6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 311

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 311. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 311- (1) Feragat ve kabul, kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurur. İrade bozukluğu hâllerinde, feragat ve kabulün iptali istenebilir. Feragat ve kabul hâlinde yargılama giderleri

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

38 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2021/668 E., 2023/191 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi
Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 310 ve 311 inci maddeleri şöyledir:
Hukuk Genel Kurulu         2021/668 E.  ,  2023/191 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki karşılıklı boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl davanın kabulüne karşı davanın reddine karar verilmiştir. Kararın taraf vekillerince istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince erkeğin tüm kadının sair istinaf itirazlarının reddine, yoksulluk nafakasına yönelik istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının yoksulluk nafakası yönünden kaldırılarak bu konuda yeniden esas hakkında hüküm kurulmasına karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararının taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince bozma kararına uyularak İlk Derece Mahkemesi kararının yoksulluk nafakası yönünden kaldırılarak bu konuda yeniden esas hakkında hüküm kurulmasına karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesinin bozmaya uyarak verdiği karar davalı-karşı davacı vekilinin temyizi nedeniyle Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucu tekrar bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı-karşı davalı vekili 09.06.2017 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 16.01.2001 tarihinde evlendiklerini, ortak iki çocuklarının bulunduğunu, davalının eşine sözlü ve fiziksel şiddet uyguladığını, sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiğini, eşi ve çocukları ile ilgilenmediğini, müvekkiline hitaben “sen karım değilsin, ölene kadar yatmayacağım senle” şeklinde söylemlerde bulunduğunu, eşler arasında son bir yıldır özel hayatın yaşanmadığını, davalının son olarak 25.02.2017 tarihinde sabaha karşı eve geldiğini, müvekkilinin karnının aç olup olmadığını sorması karşısında “sana ne lan, git başımdan, defol yatağına” boynundaki morluğu soran eşine hayatında başka bir kadın olduğunu söylediğini, bu olaydan sonra ortak eve gelmediğini, evliliğin devamı sırasında davalının ihtiyaç nedeniyle davacıdan ziynet eşyalarını aldığını, bir daha geri vermediğini, müvekkilinin ev hanımı davalının ise ekonomik durumunun iyi olduğunu ileri sürerek tarafların boşanmalarına, velayetlerin anneye verilmesine, her bir çocuk yararına 750,00 TL tedbir-iştirak, müvekkili yararına 1.500,00 TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 70.000,00 TL maddi, 70.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine ve ayrıca belirtilen ziynet eşyalarının aynen iadesine, olmadığı takdirde bedelinin tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP VE KARŞI DAVA Davalı-karşı davacı vekili 06.07.2017 tarihli dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, müvekkilinin eşi ve özellikle çocuklarına bağlı olduğunu, onları tatillere götürdüğünü, tüm görevlerini eksiksiz yerine getirdiğini, buna karşılık kadının eşine evliğin ilk gününden itibaren soğuk ve duyarsız davrandığını, duygusal anlamda eşini tatmin etmediğini, birlik görevlerini ihmal ettiğini, kahvaltı dahi hazırlamadığını, aşırı kıskanç tavırlar sergilediğini, sürekli aldatma ile suçladığını, müvekkilinin yoğun iş temposu nedeni ile yaşamış olduğu stresi hafifletmeye çalışmadığını belirterek boşanmayı kabul ettiklerini ve velayetlerin müvekkiline verilmesini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 07.03.2019 tarihli ve 2017/350 Esas, 2019/214 Karar sayılı kararı ile boşanmaya sebep olan olaylar değerlendirildiğinde; erkeğin güven sarsıcı davranışlarda bulunduğu ve eşine ait kredi kartını kullanmak suretiyle kadını borca soktuğu, hâl böyle olunca evliliğin bu duruma gelmesinde erkeğin tam kusurlu olduğu gerekçesiyle karşı davanın reddine, asıl davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, velayetlerin anneye verilmesine, her bir çocuk yararına 500,00 TL tedbir-700,00 TL iştirak, kadın yararına 400,00 TL tedbir-600,00 TL yoksulluk nafakası ile 30.000TL maddi, 30.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine, ziynet alacağı davasına yönelik yapılan yargılamada ise talep edilen ziynet eşyalarının aynen iadesine, aynen iade mümkün olmadığı takdirde bedelin tahsiline karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 01.11.2019 tarihli ve 2019/725 Esas, 2019/871 Karar sayılı kararı ile ilk derece mahkemesince yoksulluk nafakası koşulları oluştuğundan kadın eş yararına yoksulluk nafakasına hükmedilmesinin doğru olduğu ne var ki nafakanın niteliği, tarafların belirlenen ekonomik ve sosyal durumları, tarafların yaşları, evliliğin süresi ve kusur derecelerine göre hüküm altına alınan nafaka miktarının az olduğu gerekçesiyle kadın yararına 1.000,00 TL yoksulluk nafakası ödenmesine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Birinci Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 11.02.2020 tarihli ve 2019/8470 Esas., 2020/982 Karar sayılı kararı ile "...1-Davalı-karşı davacı erkeğin ziynet alacağı davasına yönelik temyiz dilekçesinin incelenmesinde; 6100 sayılı HMK'nın 362. maddesinin 1. fıkrasının b bendi uyarınca "Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dahil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar" temyiz edilemez. 02.12.2016 tarihli 6763 sayılı Kanun'un 44. maddesi ile de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na eklenen ek madde 1 uyarınca temyiz parasal sınırlarının (HMK m. 341, 362) Vergi Usul Kanunu'nun mükerrer 298. maddesine göre her yıl tespit ve ilan edilecek yeniden değerleme oranında artırılması öngörülmüştür. Karar tarihi itibariyle bu miktar "58.800,00 TL" olarak belirlenmiştir. Somut olayda 31.636,00 TL ziynet alacağının ödenmesine karar verilmiş olup, bölge adliye mahkemesince ziynet alacağı davasına yönelik verilen karar kesindir. Bu nedenle davalı-karşı davacı erkeğin ziynet alacağı davasına yönelik temyiz dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekmiştir. 2-Davalı-karşı davacı erkeğin temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacı erkeğin yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına karar vermek gerekmiştir. 3- Davacı-karşı davalı kadının temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; Taraflarca karşılıklı açılan boşanma davasının (TMK m.166/1) yapılan yargılaması sonucunda, erkeğin davasının reddine, kadının davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına karar verilmiş, taraflarca istinaf kanun yoluna başvurulmuş ve bölge adliye mahkemesince kadının yoksulluk nafakası talebi yönünden istinaf talebinin kabulü ile tarafların sair istinaf itirazların ise esastan reddine karar verilmiş, istinaf kararına karşı davalı-karşı davacı kadın tarafından tazminat ve nafaka miktarları yönünden, davalı-karşı davacı erkek tarafından ise kendi davasının reddi, kusur belirlemesi, tazminat, nafaka, velayet ve ziynet yönlerinden temyiz talebinde bulunulmuştur. Dosya Yargıtay aşamasında iken davacı-karşı davalı kadın vekili 05/02/2020 tarihli dilekçesi ile boşanma talebinden feragat ettiklerini beyan etmiştir. Kadının davasında verilen boşanma hükmü temyizin kapsamı dışında kalıp kesinleşmiştir. Bu sebeple kadının feragat beyanı boşanma hükmü yönünden hukuken geçerli sonuç doğurmaz. Ancak davadan feragat, davanın fer'ilerini de kapsar. Bu husus gözetilerek bir karar verilmek üzere hükmün kadın lehine hükmolunan tazminat ve nafakaya yönelik olarak bozulması gerekmiştir..." gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Birinci Bozmaya Uyularak Verilen Karar Bölge Adliye Mahkemesinin 25.06.2020 tarihli ve 2020/526 Esas, 2020/469 Karar sayılı kararı ile bozma ilâmına uyularak yapılan yargılama sonucunda davacı-karşı davalı vekilinin feragat dilekçesinin incelendiği, dilekçesinde müvekkilinin “boşanma talebinden feragat ettiğini, ziynet alacağı davasının devam etmesini ayrıca tarafların halen ayrı yaşayıp çocukların velayetinin annede bırakılmasını ve tedbir nafakalarının devamını” istediğini görüldüğü, tarafların boşanma kararını istinaf etmemeleri nedeniyle boşanma kararının kesinleştiği, bu nedenle feragat beyanının hukuken sonuç doğurmayacağı, boşanma davasından feragat edildiği takdirde feragatin boşanmanın fer'îleri yönünden hukuki sonuç doğuracağı muhakkak ise de davacı tarafın boşanmanın kesinleştiğinden habersiz şekilde yapmış olduğu feragatin boşanmanın fer'îlerini kapsayacağı yönünde yorum yapılamayacağı, asıl iradenin boşanmaktan feragat yönünde ortaya konulduğu, boşanma kesinleştiği için fer'îleri yönünden boşanmadan bağımsız olarak her bir talep için feragat iradesinin açıklanmasının zorunlu olduğu, eldeki davada kadın eşin boşanmanın fer'îleri yönünden feragat iradesi bulunmadığı gerekçesiyle kadın yararına 1.000,00 TL yoksulluk nafakası ödenmesine karar verilmiştir. C. İkinci Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararı süresi içinde davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 2. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "...İlk derece mahkemesince verilen ilk hükme karşı taraflarca istinaf kanun yoluna başvurulmuş, bölge adliye mahkemesince, davacı-karşı davalı kadının yoksulluk nafakasına yönelik istinaf talebi kabul edilmiş, tarafların sair istinaf talepleri ise esastan reddedilmiştir. Bölge adliye mahkemesi kararının taraflarca temyizi üzerine, Dairemizin 11.02.2020 tarihli ilamıyla; dosya Yargıtay aşamasında iken davacı-karşı davalı kadın vekilinin 05.02.2020 tarihli dilekçesi ile boşanma talebinden feragat ettiklerini beyan ettiği, kadının davasında verilen boşanma hükmü temyizin kapsamı dışında kalıp kesinleştiği, bu sebeple kadının feragat beyanı boşanma hükmü yönünden hukuken geçerli sonuç doğurmayacağı ancak davadan feragat, davanın ferilerini de kapsadığından bu husus gözetilerek bir karar verilmek üzere kadın lehine hükmolunan tazminat ve nafakaya yönelik olarak hükmün bozulmasına karar verilmiş, davalı-karşı davacı erkeğin temyiz itirazları ise reddedilmiştir. Ancak, bölge adliye mahkemesince bozmaya uyulduğu halde, bozma gereği yerine getirilmeyip davacı-karşı davalı kadın lehine yoksulluk nafakası yönünden yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir..." gerekçesiyle karar bozulmuştur. . D. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki karar gerekçesi tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Direnme kararına karşı süresi içinde davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı-karşı davacı vekili, Bölge Adliye Mahkemesince yapılan yargılamada bozmaya uyulduğu hâlde bozma gereklerinin yerine getirilmediğini ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; bölge adliye mahkemesince verilen kararın Özel Daire tarafından bozulması üzerine, bozma ilâmına uyularak yapılan yargılama sonucunda; bozma ilâmına uyulduğu hâlde, bozma gereklerinin yerine getirilip getirilmediği noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 1.Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 307 nci maddesi şöyledir: " Feragat, davacının, talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesidir. 2. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 310 ve 311 inci maddeleri şöyledir: "Feragat ve kabul, hüküm kesinleşinceye kadar her zaman yapılabilir. (2) (Ek:22/7/2020-7251/29 md.) Feragat veya kabul, hükmün verilmesinden sonra yapılmışsa, taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi, dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez ve ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesince feragat veya kabul doğrultusunda ek karar verilir. (3) (Ek:22/7/2020-7251/29 md.) Feragat veya kabul, dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa, Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı feragat veya kabul hususunda ek karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir." " (1) Feragat ve kabul, kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurur. İrade bozukluğu hâllerinde, feragat ve kabulün iptali istenebilir. 2. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle feragat kavramı üzerinde durulması gerekmektedir. 2. Bilindiği gibi özel hukuk, taraflara kendi hakları üzerinde tasarruf yetkisi ve imkânı vermiştir. Özel hukuktan kaynaklanan tasarruf yetkisi, uyuşmazlıktan önce başlayıp uyuşmazlığın yargı organına intikal ettiği ve yargı organı önünde görüldüğü anda da devam eder. Hak sahibi, uyuşmazlık konusu hakkını dava edip etmemekte, dava ettikten sonra davalı ile yargılama içinde ya da dışında uzlaşmakta, arabulucuya gitmekte, sulh olmakta veya açtığı davadan feragat etmekte serbesttir. 3. Nitekim 6100 sayılı Kanun’un 307 inci maddesinde feragat tanımlanmış ve davacının talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesi olarak ifade edilmiştir. 4. Feragat davaya son veren taraf işlemlerinden biri olup, dilekçeyle veya yargılama sırasında sözlü olarak yapılabilir (HMK md. 309/1). Yine feragatin hüküm ifade etmesi, karşı tarafın ve mahkemenin muvafakatine bağlı değildir (HMK md. 309/2). Ancak feragat, kayıtsız ve şartsız olmalı, kesin ve açık bir irade beyanı ile yapılmalıdır. 5. Davadan feragatin zamanı ise 6100 sayılı Kanun’un 310 uncu maddesinde düzenlenmiş ve feragatin hüküm kesinleşinceye kadar her zaman yapılabileceği öngörülmüştür. Böyle olunca mahkemece verilen bir kararın temyizi aşamasında, usul hukuku çerçevesinde kesinleşmiş bir karar olmadığından davadan feragat edilmesi mümkündür. 6. Eldeki davada; ilk derece mahkemesince asıl davanın kabulüne karşı davanın reddine dair verilen 07.03.2019 tarihli karar; davacı-karşı davalı kadın vekili tarafından nafaka ve tazminatlar yönünden, davalı-karşı davacı erkek vekili tarafından ise her iki dava ve fer'îleri yönünden istinaf edilmiş, bölge adliye mahkemesince yapılan yargılamada erkeğin tüm kadının ise yoksulluk nafakası dışından kalan istinaf itirazlarının reddi ile kadın yararına 1.000,00 TL yoksulluk nafakası ödenmesine karar verilmiştir. Bölge adliye mahkemesinin 01.11.2019 tarihli bu kararı davacı-karşı davalı kadın vekili tarafından nafaka ve tazminatlar yönünden, davalı-karşı davacı erkek vekili tarafından ise kendi davasının reddi, kusur belirlemesi, tazminat, nafaka, velayet ve ziynet alacağı yönünden temyiz edilmiştir. Davacı-karşı davalı kadın vekili 21.04.2019 tarihli istinaf dilekçesinde "Sayın Mahkemece TMK 166/1 maddesi uyarınca verilen boşanma kararına" ilişkin bir itirazımız bulunmamaktadır dediği, buna karşılık davalı-karşı davacı erkek vekilinin de 27.11.2019 tarihli temyiz dilekçesinde "kararı boşanma yönünden temyiz etmiyoruz, boşanmanın kesinleştirilmesini talep ediyoruz" şeklinde beyanda bulunmuştur. Erkek eş vekilinin iş bu temyiz dilekçesi kadın eş vekiline elektronik tebligat yolu ile 02.12.2019 tarihinde tebliğ edildikten sonra ilk derece mahkemesince boşanma yönünden 28.11.2019 tarihinde kesinleştiğine karar verildiği ve bu tarihten sonra davacı-karşı davalı vekilinin dosya Yargıtay'da temyiz aşamasında iken 05.02.2020 tarihli dilekçe ile boşanma talebinden feragat ettiği anlaşılmıştır. 7. Özel Daire tarafından gerçekleştirilen 11.02.2020 tarihli incelemede; erkeğin ziynet alacağı davasına yönelik verilen hükmün miktar itibariyle kesin olduğu belirtilerek bu yöne ilişkin temyiz dilekçesinin reddine, bunun dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına, kadının temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; kadın eşin 05.02.2020 tarihli dilekçesi ile boşanma talebinden feragat ettiği, her ne kadar boşanma hükmü temyiz kapsamı dışında kalarak kesinleşmiş ise de davadan feragatin davanın fer'ilerini de kapsayacağı, hal böyle olunca bu husus gözetilerek bir karar verilmek üzere hükmün kadın lehine hükmolunan tazminat ve nafakaya yönelik olarak bozulmasına karar verilmiştir. 8. Bölge Adliye Mahkemesince Özel Dairenin yukarıda belirtilen bozma ilâmının taraflara tebliğ edildiği, 25.06.2020 tarihli duruşmada taraf vekillerinin hazır bulunduğu, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 11.02.2020 tarihli ve 2019/8470 Esas, 2019/982 Karar sayılı bozma ilâmının okunduğu, taraf vekillerinden bozma ilâmına karşı diyeceklerinin sorulduğu, kadın vekilinin bozma ilamına uyulmamasına buna karşılık erkek vekilin bozma ilamına uyulmasına karar verilmesini talep ettiği, sonrasında mahkemece "usul ve yasaya uygun olan bozma ilâmına uyulmasına karar verilerek tefhimle açık yargılamaya devam olunduğu" anlaşılmaktadır. 9. Bilindiği gibi davadan feragat, kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurur. Diğer bir anlatımla, davadan feragat ile dava konusu uyuşmazlık esastan sona ermiş olur. Bu nedenle mahkeme henüz feragat nedeniyle davanın reddine karar vermemiş olsa bile davacı feragatten dönemez; feragati ile bağlıdır. Belirtmek gerekir ki feragat, ıslah yolu ile de hükümsüz kılınamaz. 10. Ancak irade bozukluğu hâllerinde feragatin iptali istenebilir (HMK. md. 311). Çünkü bir hukuki işlemin geçerli ve amacına uygun hukuki sonuç doğurabilmesi için o hukuki işlemi yapan kişi veya kişilerin sağlıklı bir şekilde oluşmuş iradelerinin bulunması ve yine bu iradelerinin istenilen hukuki sonuca uygun şekilde açıklanması gerekmektedir. 11. İrade bozukluğu hâlleri 6098 sayılı Kanun’un 30 ila 39 uncu maddeleri arasında “Yanılma, Aldatma ve Korkutma” başlıkları altında düzenlenmiştir. Türk hukukunda irade bozukluğuna bağlanan yaptırım ise bir kesin hükümsüzlük (butlan) hâli olmayıp, 6100 sayılı Kanun'un 311 inci maddesinde de açıkça belirtildiği gibi iptal hakkıdır. 12. Davadan feragatin; hata, hile ve ikrah nedenleriyle iptali ayrı bir dava açılarak ileri sürülebileceği gibi irade bozukluğu nedenleriyle feragatin geçersiz olduğu aynı dava içinde de ileri sürülebilir. Bu durumda mahkemece iddiaya ilişkin deliller toplanarak, feragat beyanının hukuki bir sonuç doğurup doğurmayacağı hakkında karar verilmesi gerekmektedir. Ne var ki, böyle bir inceleme yapılıp karar verilebilmesi için öncelikle feragat beyanının irade bozukluğu nedeniyle geçersiz olduğunun ileri sürülmesi gerekmekte olup, bu konuda mahkemece kendiliğinden inceleme yapılması olanaklı değildir. 13. Bozma sonrası davacı-karşı davalı kadın vekiline bozma ilâmının usulüne uygun tebliğ edildiği hâlde ve ayrıca hazır bulduğu duruşmada, bozma ilâmının yüzüne okunmasına karşın, Bölge Adliye Mahkemesince yapılan 25.06.2020 tarihli duruşmada vekilin 05.02.2020 tarihli feragat dilekçesi hakkında irade bozukluğu nedenlerinden herhangi biri nedeniyle 6100 sayılı Kanun'un 311 inci maddesi gereğince iptalinin talep edilmediği görülmektedir. Dolayısıyla Mahkemece bozma sonrası yapılan yargılamada, feragat beyanının irade bozukluğu nedeniyle geçersiz olduğunun ileri sürülmemiş olduğu eldeki davada, bozmaya uyulmasına karar verilerek yapılan yargılamada feragat beyanının hukuki sonuç doğurup doğurmayacağı hakkında kendiliğinden inceleme yapılıp, sonuç olarak feragat beyanının irade bozukluğu nedeniyle geçersiz olduğuna yönelik karar verilmesi mümkün değildir. 14. Öte yandan eldeki davada usuli kazanılmış hak kavramın da açıklanmasında yarar vardır. 15. Usuli kazanılmış hak kurumu, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. 16. Anlam itibariyle usuli kazanılmış hak kavramı, bir davada mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. Hemen belirtmek gerek ki; gerek 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK), gerek 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) usuli kazanılmış hak kavramına ilişkin açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu kurum davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. 17. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen usuli kazanılmış hak olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir İçtihadı Birleştirme Kararı ya da geçmişe etkili yeni bir kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma kararına uyulmuş olmakla oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmünün karar kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir. Görev konusu da usuli kazanılmış hakkın istisnası olup, bu husus 04.02.1959 gün ve 1957/13 Esas-1959/5 Karar sayılı YİBK'da “...Kaide olarak usuli müktesep hak hükmünün vazife konusunda tatbik yeri olmayacağına ve duruşmanın bittiği bildirilinceye kadar vazifesizlik kararı verebileceğine,...” şeklinde ifade edilmiştir. 18. Bu sayılanların dışında ayrıca hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulî, C.V, ..., 2001, s. 4738 vd). 19. Nitekim aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 09.07.2020 tarihli ve 2017/20-1548 Esas, 2020/572 Karar; 09.07.2020 tarihli ve 2020/4-334 Esas, 2020/580 Karar sayılı kararlarında da benimsenmiştir. 20. Mahkemenin, Yargıtayın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış hak doğabileceği gibi bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak gerçekleşebilir. Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Aynı şekilde mahkemece verilen ilk hükmün temyiz edilmemesi hâlinde, hükmü temyiz etmeyen taraf yönünden karar kesinleşmiş olmakla, artık bu tarafın direnme kararını temyizinde hukuki yararı bulunmamaktadır. Zira hukuki yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur (04.02.1959 gün ve 13/5 sayılı YİBK). 21. Diğer yandan bir mahkeme kararını temyiz etmeyen taraf hakkında “kararı bu haliyle benimsemiş olduğu” sonucuna ulaşılır. Kararın temyiz edilmeyerek şekli anlamda kesin hükme dönüşmesi karar lehine olan için usuli müktesep hak oluştururken, karar aleyhine olan kimse için de bir katlanma yükümlülüğü meydana getirir. Bu katlanma yükümlülüğünün bir görünümü de yerel mahkemenin direnme suretiyle verdiği karara karşı da temyiz yoluna gidilemeyecek olmasıdır. Zira hüküm ve sonuçları itibariyle direnme kararı, ilgilisi bakımından, temyiz edilmeyerek benimsenmiş önceki kararın aynısıdır. 22. Tüm bu açıklamaların ışığı altında somut olaya gelindiğinde; Bölge Adliye Mahkemesinin 25.06.2020 tarihli ve 2020/526 Esas., 2020/469 Karar sayılı kararı ile Özel Dairenin 11.02.2020 tarihli ve 2019/8470 Esas, 2020/982 Karar sayılı onama ve bozma ilâmına uyularak yapılan yargılamada davacı-karşı davalı kadın yararına 1.000,00 TL yoksulluk nafakası ödenmesine karar verildiği, hükmün temyiz edilmesi üzerine Özel Dairenin 25.06.2020 tarihli ve 2020/526 Esas, 2020/469 Karar sayılı kararı ile hükmün sadece kadın yararına hükmolunan yoksulluk nafakası yönünden bozulması karşısında eldeki uyuşmazlığın yoksulluk nafakasına ilişkin olduğu anlaşılan uyuşmazlıkta, Mahkemece bozma kararına uyulması ile erkek yararına usuli kazanılmış hak doğduğu gözetilmeksizin kadın yararına yoksulluk nafakasına hükmedilmesi usul ve yasaya uygun değildir. 23. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, fer'îlerin asıla sıkı sıkıya bağlı olduğu durumlarda davanın aslından feragat etmenin fer'îleri de kapsayacağı hususunda tereddüt bulunmamakla birlikte, boşanmanın kesinleşmiş olması nedeniyle asıl dava olan boşanma bakımından hüküm ve sonuç doğurmayacağı açık olan feragat iradesinin fer'îler için geçerli olduğunu söylemenin ciddi bir adalet sorgulamasına sebebiyet vereceği, bu nedenle direnme gerekçesinin isabetli olduğu, ne var ki davalı-karşı davacı vekilinin miktara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 24. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır. 25. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. VII. KARAR Açıklanan sebeple; Davalı-karşı davacı vekillinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Kanun'un 373 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ... Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 15.03.2023 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. "K A R Ş I O Y" Taraflarca karşılıklı açılan boşanma davasının yapılan yargılaması sonucunda, erkeğin davasının reddine, kadının davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına karar verilmiştir. Taraflarca istinaf kanun yoluna başvurulmuş ve Bölge Adliye Mahkemesince (BAM) kadının yoksulluk nafakası talebi yönünden istinaf talebinin kabulüne, tarafların sair istinaf itirazlarının ise esastan reddine karar verilmiştir. İstinaf kararına karşı davalı-karşı davacı kadın tarafından tazminat ve nafaka miktarları yönünden, davalı-karşı davacı erkek tarafından ise kendi davasının reddi, kusur belirlemesi, tazminat, nafaka, velayet ve ziynet yönlerinden temyiz talebinde bulunulmuştur. Dosya Yargıtay aşamasında iken davacı-karşı davalı kadın vekili 05.02.2020 tarihli dilekçesi ile boşanma talebinden feragat ettiklerini beyan etmiştir. Kadının davasında verilen boşanma hükmü temyizin kapsamı dışında kaldığından Dairece bu hükmün kesinleştiği kabul edilmiştir. Bu sebeple kadının feragat beyanının boşanma hükmü yönünden hukuken geçerli sonuç doğurmayacağına hükmedilmiştir. Ancak Dairece davadan feragatin, davanın fer'îlerini de kapsadığı belirtilerek bu hususun gözetilip bir karar verilmek üzere hükmün kadın lehine hükmolunan tazminat ve nafaka yönünden bozulmasına karar verilmiştir. BAM tarafından bozmaya uyularak yapılan yargılamada, davacı-karşı davalı vekilinin feragat dilekçesinin incelendiği, dilekçesinde müvekkilinin “boşanma talebinden feragat ettiğini,ziynet alacağı davasının devam etmesini, ayrıca tarafların hâlen ayrı yaşayıp çocukların velayetinin annede bırakılmasını ve tedbir nafakalarının devamını” istediğinin görüldüğü, tarafların boşanma kararını istinaf etmemeleri nedeniyle boşanma kararının kesinleştiği, bu nedenle feragat beyanının hukuken sonuç doğurmayacağı, boşanma davasından feragat edildiği takdirde feragatin, boşanmanın fer'îleri yönünden hukuki sonuç doğuracağı muhakkak ise de davacı tarafın boşanmanın kesinleştiğinden habersiz şekilde yapmış olduğu feragatinin boşanmanın fer'îlerini kapsayacağı yönünde yorum yapılamayacağı, asıl iradenin boşanmaktan feragat yönünde ortaya konulduğu, boşanma kesinleştiği için fer'îleri yönünden boşanmadan bağımsız olarak her bir talep için feragat iradesinin açıklanmasının zorunlu olduğu, eldeki davada kadın eşin boşanmanın fer'îleri yönünden feragat iradesi bulunmadığı gerekçesiyle kadın yararına 1.000,00 TL yoksulluk nafakası ödenmesine karar verilmiştir. Hükmün davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairece, “bölge adliye mahkemesince bozmaya uyulduğu halde, bozma gereği yerine getirilmeyip davacı-karşı davalı kadın lehine yoksulluk nafakası yönünden yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozma kararı verilmiştir. BAM tarafından önceki karar gerekçesi tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Sayın çoğunluk ile aramızda oluşan uyuşmazlık, kesinleştiği için feragat edilmesi mümkün olmayan ve Dairece de geçerlilik tanınmayan feragat iradesinin davanın fer'îleri olan nakafa ve tazminat için geçerli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Sayın çoğunluk daire görüşüne uygun olarak boşanma davasından feragat edilmiş ise bu feragat, davanın aslı olan boşanma yönünden hukuki sonuç doğurmasa bile bunun, davanın fer'îleri bakımından hukuki sonuç doğruacağına karar vermiştir. Bu ise boşandığı hâlde davacı kadının hak ettiği nafaka ve tazminatın kendisine verilmemesi anlamına gelmektedir. Sayın çoğunluğun bu görüşüne aşağıda belirteceğimiz nedenlerle katılmamaktayız. BAM kararında da belirtildiği üzere fer'îlerin, asıla sıkı sıkıya bağlı olduğu durumlarda davanın aslından feragat etmenin bunun fer'îlerini de kapsayacağı konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Zira fer'î talepler, aslın ortaya çıkaracağı maddi ve hukuki sonuçların adeta zorunlu bir tezahürü olarak ortaya çıkmaktadırlar. Bu çerçevede feragat nedeniyle boşanmanın gerçekleşmemesi durumunda evlilik birliği devam ettiği için eşe nafaka veya tazminat ödenmesi akla ve mantığa uygun olmayacaktır. Dolayısıyla boşanmanın feragat nedeniyle gerçekleşmediği mutat durumlarda feragatin fer'îleri de kapsaması son derece makul ve adil bir sonuca tekabül etmektedir. Ancak boşanmanın kesinleşmiş olması nedeniyle asıl için hüküm ve sonuç doğurmayacağı kabul edilen feragat iradesinin, fer'îler için geçerli olduğunu söylemek ciddi bir makuliyet ve adalet sorgulamasına sebebiyet verecektir. Madem ki feragat iradesi sadece boşanma talebine hasredildiği hâlde sırf “feri asıla tabidir” kuralı gereği fer'înin de bundan etkilenmesi gerektiği kabul edilmektedir, bir başka ifadeyle fer'î bağımsız bir talep konusu olmayıp sadece asıla tabi olduğu için aslın kaderine bağlı olduğu veri olarak alınmaktadır, o hâlde asıl için geçersiz kabul edilen bir irade açıklamasının da aynı mantık gereği fer'î için de geçersiz olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Bir başka deyişle buradaki sorunun “feri asıla tabidir” ilkesinin standart/kurallı olarak (aynı koşullarda aynı sonucu doğurma prensibine uygun) uygulanmamasından kaynaklandığı söylenebilir. Bu çerçevede madem ki geçerli bir feragat hâlinde asıl talep olan boşanmadan vazgeçmek, fer'îler olan tedbir ve tazminattan da vazgeçmek sonucunu doğuruyor ise asıl talep için geçersiz sayılan bir feragatin fer'îler için da geçersiz olduğunun kabul edilmesi gerekir. Öte yandan buradaki sorunun bir başka şekilde çözüme kavuşturulması da düşünülebilir: Bu çerçevede bir bütün olduğu için aynı kurala tabi tutulan asıl ve fer'înin, parçalanması hâlinde aynı kurala tâbi olmayacağı benimsenebilir. Buna göre boşanma olan asıl ile nafaka ve tazminat olan fer'îlerin bütünlüğünün bozulmadığı durumlarda kural olarak “feri asıla tabidir” ilkesinin uygulanması son derece doğal ve makuldür. Eş deyişle, boşanma asılından feragat edildiğinden hem boşanma ve hem fer'îlerinden vazgeçildiğinin kabul edilmesi gerekir. Ancak herhangi bir hukuki veya maddi nedenle bu bütünlüğün bozulduğu istisnai durumlarda, yani boşanma gerçekleşmesine rağmen nafaka ve tazminatın ödenmemesinin söz konusu olduğu durumlarda fer'înin asıla tabi olduğunu söylemek (“feri asıla tabidir” kuralının kendisi bütünlük fikrinden kaynaklandığı için) makul ve hukuka uygun değildir. Somut olaya baktığımızda temyiz aşamasındaki davada taraflar boşanmayı temyiz konusu etmediği için boşanma kararı kesinleşmiştir. Ancak Dairenin önündeki davada nafaka ve tazminata ilişkin davalar devam etmektedir. Kesinleşmeyle birlikte asıl olan boşanmayla fer'î olan tazminat ve nafaka arasındaki bütünlük bozulmuştur. Bu durumda “feri asıla tabidir” kuralı geçerli olmayacak, tarafların fer'îlerden vazgeçmesi için sadece asıldan vazgeçmesi yeterli kabul edilmeyecektir. Fer'î ile asıl arasındaki bütünlük koptuğu için fer'îden vazgeçildiğinin kabul edilebilmesi için fer'îden vazgeçildiği yönünde ayrıca ve açıkça bir irade açılmasına ihtiyaç duyulacaktır. Nitekim direnen BAM’ın kabulü de bu yöndedir. Aksi durum, somut olayda da görüldüğü üzere kocasının ağır kusuru nedeniyle boşanmak zorunda kalan ev hanımı bir kadının, boşanmanın adeta zorunlu sonucu olan ve hakettiği açık olan nafaka ve tazminat miktarından mahrum kalması gibi hukuk mantığına, adalete ve vicdana sığmayan sonuçların ortaya çıkmasına sebebiyet verebilecektir. Belirtmek gerekir ki çoğu zaman hukuk kuralları soyut olup bunların somut olayın özelliği dikkate alınarak yorum yolu ile somutlaştırılması gerekir. Bu somutlaştırma yapılırken normun konuluş amacına uygun olarak somut olayda adalet nasıl gerçekleşecek ise soyut kural ona göre anlamlandırılmalıdır. Aksi takdirde hukuk ile adalet arasındaki ilişkinin kurulması mümkün olmaz. Bu nedenle de olabildiğince toptancı, genel değerlendirmelerden kaçınarak her hukuki olayın kendine has (unique) ve istisnai özelliklerini dikkate alarak bir sonuca ulaşmak gerekir (bkz. Yelken, Hamit (2016) “Anayasa Mahkemesinin Hukuk Yapımı), içinde Hukuk Politikası, Ali Şafak Balı (Ed.), Ankara, Astana Yayınları s:258 vd). Özellikle bir kuralın adalete uygun olan ve olmayan iki yorumunun yapılması mümkün ise adalete uygun olanın kabul edilmesi, Anayasa’nın 138 inci maddesinde ifadesini bulan hukuka uygun hüküm verme kuralının bir gereği olarak görülmelidir. Bu çerçevede “feri asıla tabidir” kuralının da somut olayın istisnai özellikleri dikkate alındığında bu uyuşmazlıkta yukarıdaki gibi yorumlanması gerektiği açıktır. Son olarak sayın çoğunluk, BAM’ın Dairenin ilk bozma kararından sonra bozmaya uyduğuna karar vermekle artık davalı yararına usuli kazanılmış hak doğduğu gerekçesine de dayanmıştır. Kanaatimizce söz konusu kararında bu şekilde yorumlanması yerinde değildir. Zira Daire şu gerekçe ile kararı bozmuştur: “Dosya Yargıtay aşamasında iken davacı-karşı davalı kadın vekili 05.02.2020 tarihli dilekçesi ile boşanma talebinden feragat ettiklerini beyan etmiştir. Kadının davasında verilen boşanma hükmü temyizin kapsamı dışında kalıp kesinleşmiştir. Bu sebeple kadının feragat beyanı boşanma hükmü yönünden hukuken geçerli sonuç doğurmaz. Ancak davadan feragat, davanın fer'îlerini de kapsar. Bu husus gözetilerek bir karar verilmek üzere hükmün kadın lehine hükmolunan tazminat ve nafakaya yönelik olarak bozulması gerekmiştir...” Görüldüğü üzere Daire feragatin kural olarak fer'îlerini de kapsayacağını kararında belirtmekle birlikte buna dayanarak “kadın davacının feri taleplerinin reddine karar verilmesi gerekir” şeklinde kesin bir ifade kullanmamış, davadan feragatin gözetilerek bir karar verilmesi gerektiğini bildirmiştir. BAM da kararında bu hususu gözetmekle kalmamış, kuralı ayrıntılı bir şekilde irdelemiş ve kural olarak asıldan feragatin fer'îlerini de kapsayacağının tereddütsüz olacağını belirtmiştir. Ancak somut olayda boşanma artık kesinleştiği için sırf boşanma bakımından yapılan bir irade açıklamasının artık bu somut olaya uygulanamayacağı sonucuna ulaşmıştır. Bu çerçevede BAM’ın bozma kararına uygun hareket etmediği de söylenemez. Öte yandan görüşmeler sırasında bazı üyelerce bozma kararı verilmesi ve BAM’ın da buna uymasından sonra artık Dairece önceki bozma kararından farklı bir karar verilemeyeceği, bu hususta usuli bir kazanılmış hak doğduğu ifade edilmiş ise de bu görüşlere de katılmak mümkün değildir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 373 üncü maddesinin (6) numaralı fıkrasında “Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır.” hükmüne yer verilmiştir. Kanun koyucu abesle iştigal etmeyeceğine göre bu hüküm uyarınca önceki bozmanın aksi yönde yeni bir bozma yapılabilecek, ne var ki bu son bozmadan sonra verilen kararın denetimi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılacaktır. Buradan hareketle ilk bozmaya uymanın usuli kazanılmış hak oluşturmayacağı sonucuna varılabilir. Nitekim Hukuk Genel Kurulu 2017/2620 Esas, 2021/445 Karar sayılı ilamında HMK 373/6 ncı maddesinin usuli kazanılmış hakkın istisnası olduğunu kabul etmiştir. Açıklanan nedenlerle; BAM’ın direnme kararının onanması gerektiğini düşündüğümüzden sayın çoğunluğun bozma yönündeki görüşüne katılamıyoruz.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2014/428 E., 2015/2800 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAile Mahkemesi
tam metni aç
nden geçerli olmak kaydı ile aylık 350 TL tedbir nafakasının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine dair verilen karar, davalının temyizi üzerine; Özel Dairece yukarda başlık bölümünde metni aynen yazılı olan karar ile bozulmuş; mahkemece, 6100 sayılı HMK’nın 311.maddesi gereğince feragat beyanının mahkemeye ulaştığı anda kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğuracağından, 24/11/2011 tarihinde davacının
Hukuk Genel Kurulu         2014/428 E.  ,  2015/2800 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi Taraflar arasındaki “nafaka” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Zonguldak 2.Aile Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 29.01.2013 gün ve 2012/506 E.-2013/85 K. sayılı kararın incelenmesi davalı tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 3.Hukuk Dairesinin 06.05.2013 gün ve 2013/6070 E.-2013/7347 K. sayılı ilamı ile; (...Davacı, dava dilekçesinde, davalının ev ile ilgilenmediğini, kirayı ödemediği, içki içtiğini belirterek 800 TL nafaka tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı cevap dilekçesinde; davacının daha önce açtığı nafaka davasında verilen kararın kesinleşmediğini, dosyanın derdest olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne; aylık 350 TL tedbir nafakası takdirine karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davalının delilleri arasında bildirmiş olduğu ve dosya arasına alınan Zonguldak 1.Aile Mahkemesinin 2011/819 Esas sayılı dosyasında; davacı kadının davalı kocasından tedbir nafakası talep ettiği, davanın 06/09/2011 tarihinde açıldığı, davacının 24.11.2011 tarihinde davadan vazgeçtiğine dair dilekçe sunduğu, 02.02.2012 tarihinde davanın vazgeçme nedeni ile reddine karar verildiği, kararın taraflara tebliğ edildiğini gösteren davetiye parçalarının dosyada bulunmadığı, kararın kesinleştiğini bildiren şerhinde dosyada yeralmadığı anlaşılmaktadır. HMK'nun 114.maddesinde; aynı davanın daha önceden açılmış ve halen görülmekte olmamasının dava şartlarından olduğu düzenlenmiştir. Burada anılan dava şartlarından maksat, davanın esastan görülüp karara bağlanabilmesi için varlığı ya da yokluğu hakim tarafından davanın her aşamasında kendiliğinden gözetilen ve taraflarca da noksanlığı davanın her aşamasında ileri sürülebilen hallerdir. Aynı davanın daha önceden açılmış ve halen görülmekte olmaması konusu eş söyleyişle derdestlik iddiası bir olumsuz dava şartı haline getirilmiş ve bu suretle derdestlik itirazı ilk itiraz olmaktan çıkartılıp; dava şartına ilişkin usuli bir itiraza dönüştürülmesi sağlanmıştır. Açılmış ve görülmekte olan bir davanın davacısı, hukuki korunma sürecini başlatmıştır. Artık onun aynı davayı yeniden bir başka mahkeme önüne getirmesinde hukuken korunmaya değer güncel bir yararı kalmamıştır; bu bağlamda hukuken korunma ihtiyacı içinde bulunmamaktadır ve onun yapacağı iş davanın sonucunu beklemektir. Davayı açmaktaki yarar hukuki olmalıdır; ideal veya ekonomik yarar tek başına yeterli değildir. Derdestlik itirazının korunmasının temelinde aynı davanın tekrar açılıp görülmesinin sağlanmasında davacının hiçbir hukuki yararının bulunmadığı düşüncesi yatmaktadır. Somut olayda; mahkemece dava şartlarından olan aynı davanın daha önceden açılmış ve halen görülmekte olmaması konusu diğer bir deyişle derdestlik itirazı değerlendirilmeksizin yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru görülmemiş; kararın bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, tedbir nafakası isteğine ilişkindir. Davacı, davalı ile üç yıldır evli bulunduğunu, davalının çalıştığı ve memur emeklisi olduğu halde kendisine ve evine maddi destek sağlamadığını, oturdukları evin kirasını bile ödemediğini, ayrıca davalının kendisinden habersiz olarak maaşının tamamını ödeyeceği şekilde kredi çektiğini, bir çok kişiye kefil olduğunu, bu sebepten evlerine her an haciz gelme ihtimali olduğunu, çalışmadığını ve gelirinin bulunmadığını, ülser hastası olması nedeniyle devamlı ilaç kullandığını, yaklaşık 5 - 6 ay önce nafaka davası açtığını, ancak davalının kendisine yalvararak evine bakacağını söylediğini ve kendisinin de boşanmayı düşünmediğinden bu davadan vazgeçtiğini, fakat bugüne kadar geçen süre içinde davalıda herhangi bir şekilde olumlu gelişme olmadığını,kendisine ve iki çocuğuna bakmadığını belirterek davalıdan aylık 800 TL nafakanın tahsili istemiştir. Davalı, davacı eşinin aynı mahkemenin 2011/819E sayılı dosyasında kendisine karşı nafaka davası açtığını,bu dosyada davacının feragati nedeni ile davanın reddine karar verildiğini, kararın kesinleşmediğini, dosyanın derdest olduğunu belirterek derdestlik nedeni ile davanın reddine karar verilmesini, davanın esasına ilişkin olarak ise davacı ... ile 3 yıl önce evlendiğini, davacı ile evlendiğinde yanında iki kızı ve bir oğlu olduğunu, hepsine kendi öz çocukları gibi baktığını, bu aileye bakmak için çırpınıp durduğunu, ev kiralarının 450 TL olduğunu, bu kiranın kendisine yüksek gelmesi nedeniyle başka bir eve çıkmaları gerektiğini belirttiğinde davacı tarafın bunu kabul etmediğini, ısrarcı olduğunda ise davacının kendisini ölümle tehdit ettiğini, davacının kendisini öldürmeyi planlayacağını düşündüğünden evden ayrıldığını, davacının bundan 8-9 ay önce İdris diye Çaycuma da saat tamirciliği yapan dayısının oğlu olduğunu belirttiği adamla evine geldiğini, eşyaları toplayıp evden ayrıldığını, sonradan o şahısla karı koca olarak yaşadığını öğrendiğini, davacının daha önce açmış olduğu nafaka davasını geri aldığını, davacının bu tarihten 3 ay sonra çocuklarına ve kendisine acıması için yalvarıp yakardığını ve kendisinin de yine affettiğini, eşyalarını taşıyıp kendi yanına taşındığını, fakat bu seferde alt katta oturan Murat Akın isimli şahısla birlikte olmaya başladığını, bu arada kendisinin hastalandığını, 2 - 2,5 ay hasta yattığını, ekonomik durumunun da son zamanlarda bu nedenle bozulduğunu, kendisinin öğretmen emeklisi olduğunu, üç ayda bir maaşının olduğunu, davacının müsrif harcamaları nedeniyle kredi çekmek zorunda kaldığını, maaşının büyük bir bölümünün bu kredilere kesildiğini, nafaka ödeyecek maddi durumunun olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, TMK’nın 185-186-196.maddeleri uyarınca davacı eşin dava açmada haklı olduğu kabul edilerek, evlilik birliğinin korunmasına yönelik önlem olarak, TMK’nın 4.maddesine göre asgari geçim standartları uyarınca tarafların ekonomik ve sosyal durumlarına göre davanın kısmen kabulü ile dava tarihinden geçerli olmak kaydı ile aylık 350 TL tedbir nafakasının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine dair verilen karar, davalının temyizi üzerine; Özel Dairece yukarda başlık bölümünde metni aynen yazılı olan karar ile bozulmuş; mahkemece, 6100 sayılı HMK’nın 311.maddesi gereğince feragat beyanının mahkemeye ulaştığı anda kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğuracağından, 24/11/2011 tarihinde davacının 2011/819 Esas sayılı davasından feragat ettiği anlaşıldığından 2.davanın açıldığı 14/06/2012 tarihinde derdest bir dava bulunmadığı gerekçesiyle önceki kararda direnilmesine karar verilmiştir. Direnme kararını davalı temyize getirmektedir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı tarafından daha önce açılan tedbir nafakası davasının feragat nedeni ile reddine karar verilmesinden sonra davacı tarafından davalıya karşı aynı konuda açılan eldeki davada derdestlik dava şartının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Bilindiği üzere; feragat, HMK’nun 307. maddesinde, davacının talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesi olarak tanımlanmış; 311. maddede ise, feragatin, kesin hükmün sonuçlarını doğuracağı açıklanmıştır. Somut olayda; davacı kadının Zonguldak 1.Aile Mahkemesinin 2011/819 Esas sayılı dosyasında davalı kocasından tedbir nafakası talep ettiği, davanın 06/09/2011 tarihinde açıldığı, davacının 24.11.2011 tarihinde davadan feragat ettiğine dair dilekçe sunduğu, 02.02.2012 tarihinde mahkemece davanın feragat nedeni ile reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar Özel Dairece daha önce açılan tedbir nafakasına ilişkin dava derdest olduğundan eldeki davada ileri sürülen derdestlik iddiasının, dava şartlarından olması nedeniyle değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiş ise de; daha önce açılan tedbir nafakası davasının, davacının feragat etmesi nedeni ile reddine karar verilmesi ve 6100 sayılı HMK'nın 311.maddesi gereğince feragat beyanı mahkemeye ulaştığı anda kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğuracağından, derdest bir davadan söz edilemeyecektir. Hal böyle olunca, yerel mahkemenin bu yöne değinen direnme kararı usul ve yasaya uygundur. Ne var ki, Özel Dairece hükmedilen tedbir nafakasının miktarı yönünden inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun olup, davalının miktara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 3.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 04.12.2015 gününde oybirliği ile karar verildi.
10. Hukuk Dairesi, 2024/9840 E., 2024/10048 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Hüküm ifade etmesi karşı tarafın ve mahkemenin muvafakatine de bağlı olmadığı gibi, 6100 sayılı Kanun'un 311 inci maddesi uyarınca kesin hükmün hukuki sonuçlarını da doğurur.
10. Hukuk Dairesi         2024/9840 E.  ,  2024/10048 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi SAYISI : 2024/1104 E., 2024/983 K. KARAR : Kısmen Kabul İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul Anadolu 19. İş Mahkemesi SAYISI : 2021/62 E., 2024/98 K. Taraflar arasındaki 5434 sayılı Kanun kapsamında geçen fiili hizmet zammı süresi dikkate alınarak yaşlılık aylığı tahsisi ile aylıkların yasal faiziyle tahsili davasında yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince, hükümde belirtilen gerekçelerle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurularının kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı, taraf vekilleri tarafından ayrı ayrı temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda; temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I.DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacıya yıpranmaya tabi fiili hizmet zammı süresi olan 1373 gün yani 3 yıl 9 ay 23 gün sigorta başlangıç tarihinden ve emeklilik yaş haddinden düşüldüğünde 05.09.2020 tarihi itibariyle emekliliğe hak kazandığına, Pendik Sosyal Güvenlik Merkezine emeklilik aylığı bağlanması talebiyle başvurulan 31.12.2020 tarihini takip eden 01.01.2021 tarihinden itibaren emeklilik aylığı bağlanmasına ve birikmiş aylıkların 01.04.2021 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davacıya ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. II.CEVAP Davalı Kurum vekili cevap dilekçesinde özetle; Kurum işleminin kanuna uygun olduğu, haksız davanın reddinin gerektiği, davacının yasal dayanaklarından olan 506 sayılı Kanun'un 60 ve Geçici 81 inci maddelerinde yaşlılık aylığından yararlanmak için kural olarak maddede belirlenen yaşa ulaşmış olmak, belirli bir süre prim ödemek, işten ayrılmak ve talepte bulunmak gibi koşulların öngörüldüğü, dolayısıyla davacının yaşlılık aylığından yararlanma şartları gerçekleşmediği için Kurumun ret kararının hukuka uygun olduğu savunmasıyla davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. III.İLK DERECE MAHKEME KARARI İlk Derece Mahkemesi tarafından yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile benzer davalarda verilen emsal kararların kesinleştiği gerekçesiyle davanın kısmen kabul, kısmen reddi ile davacının, fiili hizmet zammı süresinin tamamının 506 sayılı Kanun'un Ek 39 uncu maddesi gereğince Geçici 81 inci maddede belirtilen yaş haddinden indirilmesi gerektiğinin tespitine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. IV.İSTİNAF A.İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf yoluna başvurmuşlardır. B.İstinaf Sebepleri 1.Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; Mahkeme kararının hukuka aykırı olduğu, fiili hizmet zammı süresinin sadece yaş haddinden indirilmesi durumunda dahi yargılama aşamasında yaşlılık aylığı tahsis koşullarının oluştuğu iddiasıyla İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak davanın kabulüne karar verilmesini talep etmiştir. 2.Davalı Kurum vekili istinaf dilekçesinde özetle; Kurum işlemlerinde hata bulunmadığı, davanın reddi ile dava açılmasına sebebiyet vermeyen Kurum aleyhine yargılama gideri ile vekalet ücretine hükmedilmemesi gerektiği iddiasıyla İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. C.Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile Mahkemece tahsis yapılmasına ilişkin Kuruma başvuruda bulunulduğu tarih veya dava tarihi itibarıyla tümüyle oluşmayan tahsis koşullarının yargılama aşamasında gerçekleştiği, Yargıtay 10 HD. nin 2022/11959 Esas, 15060 Karar sayılı ilamı doğrultusunda bütün şartların yerine getirildiği tarihi izleyen aybaşından itibaren aylığa hak kazanıldığı kabul edilmesi gerektiği gerekçesiyle davacı vekili ve davalı Kurum vekilinin istinaf istemlerinin kabulü ile İstanbul Anadolu 19. İş Mahkemesinin 20.02.2024 tarihli, 2021/62 Esas, 2024/98 Karar sayılı kararının HMK'nın 353/1-b-2 maddesi gereğince kaldırılmasına, davanın kısmen kabulü ile davacının 506 sayılı Kanun'un Geçici 81 inci maddesi gereğince belirlenen yaş haddinden aynı Yasa'nın Ek 39 uncu maddesi gereğince fiili hizmet zammı süresinin indirilmesiyle yaşlılık aylığı koşullarının tamamlandığı, 05.09.2022 tarihini takip eden aybaşı olan 01.10.2022 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanması gerektiğinin ve hak edilen aylıkların 01.01.2023 tarihi başlangıç kabul edilerek her bir aylık için hak kazanılan tarihten itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesi gerektiğinin tespitine, fazlaya ilişkin taleplerin reddine karar verilmiştir. V.TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri Taraf vekilleri istinaf sebepleri doğrultusunda temyiz isteminde bulunmuşlardır. B. Değerlendirme ve Gerekçe Uyuşmazlık, 5434 sayılı Kanun kapsamında geçen fiili hizmet zammı süresi dikkate alınarak belirlenecek sigorta başlangıç tarihine göre yaşlılık aylığı tahsisi ile aylıkların yasal faiziyle tahsili davasıdır. 1.Vekâletnamesinde davadan feragat yetkisi bulunan davacı vekili 17.08.2024 tarihli dilekçesi ile davadan feragat ettiklerini açıkça, kayıtsız ve şartsız olarak bildirmiştir. 2.Feragat, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 307 inci maddesinde düzenlenmiş olup, davacının talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesidir. Feragat davayı sona erdiren taraf işlemlerindendir. Hüküm kesinleşinceye kadar her zaman yapılabilir. Hüküm ifade etmesi karşı tarafın ve mahkemenin muvafakatine de bağlı olmadığı gibi, 6100 sayılı Kanun'un 311 inci maddesi uyarınca kesin hükmün hukuki sonuçlarını da doğurur. 3.Öte yandan 6100 sayılı Kanun'un 310 uncu maddesine, 7251 sayılı Kanun'un 29 uncu maddesiyle eklenen üçüncü fıkrasına göre feragatin, dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılması hâlinde, Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı, feragat hususunda ek karar verilmek üzere hükmü veren Mahkemeye gönderir. Buna göre temyiz incelemesi aşamasında ortaya çıkan feragat konusunda Mahkemece ek karar verilmesi gerekir. 4.Ne var ki bu hüküm davanın konuları arasında yer alan yaşlılık aylığı tahsisi ve aylıkların yasal faiziyle birlikte tahsili istemi açısından uygulama alanı bulur. Ancak sigorta başlangıç tarihinin belirlenmesi istemi açısından uygulanamaz. Zira sigorta başlangıç tarihinin belirlenmesi kamu düzenine ilişkindir ve re'sen araştırma ilkesi uygulanır. Tarafların dava konusu üzerinde tasarruf yetkileri yoktur. Bu nedenle feragat / kabul edilemez. Dolayısıyla sigorta başlangıç tarihinin belirlenmesi istemi açısından feragat beyanı 6100 sayılı Kanun'un 123 üncü maddesindeki davanın geri alınması veya 150 nci maddesindeki davanın takipsiz bırakılması kapsamında değerlendirilebilir. 5. Bu nedenle davacı taraftan feragat beyanının 6100 sayılı Kanun'un anılan 123 veya 150 nci maddelerinde düzenlenen haklardan birinin kullanımı niteliğinde olup olmadığı sorulmak suretiyle belirlenmeli, beyanın anılan anlamlarda kullanıldığının saptanması halinde duruma göre belirtilen maddelerde öngörülen prosedür işletilmeli, elde edilecek sonuca göre karar verilmelidir. 6. Mahkemece, açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik inceleme neticesinde yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması, usul ve kanuna aykırı olup, bozma nedenidir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan, Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 22.10.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2023/6406 E., 2024/7679 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi
tam metni aç
İlk Derece Mahkemesince davacı vekilinin mahkemeye verdiği 10.07.2023 tarihli dilekçe ile davadan feragat ettiklerini beyan ettiği, davacı vekilinin vekaletnamesinde davadan feragate yetkisinin bulunduğu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 307-311 inci maddeleri gereğince feragatın her aşamada ileri sürülebileceği, davayı da sonuçlandıran bir işlem olduğu ve kesin sonuç doğurduğu gerekçesiyle
11. Hukuk Dairesi         2023/6406 E.  ,  2024/7679 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi SAYISI :2023/1969 Esas, 2023/1501 Karar HÜKÜM :Esastan ret İLK DERECE MAHKEMESİ:Edirne 1. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI :2021/803 E., 2023/579 K. Taraflar arasındaki şirketin feshi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın feragat nedeniyle reddine karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: KARAR I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı şirketin muris ve eski yönetim kurulu başkanı ... S., başkan yardımcısı ... S. ve yönetim kurulu üyesi ... S. tarafından yönetildiğini, murisin vefatının ardından, ... S.nin yönetim kurulu başkanı, ... S.'nin başkan yardımcısı olarak görev aldığını, müvekkillerinden ... S.'nin ise 22.10.2021 tarihli genel kurulda yönetim kurulu üyeliğinin sona erdirildiğini, yerine ... S.nin oğlu ... S.'nin seçildiğini, davalı şirketin ortaklık yapısının %30' unun müvekkillerinin, %30' u ... S.'nin, %30' u ... S. nin ve %10'nu ... S.'nin oluşturduğunu, çoğunluğun gücünü kötüye kullandığını, çoğunluk pay sahiplerinin, çıkarlarını şirket çıkarları üzerinde tuttuğunu, müvekkillerinin hiçbir karar alma sürecine dahil edilmediğini, azlık müvekkillerinin bilgi alma ve inceleme hakları ile mali haklarının engellendiğini belirterek davalı şirketin haklı nedenle feshine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacıların grup şirketlerine karşı haksız ve kötü niyetle çok sayıda dava açtıklarını, iddialarının soyut olup gerçek dışı olduğunu, bilgi alma taleplerinin karşılanmadığı iddiasının doğru olmadığını, kabul anlamına gelmemek kaydı ile davacıların ileri sürdükleri iddiaların feshi gerektirecek haklı sebepler olmadığını, davacıların davalı şirketin feshini istemesinde hiçbir hukuki yararı bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesince davacı vekilinin mahkemeye verdiği 10.07.2023 tarihli dilekçe ile davadan feragat ettiklerini beyan ettiği, davacı vekilinin vekaletnamesinde davadan feragate yetkisinin bulunduğu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 307-311 inci maddeleri gereğince feragatın her aşamada ileri sürülebileceği, davayı da sonuçlandıran bir işlem olduğu ve kesin sonuç doğurduğu gerekçesiyle davanın feragat nedeniyle reddine karar verilmiş, hüküm davalı vekilince istinaf edilmiştir. IV. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI Bölge Adliye Mahkemesince, dava konusunun 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 531 inci maddesi gereği anonim şirketin haklı sebeple feshine ilişkin olduğu, davacılar vekilinin yargılama devam ederken davasından feragat ettiği, feragatin hüküm kesinleşinceye kadar her aşamada yapılabildiği, feragat beyanı üzerine davaya devam edilemeyeceği gibi davacıların iradesinin aksine şirketten çıkarılmaları mümkün olmadığından davanın feragat nedeniyle sonlandırılmasında isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş, karar davalı vekilince temyiz edilmiştir. V. TEMYİZ İNCELEMESİ 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, 6102 sayılı Kanun'un 531 inci maddesi uyarınca anonim şirketin haklı sebeple feshine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri. 3. Değerlendirme Yapılan yargılama ve saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları gözetildiğinde İlk Derece Mahkemesince verilen kararda bir isabetsizlik olmadığının anlaşılmasına göre yapılan istinaf başvurusunun 6100 sayılı Kanun'un 353 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin (1) numaralı alt bendi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddine ilişkin kararın usul ve yasaya uygun olduğu kanısına varıldığından Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir. VI. SONUÇ: Yukarda açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, aynı Kanun'un 372 nci maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine, 04.11.2024 tarihinde kesin olarak oybirliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2021/947 E., 2023/615 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAdana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Örneğin, muvazaanın varlığı ya da yokluğu yönünde tarafların feragat veya kabulleri varsa 6100 sayılı Kanun'un 311 inci maddesi uyarınca feragat ve kabul kesin hükmün sonuçlarını doğuracağından, taraflar feragat ve kabullerinin aksini iddia edemezler.
Hukuk Genel Kurulu         2021/947 E.  ,  2023/615 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi SAYISI : 2021/763 E., 2021/737 K. KARAR : Davanın kısmen kabulüne Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davacı ... yönünden davanın feragat nedeniyle, diğer davacılar yönünden davanın esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne ve temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369 uncu maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373 üncü maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek davalı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; tarafların ortak murisi ...'ın maliki olduğu 1088 ve 1143 parsel sayılı taşınmazlardaki 1/4’er paylarını satış göstermek suretiyle davalı oğluna devrettiğini, gerçekte bir satış işlemi yapılmayıp taraflar arasında bir para alış verişi olmadığını, yapılan işlemin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek dava konusu taşınmazlarda davalıya devredilen hisselerin iptali ile payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini talep etmiş, davacı ... 23.05.2014 tarihli dilekçesi ile davadan feragat etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili; yapılan satışın gerçek bir satış olduğunu, murisin hissesini müvekkiline satması karşılığında taşınmaz üzerine müvekkilinden ev yapmasını istediğini ve ölene kadar bu evde oturacağını beyan ettiğini, kendisinin ve eşinin emekli olduklarını, tüm ikramiye ve birikimleri ile ev yaptırdıklarını, karşılığında hisselerin devrinin gerçekleştiğini, bu satış nedeniyle diğer çocukların murise baskı yaparak tapunun iptali için dava açmasını istediklerini, miras bırakanın Erzin 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1995/164 Esas, 1996/59 Karar sayılı dava dosyasında hile hukuksal nedenine dayalı olarak dava açtığını, ancak murise vaad edilen ev yapıldığından pişman olduğunu, diğer çocuklarının talebi üzerine ikinci kez davalıdan bir miktar daha para alarak davasından feragat ettiğini, anılan bu davanın da murisin gerçek iradesinin mirasçılarından mal kaçırmak olmadığı gibi yapılan işlemin de bağış işlemi olmadığını net olarak ortaya koyduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 10.07.2018 tarihli ve 2014/452 Esas, 2018/482 Karar sayılı kararıyla; murisin tüm malvarlığı olan dava konusu taşınmazlardaki hissesini satmasını gerektirecek bir ihtiyacının, davalının da satın alabilecek ekonomik gücünün bulunmadığı, dava konusu hisselerin tapudaki satış bedellerinin gerçek değerlerinin çok altında olduğu, davalının çocukları olan tanıklar ... ve ...’ın tapuda devir yapıldığında babalarının murise herhangi bir ödeme yapmadıklarını beyan ettikleri, davalı tanıklarının evin yapımı karşılığında hisselerin davalıya devredildiği ve murisin ölene kadar evde oturduğu beyan edilmiş ise de evin 1994 yılında yapıldığının tanık beyanları ve bilirkişi raporlarından anlaşıldığı, hastane, eczane, cenaze belgeleri ile taraf tanıklarının beyanlarından murisin ölmeden önce oğlu ...’ın yanında kaldığı anlaşıldığından davalı tanıklarının beyanlarına itibar edilmediği, murisin ihtiyaçları ile oğlu ...’ın ilgilendiği hususu da dikkate alındığında murisin paylarını davalıya bedelsiz devretmesini gerektirir bir minnet borcunun da bulunmadığı, murisin açmış olduğu 1995/164 Esas sayılı davadan feragat etmesinin bu davaya etkisinin bulunmadığı, dosya arasında bulunan ve satış bedeli olarak verildiği iddia edilen bononun alacaklısının ... olduğu dikkate alındığında satış işleminin muvazaalı olduğunun ispatlandığı gerekçesiyle davacılardan ... yönünden davanın feragat nedeniyle reddine, diğer davacılar yönünden muvazaa iddiasının sübut bulduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 07.01.2019 tarihli ve 2018/1403 Esas, 2019/14 Karar sayılı kararıyla; tapudaki satış bedeli ile mahkemece belirlenen satış tarihindeki bedel arasında fark olmasının tek başına muvazaanın göstergesi olmadığı, muvazaa iddiasına dayalı davalarda miras bırakanın kastının açık bir şekilde saptanması gerektiği, temlikten sonra miras bırakanın davalı ... aleyhine Erzin Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 1995/164 Esas sayılı dosyasında hisselerin temlikinin hileye düşürülerek sağlandığı ileri sürerek açtığı davadan feragat ettiği, somut olgular yukarıda açıklanan ilkeler ile birlikte değerlendirildiğinde miras bırakanın yaptığı temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğunu söyleyebilme imkânının bulunmadığı, davacıların iddialarını ispat edemedikleri dolayısıyla davanın reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle; davalılar vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesince verilen kararın kaldırılmasına; davanın davacı ... yönünden feragat nedeniyle diğer davacılar yönünden ise esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "...Dosya içeriği ve toplanan delillerden,1923 doğumlu mirasbırakan ...’ın 13.12.1997 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak davacı çocukları... ..., davacı torunları..... ile davalı oğlu....’nin ve dava dışı torunlarının kaldıkları, davacılardan.... ile .....’in yargılama aşamasında öldükleri, mirasçıları tarafından davaya devam edildiği, yine davalı ...’nin de yargılama sırasında 27.11.2017 tarihinde öldüğü, mirasçılarının davaya dahil edildiği, muris....’nın, adına kayıtlı 1088 ve 1143 parsel sayılı çekişme konusu taşınmazlardaki 1/4’er paylarını 29.04.1994 tarihli satış işlemi ile davalı oğluna devrettiği, davacılardan ...’ın 23.05.2014 tarihli dilekçesi ile davadan feragat ettiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide "muris muvazaası" olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu'nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu'nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince; her ne kadar bölge adliye mahkemesince, hile hukuksal nedenine dayanarak ve çekişme konusu taşınmazlarla ilgili olarak, muris tarafından davalı oğluna karşı Erzin Asliye Hukuk Mahkemesinin 1995/164 E sayılı dosyası ile dava açıldığı, daha sonra murisin bu davadan feragat ettiği, yapılan temliklerin bu nedenlerle mal kaçırma amaçlı olmadığı gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmiş ise de, muris muvazaası olgusunun işlemin yapıldığı tarihte gerçekleştiği ve sonradan çeşitli nedenlerle muris tarafından dava açılmış olmasının muvazaalı işlemi geçerli hale getirmeyeceği, tüm dosya kapsamı ve dinlenen davacı tanıklarının beyanları göz önüne alındığında murisin tüm malvarlığını teşkil eden dava konusu taşınmazlarını bedelsiz olarak davalıya temlik ettiği, diğer mirasçılardan mal kaçırma kastının bulunduğu sabittir. Hal böyle olunca, davacılardan ... yönünden davanın feragat nedeniyle reddine, diğer davacılar açısından ise davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi doğru değildir..." gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacı tarafın iddialarını ispat edecek deliller ortaya koymadığı, dinlenen davacı tanıklarının da muvazaanın varlığı konusunda kesin beyanda bulunmadıkları ve tarafsız tanıklar olmadıkları, salt bedeller arasındaki oransızlığın tek başına muvazaanın delili olamayacağı, miras bırakanın sağlığında hile iddiası ile açtığı davasından feragat ettiği, o davayla murisin iradesinin muvazaaya dayalı olmadığını ortaya koyduğu, davacı ...’nın da muvazaa iddiası ile açtığı davadan feragat ettiği, tüm tanık anlatımları birlikte değerlendirildiğinde; miras bırakanın diğer mirasçılarından mal kaçırmasını gerektirir bir nedenin ve muvazaanın varlığı konusunda somut bir olgunun ortaya konulamadığı, dolayısıyla davacı tarafın muvazaa iddiasını ispatlayamadığı, murise davalı tarafından bakıldığı ve murisin minnet duygusu ile hareket ettiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacılar vekili; murisin sağlığında açtığı davanın muvazaalı işlemi geçerli hâle getirmeyeceği, dosya kapsamına göre temlik tarihinde miras bırakanın ekonomik durumunun iyi olması, taşınmaz mal satma ihtiyacının bulunmaması, taşınmazın temlik tarihindeki gerçek değeri ile akitte gösterilen değeri arasında fahiş fark bulunması, davalının temlikin yapıldığı tarihte alım gücünün bulunmamasının miras bırakan tarafından yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla muvazaalı olarak yapıldığını gösterdiğini ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda miras bırakan tarafından davalı oğluna satış suretiyle yapılan temlikin diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığı, dosya kapsamı ve toplanan delillere göre murisin taşınmazını kendisi ile ilgilenip bakımını yapan oğluna duyduğu minnet duygusu ile devrettiğinin kabul edilip edilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 1. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 19 uncu [mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (BK) 18] maddesinin birinci fıkrası 2. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 01.04.1974 tarihli ve 1974/1 Esas 1974/2 Karar sayılı kararı 2. Değerlendirme 1. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. 2. Muvazaa kavramı, Türk Hukuk Lûgatında; ‘‘Anlaşmalı saptırma gerçek dışı durumlara gerçekmiş niteliğini kazandırma işlemi. Hukuksal bir işlem konusunda gerçek duruma aykırılıkta birleşilerek yapılan ortak açıklama (beyan) ya da ortaya konulan belgedir. Danışıklı işlem’’ şeklinde ifade edilmiştir (Türk Hukuk Kurumu, Türk Hukuk Lûgatı, Cilt I, Ankara, 2021, s. 819). 3. Muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Kanun'un 19 uncu [mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (BK) 18.] maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddenin birinci fıkrasında; "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır" hükmüne yer verilmiştir. 4. Muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmaları, şeklinde tanımlanabilir. 5. Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar. 6. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır. 7. Eldeki davanın konusunu oluşturan ve muris muvazaası olarak isimlendirilen muvazaa türünün ise Türk Hukukunda büyük bir yeri ve önemi vardır. 8. 6098 sayılı Kanun'un 19 uncu hükmü dışında muris muvazaasına ilişkin bir düzenleme kanunlarımızda yer almamaktadır. Muris muvazaası kaynağını daha çok Yargıtay içtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas kaynağını Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 01.04.1974 tarihli ve 1974/1 Esas 1974/2 Karar sayılı kararı oluşturmaktadır. 9. Anılan İçtihadı Birleştirme Kararında sonuç olarak; “Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması hâlinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu'nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına” hükmedilmiştir. 10. 01.04.1974 tarihli ve 1974/1 Esas, 1974/2 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, miras bırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkindir. 11. Muris muvazaasında, miras bırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, miras bırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda tam muvazaa özelliği de taşınmaktadır. 12. Muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur ise mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık bir anlatımla, 01.04.1974 tarihli ve 1974/1 Esas, 1974/2 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere bu muvazaa türünde miras bırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır. 13. Bu nedenle, miras bırakanın muvazaalı işlemi yaparken gerçek irade ve amacı mirasçılarından mal kaçırmak olmalıdır. Murisin mirasçılarından mal kaçırma amacının bulunmaması hâlinde 01.04.1974 tarihli ve 1974/1 Esas, 1974/2 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararını uygulama olanağı bulunmamaktadır. 14. Muris muvazaasına dayalı olarak açılan davalarda ispat yükü ise muvazaanın varlığını iddia eden tarafa aittir. Gerek 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 6 ncı maddesindeki “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” hükmü ve gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 190/1 inci maddesindeki “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir” hükmü uyarınca, miras bırakanın yaptığı temlikteki gerçek irade ve amacının mirasçıdan mal kaçırmak olduğunu, bu hususu ileri süren davacı taraf kanıtlamalıdır. 15. Diğer bir anlatımla, muris muvazaası davalarında, miras bırakan tarafından yapılan temlikin muvazaalı ve terekeden mal kaçırma amacıyla yapıldığını ispat yükü davacı tarafa aittir. 16. Dava açan mirasçılar, miras bırakan ile davalı arasındaki sözleşmenin dışında olduklarından üçüncü kişi konumundadırlar. Bu nedenle iddialarını tanık dâhil olmak üzere her türlü delille kanıtlamaları mümkündür. Kanunen kendilerine intikal etmesi gereken miras haklarına, miras bırakan tarafından muvazaalı olarak yapılan sözleşme ile engel olunduğundan bu sözleşmenin muvazaalı olduğunu ileri sürerek iptalini istemekte hukuki yararlarının bulunduğu açıktır. 17. Ancak bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. 18. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması ise genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. 19. Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, muris muvazaasına ilişkin davaların niteliği gereğince taraflarca sunulan delillerin, her somut olayın özelliğine göre az yukarıda açıklanan objektif olgulardan da yararlanılarak bir bütün olarak değerlendirilmesi ve sonuca ulaşılması gerekmektedir. Burada hemen belirtmek gerekir ki muris muvazaasına ilişkin davalarda miras bırakanın asıl irade ve amacı belirlenirken, tarafların dayandıkları delillerin her olayın kendi özelliklerine göre objektif olgulardan da yararlanılarak birlikte değerlendirilmesi ve sonuca ulaşılması gerektiği açıktır. Fiili karineler de denilen bu objektif olgular, tarafların iddialarının doğruluğu veya bir delilin güvenilebilirlik derecesi hakkında hâkimin kanaat edinmesine yarayan, yaşam tecrübelerinin ortaya koyduğu, hukukla ilgili bulunmayan değer hükümleri olarak kabul edilmektedir. Bu fiili karinelerin varlığı tarafın ispat yükünü ortadan kaldırmaz ise de somut olayda olduğu gibi tanık delili dışında dayanılan başka delillerin bulunması durumunda dayanılan bu delillerin değerlendirilmesi sırasında da gözetileceği kuşkusuzdur. 20. Yapılan açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; 1923 doğumlu miras bırakan ...’ın 13.12.1997 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak davacı çocukları ... ..., davacı torunları ..... ve.... ile davalı oğlu .....’nin ve dava dışı torunlarının kaldıkları, davacılardan ....’in yargılama aşamasında öldüğü, mirasçıları tarafından davaya devam edildiği, davalı ...'ın da yargılama sırasında ölmesi üzerine mirasçılarının davaya dahil edildiği anlaşılmıştır. 21. Miras bırakan ...'ın tüm mal varlığı olan adına kayıtlı 1088 ve 1143 parsel sayılı çekişme konusu taşınmazlardaki 1/4’er orandaki iştirak paylarını 29.04.1994 tarihli ve 391 yevmiye numaralı satış işlemi ile davalı oğluna devrettiği, 25.09.1995 tarihinde hile hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptali ve tescil davası açtığı, Erzin Asliye Hukuk Mahkemesinin 1995/164 Esas sayılı dosyasında yapılan yargılama sırasında 15.04.1996 tarihli celsede davadan feragat ettiğini bildirmesi üzerine Erzin Asliye Hukuk Mahkemesinin 15.04.1996 tarihli ve 1995/164 Esas, 1996/59 Karar sayılı kararı ile davanın feragat nedeniyle reddine karar verildiği, kararın temyiz edilmeksizin 24.05.1996 tarihinde kesinleştiği, davacıların muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak iş bu davayı 11.04.2014 tarihinde açtıkları, davacı ...'ın 23.05.2014 tarihli dilekçe ile davasından feragat ettiği görülmüştür. 22. Celbedilen kayıtlara göre murisin 29.04.1994 tarihinde 1088 parseldeki hissesini 28.500.000 ETL, 1143 parseldeki hissesini de 7.500.000 ETL bedelle davalı ...'a sattığı, hükme esas alınan bilirkişi raporuna göre satış tarihinde 1088 parselde satışa konu hissenin 1.742.319.250 ETL, 1143 parselde satışa konu hissenin 2.078.125.000 ETL değerinde olduğu tespit edilmiştir. 23. Davacı tanıkları; taşınmaz üzerindeki evi tüm kardeşlerin yaptırdığını, evi 1994 yılından bu yana kimsenin kullanmadığını, miras bırakanın da bu evi kullanmadığını, miras bırakanın taşınmazdaki paylarını devretmesini gerektirecek nedeni bulunmadığı gibi davalının da taşınmazı satın alabilecek ekonomik gücünün olmadığını, tapudaki devrin bedelsiz yapıldığını, murisin ölmeden önce son zamanlarında sağlık durumunun kötüleştiğini ve en küçük oğlu olan ...'ın evinde kaldığını, murisin sağlık işleri ile davalının ilgilendiğini belirtmiş; davalı tanıkları ise; taşınmaz üzerindeki evi davalı ...'nin yaptırdığını, murisin ölene kadar bu evde oturduğunu, ev yaptırması karşılığında murisin davalıya hissesini devrettiğini, murisin oğlu ... ... ile birlikte kaldığını, muris ile ... ...'in ilgilendiğini, murisin sağlık işleri ile davalının ilgilendiğini, muris ile o dönem ... ... ilgilendiği için davalının ... ...'e para verdiğini beyan etmişlerdir. 24. Muris muvazaasına ilişkin genel açıklamalardan ve uyuşmazlığa konu olan dava ve toplanan deliller kısaca özetlendikten sonra hemen burada murisin açmış olduğu 1995/164 Esas sayılı davadan feragat etmesinin bu davaya etkisinin bulunup bulunmadığı hususu açıklığa kavuşturulmalıdır. 25. Muvazaalı bir sözleşme başlangıçtan beri geçersiz olduğundan taraflar için herhangi bir alacak ve borç doğurmaz. Bu tür sözleşmeler yapıldıkları andan itibaren taraflar arasında bir hüküm ve sonuç doğurmayacağından genel muvazaa davalarında verilen bu kararlar açıklayıcı nitelikte kararlardır. Hükümsüzlüğün doğal sonucu olarak da, muvazaanın ileri sürülmesi kural olarak zamanaşımına ya da hak düşürücü süreye tâbi tutulmamıştır. Muvazaa nedeniyle geçersiz olan bir sözleşme, belirli bir zamanın geçmesi, muvazaa sebebinin ortadan kalkması veya tarafların sözleşmeye icazet vermesi hatta tarafların sözleşme hükümlerini yerine getirmeleri ile de geçerli hâle gelmez. Bir başka anlatımla muvazaalı sözleşme daha sonra meydana gelen herhangi bir sebeple geçerli hâle gelmez. Tarafların muvazaalı sözleşmeye verdikleri icazet, yeni bir sözleşme niteliği taşıyorsa kendi içinde hüküm ve sonuç doğurur. Geçersiz olan muvazaalı sözleşme herhangi bir nedenle sonradan geçerlilik kazanamasa da; bazı durumlarda bazı kişilerce bu geçersizlik ileri sürülemez. Örneğin, muvazaanın varlığı ya da yokluğu yönünde tarafların feragat veya kabulleri varsa 6100 sayılı Kanun'un 311 inci maddesi uyarınca feragat ve kabul kesin hükmün sonuçlarını doğuracağından, taraflar feragat ve kabullerinin aksini iddia edemezler. Yine muvazaanın bulunduğuna ya da bulunmadığına ilişkin kesin bir hüküm varsa bu kesin hüküm de tarafları bağlar. Ancak değinilen bu usul kurallarının taraf olmayan kişilerin açacakları davaları doğrudan etkilemeyeceği, sadece birer delil olarak değerlendirileceği kuşkusuzdur (Eraslan Özkaya, Açıklamalı-İçtihatlı İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, Ankara 2020, s.194,198 vd.). 26. Yukarıda açıklandığı üzere muris muvazaası davaları, murisin gerçek amacı ile açıkladığı iradenin çeliştiği durumlarda ortaya çıkan bir dava türüdür. Muris muvazaasında görünüşteki sözleşme tarafların gerçek iradesine uymadığından, gizli sözleşme ise öngörülen şekil koşullarını taşımadığından geçersiz olacaktır. Bu nedenle bu davalarda murisin temlik tarihindeki asıl irade ve amacının tereddüte yer vermeyecek şekilde saptanması zorunludur. Muris tarafından bu şekilde muvazaalı temlik yapıldıktan sonra, muris tarafından irade fesadı hâline dayanılarak tapu iptali ve tescil davası açıldığı durumda dahi kural olarak yine yapılan işlemin muvazaa örtüsü altında yapılıp yapılmadığı araştırılmalıdır. Örneğin, murisin açtığı davadan sebepsiz yere feragat edip etmediği ya da bilerek delil bildirmeyip davanın reddine sebep olup olmadığı ve bu suretle de muvazaayı gizleme kastıyla hareket edip etmediği, açılan davanın muris muvazaası için kesin hüküm niteliğinde olup olmadığı her somut olayın özelliğine göre ayrıca değerlendirilmelidir. Eldeki uyuşmazlıkta, miras bırakan tarafından açılan ve sebep belirtmeden feragat edilen davanın hukuki nedenleri ve tarafları farklıdır. Bu davada mirasçılar açıkça muris muvazaası hukuksal nedenine dayanarak miras hakkının çiğnenmesinden dolayı üçüncü kişi sıfatıyla dava açmaktadırlar. Söz konusu davanın bu dava için kesin hüküm niteliği taşıdığından söz edilemeyeceği gibi, miras bırakanın feragat beyanının da mal kaçırma kastıyla hareket etmediğini kanıtladığından da bahsedilemeyecektir. Elbette açılan davanın miras bırakanın muvazaayı gizleme kastıyla hareket edip etmediğinin saptanması bakımından sadece delil olarak değerlendirilebileceği kuşkusuzdur. Zira muris muvazaası olgusu işlemin yapıldığı tarihte gerçekleşmiş olup, sonradan çeşitli nedenlerle muris tarafından dava açılmış olması muvazaalı işlemi geçerli hâle getirmeyeceği gibi temlik tarihindeki kastını da ortadan kaldırmaz. 27. Mevcut deliller tüm dosya kapsamı ile birlikte değerlendirildiğinde; miras bırakanın tüm malvarlığı olan dava konusu taşınmazlardaki hissesini satmasını gerektirecek bir ihtiyacının bulunmadığı, davalının da satın alabilecek ekonomik gücünün bulunmadığı, dava konusu hisselerin tapudaki satış bedellerinin gerçek değerlerinin çok çok altında olduğu, davalı ev karşılığı devir savunmasında bulunmuş ise de payların sadece küçük bölümü ile dahi söz konusu evin yapılabileceği, alınan bilirkişi raporuna göre evin 1994 yılında yapıldığı göz önüne alındığında bu yöndeki savunmaya ve davalı tanıklarının beyanlarına itibar edilemeyeceği, yine satış bedeli olarak verildiği iddia edilen bononun alacaklısının ... olduğu, miras bırakanın söz konusu evi hiç kullanmadığı, ölmeden önce davalının değil oğlu ...’ın yanında kaldığı ihtiyaçları ile de oğlu ...’ın ilgilendiği, dolayısıyla murisin paylarını davalıya bedelsiz devretmesini gerektirir bir minnet borcunun da bulunduğundan da söz edilemeyeceği, öte yandan davalı tarafça yapılan savunmada bakım ve minnet duygusuna dayalı olarak yapılan bir temlik olgusuna dayanılmadığı, murisin tüm malvarlığını teşkil eden dava konusu taşınmazlarını bedelsiz olarak davalıya temlik ettiği, muvazaalı yapılan bu temlikte miras bırakanın diğer mirasçılardan mal kaçırma kastının bulunduğu, hile hukuksal nedenine dayalı olarak dava açılıp bu davadan feragat etmesinin murisin başlangıçtaki mal kaçırma kastı ile muvazaalı işlem yapma olgusunu ve iradesini ortadan kaldırmayacağı sonucuna varıldığından, davacılardan ... yönünden davanın feragat nedeniyle reddine, diğer davacılar açısından ise davanın kabulüne karar verilmelidir. 28. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; miras bırakan ile davacıların beşeri ilişkilerinin iyi olduğu, murisin mirasçısı dışında başkasına devri mümkün olmayan iştirak paylarını davalıya devrettiği, hile hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davanın miras bırakan tarafından yapılmış olan muvazaanın örtülenmesi amacıyla açıldığının iddia ve ispat edilemediği, söz konusu davada davalının devir karşılığı kararlaştırılan hizmet ve emekleri yerine getirmediğinin iddia edildiği, bu durumun murisin mal kaçırma amacıyla hareket etmediğini gösterdiği, davacıların muris muvazaası olgusu ile miras bırakanın mal kaçırma kastıyla hareket ettiğini ispatlayamadıklarından kararın onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 29. Hâl böyle olunca Bölge Adliye Mahkemesince önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesi uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesine gönderilmesine,14.06.2023 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. ''K A R Ş I O Y'' Dava muris muvazaası hukuki nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacılar; miras bırakan anneleri Fatma’nın 1088 ve 1143 parsel sayılı taşınmazlardaki payını oğlu olan davalıya mal kaçırma amacıyla temlik ettiği gerekçesi ile tapu iptali ile payları oranında adlarına tescil isteminde bulunmuşlar, davacılardan Mustafa yargılama sırasında davadan feragat etmiş, davalı savunmasında; satışın gerçek olduğunu, bunun karşılığı taşınmaz üzerine ev yapmasını istediğini, miras bırakanın kendisine karşı daha önce hile iddiasıyla dava açtığını, bir miktar para vermesi üzerine davadan feragat ettiğini, bu davanın miras bırakanın iradesinin gerçekte mal kaçırmak olmadığını gösterdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesince temlikin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, Bölge Adliye Mahkemesince miras bırakanın temlikteki amacının mal kaçırma olmadığı benimsenmek suretiyle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak davanın reddine karar verilmiş, kararın temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince özetle; “...muris muvazaası olgusunun işlemin yapıldığı tarihte gerçekleştiği ve sonradan çeşitli nedenlerle muris tarafından dava açılmış olmasının muvazaalı işlemi geçerli hâle getirmeyeceği, tüm dosya kapsamı ve dinlenen davacı tanıklarının beyanları göz önüne alındığında murisin tüm mal varlığını teşkil eden dava konusu taşınmazlarını bedelsiz olarak davalıya temlik ettiği, diğer mirasçılardan mal kaçırma kastının bulunduğu sabittir…davacılardan ... yönünden davanın feragat nedeniyle reddine, diğer davacılar açısından ise davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği…” gerekçesiyle oy çokluğu ile bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince önceki hükümde direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sonunda Özel Daire kararına uyulması gerektiği belirtilerek direnme kararının bozulmasına karar verilmiş ise de; aşağıdaki gerekçelerle Sayın Çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz. 1-Muris muvazaası hukuki nedenine dayalı davalarda, miras bırakanın satış suretiyle yaptığı devrin gerçekte mal kaçırma amaçlı bir bağış işlemi olduğu iddiası, TMK’nın 6 ıncı ve HMK’nın 190 ıncı madde hükümleri gereğince davacı tarafından ispat edilmelidir. Bu tür davaların her türlü delil ile ispat edilebileceğinde şüphe yoktur. 2-Miras bırakanda gerçekte var olan iç iradenin ne olduğunun çözülmesi hukuk dünyası için zor olan konulardan biridir. Bu nedenle miras bırakanın diğer mirasçıları ile beşeri ilişkileri, olayların olağan akışı, sözleşmeyi yapmakta makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, toplumsal eğilimler, yörenin gelenekleri gibi olgular, varsa bu konuda dinlenecek tanıkların beyanları ile birlikte hep birlikte değerlendirilerek sonuca varılmaktadır. Şüphesiz, gerçek iradenin ne olduğunu en iyi bilen kişi miras bırakan ile kendisine devir yapılandır. 3-Somut olaya gelince; a-Miras bırakan, iki adet taşınmazdaki adına kayıtlı olan ve kendisi gibi mirasçı olan birisi dışında başkasına devri mümkün olmayan iştirak paylarını 29.04.1994 tarihinde davalıya devretmiştir. b-Miras bırakan bu devirden yaklaşık 17 ay sonra temlikin bedelsiz olduğu, oğlunun kendisine bakmadığı, barınacağı ev yapmayı vadetmesine rağmen yapmadığı, bu şekilde kandırdığı iddiasıyla hile hukuki nedenine dayalı olarak Erzin Asliye Hukuk Mahkemesinin 1995/164 Esas sırasında dava açmış, davalı tarafından ev yaptırdığı ve baktığı yönünde savunmada bulunulmuş, aşamada fiil ehliyeti araştırılan miras bırakan 15.04.1996 tarihli oturumda davasından feragat etmiş ve 13.12.1997 tarihinde ölmüştür. c-Miras bırakan tarafından, devir iradesinin diğer mirasçılardan mal kaçırmak değil kendisine bir ev yapılması ve bakılması olduğu ileri sürülerek irade fesadı hâllerinden “hile” olgusuna dayalı bir dava açılması, yapılmış muvazaanın örtülmesi amaçlı bir dava olduğunun iddia ve ispat edilememesi hâlinde eldeki davanın reddi sebebi olmalıdır. Çünkü muris muvazaasına dayalı davanın kabul edilebilmesi için miras bırakanın, yukarıdan itibaren sıklıkla açıklandığı şekilde “devirde mal kaçırma amacının” bulunması şarttır. Oysa miras bırakan, davalının devrin karşılığı olan emek ve hizmetleri yerine getirmediğini, bu vaatlerle kendisini “kandırdığını” söyleyerek dava açmıştır. Böyle bir durumda, elinde olan tüm malvarlığını devrettiği, bedel ödenmediği gibi olgular üzerinden muvazaanın varlığı sonucuna varılması, önemli bir delilin kabul edilmemesinin inandırıcı nedenlerini ortaya koyamamak ve hukuka güven ilkesini zedelemek sonucunu doğuracaktır. d-Tapudaki işlemin satış suretiyle yapılması hâlinde belirli bir hizmet, bakım ya da emeğin de semen olarak kabul edilebileceği yargısal uygulamalarda yerleşmiş bir olgudur. Davalının, pay devri karşılığının yapı yapmak ve hizmet suretiyle yerine getirdiğine ilişkin davalı tanıklarının beyanları vardır. Miras bırakanın diğer mirasçılarla beşeri ilişkisinde olumsuz bir hâlin varlığı iddia ve ispat edilememiştir. Böyle bir hâlde, davalı savunmasının üzerinden gidilmek suretiyle sonuca varılmasının kabul edilebilir bir gerekçesi bulunmamaktadır. Öte yandan muris muvazaası iddiası, hak düşürücü süre veya zamanaşımına tâbi olmadan her zaman ileri sürülebilir ise de, hayatın olağan akışına göre en geç miras bırakanın açtığı dava ile devrin öğrenilmesine rağmen davanın miras bırakanın ölümünden 17 yıl sonra açılması da dikkat çekicidir. Hâl böyle olunca, davanın reddine yönelik Bölge Adliye Mahkemesinin direnme kararının onanması gerektiği kanaatinde olduğumuzdan Sayın Çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmıyoruz.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

Medeni usul hukukunda "Davanın Geri Alınması" (HMK) ile "Davadan Feragat" (HMK) arasındaki farklara ilişkin aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?

A) Her iki kurum da davalının açık rızası olmaksızın hüküm doğurmaz.
B) Davadan feragat, ancak davalının açık rızası ile mümkünken; davanın geri alınması tek taraflı bir irade beyanıdır.
C) Davadan feragat kesin hükmün sonuçlarını doğururken, davanın geri alınmasında ileride aynı davanın tekrar açılması mümkündür.
D) Davayı geri alan tarafın talebi halinde, davanın esası hakkında karar verilir.
E) Feragat halinde davanın açılmamış sayılmasına karar verilirken, geri almada dava reddedilir.

Bu maddeyle ilgili 5 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol