanlığı Eğitim ve Araştırma Hastaneleri de yetkilendirilmiştir (MKGKOT Yön. m.5). 5510 sayılı Kanunda, bu konuda geçiş hükümleri düzenlenmemişse de Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit Yönetmeliği geçici 1 inci maddesinde mülga dönemde meydana gelen olaylarda, mülga mevzuat hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Bu bakımdan mülga dönemde meydana gelen olaylarda, meslek hastalıkları hastanesi tarafından rapor düzenlenmesi sonucuna varılmalıdır. 2011/49 sayılı Kurum genelgesi m.3.2.2 hükmünde 01.10.2008 öncesi hastalıklar bakımından meslek hastalıkları hastanesinin yetkili olduğu belirtilmiştir. Somut olayda meslek hastalığı, 01.10.2008’den önce ortaya çıktığından, meslek hastalıkları hastanesi tarafından rapor verilmesi gerekmektedir. Taraflar arasında bu konuda önemli bir uyuşmazlık yaratılmamıştır. Fiilen de meslek hastalıkları hastanesinden ‘hekim görüşü’ ve ‘sağlık kurulu görüşü’ başlıklı raporlar alınmıştır. Bu raporlarda hastalığın meslek hastalığı olduğu belirtilmiştir. 2. Meslek hastalığı kararının kim tarafından verileceği Meslek hastalıkları hastanesinden alınan raporlar üzerine meslek hastalığına karar vermesi gereken merciinin hangisi olduğu uyuşmazlığın önemli konularından birisi olmuştur. Mülga 506 sayılı Kanun ve mevzuatının uygulandığı dönemde, meslek hastalığı konusunda karar verme yetkisinin Kuruma ait olduğu belirtilmiştir (506/m.30). 01.10.2008’den sonra ise yeni mevzuat dönemi itibariyle meslek hastalığına karar verme yetkisi Kurum bünyesinde yer alan Kurum Sağlık Kuruluna verilmiştir (5510/m.14). Konuyla ilgili olarak yönetmelikte özel bir geçiş hükmü düzenlenmediğinden, Kurum Sağlık Kurulu, mülga dönemde meydana gelen olaylar bakımından da yetkilidir. Somut olayda İlk Derece Mahkemesi, belirtilen prosedürü işletmek istemiştir. Meslek hastalıkları hastanesinin ‘hekim görüşü’ ve ‘sağlık kurulu görüşü’ başlıklı raporları Kurum Sağlık Kuruluna gönderip meslek hastalıkları konusunda karar verilmesini istemiştir. Kurum Sağlık Kurulu ise 2011/49 sayılı Kurum Genelgesi m.3.2.2’ye dayanarak ve bu maddeye yanlış anlam vererek, mülga dönemde meydana gelen hastalıklar hakkında, meslek hastalığı kararı verecek merciinin, meslek hastalıkları hastanesi olduğu, kendilerinin yetkisiz olduğunu belirterek reddetmiştir. Kurum Sağlık Kurulu tarafından dayanılan 10.06.2011 gün 2011/49 sayılı ‘Çalışma gücü ve meslekte kazanma gücü kaybı tespit işlemleri’ hakkındaki Kurum Genelgesi’nin 3.2.2 maddesinin ifadesi şu şekildedir: “01/10/2008 tarihinden önce meslek hastalığı nedeniyle tespit talebinde bulunan ve haklarında henüz karar verilmeyen 4/1(a) sigortalılarının meslek hastalığı ve oran tespit işlemleri mülga mevzuat çerçevesinde Sağlık Bakanlığı Meslek Hastalıkları Hastanelerince… yapılacaktır.”. Maddenin ifadesi hatalı olduğundan, Kurum Sağlık Kurulu’nun belirttiği gibi bir anlam da çıkmaktadır. Fakat gerçekte mülga dönemde gerçekleşen meslek hastalıkları konusunda yetkili sağlık hizmet sunucusunun sadece meslek hastalıkları hastaneleri olduğu, meslek hastalığı ve oranı hakkında raporların bu hastanelerce verileceği anlamında düzenleme yapılmak istenmiştir. Buradan alınacak sağlık raporu, tabii ki Kurum Sağlık Kurulu tarafından değerlendirilecek ve meslek hastalığı konusunda bir karar verilecektir. Bu karara itiraz hâlinde, Yüksek Sağlık Kurulunda incelenecektir. Zira mülga 506/m.30’da meslek hastalığı tespitinin doğrudan Kurum tarafından yapılacağı belirtilmiştir. Genelgenin farklı yorumu, somut olayda olduğu gibi Kurumun hiçbir işlem yapmamasına sebep olacaktır. Ayrıca kanun gereği karar verme yetkisi Kuruma verilmişken; genelge ile meslek hastalıkları hastanesine devredilmesi sonucuna yol açacaktır. İdari işlem yapma yetkisi kanunla verilmiş olup ancak kanunla devri mümkündür. Genelgeye böyle bir anlam verilemez. Genelgede yetki devrine dair bir hüküm de olmadığı hâlde bu şekilde yorumlanması hatalıdır. Genelgenin, mülga 506/m.30’a işlerlik kazandıracak şekilde yorumlanması gereklidir. Bu sebeple 506/m.109 ve 30 ile Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği geçici madde 1 inci hükümlerinde belirlenen prosedür izlenerek; 2011/49 sayılı genelge 3.2.2 maddesine ise farklı ve yanlış anlam verilmeyerek; meslek hastalıkları hastanesinden alınan ‘hekim görüşü’ ve ‘sağlık kurulu görüşü’ ile Kurum müfettişlerince düzenlenen işyeri teftiş raporları, Kurum Sağlık Kuruluna gönderilerek meslek hastalığı konusunda karar alınması, itiraz hâlinde Yüksek Sağlık Kurulundan itirazlar hakkında karar alınması, Yüksek Sağlık Kurulu kararına Kurum dışındaki kişiler tarafından itiraz edilirse evvelce Adli Tıp 3. İhtisas Kurulundan rapor alındığından eğer bu raporla Yüksek Sağlık Kurulu kararı çelişirse Adli Tıp 2. Üst Kurulundan rapor alınması yoluna gidilmesi suretiyle uyuşmazlığın çözülmesi gereklidir. Belirtilen prosedür izlenmeden verilen karar eksik inceleme ve araştırmaya dayalı olup hatalıdır. Yukarıda belirtildiği gibi prosedür uygulanarak meslek hastalığı konusunda Kurum Sağlık Kurulundan karar alınması ve itiraz hâlinde ilgili prosedürün izlenmesi yönünde direnme kararının bozulması gerekliydi. 3. HGK’nın yüksek çoğunluk görüşüne göre ise belirtilen prosedürün işletilmesi asıl olmakla birlikte; somut olayda prosedürün işletilmesine engel olan bizzat Kurum olmuştur. Bu nedenle Adli Tıp İhtisas Dairesinden alınan rapor yeterli görülerek meslek hastalığı kabul edilmelidir. Bu kabul usul ekonomisi ve dürüstlük ilkelerine de uygundur. Fakat sosyal güvenlikle ilgili davalar, üç tarafı ilgilendirir. Belirtilen gerekçeler, somut olayda SGK ve sigortalı yönünden doğru olabilir, fakat işverenin durumunu da gözden kaçırmamak gerekir. Usul ekonomisi ve dürüstlük ilkesi ile yorum yapılırken, yargılamanın diğer tarafı olan işverene haksızlık yapmamalıdır. Bunun yegâne yolu kanunda düzenlenen prosedürü izlemektir. Prosedürün takibi tüm tarafların menfaatini koruyan tek yoldur. Nitekim olayda davalı işveren, hastalığın meslek hastalığı olmadığı, işyerinde hastalığa sebep olduğu belirtilen asbest malzemesinin hiçbir zaman kullanılmadığı, başka kimsenin hasta olmadığı, hastalığın sigortalının özel çevresinden kaynaklandığı yönünde iddialarda bulunmuştur. Fiilen de işyerinde değişik tarihlerde üç defa müfettiş incelemesi yapılmıştır. Bu incelemelerde işyerinde asbest malzemesinin bulunmadığı ve kullanılmadığı tespit edilmiştir. Ancak 1999 öncesi çalışma şartları konusunda belirsizlik bulunmaktadır. Prosedürün göz ardı edilmesi, işveren savunmalarının dikkate alınmamasına ve direkt olarak işverenin sorumluluğuna yol açmaktadır. Bu sebeplerle, bozma kararı verilmesi gerekirken, çoğunluğun direnme kararının onanmasına yönelik kararına katılamıyoruz.
Hukuk Genel Kurulu, 2020/56 E., 2022/438 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varYargıtay 4. Hukuk Dairesi (İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla)
tam metni aç
Yine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 30. maddesi gereği hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür.
Hukuk Genel Kurulu         2020/56 E.  ,  2022/438 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla) 1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı Yargıtay 4. Hukuk Dairesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sonunda, davanın esastan reddine karar verilmiştir. 2. Karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; Türk Silahlı Kuvvetleri Subay ve Astsubay Atama Yönetmeliğinde subay ve astsubayların atama ilkelerine yönelik 8. maddede belirlenen ilke ve temel esaslar dikkate alınmaksızın müvekkili hakkında on aylık bir süre içerisinde üç kez atama işlemi yapıldığını, davalı idare tarafından kamu otoritesinin keyfi ve hukuka aykırı şekilde kullanılarak atama işlemlerinin gerçekleştirildiğini, en son Hakkari İl Jandarma Komutanlığında görev yapmakta iken il içi atamaya tabi tutularak Şemdinli İlçe Jandarma Komutanlığı emrine atandığını, müvekkilinin bu atama işleminin iptali için dava açtığını, üç kez hukuka aykırı olarak ataması yapıldığı hâlde bu durumun Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kararlarında dikkate alınmadığını ve davanın reddine karar verildiğini, karar düzeltme talebinin de aynı şekilde reddedildiğini, davalı idarenin atama kararlarının yasal dayanağı olarak 2803 sayılı Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Kanunu’nun 14. maddesi ile Atama Yönetmeliğinin 184. maddesini gösterdiğini, ancak 2011 yılı Mayıs ayı ile 2012 Mayıs ayı dönemi içerisinde üç kez atama işlemine tabi tutulan müvekkili hakkındaki tüm atamaların kabul edilebilir somut bilgi ve belgeye dayanmaksızın, mevcut olmayan bir yönetmelik maddesi dayanak gösterilerek hukuka aykırı şekilde yapıldığını, oysa ki atamanın bir ceza olarak kullanılamayacağını, tüm bu hususlar dikkate alınmadan hâkim ve üyeler tarafından verilen kararın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 46/1 a-c-ç-e maddelerine aykırılık teşkil ettiğini ileri sürerek, 35.000TL manevi tazminatın işleyecek yasal faizi ile birlikte Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin idari yönden bağlı bulunduğu Milli Savunma Bakanlığından alınmasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı Hazine vekili; öncelikle davanın süresinde açılıp açılmadığının belirlenerek bu nedenle reddi gerektiğini, husumetin doğru yöneltilmediğini, kararların yasal mevzuata uygun verildiğini, kusur, kasıt ve hata bulunmadığını, bu nedenle HMK’nın 46. maddesinde sınırlı sayıda belirtilen şartların oluşmadığını, HMK’nın 48. maddesine göre delil de gösterilmediğini belirterek, davanın reddini savunmuştur. 6. Dava ilgili hâkimlere ihbar edilmiş, ancak ihbar olunanlar tarafından beyan dilekçesi sunulmamıştır. Hukuk Genel Kurulunun İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla Verdiği Karar: 7. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 03.07.2014 tarihli ve 2013/12 E., 2014/4 K. sayılı karar ile; davacı tarafından ihbar edilen hâkimlerin HMK’nın 46/1- a, c, ç ve e maddelerine aykırı davrandıkları ileri sürülmüş ise de hâkimlerin kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verdikleri, farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verdikleri, duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verdikleri veya hakkın yerine getirilmesinden kaçındıklarının ispat edilemediği, ihbar edilen hâkimlerin idare hukuku ve hizmet gereği kapsamında davacı hakkındaki ihtisas değerlendirme kurulu kararı ve doktor raporlarını dikkate alarak idare işleyişinin gereklerine uygun olarak karar verdikleri, tüm dosya kapsamı dikkate alındığında HMK’nın 46/1- a, c, ç ve e maddelerindeki koşulların oluşmadığı gerekçesiyle davanın esastan reddine karar verilmiştir. Kararın Temyizi: 8. Hukuk Genel Kurulunca verilen karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay Büyük Genel Kurulunun Bozma Kararı: 9. Temyiz incelemesine yapan Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 13.05.2016 tarihli ve 2016/7 E., 2016/7 K. sayılı kararı ile; öncelikle 6100 sayılı HMK’nın 47. maddesinde 01.04.2015 gün ve 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun kapsamında yapılan değişikliğin eldeki davaya görev bakımında etkisi ön sorun olarak tartışılmış ve göreve dair hükümlerin HMK’nın 1. maddesi gereğince kamu düzenini ilgilendiren hükümler olduğu, bu nedenle yargılamanın her aşamasında re’sen dikkate alınması gerektiği, usul hükümlerinin derhal uygulanması ilkesi gereğince değişiklik yapan kanunda düzenlemenin derdest davalarda uygulanmayacağına dair açık bir hüküm bulunmaması hâlinde derhal uygulanması gerektiği gerekçesiyle karar oy çokluğuyla görev yönünden bozulmuş, bozma nedenine göre davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına karar verilmiştir. 10. Kararın 11.04.2018 tarihinde kesinleşmesi, davacı vekilinin de 17.04.2018 tarihli dilekçesi ile dosyanın görevli 4. Hukuk Dairesine gönderilmesini talep etmesi üzerine dosya Yargıtay 4. Hukuk Dairesine gönderilmiştir. Özel Daire Kararı: 11. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla 19.09.2019 tarihli 2018/31 E., 2019/76 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili tarafından davalı ... aleyhine ilk derece mahkemesi sıfatıyla Dairemizde açılan manevi tazminat davasının yapılan açık yargılaması sonucunda gereği görüşüldü; DAVA: Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili hakkında Türk Silahlı Kuvvetleri Subay ve Astsubay Atama Yönetmeliği'nde subay ve astsubayların atama ilkelerine yönelik 8.maddede belirlenen ilke ve temel öğeler dikkate alınmaksızın 10 aylık bir sürede davalı idare tarafından keyfi ve hukuka aykırı şekilde 3 kez atama işlemi yapıldığını, bu durumun Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) kararlarında da dikkate alınmadığını bu nedenle zarara uğradığını belirterek manevi tazminat isteminde bulunmuştur. CEVAP: Davalı ... vekili HMK'nun 46. maddesi şartlarının oluşmadığını ve dava zamanaşımının dolduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Dosya kapsamından davanın ilk olarak 19/06/2013 tarihinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'na açıldığı, 03/07/2014 gün ve 2013/12 esas, 2014/4 karar sayılı ilam ile davanın esastan reddine karar verildiği, kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun 13/05/2016 tarih 2016/7 esas, 2016/7 karar sayılı ilamıyla göreve dair hükümlerin 6100 sayılı HMK'nun 1.maddesi gereğince kamu düzenini ilgilendiren hükümler olduğu, bu nedenle yargılamanın her aşamasında resen dikkate alınması gerektiği gerekçesiyle bozulduğu, Hukuk Genel Kurulu'nca 22/02/2018 tarih 2017/1 esas 2018/1 karar sayılı ilam ile dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine iş bu kararın kesinleşmesi ve talep halinde dosyanın görevli Yargıtay ilgili hukuk dairesine gönderilmesine karar verildiği davacının talebi üzerine dosyanın dairemize gönderildiği anlaşılmaktadır. GEREKÇE: Dava, hakimlerin hukuki sorumluluğuna dayalı tazminat istemine ilişkindir. İki kez mazereti kabul edilen davacı vekilinin 3. duruşma günü için de mazeret dilekçesi vermesi üzerine, mazeretli sayılma talebi reddedilerek HMK'nun 150/1. maddesi gereğince süresi içinde yenileninceye kadar dosyanın işlemden kaldırıldığı, takip eden üç aylık süre içerisinde de davanın yenilenmediği anlaşıldığından, davanın HMK'nun 150/5. maddesi uyarınca açılmamış sayılmasına karar vermek gerekmiştir. H Ü K Ü M: Yukarıda yazılı bulunan gerekçelerle; 1-Davanın ...nun 150/5. maddesi uyarınca AÇILMAMIŞ SAYILMASINA, 2-Alınması gereken 44,40-TL maktu karar ve ilam harcının peşin alınan 598,00-TL'den mahsubuna, kalan 553,60-TL'nin istek halinde davacıya iadesine, 3-Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Ücret Tarifesi uyarınca takdir olunan 4.125,00-TL maktu avukatlık ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, 4-Yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına,…” karar verilmiştir. Kararın Temyizi: 10. Özel Dairenin yukarıda belirtilen kararına karşı davacı vekili tarafından süresi içinde temyiz isteminde bulunmuştur. II. GEREKÇE 13. Dava, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 46. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir. Özel Dairece yukarıdaki gerekçe ile davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. 14. Bilindiği üzere hâkim, taraflara duruşmada hazır bulunmak, iddia ve savunmalarını bildirmek için imkân vermeli, tarafları usulüne uygun biçimde duruşmaya davet etmelidir. Fakat tarafların kendilerine tanınan bu imkâna rağmen duruşmaya gelme zorunluluğu bulunmamaktadır. Ceza usulündekinin aksine hukuk davalarında taraflar zorla (ihzaren) duruşmaya getirilemez. Hukuk davalarında duruşmaya gelmemenin müeyyidesi dava dosyasının işlemden kaldırılması veya gelmeyen tarafın yokluğunda yargılamaya devam edilmesidir (Kuru. Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü. 6. Baskı. İstanbul 200, C:IV, s. 4057). 15. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 141/son maddesi hükmüne göre “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir”. 16. Yine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 30. maddesi gereği hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür. Madde gerekçesinde belirtildiği üzere bu düzenleme ile yargılamanın gecikmeye meydan vermeden, düzenli ve en az masrafla yapılması amaçlanmıştır. 17. Anılan Kanun’un 150. maddesine göre usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir (m.150/1). İşlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen dava, sürenin dolduğu gün itibarıyla açılmamış sayılır ve mahkemece kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır. Geçerli bir özrü olmaksızın duruşmaya gelmeyen taraf, yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemez (m.150/2). İşlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen davalar, sürenin dolduğu gün itibarıyla açılmamış sayılır ve mahkemece kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır (m. 150/5). 18. Duruşma günü oturuma katılma imkânı olmayan taraf buna ilişkin mazeretini bildirip belgeleyerek, duruşmanın ertelenmesini isteyebilir. Bu isteği kapsayan dilekçenin HMK'nın 445. maddesi gereğince elektronik ortam olan UYAP üzerinden duruşma saatine kadar gönderilmesi mümkün olup ayrıca fiziki olarak gönderilmesi gerekmez. O hâlde, HMK’nın 150. maddesi kapsamında duruşma tayin edilerek usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflardan yalnız biri duruşmaya katılırsa, gelmeyen tarafın geçerli mazeret gönderip göndermediği, gerekli masrafın karşılanıp karşılanmadığı incelenmeli, gelen tarafın bu mazeret dilekçesine karşı beyanına göre, gerekli değerlendirme yapılmalıdır. 19. Yukarıda yer alan hükümler birlikte değerlendirildiğinde; davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması biçiminde açıklanan temel ilke çerçevesinde, davacının duruşmaya katılmama gerekçesi geçerli bir özür (mazeret) olarak kabul edilebilir ise yargılamaya devam edilmeli ve dosya işlemden kaldırılmamalıdır. 20. Bununla birlikte geciken adaletin adaletsizlik olduğu düşünülerek davaların uzamasını veya uzatılmak istenmesini engellemek üzere getirilen usul kurallarının kanunun amacına uygun olarak kullanılması gerekir. Bu doğrultuda hâkim tarafın mazeret talebini değerlendirirken objektif birtakım ölçülere başvurmak zorunda olduğundan, duruşmanın ertelenmesini gerektirir mazeretin ne olduğu ilgilisince açıkça ortaya konulmalı ve bu mazeretin haklılığını, geçerliliğini ispat yönünde bilgi ve belgeler mahkemenin takdirine sunulmalıdır. 21. Bu açıklamalar kapsamında somut olay incelendiğinde; eldeki dava 19.06.2013 tarihinde açılmış olup, Hukuk Genel Kurulunun ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından görev nedeniyle bozulması üzerine dosya Yargıtay 4. Hukuk Dairesine gönderilmiştir. Dairede ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılamaya devam edilmiş, tensip tutanağı ile ön inceleme duruşmasının Hukuk Genel Kurulunca yapılarak uyuşmazlık nedenlerinin belirlenmiş olması nedeniyle delil olarak gösterilen Askeri Yüksek İdare Mahkemesi dosyasının onaylı örneğinin istenmesi için müzekkere yazılmasına, ayrıca taraflara dava ve cevap dilekçelerinde dayandıkları hâlde sunmadıkları delilleri varsa sunmaları için iki haftalık kesin süre verilmesine karar verilmiştir. Devam eden yargılama sürecinde dört ayrı duruşma günü verilmiş, ancak davacı vekili duruşmaların tamamına başka mahkemelerde duruşmaları bulunduğundan bahisle mazeret dilekçesi göndererek katılmamıştır. Dairenin 09.10.2018 tarihinde yaptığı ilk oturuma davacı bizzat katılarak beyanda bulunmuş, Dairece vekilinin mazereti kabul edilerek duruşma 22.01.2019 tarihine bırakılmıştır. Bu tarihte yapılan duruşma ile bir sonraki 05.03.2019 tarihli duruşmalarda da davacı vekilinin mazereti kabul edilerek, dördüncü duruşma günü olarak 18.06.2019 tarihi belirlenmiş, davacı vekili bu duruşma için de farklı mahkemelerde duruşması bulunduğunu belirterek yargılamanın ileriki bir tarihe ertelenmesi isteği ile 17.06.2019 tarihli mazeret dilekçesini göndermiştir. Yapılan duruşmada ise davalı Hazine vekili bu kez mazeretin yargılamayı uzatmaya matuf olduğunu beyan ederek reddi ile davayı takip etmediklerinden dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiş; Dairece de aynı gerekçelerle dosya işlemden kaldırılmış ve üç ay içinde yenilenmediğinden 19.09.2019 tarihinde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. 22. Görüldüğü üzere, davacı vekili üst üste üç duruşma için başka mahkemelerde duruşması olduğu gerekçesi ile mazeret dilekçesi göndermiş olup, eldeki davanın duruşmasına katılmak yerine başka mahkemelerdeki duruşmalara katılmayı tercih etmesi karşısında, Özel Dairece 17.06.2019 tarihli dilekçenin yargılamanın uzatılmasına matuf olduğu kabul edilerek dosya işlemden kaldırılmış, yasal süresi içerisinde de dava yenilenmemiştir. Özel Dairenin üçüncü kez yinelenen mazeret talebi hakkında Anayasanın 141/son maddesi ile HMK’nın 30. maddesi kapsamında yaptığı bu değerlendirmede, dava tarihi ve yargılama süreci gözetildiğinde bir isabetsizlik bulunmamakta olup, usul ve yasaya uygun olduğu tespit edilen Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın onanması gerekmiştir. III. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın ONANMASINA, Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 05.04.2022 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
10. Hukuk Dairesi, 2021/2325 E., 2021/14810 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi .... Hukuk Dairesi
tam metni aç
“6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 30’uncu maddesinde düzenlenen usul ekonomisi ilkesi, Anayasal dayanağı olan bir ilke olup 2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 141’inci maddesinin dördüncü bendinde davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi
10. Hukuk Dairesi         2021/2325 E.  ,  2021/14810 K. "İçtihat Metni" Bölge Adliye Mahkemesi : ... Bölge Adliye Mahkemesi .... Hukuk Dairesi Dava, ölümün mesleki olduğunun ve ölüm öncesinde meslek hastalığından dolayı sürekli iş göremezlik derecesinin tespiti istemine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesince, hükümde belirtilen gerekçelerle davanın kabulüne dair verilen karara karşı davalılar vekilleri tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, ... Bölge Adliye Mahkemesi .... Hukuk Dairesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. ... Bölge Adliye Mahkemesi .... Hukuk Dairesince verilen kararın, davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu. Temyiz konusu hükme ilişkin dava, ... tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun Geçici 3. Maddesi delaletiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesinde sayılı ve sınırlı olarak gösterilen hâllerden hiçbirine uymadığından, temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasına ilişkin isteğin reddine karar verildikten sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi. I- İSTEM Davacı vekili, müvekkillerinin murisi ...'ın davalı şirkette ... tarihleri arasında çalıştığını ve ... tarihinde de vefat ettiğini, davacıların murisinin maluliyetine ve vefatına meslek hastalığının neden olduğunun tespitini talep ve dava etmiştir. II- CEVAP Davalı şirket vekili, .... İş Mahkemesinin ... Esas sayılı doyasında maluliyet oranının saptanması ve maddi ve manevi tazminatın tahsili yönünde açılan davanın derdest olduğunu, aynı konuda dava bulunduğundan derdestlik itirazında bulunduklarını, davacıların murisinde meslek hastalığı olduğu ve bu yüzden vefat ettiğine dair kurumdan alınmış bir rapor olmadığını, meslek hastalığı ile ilgili tespitin SGK Meslek Hastalıkları Hastanesince usulüne uygun sağlık kurulu raporu ile tespit edilmesi gerektiğini, müvekkili şirketin plastik malzemeden, çatı cephe kaplaması ürettiğini, aspest içeren ham madde kullanılmadığını, mütevvefanın 15.08.1996 tarihinde işe başladığını CTP levha üretim bölümünde sonra da, film sarma işinde çalıştığını, müvekkili şirkette çalışanların sağlık ve güvenliği için her türlü tedbirin alındığını, müteveffanın hastalığının meslek hastalığı olmayıp, çevresel olduğunu, meslek hastalığının 506 sayılı Yasanın 11/B maddesinde tanımlandığını, dosyadaki raporların usulüne uygun düzenlenmiş sağlık raporu niteliğinde olmadığını beyanla davanın reddini talep etmiştir. Davalı SGK Başkanlığı vekili; Mehmet Çınar'ın maruz kaldığı iddia edilen meslek hastalığı ile ilgili hak sahipleri tarafından herhangi bir başvurunun yapılmadığını, ancak dava dilekçesinin Kurum tarafından ihbar kabul edilerek Sigorta Teftiş Kurulu ... Grup Başkanlığına intikal ettirilip tahkikat isteminde bulunulduğunu, davacıların murisinin hastalığının meslek hastalığı olarak kabul edilip edilmediğinin müfettiş tahkikatı ile belli olacağını beyanla davanın reddini talep etmiştir. III- MAHKEME KARARI A-İLK DERECE MAHKEME KARARI İlk Derece Mahkemesince ilamda belirtildiği üzere; "Davanın kabulüne, ... TC ve... SS nolu davacıların murisi ...'ın 22.09.2006 tarihinde yakalandığı mezotelyoma hastalığının meslek hastalığı olduğu ve bu tarihten vefat ettiği 18.02.2007 tarihine kadar meslek hastalığına bağlı meslekte kazanma güç kayıp oranının %100 olduğunun ve ölümün meslek hastalığından kaynaklandığının tespitine, " karar verilmiştir. İSTİNAF SEBEPLERİ: İstinaf kanun yoluna başvuran davalı SGK Başkanlığı vekili, dosyada mevcut dilekçeler ve yazılı delilleri dikkate alınmadan davacı vekili tarafından sunulan dilekçelerdeki hususlar dikkate alınarak davanın kabulüne karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu beyanla ilk derece mahkemesi kararının bozularak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. İstinaf kanun yoluna başvuran davalı şirket vekili, davacı tarafın davasını ispat edemediğini, davalı işverene ait işyerinde kesinlikle asbest kullanılmadığını, davalı işverene ait işyerinde çalışan hiçbir işçide meslek hastalığına ve mezotelyoma hastalığına rastlanılmadığını, sigortalıda tespit edilen mezotelyoma hastalığının işyeri kaynaklı ve meslek hastalığı olmasının mümkün olmadığını, dosyada Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu tarafından kurum belgeleri ve dava dosyası ve ekleri incelenerek hazırlanmış rapor bulunmadığını, Adli Tıp Kurumu ....İhtisas Kurulunun raporuna dayanılarak meslek hastalığı yönünden hüküm kurulamayacağını beyanla eksik inceleme sonucu verilen ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verilmesini istemiştir. B-BAM KARARI ... Bölge Adliye Mahkemesi ....Hukuk Dairesi; ... İş Mahkemesi'nden verilen ... tarih, ... Karar sayılı kararının kaldırılmasına yönelik davalı SGK Başkanlığı vekili ve davalı şirket vekilinin istinaf başvurularının 6100 sayılı yasanın 353/1-b.1 hükmü gereğince esastan reddine, karar verilmiştir. IV- TEMYİZ KANUN YOLUNA BAŞVURU VE NEDENLERİ: Davalılar vekilleri aynı istinaf gerekçeleriyle kararın bozulmasını talep etmiştir. V- İLGİLİ HUKUK KURALLARI VE İNCELEME: Eldeki dosya kapsamından; ... Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezinin ... tarih, 021348 sayılı kararında, "Kurulumuz, 5510 sayılı kanunun yürürlüğe girdiği ... tarihinden sonra meslek hastalığı yönünden müracaat eden sigortalılar hakkında tekemmül ettirilmiş dosyaları inceleyerek karara bağlamaktadır. Müteveffa sigortalı ... tarihinden önce, 'mezotelyoma' hastalığının meslek hastalığı olarak kabul edilmesi ve sürekli iş göremezlik derecesinin belirlenmesini talep ederek maddi manevi tazminat davası açtığı dikkate alınrak, ... bölgelerindeki sigortalılar hakkında meslek hastalığı tespiti yönünden kararın, yürürlükteki mevzuat uyarınca ... Meslek hastalıkları Hastanesi tarafından verilmesi gerektiğinin belirtildiği, ... Meslek Hastalıkları Hastanesi'nin farklı tarihli hekim görüşü mahiyetindeki belgelerde: Mehmet Çınar'ın ölümüne yol açan olayın meslek hastalığı olduğu ve ... tarihinden vefat tarihine kadar meslekte kazanma güç oranının %100 olarak kabul edilmesi gerektiğinin bildirildiği, dosyanın bu defa Yüksek Sağlık Kurulu’na gönderilmesi üzerine, cevabi yazıda; SGK Kurum Sağlık Kurulunca rapor alınıp buna itiraz edilmesi halinde YSK ' ca değerlendirme yapılabileceği bilgisinin verildiği, meslek hastalığı yönünden tahkikat yürüten Konak SGM'nin ... tarihli yazı cevabında; 2011/49 Sayılı genelgeye uygun sağlık kurulu raporu düzenlenmediği, ayrıca kişinin vefatı sebebiyle bu haliyle hak sahiplerine gelir bağlama işlemlerinin yürütüldüğü, ilgilinin geçirdiği hastalığın meslek hastalığı olup olmadığı, buna bağlı ise anlaşıldığı tarihin, sürekli iş göremezlik durumuna girdiği tarihin net olarak yazılarak düzenlenecek sağlık kurul kararı sonucu işlem yapılabileceği bilgisinin verildiği, daha sonra dosyanın meslek hastalığı tespiti yönünden Adli Tıp Birinci İhtisas Kuruluna ve Adli Tıp Üçüncü İhtisas Kuruluna gönderildiği; mahkemece, ilgili yasa hükümleri gereği prosedüre uygun raporlar alınmaksızın eksik araştırma ve inceleme sonucu karar verildiği anlaşılmaktadır. Davanın yasal dayanaklarından olan 506 sayılı Yasa’nın 18. Maddesi: “Meslek hastalığı halinde, bu Kanunda yazılı yardımlardan yararlanmak için, sigortalının çalıştığı işte veya işyerinde meslek hastalığına tutulduğunun ilgili Sosyal Sigortalar Kurumu meslek hastalıkları hastanesince düzenlenecek usulüne uygun sağlık kurulu raporu ve dayanağı tıbbi belgelerle tespit edilmesi gereklidir. Meslek hastalığı; sigortalı olarak çalıştığı ve böyle bir hastalığa sebep olacak işten veya işyerinden ayrıldıktan sonra meydana çıkmış ise sigortalının bu Kanunla sağlanan yardımlardan yararlanabilmesi için; eski işinden veya işyerinden fiilen ayrılmasiyle ile hastalığın meydana çıkması arasında bu hastalık için; yönetmelikte belirtilen süreden daha uzun bir zamanın geçmemiş olması gerekir. Ancak, meslek hastalığının klinik ve laboratuar bulgularıyla kesinleştiği ve meslek hastalığına yol açan etkenin, işyeri incelemesi ile kanıtlandığı hallerde, yükümlülük süresi aşılmış olsa bile, söz konusu hastalık, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunun onayı ile meslek hastalığı sayılabilir.” hükmünü amirdir. Yine anılan Yasa'nın 53/2. maddesine göre, meslek hastalığı sonucu, meslekte kazanma gücü azalma oranının tespiti Kurumun meslek hastalıkları hastanelerince yapılır. Sürekli iş göremezlik ve malullük halinin belirlenmesinde izlenecek yol; 506 sayılı Kanunun 109. maddesi ile 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanunun “Sağlık Raporlarının Usul ve Esasları”na dair 95. maddesinde hükme bağlanmıştır. Buna göre, kurum sağlık tesisleri tarafından raporlara dayanılarak verilen kararlara karşı ilgililerin S.S. Yüksek Sağlık Kuruluna itiraz hakları mevcuttur. Söz konusu kurulun raporlarının Kurumu bağlayacağı diğer ilgililer yönünden bağlayıcı olmayıp, Adli Tıp Başkanlığı veya Tıp Fakültelerinin ilgili ana bilim dalı konseylerinden Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğü çerçevesinde inceleme ve araştırma yapılmasını isteyebilecekleri 28.06.1976 tarih ve 6/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararının gereğidir. Öte yandan; Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu raporu ile Adli Tıp Kurumu İhtisas Dairesi raporu arasında çelişki ortaya çıkması durumunda, çelişkinin Adli Tıp Kanunu'nun 15. maddesi gereği Adli Tıp Üst Kurullarınca giderilmesi gereklidir. Çelişkinin Yüksek Sağlık Kurulu ile Tıp Fakültelerinin ilgili ana bilim dalından alınan sağlık kurulu arasında çıkması halinde de, amacın uyuşmazlığı en geniş katılımlı bir kurul kararı ile sona erdirmek, yeni çelişkilerin ortaya çıkıp uyuşmazlığı çözümsüzlüğe itmeyi engellemek olduğu dikkate alındığında, ilgili Adli Tıp Üst Kuruluna başvurulmalı ve alınacak raporla uyuşmazlık sona erdirilmelidir. Mahkemece, yukarıdaki maddi ve hukuki olgular dikkate alınarak açıklanan mevzuat hükümleri çerçevesinde prosedür işletilmeksizin, eksik araştırma ve incelemeye dayalı olarak yazılı şekilde hüküm kurulması, usûl ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O hâlde, davalılar vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalı şirkete iadesine, Üye ...'ın muhalefetlerine karşı, Başkan ... ile Üyeler ..., ... ve ...'nın oyları ve oy çokluğuyla, 24.11.2021 gününde oybirliğiyle karar verildi. KARŞI OY GEREKÇESİ 1. Çoğunluk ile aradaki temel uyuşmazlık “ölen sigortalının meslek hastalığından öldüğüne ilişkin tespitin prosedür işletilmeden doğrudan Adli Tıp Kurumu İhtisas ve Üst Kuruldan alınan raporlara itibar edilerek yapılıp yapılmayacağı” noktasında toplanmaktadır. 2. İlk derece mahkemesi yaptığı yargılama sonunda “meslek hastalığı tespiti yönünden Sağlık Bakanlığı ... Meslek Hastalıkları Hastanesince usulüne uygun rapor düzenlenmeyip hekim görüşü alındığı, sonrasında da Mehmet Çınar'ın vefatı nedeniyle 2011/49 sayılı genelgeye uygun rapor alınmasının mümkün olmadığı bilgisinin verildiği, bu nedenle SGK ca meslek hastalığına yönelik tahkikatı sonuçlandıramadığı, YSK 'ca da kurum kararı bulunmadığı için bir değerlendirme yapamadığı, ancak davacıların iddiasının incelenebilmesi için dosyasının gönderildiği Adli Tıp Birinci ve Üçüncü İhtisas Kurulu raporlarında; hastalığın meslek hastalığı olduğu, ölümün bundan kaynaklandığı belirtilmekle, ayrıca meslek hastalığına yakalanma tarihinin 22.09.2006 olduğu, müteveffanın o tarihte davalı şirkette çalıştığı, vefat tarihine kadar meslekte kazanma güç kayıp oranının %100 olduğu” gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. 3. Kararın istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince “Yüksek Sağlık Kurulu ve Kurum Sağlık Kurulunun rapor düzenlemekten çekinmesi, ... Meslek Hastalıkları Hastanesinin raporları ve Adli Tıp Kurumu İhtisas Dairelerinin ikisinin de sigortalıda meslek hastalığının bulunduğuna dair anlatımları göz önünde bulundurulduğunda ilk derece mahkemesi kararında herhangi bir hatanın bulunmadığı” gerekçesi ile istinaf isteminin esastan reddine karar verilmiştir. 4. Kararın temyizi üzerine çoğunluk görüşü ile “Sürekli iş göremezlik ve malullük halinin belirlenmesinde izlenecek yolun; 506 sayılı Kanunun 109. maddesi ile 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanunun “Sağlık Raporlarının Usul ve Esasları”na dair 95. maddesinde hükme bağlandığı, buna göre, kurum sağlık tesisleri tarafından raporlara dayanılarak verilen kararlara karşı ilgililerin S.S. Yüksek Sağlık Kuruluna itiraz haklarının mevcut olduğu, söz konusu kurulun raporlarının Kurumu bağlayacağının diğer ilgililer yönünden bağlayıcı olmayıp, Adli Tıp Başkanlığı veya Tıp Fakültelerinin ilgili ana bilim dalı konseylerinden Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğü çerçevesinde inceleme ve araştırma yapılmasını isteyebilecekleri 28.06.1976 tarih ve 6/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararının gereği olduğu, öte yandan; Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu raporu ile Adli Tıp Kurumu İhtisas Dairesi raporu arasında çelişki ortaya çıkması durumunda, çelişkinin Adli Tıp Kanunu'nun 15. maddesi gereği Adli Tıp Üst Kurullarınca giderilmesi gerektiği, çelişkinin Yüksek Sağlık Kurulu ile Tıp Fakültelerinin ilgili ana bilim dalından alınan sağlık kurulu arasında çıkması halinde de, amacın uyuşmazlığı en geniş katılımlı bir kurul kararı ile sona erdirmek, yeni çelişkilerin ortaya çıkıp uyuşmazlığı çözümsüzlüğe itmeyi engellemek olduğu dikkate alındığında, ilgili Adli Tıp Üst Kuruluna başvurulması ve alınacak raporla uyuşmazlığın sona erdirilmesi gerektiği, mahkemece, mevzuat hükümleri çerçevesinde prosedür işletilmeksizin, eksik araştırma ve incelemeye dayalı olarak yazılı şekilde hüküm kurulmasının usûl ve yasaya aykırı olduğu” gerekçesi ile bozulmasına karar verilmiştir. 5. Belirtmek gerekir ki her ne kadar iş göremezlik ve meslek hastalığı ile ilgili prosedür var ise de bu konuda yetkili en üst kurullardan rapor aldıktan sonra, bu üst kurul raporlarının prosedür işletilmediği gerekçesi ile en alt rapor verecek kurumdan başlayarak denetime tabi tutulması, doğru bir yöntem olmadığı gibi alınan ve bağlayıcılığı olan üst kurul raporlarının bir denetimden geçmesine neden olacaktır ki bunun hukuki açıdan hukuki yararı da bulunmamaktadır. 6. Diğer taraftan yargılamanın makul emek harcanarak ve masraf yapılarak, makul sürede tamamlanması anlamına gelen usul ekonomisi ilkesi temelini Anayasası’nın 141. maddesinin 4. fıkrasında almakta olup, bütün yargılama kollarını bağlayıcı şekilde “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.” şeklinde düzenlenmektedir (Y.HGK. 27.06.2018, gün ve 2018/19-468 E, 2018/1257 K. “6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 30’uncu maddesinde düzenlenen usul ekonomisi ilkesi, Anayasal dayanağı olan bir ilke olup 2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 141’inci maddesinin dördüncü bendinde davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğuna açıkça işaret edilmiştir”). Nitekim 6100 sayılı HMK.’un 30. maddesinde de bu açıkça ilkeye bağlanmıştır(Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür). 7. Bozma kararı yukarda açıklanan usul ekonomisi ilkesine de aykırı olmuştur. Zira prosedür işletilse bile sonuçta yine Adli Tıp ilgili Dairesi ve itiraz halinde üst kuruldan rapor alınacaktır. Ancak raporlar alınmıştır. Bozma sonrası yargılama uzayacağı gibi gereksiz gider yapılmasına neden olunacaktır. 8. Diğer taraftan dosyaya yansıdığı üzere Yüksek Sağlık Kurulu ve Kurum Sağlık Kurulunun rapor düzenlemekten çekinerek, prosedürün işletilmesine kendileri engel olmaktadır. 9. Sonuç itibari ile bağlayıcılığı olan Adli Tıp Kurumu üst kurulunun raporu bulunmaktadır. Kararın onanması gerekirken, bozulmasına karar verilmesi isabetli değildir. Açıklanan nedenlerle çoğunluk görüşüne katılınmamıştır. ...
Hukuk Genel Kurulu, 2019/853 E., 2020/907 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
6100 sayılı HMK'nın 30. maddesinde düzenlenen usul ekonomisi ilkesi, Anayasal dayanağı olan bir ilke olup 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 141.
Hukuk Genel Kurulu         2019/853 E.  ,  2020/907 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın usulden reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 26.04.2013 harç tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin işyerinin davalı şirkete Eczane Paket Sigorta Poliçesi ile hırsızlık rizikosunu da kapsar şekilde sigortalandığını, 07.11.2012 tarihinde işyerinde hırsızlık olduğunu, bilanço hesabında yer alan stok hesabından da anlaşılacağı üzere 654.918,54TL değerinde ilaç ve 10.000,00TL değerinde demirbaş eşyanın çalındığını, müvekkilinin olayın şoku ile eczaneden çalınan ilaçların tam değerini ilk anda tespit edemediğini, bu nedenle eczaneden çalınan ilaçların değerinin yaklaşık 503.000,00TL olduğunu beyan ettiğini, tüm belgeleri sunmasına rağmen davalı sigorta şirketinin müvekkiline 44.090,00TL ödeme yaptığını, müvekkilinin vekili olan annesi ...’e ödeme yaparken ibraname alındığını, müvekkilinin hemen ertesi gün noter ihtarnamesi ile bu ibranamenin geçersiz olduğunu ve karakola yaptığı bildirime göre eksik kalan 458.910,00TL’nin ödenmesi gerektiğini bildirdiğini, fakat muhatabın bu güne kadar gereğini yapmadığını, sigortanın teminat altına aldığı bedelin 610.000,00TL, müvekkilinin gerçek zararının ise ilaç ve demirbaş eşya olmak üzere toplam 664.918,54TL olduğunu, teminatı aşan kısım istenemeyeceğinden müvekkiline ödenen 44.090,00TL çıkarıldıktan sonra kalan 565.910,00TL’nin müvekkiline ödenmesi gerektiğini, genel uygulama hesap bilirkişisi tarafından hazırlanacak rapora göre alacağın saptanması olduğundan harca esas değer 10.000,00TL olmak ve bilirkişi raporunun hazırlanması ile müvekkilinin teminat kapsamında kalan gerçek zararını davalı tarafın muvafakatine ve dava dilekçesinin ıslahına ya da ek dava açmaya gerek kalmaksızın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 107. maddesinde yer alan düzenleme doğrultusunda talep ve dava etmek üzere belirsiz alacak davası açtıklarını ileri sürerek müvekkilinin gerçek zararı olan 565.910,00TL’nin tahsili için HMK’nın 107. maddesi doğrultusunda bilirkişi incelemesi yaptırılarak sonucuna göre yapacağı talep doğrultusunda dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili 30.10.2013 havale tarihli cevap dilekçesinde; dava dilekçesinde davacı tarafça harca esas değerin 10.000,00TL olduğu belirtilmesine rağmen dava dilekçesinin içeriğinde ve sonuç istem kısmında zararlarının 565.910,00TL olduğu belirtilerek bu miktarın tahsilinin talep edildiğini, bu hususun 6100 sayılı HMK’nın 109/2 maddesinde talep konusunun miktarının taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamayacağının açıkça düzenlenmiş olması karşısında yerinde olmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. İzmir 9. Asliye Hukuk Mahkemesinin 29.04.2013 tarihli ve 2013/240 E., 2013/196 K. sayılı kararı ile; dava dilekçesinin görev yönünden reddi ile dosyanın görevli olan Nöbetçi Asliye Ticaret Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. 7. İzmir (Kapatılan) 15. Asliye Ticaret Mahkemesinin 10.01.2014 tarihli ve 2013/271 E., 2014/7 K. sayılı kararı ile; davacı vekilince talebinin belirsiz alacak davasına yönelik olduğu iddia edilmiş ise de, davacının 03.04.2013 tarihinde keşide ettiği ihtarnameyle gerçek zararının tamamının 503.000,00TL olduğunu belirttiği, kendisine ödenen 44.090,00TL düşüldükten sonra bakiye 458.910,00TL'nin ödenmesini talep ettiği, böylece uyuşmazlık konusunun davacı tarafça açıkça belirlenmiş olması nedeniyle kısmi dava açmakta hukuki yararının bulunmadığı, davacı tarafın iddia ettiği gibi HMK'nın 107. maddesindeki belirsiz alacak davasının koşulları da bulunmadığı gerekçesiyle HMK'nın 114/h maddesi uyarınca davanın usulden reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 8. İzmir (Kapatılan) 15. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay 17. Hukuk Dairesince 25.10.2016 tarihli ve 2014/5539 E., 2016/9322 K. sayılı kararı ile; “…Dava tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı HMK'nın 107/I. maddesinde "davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde, alacaklı hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir" 107/II. bendinde "karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtilmiş olduğu talebini artırabilir" 107/III. bendinde ise, "ayrıca kesin eda davasının açılabildiği hallerde tesbit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir" hükmüne yer verilmiştir. Kısmi dava ise HMK'nın 109.maddesinde düzenlenmiştir. Dava ve karar tarihinde yürürlükte bulunan 109.maddesi I. bendinde; "Talep konusunun niteliği itibariyle bölünebilir olduğu durumlarda sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir" 109/II .bendinde "Talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamaz. (bu hüküm 1.4.2015 tarih 6644 sayılı Kanunun 4.maddesi ile iptal edilmiştir.) 109/III. bendinde ise, "Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkca feragat edilmiş olması hali dışında kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez" hükmünü içermektedir. Yani, talep niteliği itibariyle bölünebiliyorsa kısmi dava açılabilecek, talep konusu taraflar arasında tartışmalı olacak, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasına gerek olmadan ek dava açılabilecektir. Bir kimsenin kısmi dava açıp açmadığına karar vermek için davacının talep sonucuna bakmak gerekir. Davacının davasını açıkça kısmi dava olarak nitelendirmesine gerek yoktur. Somut olayda davacı, dava dilekçesinde davalı sigorta şirketi ile işyeri (eczane paket sigortası) sigortası poliçesi düzenlediklerini, iş yerinde hırsızlık olayı olduğunu ve mallarının çalındığını, davalı şirketin zararın 44.090,00TL olduğu gerekçesiyle bu miktarı ödediğini, gerçek zararının 565.910,00 TL olduğunu, 10.000 TL harca esas değer üzerinden belirsiz alacak davası açtığını bildirerek talepte bulunmuştur. Davalı sigorta şirketi ise zararının miktarını bildirdiğini bu nedenle kısmi dava açılamayacağını savunmuştur. İleri sürülüş ve savunmaya göre dava konusu miktarın taraflar arasında tartışmalı olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu nedenle talep edilen miktarın tartışmasız olduğundan söz edilemez. Belirsiz alacak davası olarak açılan davaya kısmi dava olarak devam edilmesi mümkün değil ise de somut olayda davacının kısmi dava açtığı ve dava konusu miktar taraflar arasında tartışmalı olduğundan davacının kısmi dava açmakta hukuki yararının bulunduğunun kabulü gerekir. (...K 2.3.2016 tarih 2014/15-439 Esas, 2016/207 Karar sayılı kararı da bu yöndedir). O halde mahkemece kısmi dava açıldığı kabul edilerek işin esasına girilip toplanan ve toplanacak deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere davanın usulden ret edilmesi isabetli olmamıştır…” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur. Direnme Kararı: 10. İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 04.04.2017 tarihli ve 2017/221 E., 2017/328 K. sayılı kararı ile; davacı vekili, talebinin belirsiz alacak davasına yönelik olduğunu iddia etmiş ise de, davacının 03.04.2013 tarihinde keşide ettiği ihtarnameyle gerçek zararının tamamının 503.000,00TL olduğunu belirttiği, kendisine ödenen 44.090,00TL düşüldükten sonra bakiye 458.910,00TL'nin ödenmesini talep ettiği, dava dilekçesinde de gerçek zarar olan 565.910,00TL'nin tahsili için HMK’nın 107. maddesi uyarınca dava açtıkları, dava ve karar tarihinde HMK’nın 109/2. maddesinin yürürlükte olduğu, davacı tarafın fazlaya ilişkin hakları saklı tutarak 10.000,00TL'nin tahsili şeklinde bir talebinin bulunmadığı, bu haliyle davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı, dolayısıyla uyuşmazlık konusunun davacı tarafça açıkça belirlenmiş olması nedeniyle kısmi dava açmakta hukuki yararının bulunmadığı, davacı tarafın iddia ettiği gibi HMK'nın 107. maddesindeki belirsiz alacak davasının koşulları da bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 11. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının davasını belirsiz alacak davası olarak mı yoksa kısmi dava olarak mı açtığı, davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığının kabulü hâlinde eldeki davayı belirsiz alacak davası olarak açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı; alacağın belirlenebilir olduğunun kabul edilmesi hâlinde belirsiz alacak davası olarak açılmış olan davaya kısmi dava olarak bakılıp bakılamayacağı noktalarında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 13. Dava, işyeri sigorta sözleşmesine dayalı olarak açılan tazminat istemine ilişkindir. 14. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın 107. maddesiyle mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda (1086 sayılı HUMK) yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle dava konusu edilen alacakların belirsiz alacak olup olmadığı hususu tartışılıp değerlendirilmiştir. 15. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6100 sayılı HMK’nın 107. maddesinde yer alan; "1-Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. 2-Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. 3-Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." şeklindeki hüküm ile belirsiz alacak davası düzenlenmiştir. 16. Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi ile ihdas edilmiş ve kanunlaşmıştır. 17. Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hâli, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanmalıdır. 18. Bu kriterler, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin; 1-Davacının kendisinden beklenememesi, 2-Bunun olanaksız olması, 3-Açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması olarak belirtilmektedir. 19. Kural olarak kişinin alacağını belirleyebilmesi için aynı zamanda belgeye bağlama yetkisinin olması veya bu konuda belge düzenlenip kendisine verilmesi gerekir. 20. Bir talep konusunun belirli olup olmadığının her somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi ve sonuca gidilmesi daha doğru olacaktır. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.06.2015 tarihli ve 2015/22-1156 E.-2015/1598 K., 22.06.2016 tarihli ve 2016/22-874 E.-2016/824 K., 17.01.2018 tarihli ve 2016/22-2177 E.-2018/29 K., 17.01.2018 tarihli ve 2016/22-2181 E.-2018/24 K, 07.03.2018 tarihli ve 2014/22-2350 E.-2018/439 K., 14.03.2018 tarihli ve 2015/22-186 E.-2018/479 K. ile 28.03.2018 tarihli ve 2015/22-127 E.-2018/559 K.; 16.04.2019 tarihli ve 2017/17-1099 E., 2019/460 K.,02.07.2019 tarihli ve 2016/22-1610 E., 2019/841 K.;16.05.2019 tarihli ve 2016/22-1166 E., 2019/576 K.; 19.12.2019 tarihli ve 2018/22-1122 E., 2019/1413 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler kabul edilmiştir. 21. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; tutulan bilanço hesabına göre zararın belirli olduğu, davacının talebini çekilen ihtarname ile de belirli hâle getirdiği ve zararının daha fazla olduğunu ancak poliçe limiti ile sınırlı talepte bulunacağı, limit kadar zararının karşılanmasını talep eden davacı vekilinin dava dilekçesinde zarar miktarını kesin ve net bir biçimde belirttiği görülmektedir. Somut olay bakımından davacının dava açarken dava konusu alacakların miktarını belirleyebilmesi için uhdesinde gerekli veri ve bilgilerin bulunduğunu kabul etmek gerekir. Hâl böyle olunca dava konusu edilen alacakların belirsiz alacak olmadığı açıktır. 22. Bu alacakların belirsiz alacak olmadığı kabul edildikten sonra, uyuşmazlık konusu alacakların belirli olduğu hâlde belirsiz alacak davasına konu edilmesi karşısında, davacının bu şekilde dava açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı ve davanın kısmi dava olarak görülüp sonuçlandırılmasının mümkün olup olmadığı hususu tartışılmıştır. Bu hususların değerlendirilmesi için kısmi dava, dava şartları, dava dilekçesinde bulunması gereken unsurlar, hukuki yarar, hâkimin davayı aydınlatma ödevi, hâkimin Türk hukukunu resen uygulama ödevi, usul ekonomisi ve mahkemeye erişim hakkı kavramları üzerinde kısaca durmak gerekir. 23. Alacağın yalnızca bir bölümü için açılan davaya kısmi dava denir. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Diğer bir söyleyişle, bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkânı bulunmasına rağmen, alacağın bir kesimi için açılan davaya, kısmi dava denir. Kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmez. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu anlaşılıyor ve istem bölümünde "fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması” ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” şeklinde bir ifadeye yer verilmiş ise, bu husus, davanın kısmi dava olarak kabulü için yeterli sayılmaktadır (Pekcanıtez, H.: Medeni Usul Hukuku, C. II, 15. baskı, İstanbul 2017, s. 1000). 24. 1086 sayılı HMUK'da açıkça kısmi dava düzenlenmediği hâlde, söz konusu Kanun'un yürürlükte olduğu dönemde de kısmi dava açılması mümkün bulunmaktaydı. Çünkü, alacak hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalan kısmının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm bulunmamaktaydı. Kısmi dava, 6100 sayılı HMK'nın 109. maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasında; talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmının da dava yoluyla ileri sürülebileceği hükme bağlanmıştır. İkinci fıkrasında ise, talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamayacağı belirtilmişti. Ancak 109. maddenin ikinci fıkrası 01.04.2015 tarihli ve 6444 sayılı Kanun'un 4. maddesi ile yürürlükten kaldırıldığından artık talep konusunun taraflar arasında tartışmasız veya belirli olması hâlinde de kısmi dava açılması mümkün hâle gelmiştir. 25. 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Kanun’un 7. maddesiyle değişik 6100 sayılı HMK’nın 107. ve 109. maddeleri aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir: “Belirsiz alacak davası MADDE 107– (1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. (2) (Değişik:22/7/2020-7251/7 md.) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır. (3) (Mülga:22/7/2020-7251/7 md.) Kısmi dava MADDE 109- (1) Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir. (2) (Mülga: 1/4/2015-6644/4 md.) (3) Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hâli dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez.” 26. Dava şartları ise, mahkemenin davanın esası hakkında yargılama yapabilmesi için gerekli olan unsurlardır. Diğer bir anlatımla, dava şartları dava açılabilmesi için değil, mahkemenin davanın esasına girebilmesi için aranan kamu düzeni ile ilgili zorunlu koşullardır. Mahkeme, hem davanın açıldığı tarihte hem de yargılamanın her aşamasında dava şartlarının bulunup bulunmadığını kendiliğinden araştırıp inceler ve bu konuda tarafların istem ve beyanları ile bağlı değildir. Dava şartlarının davanın açıldığı tarih itibariyle bulunmaması ya da bu şartlardan birinin yargılama aşamasında ortadan kalktığının öğrenilmesi durumunda mahkemece mesmu (dinlenebilir) olmadığı gerekçesiyle davanın reddedilmesi gerekir. 27. 6100 sayılı HMK'nın 114. maddesinde; "Dava şartları şunlardır: a) Türk mahkemelerinin yargı hakkının bulunması. b) Yargı yolunun caiz olması. c) Mahkemenin görevli olması. ç) Yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması. d) Tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları; kanuni temsilin söz konusu olduğu hâllerde, temsilcinin gerekli niteliğe sahip bulunması. e) Dava takip yetkisine sahip olunması. f) Vekil aracılığıyla takip edilen davalarda, vekilin davaya vekâlet ehliyetine sahip olması ve usulüne uygun düzenlenmiş bir vekâletnamesinin bulunması. g) Davacının yatırması gereken gider avansının yatırılmış olması. ğ) Teminat gösterilmesine ilişkin kararın gereğinin yerine getirilmesi. h) Davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması. ı) Aynı davanın, daha önceden açılmış ve hâlen görülmekte olmaması. i) Aynı davanın, daha önceden kesin hükme bağlanmamış olması. (2) Diğer kanunlarda yer alan dava şartlarına ilişkin hükümler saklıdır." düzenlemesi yer almaktadır. Bu hükme göre, dava şartlarından bazıları olumlu (davanın açılması sırasında var olması gerekli), bazıları ise olumsuz (davanın açılması sırasında bulunmaması gereken) şartlardır. 28. HMK’nın 115. maddesinin ikinci fıkrasına göre ise “Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder”. Bu düzenleme gereğince, eksik olan bir dava şartı, belirli bir süre verilerek giderilebilecek ise, hâkim tarafından eksikliğin giderilmesi için kesin süre verilmesi gerekir. Bu süre içinde dava şartı eksikliği tamamlanmaz ise dava, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilmelidir. 115. maddenin üçüncü fıkrasına göre ise, "Dava şartı noksanlığı, mahkemece, davanın esasına girilmesinden önce fark edilmemiş, taraflarca ileri sürülmemiş ve fakat hüküm anında bu noksanlık giderilmişse, başlangıçtaki dava şartı noksanlığından ötürü, dava usulden reddedilemez". 29. Dava dilekçesinde bulunması gereken unsurlar HMK'nın 119. maddesinde düzenlenmiştir. Bu kapsamda maddenin birinci fıkrasının 1. bendi uyarınca dava dilekçesinde; a) Mahkemenin adı. b) Davacı ile davalının adı, soyadı ve adresleri. c) Davacının Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası. ç) Varsa tarafların kanuni temsilcilerinin ve davacı vekilinin adı, soyadı ve adresleri. d) Davanın konusu ve malvarlığı haklarına ilişkin davalarda, dava konusunun değeri. e) Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri. f) İddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği. g) Dayanılan hukuki sebepler. ğ) Açık bir şekilde talep sonucu. h) Davacının, varsa kanuni temsilcisinin veya vekilinin imzası bulunması gerekir. Bu unsurların bir kısmı dava dilekçesinde mutlaka bulunması gereken zorunlu unsurlardır. Bazıları ise dava dilekçesinde bulunması zorunlu olmayan, ihtiyari niteliktedir. Zorunlu unsurlar davanın temelini oluşturur; bunlar hukuki güvenlik ve açıklığı sağladığından kamu yararı amacı taşır. Hâkimin tarafların talebine ve uyuşmazlığın esasına uygun inceleme yaparak karar vermesini temin etmesi yanında davalının da etkili savunma yapmasına hizmet etmek sureti ile onun menfaatini korur. 30. Öte yandan 119. maddenin 2. fıkrası uyarınca " Birinci fıkranın (a), (d), (e), (f) ve (g) bentleri dışında kalan hususların eksik olması hâlinde, hâkim davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre verir. Bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması hâlinde dava açılmamış sayılır". Şu hâlde mahkemenin adı, dava konusu ve değeri, vakıalar, deliller ve hukuki sebepler dışında kalan unsurlardan herhangi birinin eksik bırakılmış, yazılmamış olması durumunda, hâkim tarafından verilen bir haftalık kesin süre içerisinde eksikliğin tamamlanmadığı takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verilecektir. 31. Medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemede bir davanın açılabilmesi için, davacının bu davayı açmakta ve mahkemeden hukuksal korunma istemekte bir çıkarının bulunması gerektiğine ilişkin ilke anlamına gelir. Davacının davayı açtığı tarih itibariyle dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan (korunan) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalıdır. 6100 sayılı Kanun'un sözü edilen maddesinin gerekçesinde de "...Maddenin birinci fıkrasının (h) bendinde ise davacının dava açmakta hukukî yararının bulunmasının bir dava şartı olduğu hususu açıkça vurgulanmıştır. Burada sözü edilen hukukî yarardan maksat, davacının sübjektif hakkına hukukî korunma sağlanması hususunda mahkemeye başvurmasında hâli hazırda hukuken korunmaya değer bir yararının bulunmasıdır. Bir başka ifadeyle, davacı hakkına kavuşmak için, hâli hazırda mahkeme kararına muhtaç bir konumda değilse onun hukukî yararının bulunduğundan söz etmek mümkün değildir..." yönünde açıklamalar yer verilmiştir. Öte yandan bu yararın "hukuki ve meşru", "doğrudan ve kişisel", "doğmuş ve güncel" olması da gerekir (Hanağası, E.: Davada Menfaat, Ankara 2009, s.135). 32. Hukuki yarar dava şartlarından olup 6100 sayılı HMK'nın 114. maddesine göre, davacının dava açmakta hukuken korunmaya değer bir yararının bulunması gerekir. Bu şart, dava konusuna ilişkin genel dava şartlarından biri olup, davanın esası hakkında inceleme yapılabilmesi ve esas hakkında hüküm verilebilmesi için varlığı gerekli olduğundan, olumlu dava şartları arasında sayılmaktadır. Bu nedenle menfaate, davanın dinlenebilmesi (mesmu olması, kabule şayan olması) şartı da denilmektedir (Hanağası, s. 19-21). Bir davada, menfaat (hukuki yarar) ilkesinin dava şartı olarak gözetilmesinin, yargılamanın amacına ve usul ekonomisi ilkesine uygun olacağı her türlü duraksamadan uzaktır. Bu ilkeden hareketle bir davada hukuki menfaatin bulunup bulunmadığı mahkemece, tarafların dava dosyasına sunduğu deliller, olay veya olgular çerçevesinde yargılamanın her aşamasında ve kendiliğinden gözetilmelidir. Böylelikle kişilerin haksız davalar açmak suretiyle dava hakkını kötüye kullanmasına karşı bir güvence de sağlanmış olmaktadır (Pekcanıtez, s.946-949). Nitekim aynı görüş Hukuk Genel Kurulunun 24.11.1982 tarihli ve 1982/7-1874 E.-1982/914 K.; 05.06.1996 tarihli ve 1996/18-337 E.-1996/542 K.; 10.11.1999 tarihli ve 1999/1-937 E.-1999/946 K.; 25.05.2011 tarihli ve 2011/11-186 E. 2011/352 K. ve 01.02.2012 tarihli 2011/10-642 E.-38 K. sayılı kararları ve yukarıda emsal olarak gösterilen diğer kararlarda da benimsenmiştir. 33. Uyuşmazlığın çözümü için usul ekonomisine de değinmek gerekmektedir. Usul hukuku biçimsellik (şekilcilik, formalizim) üzerine kurulmuştur ve bu nedenle “şeklî (biçimsel) hukuk” olarak adlandırılır. Davalarda biçimsellik tarafların yargılamanın sonucunu hesaplayabilmesi, yasa yolları ile bunu denetleyebilmesi, keyfilikten korunma, eşit davranılma gibi güvenceler sağlamakla birlikte; sıkı sıkıya şekle bağlılık olarak görülmemeli, maddi gerçeği bulmak ve adaletli karar vermek adına hakkaniyete uygun olarak değerlendirilmelidir. Biçimselliğin bu doğrultuda yorumlanmasında usul ekonomisi ilkesi devreye girmektedir. 6100 sayılı HMK'nın 30. maddesinde düzenlenen usul ekonomisi ilkesi, Anayasal dayanağı olan bir ilke olup 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 141. maddesinin 4. bendinde davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğuna açıkça işaret edilmiştir. 34. Türk hukuk öğretisinde dava ekonomisi olarak da anılan usul ekonomisi ilkesi, genel olarak boş yere dava açılmasını, yargılama sırasında gereksiz işlemlerin yapılmasını ve zor yöntemlerin seçilmesini önlemeye hizmet eder. Bunun yanı sıra, anılan ilke, yargılamada emekten, zamandan ve masraftan mümkün olduğu ölçüde tasarruf edilmesine yönelik bir işlevi de yerine getirir. Başka bir anlatımla, usul ekonomisi, ihlal edilen hukuk düzeninin en az giderle, en kısa sürede ve en az zorlukla gerçekleştirilmesini ve boş yere davalar açılmasının önüne geçilmesini sağlamaya yönelik bir yargılama hukuku ilkesidir (Hanağası, s. 32). Başka bir anlatımla, usul ekonomisi, yasalarda öngörülen düzenleme çerçevesinde yargılamanın kolaylaştırılmasını, yargılamada öngörülen olağan zaman süresinin aşılmamasını ve gereksiz gider yapılmamasını amaçlar ve bunu hâkime bir görev olarak yükler (Yılmaz, E., Usul Ekonomisi, AÜHFD, 2008, s.243). Usul ekonomisi adaletin ucuz, çabuk ve isabetli olarak sağlanmasının temel kurallarındandır (HGK'nın 10.4.1991 tarihli ve 1991/15 E.-1991/202 K. sayılı kararı). 35. 6100 sayılı HMK'nın “Hâkimin davayı aydınlatma görevi” başlıklı 31. maddesine göre, “Hâkim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu olduğu durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir.” 36. Hâkimin davayı aydınlatma ödevi olarak ifade edilen bu düzenleme ile doğru hüküm verebilmesi ve maddi gerçeğin bulunabilmesi amaçlanmıştır. Düzenlemede her ne kadar “açıklama yaptırabilir” denilmişse de, bunun, hâkimin davayı aydınlatması için bir “ödev” olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü davayı aydınlatma ödevi sayesinde hâkim, iddia ve savunmanın doğru ve tam olarak anlaşılmasını sağlayacak ve bu şekilde doğru olmayan bir kararın verilmesini önleyecektir (Pekcanıtez, H./ Atalay, O. / Özekes, M.: Medeni Usul Hukuku, 2011, 11. Bası, s. 248 vd). Görüldüğü üzere, hâkimin davayı aydınlatma ödevine ilişkin 31. maddede, hâkimin, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz ya da çelişkili gördüğü konular hakkında taraflara açıklama yaptırabileceği, soru sorabileceği, kanıt gösterilmesini isteyebileceği belirtilmiştir. Öte yandan HMK'nın 33. maddesi uyarınca hâkim Türk hukukunu resen uygular. Bu nedenledir ki, dava dilekçesinde davacının talebini dayandırdığı vakıalara uygun hukuki sebepleri dava dilekçesinin zorunlu unsurları arasında sayılmamıştır. Zira davacının dayandığı vakıalara uygun hukuki sebepleri hâkim kendiliğinden bulup uygulamakla yükümlüdür. 37. Yine Anayasa'nın 36. maddesinin 1. fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmayı ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Bu bakımdan davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesi ve kişinin adil yargılanma hakkı kapsamına giren güvencelerden faydalanabilmesi için ilk olarak kişiye iddialarını ortaya koyma imkânının tanınması gerekir. Diğer bir ifadeyle dava yoksa adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerden yararlanmak mümkün olmaz (Anayasa Mahkemesinin B. No: 2013/8896, 23/2/2016 tarihli Mohammed Aynosah,kararından, § 33). 38. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında da; "Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ...konusunda karar verecek olan,...bir mahkeme tarafından davasının ...görülmesini istemek hakkına sahiptir..." yönünde düzenleme bulunduğu görülmektedir. Anayasa Mahkemesinin başka bir kararında da "...Mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını anlamsız hale getiren, bir başka ifadeyle mahkeme kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamalar mahkemeye erişim hakkını ihlâl edebilir (Anayasa Mahkemesinin 07.11.2013 tarihli ve 2012/791 B.N. kararı, § 52)" şeklinde tespitlere yer verilmiştir. 39. Dava çeşitleri HMK’nın 105 vd. maddelerde düzenlenmiştir. Bir davanın hangi dava çeşidini oluşturduğu davacının talep sonucunun hangi dava türü tanımına uyduğuna göre belirlenebilir. Davacı dava dilekçesinde dava türünü inşai dava olarak yazsa bile bir miktar alacağın tahsili talebinde bulunmuş ise bu eda davası olup hâkim bu kapsamda karar vermek zorundadır. Bu nedenle eda davası açılması gerekirken inşai dava açılmasında hukuki yarar bulunmadığı gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilemez. Hukuki yararı belirleyen davacının gösterdiği dava türü değil, karar verilmesi istenen talep sonucudur. Nasıl ki dava dilekçesinde hiç gösterilmemiş veya yanlış gösterilmiş olsa bile HMK’nın 33. maddesi kapsamında doğru hukuki sebebi bulmak ve uygulamak hâkimin görevi ise HMK’nın 32. maddesi çerçevesinde yargılamayı sevk ve idare ile dava türü tanımlarına ve talep sonucuna göre dava türünü doğru belirleyip buna göre yargılamayı sürdürüp davayı sonuçlandırmak da hâkimin görevidir. Bu konuda hâkim, davacının dilekçesinde yaptığı isimlendirmeyle bağlı olmaksızın açılan davanın, eda davası, tespit davası, belirsiz alacak ve tespit davası, inşai dava, kısmi dava, terditli dava, seçimlik dava ve topluluk davası çeşitlerinden hangisi olduğunu belirleyerek yargılamayı sürdürüp davayı sonuçlandıracaktır. 40. Bir davadaki talep sonucu bazı kısımları itibarıyla birden fazla dava türü tanımıyla ilgili, çakışan yani benzer unsurlar içeriyor olabilir. Bu gibi durumlarda hâkim davayı aydınlatma ödevi kapsamında davacıdan açıklama isteyerek doğru dava türünü belirleyebilecektir. Tüm bu nedenlerle davacı dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olduğundan söz etmiş olsa bile belirsiz alacak davası unsurları bulunmuyorsa bu davanın açılmasında hukuki yarar olmadığından söz edilemeyecek alacağın istenmesinde hukuki yarar olduğundan mevcut unsurları itibarıyla kısmi dava açılmış olduğu kabul edilerek davacının talep sonucu hakkında karar verilebilecektir. 41. Yukarıdaki açıklamalar ışığında alacak belirli olmasına rağmen belirsiz alacak davasına konu edilmesi durumunda ne yapılması gerektiği konusuna dönecek olursak; şartları bulunmamasına başka bir anlatımla talep edilecek alacak miktarının davanın açıldığı anda tam ve kesin bir biçimde belirlenmesinin mümkün olmasına rağmen belirsiz alacak davası şeklinde açılan dava, hukuki yarar, yani dava şartı yokluğu nedeni ile usulden hemen reddedilmemelidir. Zira bir miktar belirtilmek sureti ile açılan belirsiz alacak davası da alacak ister belirli ister belirsiz olsun bir eda davasıdır ve eda davalarında hukuki yarar var kabul edilir. Öte yandan davacının dava açmaktan başka bir yolla alacağına kavuşması mümkün olmayıp bir mahkeme kararına muhtaç ise dava açmakta hukuki yararının bulunduğu tartışmasızdır. Başka bir anlatımla alacağın belirli veya belirsiz olması başlangıçta var olan hukuki yararı ortadan kaldırmaz. 42. Bu durumda dava dilekçesinde talep edilen asgari tutar somut olayın özelliklerine göre talep edilebilecek alacak tutarı konumunda olup kısmi davanın koşulları yoksa davacının tam eda davası açtığı kabul edilmelidir. Ancak dava dilekçesinde talep edilen asgari tutar somut olayın özelliklerine göre talep edilebilecek toplam alacak miktarı kadar değilse ve kısmî davanın koşulları da bulunmuyorsa, bu durumda mahkemece alacak miktarını netleştirmesi ve bildireceği dava değerine göre eksik harcı tamamlaması için davacıya HMK'nın 119. maddesinin 2. fıkrası uyarınca bir haftalık kesin süre verilmeli ve verilen kesin süre içinde belirtilen eksikliğin tamamlanması hâlinde davaya tam eda davası olarak devam edilmeli, aksi durumda ise davanın usulden reddine karar verilmelidir. 43. Buna karşılık, dava dilekçesinde asgari bir tutar gösterilmiş olup bunun, alacağın belirli bir kesimi olduğu anlaşılmakla birlikte, açılan davanın belirsiz alacak davası mı; yoksa kısmi dava mı olduğu hususunda açıklık bulunmuyorsa hâkim, taleple bağlı olduğu için (HMK m. 26) öncelikle, HMK'nın 119. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, davacı tarafa bir haftalık kesin bir süre vermeli ve onun beyanı doğrultusunda açılmış olan davanın belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunu belirlemelidir. Bu da esasen hâkimin davayı aydınlatma ödevi kapsamındadır. Davacı verilen bir haftalık kesin süre içinde davanın belirsiz alacak davası olduğunu beyan etmiş ve belirsiz alacak davası açılabilmesi için gerekli koşullar mevcut ise, dava belirsiz alacak davası olarak görülüp sonuçlandırılmalıdır. Belirsiz alacak davası açılabilmesi için gerekli şartlar bulunmakla birlikte davacı açmış olduğu davanın kısmi dava olduğunu belirtmiş ise, bu hâlde mahkeme davayı, kısmi dava olarak kabul edip yargılamayı sürdürmelidir. Üçüncü bir ihtimal olarak davacı davasının belirsiz alacak davası olduğunu mahkemeye bildirmiş olmakla birlikte belirsiz alacak davasının koşulları bulunmuyor ve fakat kısmi dava açılabilmesi mümkün ise, bu durumda, mahkemece, açılmış olan dava, doğrudan bir ara kararıyla bir kısmi dava olarak nitelendirilmek suretiyle görülüp karara bağlanmalıdır. 44. Somut olayda davacı, dava dilekçesinde davalı sigorta şirketi ile işyeri (eczane paket sigortası) sigortası poliçesi düzenlediklerini, işyerinde hırsızlık olayı olduğunu ve bir kısım mallarının çalındığını, davalı şirketin zararın 44.090,00TL olduğu gerekçesiyle bu miktarı ödediğini, gerçek zararının 565.910,00TL olduğunu, 10.000,00TL harca esas değer üzerinden belirsiz alacak davası açtığını bildirerek talepte bulunmuş, davasını açıkça belirsiz alacak davası olarak nitelendirmiştir. Davanın belirsiz alacak davası olarak açılmasına rağmen alacakların belirli olduğu sonucuna ulaşıldığından somut olayda belirsiz alacak davasının koşulları bulunmamakta ise de, alacaklarının ödenmediğini iddia eden davacının, mevcut yasal düzenlemeler karşısında dava açmaktan başka bir yolla alacağına kavuşma imkânı olmayıp, bir mahkeme kararına ihtiyaç bulunması karşısında eldeki davayı açmakta hukuki yararının bulunmadığını söylemek mümkün değildir. Başka bir anlatımla alacağı olduğunu iddia eden davacının alacağının tahsili amacı ile ister kısmi, ister tam eda veya belirsiz alacak davası açmasında her zaman hukuki yararı vardır. Zira davacı davalıdan olan alacağını istemektedir. 45. Alacağın tartışmasız veya belirli olması hâlinde kısmi dava açılamayacağına ilişkin HMK'nın 109. maddesinin ikinci fıkrasının yürürlükten kaldırılmış olmasından, yeni düzenleme ile dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hâli dışında, kısmi dava açılmasında, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmeyeceğinin belirtilmiş olmasından dolayı belirli alacaklar için de artık kısmi dava açılması mümkün hâle geldiğine ve davacının alacaklarının bir kısmını dava ettiğinin dava dilekçesi içeriğinden anlaşılmasına başka bir anlatımla davanın kısmi dava olarak görülmesi için gerekli koşulların somut olayda bulunmasına göre, mahkemece dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmeyerek bir ara kararı ile kısmi dava olarak görülüp sonuçlandırılmalıdır. 46. Bu yöndeki kabulün Anayasa'nın 141. ve 6100 sayılı HMK'nın 30. maddelerinde düzenlenen davaların en az giderle ve mümkün olan en kısa sürede sonuçlandırılmasını öngören "usul ekonomisi" ilkesine de uygun olacağı, Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan hak arama özgürlüğüne ve mahkemeye erişim hakkına da hizmet edeceği açıktır. 47. O hâlde direnme kararı bu değişik gerekçe ve nedenlerle bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 17.11.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Usul Hukuku

Usul Ekonomisi ilkesi hakime hangi yükümlülüğü yükler?

A) Davayı en kısa sürede bitirme ve gereksiz gider yapılmamasını sağlama.
B) Taraflardan hiç harç almama.
C) Avukat tutma zorunluluğu getirme.
D) Delilleri sınırlama.
E) Duruşmaları halka kapatma.