6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 322

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 322. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 322- (1) Bu Kanun ve diğer kanunlarda basit yargılama usulü hakkında hüküm bulunmayan hâllerde, yazılı yargılama usulüne ilişkin hükümler uygulanır. (2) Paylaştırma ve ortaklığın giderilmesi için satış yapılması gereken hâllerde, hâkim satış için bir memur görevlendirir. Taşınır ve taşınmaz malların satışı İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre yapılır. YEDİNCİ KISIM Yargılama Giderleri ve Adli Yardım BİRİNCİ BÖLÜM Yargılama Giderleri Yargılama giderlerinin kapsamı

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

24 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2020/700 E., 2022/207 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 322. maddesi atfı ile basit yargılama usulünde de uygulama alanı bulan HMK’nın “Ön İnceleme duruşması” başlıklı 140.
Hukuk Genel Kurulu         2020/700 E.  ,  2022/207 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 28. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı nezdinde şoför olarak çalıştığını, ihtarname ile ödenmesini talep ettiği alacakların ödenmediğinden iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğini, ücret bordrolarındaki imzaların bazılarının müvekkiline ait olmadığını, bazı bordroların müvekkilinin arkadaşları, bazılarının ise muhasebeciler tarafından imzalandığını ileri sürerek kıdem tazminatı, fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı def’înde bulunduklarını, davacı haklı neden olmaksızın iş sözleşmesini feshettiğinden kıdem tazminatına hak kazanmadığını, fazla çalışma yapması durumunda ve ayrıca çalıştığı genel tatil günlerine ait ücretlerinin bordrolarda tahakkuk yapılarak ödendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. Ankara 28. İş Mahkemesinin 03.05.2016 tarihli ve 2016/75 E., 2016/199 K. sayılı kararı ile; davacı işçi ücret alacaklarının eksik ödenmesi sebebiyle iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğinden kıdem tazminatına hak kazandığı, 2013 yılından beri devam eden yargılamada davalı işveren tarafından sunulan ücret bordrolarında davacı işçinin imzasının bulunmaması sebebi ile tanık beyanlarına göre fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinin hesaplandığı, bilirkişi ek raporunda bordrolarda tahakkuk ettirilen ve ödenen miktarların mahsup edildiği, davalı işveren tarafından ıslahtan sonra imzalı ücret bordroları sunulmuş ise de, bordro asıllarını incelenmesinde, imzaların açık bir şekilde birbirinden farklılık arz ettiği, bordroların karar aşamasına kadar dosyaya sunulmamasının haklı bir nedeni ortaya konulmayıp davayı uzatmaya yönelik olduğu, bu nedenle itibar edilmediği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Ankara 28. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 26.11.2019 tarihli ve 2016/22754 E., 2019/21565 sayılı kararı ile; davalının sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra “…2-Taraflar arasındaki uyuşmazlık karar aşamasında sunulan bordro asılları üzerinden davacının itirazı nedeniyle imza incelemesi yapılıp yapılmayacağı konusundadır. Somut olayda, davacı fazla mesai ve genel tatil çalışması yaptığını iddia etmiş, davalı ise davacının fazla çalışma ve genel tatil ücretlerinin imzalı bordrolarda tahakkuk ettirilerek ödendiğini savunmuştur. Davacının, davalı tarafından sunulan tüm bordrolardaki imzaların incelenmesi gerektiği yönündeki imza itirazı üzerine mahkemece 08/10/2015 tarihli duruşmada davalı vekiline bordro asıllarının sunulması için 2 haftalık süre kesin süre verilmiş, davalı vekili ilgili belge asıllarını verilen süre geçtikten sonra dosyanın karar bağlandığı 03/05/2016 tarihli duruşmada dosyaya sunmuştur. Mahkemece sunulan bordrolardaki imzaların bariz şekilde farklı olduğu, ayrıca gerekçesiz şekilde karar aşamasına kadar bordro asıllarının sunulmadığı, karar aşamasında sunulmasının davaya uzatmaya yönelik olduğu gerekçesi ile imza incelemesi yapılmadan dosya kapsamına göre hüküm kurulmuş ise de, davalı vekili çalışan işçi sayısının çokluğu ve bordroların belirli arşivlerde saklanmış olması nedeniyle tüm aramalara rağmen verilen sürede bordro asıllarının bulunamadığını, bulunduğunda sunma hakkını saklı tuttuklarını beyan etmiş ve karar verilmeden önce uyuşmazlık konusu bordro asıllarını dosyaya sunmuştur. O halde, davalı tarafından borcun ödendiği savunmasına dayalı olarak sunulan ve davacı tarafından imza itirazında bulunulan bordro asılları üzerinden imza incelemesi yaptırılarak, varılacak sonuca ve tüm dosya kapsamına göre talep konusu edilen alacaklar hakkında bir karar verilmesi gerekir. Mahkemece belirtilen hususlar gözetilmeden yazılı gerekçe imza incelemesi yapılmadan verilen karar hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Ankara 28. İş Mahkemesinin 30.06.2020 tarihli ve 2020/56 E., 2020/160 K. sayılı kararı ile; davalı vekiline imzalı bordro asıllarını sunması için ihtar içeren kesin sürenin verildiği duruşma günü ile kararın verildiği tarihe kadar 6 ay 25 gün süre geçtiği, bu zaman aralığı içerisinde bir duruşma daha yapıldığı, davalı vekili bilirkişi raporu alınmadan önce imzalı bordro fotokopilerini sunduğuna göre asıllarının da kendisinin ulaşabileceği bir yerde bulunduğu, buna rağmen kesin sürede ibraz edilmediği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda basit yargılama usulünü düzenleyen hükümler arasında bozma kararında belirtilen şekilde "...bulduğunda sunma hakkını saklı tutma..." gibi bir usul hükmünün bulunmadığı, imzalı bordroların asıllarının sunulmamasının davalının yargılamayı uzatma amacından kaynaklandığı, işletmenin büyüklüğünün mücbir bir sebep olmadığı, kaldı ki imzalı bordronun borcun ödendiği savunması olarak kabul edilemeyeceği gibi borcun ortaya çıkmasını engelleyen belge olduğu, bu nedenle ibrazının süreye bağlı olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, dosyaya fotokopisi ibraz edilen fazla çalışma ücreti ve genel tatil ücreti tahakkuku içeren imzalı ücret bordrolarına karşı davacı vekilince imza itirazında bulunulduğu gözetildiğinde, davalı vekili tarafından kararın verildiği 03.05.2016 tarihli duruşmada ibraz edilen ücret bordrosu asıllarının kanuni süresi içerisinde sunulup sunulmadığı ile borcun ödendiği savunması olarak kabul edilip edilemeyeceği; buradan varılacak sonuca göre bordro asılları üzerinde imza incelemesi yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Direnmeye konu uyuşmazlığın niteliği dikkate alınarak öncelikle adil yargılanma hakkı başlığı altında hukukî dinlenilme hakkı kavramının, devamında basit yargılama usulü ve delil gösterme ile ispat ve belge delili üzerinde durulmalı, bu hususlarla ilgili açıklamalar yapıldıktan sonra somut uyuşmazlığın değerlendirilmesine geçilmelidir. A. Adil Yargılanma Hakkı 13. Hukuk devletinin bir gereği olarak bireyler hakları ihlâl edildiği ya da tehlikeye düştüğü durumda, hukukî korunma için devlete başvurmak zorunda olup kendiliğinden hak arama yetkisine sahip değildirler. Bireylere tanınan bu hak, devletin anayasal teminatı altındadır. 14. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin 1. fıkrası “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmünü düzenlemiş olup, hak arama özgürlüğü adı altında hukukî koruma (korunma) talebine yönelik anayasal teminatı bireylere vermektedir. 15. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesinin 1. fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur (Gökhan Ateş, B. No: 2017/32699, 12.01.2021, § 23). 16. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrasında ise usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı ifade edilmiştir. 17. Bu bağlamda ülkemizin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6. maddesinde adil yargılanma hakkı ayrıntılı şekilde yer almış olup, Sözleşmenin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin 1. fıkrası; “Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.” şeklinde düzenlenmiştir. 18. Gerek Anayasa gerekse AİHS düzenlemelerine koşut olarak düzenlenen 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) “Hukuki dinlenilme hakkı” başlıklı 27. maddesinde; "(1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. (2) Bu hak; a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, b) Açıklama ve ispat hakkını, c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir." hükmüne yer verilmiştir. 19. Hukukî dinlenilme hakkının temel unsurları maddede tek tek belirtilmiş, böylece uygulamada bu temel yargısal hak konusundaki tereddütlerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. 20. Bu unsurlardan ilki “bilgilenme hakkı”dır. Bu çerçevede, öncelikle tarafların gerek yargı organlarınca gerek karşı tarafça yapılan işlemler konusunda bilgilendirilmeleri zorunludur. Kişinin kendisinden habersiz yargılama yapılarak karar verilmesi, kural olarak mümkün değildir. Hak sahibinin kendisi ile ilgili yargılama ve yargılamanın içeriği hakkında tam bir şekilde bilgi sahibi olması sağlanmalıdır. Tarafın bilgi sahibi olmadığı işlemler, belge ve bilgiler yargılamada esas alınamaz. Bilgilenmenin şekli bakımından, hukukî dinlenilme hakkına uygun davranılmalı, ilgilinin bilgilenmesi şeklen değil, gerçek anlamda sağlanmaya çalışılmalıdır. 21. Bu hakkın ikinci unsuru, “açıklama ve ispat hakkı”dır. Taraflar, yargılamayla ilgili açıklamada bulunma, bu çerçevede iddia ve savunmalarını ileri sürme ve ispat etme hakkına sahiptirler. Her iki taraf da bu haktan eşit şekilde yararlanır. Bu durum "silahların eşitliği ilkesi" olarak da ifade edilmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre silahların eşitliği ilkesi, davanın bir tarafını, diğer taraf karşısında belirli bir dezavantaj içine sokmayacak şartlar altında, her bir tarafın deliller de dahil olmak üzere, davasını ortaya koymak için makul ve kabul edilebilir olanaklara sahip olması zorunluluğu şeklinde ifade edilmiştir (İnceoğlu, Sibel; Adil Yargılanma Hakkı, Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi-4, 2018, s. 115). 22. Anayasa Mahkemesine göre ise silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usule ilişkin haklar bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına gelmekte; bu usul güvencesinin, uyuşmazlığın her iki tarafına da savunmasının temel dayanağı olan delilleri sunma imkânı tanınmasını kapsadığı ifade edilmektedir (Ali Tulumcu, B. No: 2017/18458, 10.02.2021, § 34). 23. Adil yargılanma hakkının içinde yer alan ve silahların eşitliği ilkesinin tamamlayıcısı diğer bir hak ise, “çelişmeli (çekişmeli) yargılama hakkı”dır. Çekişmeli yargılama ilkesinin anlamı, bir hukuk ya da ceza davasında tüm taraflara, mahkemenin kararını etkilemek amacıyla ulusal yargının bağımsız bir mensubu tarafından bile olsa gösterilen kanıtlar ve sunulan görüşlerle ilgili bilgiye sahip olma ve bunlarla ilgili görüş bildirebilme hakkının tanınmasıdır (Doğru, Osman/ Nalbant, Atilla: İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (Açıklama ve Önemli Kararlar), C.1., 2012, s. 637). 24. Hukukî dinlenilme hakkının üçüncü unsurunu, “tarafların iddia ve savunmalarını yargı organlarının tam olarak dikkate alıp değerlendirmesi” oluşturmaktadır. Bu değerlendirmenin de kararların gerekçesinde yapılması gerekir (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Hükümet gerekçesi madde 32). 25. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesine göre mahkemelerin, tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi vardır. Dolayısıyla mahkemelerce, yargılamanın taraflarınca ileri sürülen iddialar ve gösterilen deliller gereği gibi incelemek zorundadır. 26. Nitekim Anayasa Mahkemesi, genel anlamda hakkaniyete uygun bir yargılamanın yürütülebilmesi için silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri ışığında taraflara iddialarını sunmak hususunda uygun olanakların sağlanmasının şart olduğunu; taraflara, tanık delili de dâhil olmak üzere delillerini sunma ve inceletme noktasında da uygun imkânların tanınması gerektiğini; bu anlamda delillere ilişkin dengesizlik veya hakkaniyetsizlik iddialarının da yargılamanın bütünü ışığında değerlendirilmesinin zorunlu olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli hususun, tarafların tanık ve bilirkişi incelemesi de dâhil ortaya koydukları delillerin değerlendirilmesi ve özellikle bu taleplerin reddi hâlinde yargılama makamınca bu karara ilişkin tutarlı şekilde gerekçe gösterilmesi gerektiğini vurgulamıştır (Emine Yıldız, B. No: 2014/12324, Karar Tarihi: 01.02.2017, § 34). 27. Bununla birlikte AİHM, ulusal mahkemelerin, davanın taraflarınca öne sürülen iddiaların ve sunulan delillerin kabulünde takdir yetkisine sahip olduklarını; fakat bu yetkiyi kararlarında gerekçe göstererek haklılaştırmakla yükümlü olduklarını vurgulamaktadır. Suominen/Finlandiya kararında, bir hukuk davasının hazırlık duruşmasında başvurucu tarafından sunulan deliller listesinden sadece ikisinin kabul edilmesi ve bu konuda hiçbir gerekçe gösterilmemesi gerekçeli karar hakkı bakımından ihlâl verilmesine neden olmuştur (İnceoğlu, s. 171.) B. Basit Yargılama Usulü ve Delil Gösterme 28. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda iki temel yargılama usulü düzenlenmiştir. Bunlar; yazılı (m. 118-186) ve basit (m. 316-322) yargılama usulleridir. Davanın açıldığı mahkemeye veya uyuşmazlığın niteliğine göre uygulanacak yargılama usulü farklılık göstermektedir. 29. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Basit yargılama usulüne tabi dava ve işler” başlıklı 316. maddesinin (g) bendi; “Diğer kanunlarda yer alan ve yazılı yargılama usulü dışındaki yargılama usullerinin uygulanacağı belirtilen dava ve işler” şeklindeki düzenleme ile hangi dava ve işlerin basit yargılama usulüne tabi olduğunu açıklamıştır. 30. Mülga 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7. maddesinde iş mahkemelerinde şifahi yargılama usulü uygulanacağı; 15. maddesinde ise bu Kanunda açıklık olmayan hâllerde Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Ancak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren ve 450. maddesi ile 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nu (HUMK) yürürlükten kaldıran HMK’nın 447/1. maddesi uyarınca diğer kanunların sözlü yahut seri yargılama usulüne atıf yaptığı hâllerde, bu Kanun’daki basit yargılama usulü ile ilgili hükümlerin uygulanacağını düzenlemiş, aynı Kanun’un 316 vd. maddeleri gereğince iş davaları için basit yargılama usulü benimsenmiştir. 31. Bu usul, daha çabuk sonuçlandırılması gereken, daha kısa bir incelemeye ihtiyaç duyan ve daha kolay bir inceleme ile sonuçlandırılabilecek dava ve işler için kabul edilmiş basit ve seri bir yargılama usulüdür. 32. Bu yargılama usulünde, dava ve davaya cevap verilmesi yazılı yargılama usulünde olduğu gibi dilekçe ile olur (m.317/1). Cevap süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır. Ancak, mahkeme duruma göre bu sürede cevap dilekçesi verilmesi zor ise bu süre içinde başvurulmak kaydıyla davalıya, bir defaya mahsus olarak ve iki haftayı geçmeyecek ek bir süre verebilir (m.317/2). Belirtmek gerekir ki, 28.07.2020 tarihli ve 31199 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un (7251 sayılı Kanun) 31. maddesi ile bu fıkrada yer alan “davalıya, bir defaya mahsus” ibaresi “davalıya, cevap süresinin bitiminden itibaren işlemeye başlamak, bir defaya mahsus olmak” şeklinde değiştirilmiştir. 33. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 317. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, basit yargılama usulünde, dava ve cevap dilekçesi dışında cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi verilemez. Bu çerçevede, taraflar dilekçeleriyle birlikte tüm delillerini açıkça ve hangi vakıanın delili olduğunu da belirterek bildirmek, ellerinde bulunan delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayacak bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorundadırlar (m. 318). Dilekçe sayısı, bu usulde görülecek işlerin basit olması ve kısa sürede karara bağlanmasını sağlamak amacıyla sınırlandırıldığından birer defa dilekçe vermek durumunda olan tarafların daha dikkatli davranmaları gerekmektedir. 34. Basit yargılama usulünde iddia ve savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağı, yazılı yargılama usulünden farklı olarak dava açılmasıyla ve cevap dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlar (m.319). 35. Bu noktada, kısaca ön inceleme aşamasından bahsetmek yararlı olacaktır. 36. Yargılamanın gereksiz yere uzamasının engellenmesi, mahkemenin ve tarafların yargılamada gereken hazırlığı davanın başında yapmasının sağlanması bakımından Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile dilekçelerin verilmesinden sonra ve tahkikat aşamasından önce gelmek üzere “ön inceleme” adıyla yeni bir yargılama aşaması kabul edilmiştir. 37. Ön inceleme aşaması (m. 140), yargılamada özel bir öneme sahiptir. Bu aşamanın başarısı, esasen bu duruşmaya doğru bir şekilde hazırlanılması ve yapılması gereken işlemlerin mahkemece ve taraflarca doğru bir şekilde yapılmasına bağlıdır (Yılmaz, Ejder: Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, 4. Baskı, Ankara 2021, s.2994 vd.). 38. Ön inceleme, dilekçeler aşaması ile tahkikat aşaması arasında ayrı ve bağımsız bir aşama olacak şekilde, beş yargılama aşamasından biri olarak öngörülmüştür. Bu aşamada ilk itirazlar ve dava şartları yönünden dosyanın incelemeye tabi tutulması ve tarafların uyuşmazlık içerisinde olduğu konular ile anlaştıkları konuların ayrılarak, delillerin toplandığı ve değerlendirildiği tahkikat aşamasına eksiksiz ve hazır bir şekilde geçilmesi amaçlanmıştır. 39. Bu çerçevede ön inceleme duruşmasında tahkikat işlemleri yapılamaz, tahkikata götüren hazırlık işlemleri yapılır. Tahkikat aşamasından farklı olarak ön inceleme aşamasında işin esasına girilmeyeceğinden, kural olarak delillerin incelenmesi söz konusu olmayacaktır. Bu aşamada delillerin toplanması için hazırlık işlemleri yapılacak ve bu sayede dosyanın tekemmül etmesi sağlanacaktır. 40. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Ön inceleme duruşmasına davet” başlıklı 139. maddesi, yargılama sırasında tamamlanmış işler bakımından uygulanması gereken ve 7251 sayılı Kanunun 13. maddesiyle yapılan değişiklikten önceki hâliyle; “(1)Mahkeme, dilekçelerin karşılıklı verilmesinden ve yukarıdaki maddelerde belirtilen incelemeyi tamamladıktan sonra, ön inceleme için bir duruşma günü tespit ederek taraflara bildirir. Çıkarılacak davetiyede, duruşma davetiyesine ve sonuçlarına ilişkin diğer hususlar yanında, taraflara sulh için gerekli hazırlığı yapmaları, duruşmaya sadece taraflardan birinin gelmesi ve yargılamaya devam etmek istemesi durumunda, gelmeyen tarafın yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyeceği ve diğer tarafın, onun muvafakati olmadan iddia ve savunmasını genişletebileceği yahut değiştirebileceği ayrıca ihtar edilir.” şeklinde düzenlenmiştir. 41. 7251 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle yapılan değişiklikle birlikte anılan madde; “(1) Mahkeme, dilekçelerin karşılıklı verilmesinden ve yukarıdaki maddelerde belirtilen incelemeyi tamamladıktan sonra, ön inceleme için bir duruşma günü tespit ederek taraflara bildirir. (Değişik cümle:22/7/2020-7251/13 md.) Çıkarılacak davetiyede aşağıdaki hususlar ihtar edilir: a) Duruşma davetiyesine ve sonuçlarına ilişkin diğer hususlar. b) Tarafların sulh için gerekli hazırlığı yapmaları. c) Duruşmaya sadece taraflardan birinin gelmesi ve yargılamaya devam etmek istemesi durumunda gelmeyen tarafın yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyeceği. ç) Davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde tarafların dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları, bu hususların verilen süre içinde yerine getirilmemesi hâlinde o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarına karar verileceği.” şeklinde düzenlenmiştir. 42. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 139. maddesinin yeni düzenlemesine bakıldığında, dilekçelerin teatisi aşamasının tamamlanması ve tarafların ön inceleme duruşmasına davet edilmesi yine iki farklı aşama olarak korunmaya devam edilmiştir. Fakat değişiklikle birlikte, eksik delillerin sunulması ve başka yerden getirtilecek delillere ilişkin açıklama yapılması ihtarının artık ön inceleme duruşması davetiyesi ile birlikte yapılacağı düzenlenmiştir. 43. Ön inceleme aşamasına ilişkin genel açıklamalardan sonra basit yargılama usulünde HMK’nın “Ön inceleme ve tahkikat” başlıklı 320. maddesinin; “(1) Mahkeme, mümkün olan hâllerde tarafları duruşmaya davet etmeden dosya üzerinden karar verir. (2) Daha önce karar verilemeyen hâllerde mahkeme, ilk duruşmada dava şartları ve ilk itirazlarla hak düşürücü süre ve zamanaşımı hakkında tarafları dinler; daha sonra tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tek tek tespit eder. Uyuşmazlık konularının tespitinden sonra hâkim, tarafları sulhe veya arabuluculuğa teşvik eder. Tarafların sulh olup olmadıkları, sulh olmadıkları takdirde anlaşamadıkları hususların nelerden ibaret olduğu tutanağa yazılır; tutanağın altı hazır bulunan taraflarca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür.  (3) Mahkeme, tarafların dinlenmesi, delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemlerinin yapılmasını yukarıdaki fıkrada belirtilen duruşma hariç, iki duruşmada tamamlar. Duruşmalar arasındaki süre bir aydan daha uzun olamaz. İşin niteliği gereği bilirkişi incelemesinin uzaması, istinabe yoluyla tahkikat işlemlerinin yürütülmesi gibi zorunlu hâllerde, hâkim gerekçesini belirterek bir aydan sonrası için de duruşma günü belirleyebilir ve ikiden fazla duruşma yapabilir. (4) Basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa, dava açılmamış sayılır” şeklinde düzenlendiğini belirtmek gerekmektedir. 44. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 322. maddesi atfı ile basit yargılama usulünde de uygulama alanı bulan HMK’nın “Ön İnceleme duruşması” başlıklı 140. maddesinin, 7251 sayılı Kanunun 14. maddesi ile değiştirilmeden önceki 5. fıkrasına göre; ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verilir. Bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir. Yapılan değişiklikle ise 5. fıkra; “139 uncu madde uyarınca yapılan ihtara rağmen dilekçelerinde gösterdikleri belgeleri sunmayan veya belgelerin getirtilmesi için gerekli açıklamayı yapmayan tarafın bu delillere dayanmaktan vazgeçmiş sayılmasına karar verilir.” şeklinde düzenlenmiştir. 45. Burada vurgulanması gereken husus özellikle 140. maddede “dilekçelerinde gösterdikleri” ibaresinin kullanılmış olmasıdır. HMK’nın 140. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere taraflar, delil olarak dayandıkları belgeleri dilekçelerine ekleyerek vermek ya da başka yerden getirilecekse, bunu belirtmek zorundadırlar. Şayet taraflar, bu konuda yapmaları gereken işlemleri eksik bırakmışlarsa, tahkikata başlamadan önce taraflara son kez kısa bir süre verilerek bu eksiklikleri tamamlamaları düşünülmüştür. Taraflar bu şanslarını da doğru kullanamazlarsa artık tahkikat mevcut delillerle yürütülecek ve tarafların o delile dayanmaktan vazgeçtikleri kabul edilecektir. 46. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 140/5. maddesi, ön inceleme duruşmasında dahi, dava ve cevap dilekçesinde gösterilmiş olmayan belgenin ikamesine izin vermemiştir. Zira şeklî gerçeği arayan özel hukuk yargılamasında, ilişkinin maddi gerçeği değil, özel hukukun biçtiği kalıplara uygunluğu incelenecektir. Böyle bir kalıbı ispat eden belgeyi delil olarak zikretmeyen tarafın, hak arama özgürlüğünü doğru biçimde kullandığından söz edilemez. Hakkını etkin biçimde kullanma çabasını başlangıçta göstermeyen tarafın, sonradan belgeyi delil olarak kullanmak istemesi, uyuşmazlığın netleşmesini de çözümünü de geciktirecektir. Üstelik böyle bir belgenin dava veya cevap dilekçesinde zikredilmiş olması, uzlaşmayı kolaylaştırabilecekken, bu imkân da kaybedilmiş olacaktır. Böyle olunca, uyuşmazlığın süratle çözümlenmesinden beklenen kamu yararı zedelenecektir. O hâlde, dava ve cevap dilekçelerinde gösterilmemiş bulunan belge delillerinin, ön inceleme duruşması da dâhil olmak üzere sonradan ikame edilmesi, ancak 145. maddede belirtilen şartlarla mümkündür. 47. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun sisteminde, uyuşmazlık döneminde yürürlükte bulunan HMK’nın 140/5. maddesi dikkate alındığında ön inceleme duruşmasında tayin edilen kesin süreye uyulmaması, vazgeçme yaptırımına bağlanarak, davayı uzatıcı bu kötüniyetli davranışlar engellenmeye çalışılmıştır. Zira dilekçelere eklenip sunulmamış, daha sonra ön incelemede ek olarak bildirilen süre içinde de verilmemiş delillere, tahkikat içinde kural olarak dayanılamaz. Tahkikatın amacı, kural olarak, delil toplamak değil, delilleri incelemek ve değerlendirmektir; aksi hâlde tahkikat tamamlanamaz ve yargılama uzar. 48. Ancak istisnaen belirli koşulların gerçekleşmesi kaydıyla taraflar gerek ön inceleme gerekse de tahkikat aşamasında yeni delil gösterebilme olanağına sahiptirler. Nitekim bu husus, HMK’nın “Sonradan delil gösterilmesi” başlığını taşıyan 145. maddesinde “(1) Taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.” şeklinde düzenlenmiştir. 49. Tarafların Kanun’da belirtilen süreden sonra delil gösteremeyeceklerine ilişkin kurala getirilen istisnanın, dava ve cevap dilekçelerinde hiç delil bildirmeyen, ön inceleme aşamasında veya çıkarılacak davetiye üzerine delillerini sunmayan veya toplanması için gerekli işlemleri yapmayan tarafın tahkikat aşamasında delil bildirme haklarının olduğu şeklinde anlaşılması mümkün değildir. 50. Bu kapsamda delilin sonradan sunulması, o delile daha önceden ulaşılamamasına ya da o delilin varlığı hakkında mazur görülebilir bir bilgisizliğe, bir engellemeye vs. dayanıyorsa mümkündür. Tarafın salt ihmalkârlığı, yeterince araştırmaması, davayı uzatma amacı, davayı önemsememesi, kötü niyeti gibi hususlarla o delili sunmaması hâlinde sonradan delil sunulması kabul edilemez, artık o delilden vazgeçmiş sayılır (Atalay, Oğuz; Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, Cilt II, 15. Bası, İstanbul 2017, s.1760). 51. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 31. maddesi gereğince hâkim de, davayı aydınlatma ödevi uyarınca maddi ya da hukukî açıdan belirsiz gördüğü hususlar açısından ihtiyaç duyduğu takdirde taraftan yeni delil göstermesini isteyebilir. 52. Görüldüğü üzere, HMK’nın sistematiği içinde tahkikat aşamasına geçilmezden evvel tarafların uyuşmazlık konularının ve bu uyuşmazlıkların çözümü için ileri sürdükleri delillerin daha işin en başında belirlenerek tahkikatın etkin bir şekilde yapılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır. 53. Ön inceleme aşamasında tarafların anlaşıp anlaşamadıkları konuları belirleyen ve hangi vakıaların uyuşmazlık konusu olduğunu tespit eden ve bunu tutanağa geçiren mahkemenin, tahkikat aşamasında yapacağı faaliyet (iş), uyuşmazlık konusu olayları incelemek, bunlar hakkında tarafların gösterdiği delilleri, ileride vereceği hükme esas almak üzere ispat hukuku kurallarına göre değerlendirmektir (Yılmaz, s. 901). 54. Taraflar, tahkikat aşamasında kural olarak iddia ve savunmalarını genişletip değiştiremezler; yani yeni vakıa ileri süremezler ve eski vakıaların yerine yeni vakıalar ikame edemezler. Bunun yapılabilmesi ancak karşı tarafın açık muvafakati, bunun mümkün olmaması durumunda da ıslah suretiyle gerçekleştirilebilir. 55. Kanun koyucunun, belli şartların varlığı hâlinde, taraflara yargılamanın daha sonraki aşamalarında delil ileri sürebilmeleri için istisnai bir düzenleme getirmesinin gerekçesi, adil yargılanma hakkının bir unsurunu oluşturan “hukukî dinlenilme hakkı”dır (Yılmaz, s.3032). 56. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 322. madde yollamasıyla uygulanması mümkün olan HMK’nın 145. maddesindeki koşulların bulunması hâlinde, sonradan gösterilen delillerin basit yargılama usulünde de incelenmesi mümkündür. C. İspat ve Belge Delili 57. Bilindiği üzere, dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (HMK m. 187/1). 58. Vakıa (olgu), kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylardır (03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı). 59. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 189. maddesinin 1. fıkrasında da belirtildiği üzere “Taraflar, kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahiptir.”. Madde gerekçesine göre de, “...ispat hakkı kavramı, kanunî sınırları belirtilmek suretiyle, bir davanın her iki tarafına da tanınmış olmaktadır. Böylece ispat, bu maddede taraflar bakımından sadece bir yük olmanın ötesinde aynı zamanda kanunî bir hak olarak düzenlenmiştir.”. 60. Belirtmek gerekir ki, sadece taraflarca ileri sürülen ve dayanılan vakıalar, ispatın konusunu oluşturur. Taraflarca getirilen vakıaların hukuki nitelendirmesini yapmak hâkime ait ise de kural olarak taraflarca ileri sürülmeyen vakıaları hâkim araştıramaz ve bunların ispatını da isteyemez. Usul hukukumuza hâkim olan ve HMK'nın 25. maddesinde düzenlenen "Taraflarca getirilme ilkesi" uyarınca kanunda öngörülen istisnalar dışında hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. 61. Nitekim bu ilkeye uygun olarak HMK'nın "Dava dilekçesinin içeriği" başlıklı 119. maddesinin 1. fıkrasının (e) bendinde "Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri"nin gösterilmesi gerektiği düzenlendiği gibi, "Cevap dilekçesinin içeriği" başlıklı 129. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendinde de "Davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri"nin bulunması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Görüldüğü üzere, davacı dava dilekçesinde talep sonucunu haklı göstermeye yarayan yani davanın temelini oluşturan maddi vakıaları yazmak zorundadır. Aynı ilke uyarınca davalı da cevap dilekçesinde savunmasının dayanağını oluşturan vakıaları sunmak zorundadır. Böylece davacı iddiasını, davalı da savunmasını somutlaştırmış olacaktır. 62. Uygulamada genel geçer ifadelerle somut vakıalara dayanmadan davaların açılıp yürütülmesinin önüne geçmek amacıyla HMK'da yeni bir düzenleme yapılmış ve 194. maddenin 1. fıkrasında "Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar." hükmüne yer verilmiştir. Aynı maddenin 2. fıkrasında ise somutlaştırma yükünün delillerle ilişkisi ortaya konulmuş ve tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmek zorunda oldukları düzenlenmiştir (HMK m. 194/2). 63. Bu aşamada, belge delili üzerinde de kısaca durmak yararlı olacaktır. 64. Türk Hukuk Lûgatında belge “Bir gerçeği doğrulayan yazı, fotoğraf, resim, film vb. (Kanıt)” olarak tanımlanmıştır (Türk Hukuk Lûgatı Türkçe-Türkçe Cilt I, Ankara 2021, s. 147). 65. Öncelikle belirtmek gerekir ki, mülga HUMK’da yer almayan “belge” kavramı ilk kez HMK’nın “İspat ve Deliller” başlıklı dördüncü kısmının “Belge ve Senet” başlıklı ikinci bölümünde düzenlenmiştir. HMK’nın “Belge” başlıklı 199. maddesi “Uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belgedir.” şeklindedir. 66. “Belge” bir üst kavram olarak senet kavramını da içermektedir. Buna göre, ilişkin olduğu vakıaları ispata elverişli her türlü bilgi taşıyıcısı belge olarak nitelendirilir (Atalı, Murat/Ermenek, İbrahim/Erdoğan, Ersin: Medeni Usul Hukuku, 4. Baskı, Ankara 2021, s.520). Kanun koyucunun belgeyi tanımlamasının sebebi senet ile diğer belgelerin birbirine karıştırılmasının önüne geçmektedir. HMK m. 199 hükmüne belgeler sayılırken, bunların en tipik (rastlanır) olanlarına yer verilmiştir. Burada sınırlı bir sayımdan kaçınılmasının sebebi, bu konuda olası gelişmelere engel olmamaktır (Görgün, Şanal/ Börü, Levent/Kodakoğlu, Mehmet: Medenî Usul Hukuku, 10. Baskı, Ankara 2021, s. 485). 67. Bir kimsenin vücuda getirdiği, bir hukukî işlemi ya da vakıayı konu alan ve kendi aleyhine delil teşkil eden yazılı belgeye ise “senet” denir (Tanrıver, Süha: Medeni Usûl Hukuku Cilt I, Ankara 2021, s.914). Bu noktada, senetle belge arasındaki ayırıma da dikkat çekmek gerekir. Özellikle iradenin dış âlemde varlık kazanmasını sağlayan şey, çok genel anlamıyla belge olarak kabul edilebilir; ancak her belge kanun anlamında belge sayılmaz. Örneğin; fotokopi, faks metinleri birer belgedir, ancak senet sayılmaz. Buna karşılık, HMK’nın 200. maddesinde sayılan unsurları içeren senet, aynı zamanda bir belgedir. Demek ki, belge 199. maddede sayılanlar yanında senedi de kapsayan bir üst kavramdır (Erdönmez, Güray; Pekcanıtez Usûl Medeni Usûl Hukuku, Cilt II, 15. Bası, İstanbul 2017, s.1772). 68. Bir tarafın delil olarak dayandığı belgeyi mahkemeye ibraz etmesi, hem ispat hakkının (delil gösterme ve delile ulaşma hakkının) bir parçası, hem de delil gösterme yükünün bir sonucudur. HMK, yargılamanın farklı aşamalarında, dayanılan belgelerin mahkemeye ibraz ile ilgili hükümler sevk etmiştir. Yukarıda da açıklandığı üzere dilekçeler aşamasında 121. maddede; ön inceleme aşamasında 140. maddenin 5. fıkrasında; tahkikat aşamasında ise 145. maddede belgelerin ibrazı ile ilgili düzenlemeler mevcuttur. 69. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Mahkemece belge aslının istenmesi ve geri verilmesi” başlıklı 216. maddesinde ise; “(1) Belgenin sadece örneğinin mahkemeye verildiği durumlarda, mahkeme kendiliğinden veya taraflardan birinin talebi üzerine belgenin aslının verilmesini de isteyebilir. (2) Belgenin aslını elinde bulunduran taraf, üçüncü kişi veya resmî makamlar, istenmesi hâlinde bunu mahkemeye vermek zorundadır. (3) Mahkeme, belge aslının verilmesi durumunda, belgenin saklanması için gerekli tedbirleri alır veya istendiğinde tekrar verilmek üzere belgeyi ibraz edene geri verebilir. (4) Taraflardan biri elindeki belgenin aslını mahkemeye verirse, bu belgenin geri verilmesini talep edebilir. Bu takdirde hâkim, belgenin aslının verilip verilmeyeceğine karar verir. Geri verilmesine karar verildiğinde, aslına uygun olduğu mahkeme mührü ve yazı işleri müdürünün imzasıyla onanmış örneği dosyaya konur.” düzenlemesine yer verilmiştir. Özellikle belge suretinin tereddütlü olması hâlinde aslının görülmesi ve incelemesi gerekmektedir. D. Somut Olayın Değerlendirilmesi 70. Somut uyuşmazlıkta davacı vekili, ücret bordrolarındaki imzaların bazılarının müvekkiline ait olmadığını, bazı bordroların müvekkilinin arkadaşları, bazılarının ise muhasebeciler tarafından imzalandığını ileri sürmüş, davalı vekili ise davacının fazla çalışma yapması durumunda ve ayrıca çalıştığı genel tatil günlerine ait ücretlerim tahakkuk yapılarak ödendiğini savunmuştur. 71. Davalı işveren vekili cevap dilekçesinde delil olarak işyeri şahsi sicil dosyası ile ücret bordrolarına da dayandığını belirtmiş, mahkemece de tensip tutanağında belirtilen bu belgelerin istenilmesine dair ara karar oluşturulmuştur. 72. Öncelikle belirtmek gerekir ki, imzalı ücret bordrosunda tahakkuk bulunan fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının ödendiği varsayılır. İşçinin imzasını içermeyen ücret bordrolarında fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti tahakkuku yer alması ve tahakkukta yer alan miktarların karşılığının banka hesabına ödenmesi hâlinde ise bordrolarda yer alan fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti ödeme tutarları hesaplamadan mahsup edilmelidir. Buna göre, somut olay bakımından ücret bordrolarının ilgili aya ait fazla çalışma ile ulusal bayram ücretinin ödendiği savunmasına ilişkin olarak sunulduğu açıktır. 73. Diğer taraftan, davalı vekili tarafından kanuni süre içerisinde işyeri şahsi sicil dosyası ile ücret bordrolarının fotokopi şeklinde dosyaya ibraz edildiği, ücret bordrolarının bir kısmında fazla çalışma ücreti ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti tahakkuk ettirildiği, bordroların altında imza yer almakla birlikte davacı vekilinin imza itirazında bulunduğu görülmüştür. 74. Mahkemece davacı tarafın imza itirazında bulunması üzerine 08.10.2015 tarihli duruşmada “Davalı vekiline bordro asıllarını sunmak üzere 2 haftalık süre verilmesine” dair ara karar kurulduğu, davalı vekilince 22.10.2015 tarihli dilekçe ile davacıya ait bordro asıllarının müvekkilinin arşivinden temin edilemediği, bunun için araştırmanın devam ettiği; 05.11.2015 havale tarihli dilekçe ile de bordro asıllarının temin edilmesi hâlinde ibraz hakkını saklı tuttuklarını, müvekkilinin yaklaşık on bin çalışanının bulunduğu, belirli zaman aralıklarında belirli arşivlerde muhafaza edilmesi nedeniyle imzalı bordroların bulunamadığı belirtilerek dilekçe ekinde imzasız bordro örneklerinin sunulduğu, bankaya yazılan müzekkere sonrasında da davacıya ait hesap özetinin dosya içerisine alındığı anlaşılmaktadır. 75. Bununla birlikte, mahkemece 04.02.2016 tarihli duruşmada imzasız bordrolarda tahakkuk bulunan ve banka kayıtları ile ödendiği anlaşılan fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinin mahsup edilerek bakiye alacakları gösteren ek bilirkişi raporu alınması yönünde ara karar kurulmuş ve ek raporun taraf vekillerine tebliğ edilmesinden sonra davalı vekili 03.05.2016 tarihli dilekçesiyle rapora karşı itirazları ile birlikte davacıya ait imzalı ücret bordrolarının asıllarını ibraz ederek aynı tarihli duruşmada da beyanlarını yinelemiş, mahkemece bordro asıllarının incelemesinde imzaların birbirinden farklılık arz ettiği tutanağa geçirilmek suretiyle yargılama sona erdirilerek karar verilmiştir. 76. Öncelikle ifade etmek gerekir ki, davalı vekili tarafından iki haftalık süre geçtikten sonra bordro asıllarının sunulması üzerine mahkemece yukarıda açıklanan gerekçe ile ücret bordrosu asılları dikkate alınmaksızın sonuca gidilmiş ise de, kanuni süresi içerisinde sunulan cevap dilekçesinde ücret bordrolarına delil olarak dayanıldığından ve bordroların fotokopileri dosyaya ibraz edildiğinden söz konusu belgelerin delil olarak dikkate alınması gerektiği açıktır. 77. Öte yandan davacı tarafından imza itirazında bulunulmasına göre belge asıllarının ibrazına ihtiyaç duyulduğundan, mahkemece bu durumda davalı tarafa kanuni sonuçları ihtar edilmek suretiyle kesin süre verilmesi gerekirken bu hususa riayet edilmediği görülmektedir. Bu anlamda olmak üzere, her ne kadar bozma kararında davalı vekiline iki haftalık kesin süre verildiği belirtilmiş ise de, duruşma tutanağından da açıkça anlaşıldığı üzere davalı vekiline kesin süre verilmemiştir. 78. Açıklanan bu maddi ve hukukî olgular karşısında, mahkemece davalı vekiline kanuni sonuçları açık ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde ihtar edilerek kesin süre verilmediğinden, borcun ödendiği savunmasına dayalı olarak sunulan ücret bordrosu asıllarının delil ibrazı bakımından kanuni süre içinde sunulduğu kabul edilmeli ve bordro asılları üzerinde imza incelemesi yaptırılarak oluşacak sonuca ve dosya kapsamına göre karar verilmelidir. 79. Hâl böyle olunca direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 24.02.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

Diğer kararlar (4)

2. Hukuk Dairesi, 2015/7692 E., 2015/9058 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAile Mahkemesi
tam metni aç
(HMK.md.
2. Hukuk Dairesi         2015/7692 E.  ,  2015/9058 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi DAVA TÜRÜ : Velayetin kaldırılması Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, 18.06.2014 tarihinde açılmış olup, velayetin değiştirilmesi talebine ilişkindir. Velayet davaları 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda "çekişmesiz yargı” işi olarak kabul edilmiş (md.382/2-b-I3) ve basit yargılama usulüne tabidir (HMK.md.316/l-ç). Basit yargılama usulünde.yapılan ilk duruşmada dava hakkında hüküm verilmeyen durumlarda, mahkeme tahkikata başlar ve tahkikat duruşması için tarafları duruşmaya davet eder. Mahkemece ön inceleme duruşması tamamlanıp, tahkikat aşamasına geçildiğine göre, davalının Hukuk Muhakemeleri Kanununun 147. maddesi gereğince tahkikat duruşmasına davet edilmesi zorunludur. Bu yasal zorunluluğun gereği yapılıp, davalının tahkikat duruşmasında bulunmasına imkan sağlanmaksızın, davanın esası hakkında hüküm kurulması, davalının hukuki dinlenilme hakkına (HMK.md.27) aykırı olup; bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oyçokluğuyla karar verildi. 04.05.2015 (Pzt.) KARŞI OY YAZISI Dava, velayete ilişkin olup Hukuk Muhakemeleri Kanununun 316/1-ç maddesine göre basit yargılamaya tabi davalardandır. Dava dilekçesi ve 14.10.2014 tarihli ilk duruşma günü (ön inceleme duruşması) davalıya usulüne uygun tebliğ edilmiş, davalı cevap dilekçesi vermiş, duruşmaya katılmamıştır. Dava ilk duruşmada sonuçlandırılamadığı için 18.12.2014 tarihine ertelenmiş ve duruşma gününün davalıya tebliğine karar verilmiş, ancak davalı adına çıkartılan tebligat yapılamamış, davalı da duruşmaya katılmamıştır. Mahkemece davacının yokluğunda bu duruşmada davanın kabulüne karar verilmiştir. Hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu iki temel yargılama usulü kabul etmiştir. Bunlar, yazılı (HMK. md. 118-186) ve basit (HMK. md. 316-322) yargılama usulleridir. Her davada, davanın açıldığı mahkemeye veya davanın niteliğine öre bu usullerden birisi uygulanacaktır. Kanun'da yazılı yargılama usulü ayrıntılı olarak düzenlenmiş. Basit yargılama usulü ise temel özellikleri ve farklı noktalarıyla belirtilmiş, hüküm bulunmayan hallerde yazılı yargılama usulüne ilişkin hükümlerin uygulanacağı vurgulanmıştır. (HMK.md. 322/1) Basit yargılama usulü, ismine uygun olarak daha basit, daha kısa, daha seri bir yargılama usulüdür. Basit yargılama usulünde, yazılı yargılama usulünden farklı olarak ön inceleme ve tahkikat işlemleri de basitleştirilmiştir. Basit yargılama usulünde dosya üzerinden karar verilebilecek ise taraflar duruşmaya çağrılmadan bile karar verilebilir. (HMK. md.320/1) Yazılı yargılama usulünde, dilekçelerin verilmesi aşamasından sonra, ön inceleme, daha sonra tahkikat aşamasına yer verilmiştir. Basit yargılama usulünde de temelde bu aşamalar yer almakla birlikte, yargılamanın daha kısa sürede tamamlanabilmesi için bunlar birbiriyle bağlantılı olarak birlikte düzenlenmeş, İşlemler basitleştirilmiş ve süreler daha kısa tutulmuştur (HMK.md.320). Yazılı yargılama usulünde ön inceleme duruşması tamamlandığında tahkikate geçileceği ve davalının tahkikat duruşmasına ayrıca davetiye ile çağrılacığı konusunda ihtilaf yoktur (HMK.md. 143-147). Taraflar, ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra tahkikat için duruşmaya davet edilir. Taraflara gönderilecek davetiyede, belirlenen gün ve saatte geçerli bir özrü olmadan mahkemede hazır bulunmadıkları takdirde, duruşmaya yokluklarında devam edileceği ve yapılan işlemlere itiraz edemeyecekleri bildirilir. (HMK.md. 147) Basit yargılama usulüne tabi dava ve işlerde ise ön incelemeden sonra, mahkeme, tarafların dinlenmesi, delillerin incelenmesi ve tahkikatın yürütülmesi en fazla iki duruşmada yargılamayı tamamlamak zorundadır ve duruşmaların arası da en fazla bir ay olmalıdır (HMK. md. 320/3-c.l) Kanun basit yargılamaya ilişkin davalarda hüküm bulunmayan hallerde yazılı yargılama usulüne ilişkin hükümlerin uygulanacağı belirtilmiştir. (HMK. Md. 322/1) Basit yargılama usulüne tabi davalarda Kanunun 147. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağı konusunda ise açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Yukarıda ki yasal düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde basit yargılama usulünde davaların daha kısa sürede tamamlanabilmesi için işlemlerin basitleştirildiği ve sürelerin daha kısa tutulduğu gözönünde tutulduğunda Hukuk Muhakemeleri Kanunununun 147. maddesinin basit yargılam usulüne uygun davalarda uygulanmayacağını kabul etmek gerekmektedir. Bu sebeple duruşma gününün (ilk duruşma) davalıya usulüne uygun tebliğ edildiği kabul edilerek hükmün onanması gerektiğini düşündüğüm için sayın çoğunluğun bozma gerekçesine katılmıyorum.
6. Hukuk Dairesi, 2022/2810 E., 2023/3265 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varKayseri Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
tam metni aç
6100 sayılı HMK’nın 322/2 maddesi ‘Paylaştırma ve ortaklığın giderilmesi için satış yapılması gereken hâllerde, hâkim satış için bir memur görevlendirir.
6. Hukuk Dairesi         2022/2810 E.  ,  2023/3265 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi ASIL VE BİRLEŞEN DAVALARDA DAVA TARİHİ : 27.01.2016 HÜKÜM/KARAR : Esastan Red İLK DERECE MAHKEMESİ : Kayseri 6. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2021/459 E., 2021/522 K. Taraflar arasında sıra cetvelinin iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda mahkemece asıl ve birleşen 2018/183 E. sayılı davanın kabulüne, birleşen 2018/294 E. sayılı davanın reddine karar verilmiştir. Kararın asıl ve birleşen 2018/183 E. sayılı davada davalı-birleşen 2018/294 E. sayılı davada davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl ve birleşen 2018/183 E. sayılı davada davalı-birleşen 2018/294 E. sayılı davada davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikler yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I.DAVA Asıl davada davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin alacaklı olduğu takip dosyasında davalılardan borçlu ...'ün murisinden intikal eden 15 parselde kayıtlı taşınmaza mirasçılık alacağı nedeniyle haciz koyduğunu, davalı borçlunun borcu intikal eden aynı taşınmaza farklı takip alacaklılarca başkaca hacizler konulduğunu ve Kayseri 2. Sulh Hukuk Mahkemesinde ortaklığın giderilmesi davası açılarak satışı istendiğini ve neticesinde bahse konu taşınmazın satılarak paraya çevrildiğini, satışa konu taşınmaz üzerinde birden fazla haczin bulunması sebebiyle satış işlemleri için görevlendirilen Kayseri 2. Sulh Hukuk Mahkemesi Satış Memurluğunca 2013/31 Satış sayılı dosyası ile sıra cetveli hazırlandığın, sıra cetvelinde itirazı gerektirir bir çok eksiklik ve hata bulunduğunu, sıra cetveline esas olan İİK’nın 100. maddeye yarar bilgiler için ilgili icra dairelerine müzekkerelerin yazılmadığını, alacaklarının sıra cetveline eksik kaydedildiğini, sıra cetvelinde 1. sırada bulunan davalı alacaklı KASKİ Genel Müdürlüğü'nün satışa konu taşınmaz üzerindeki haczinin düştüğünü,ayrıca icra takibi dosyasının da icra müdürlüğünce takipsizlik nedeniyle işlemden kaldırıldığını, Satış Müdürlüğü satış dosyasında mevcut veraset ilamına göre murisin miras payını 3 pay kabul ettiğini ve satış bedelini, 1 pay davalı borçlu ..., 1 pay ... ve 1 payın İlhan Akgün olmak üzere mirasçılarına paylaşım yapıldığını, fakat mirasçılardan ...'ün mirastan feragat sözleşmesi ile murisin mirasından bedel karşılığında feragat ettiğini, satış memurluğunca bu hususun gözetilmediğini, bu nedenle davalı borçluya satıştan daha yüksek bir bedel ayrılması gerektiğini, daha az pay kalması nedeniyle satış memurluğunun yapmış olduğu işlemin hatalı olduğunu, mirasçılık belgesinin iptali ve yeni mirasçılık belgesinin çıkartılması amacıyla dava açıldığını, mirastan feragat nedeniyle değişecek paylar nedeniyle yeniden sıra cetveli düzenlenmesi gerektiğini, yeni sıra cetveli oluşturulmasına, alacaklarının 130.279,13 TL olarak sıra cetveline eklenmesi gerektiğini ileri sürerek, sıra cetvelinin iptalini talep etmiştir. Birleşen 2018/294 E. sayılı davada davacı vekili dava dilekçesinde; Kayseri 2. Sulh Hukuk Mahkemesi Satış Memurluğunun 2013/31 satış numaralı dosyasında düzenlenen sıra cetvelinde müvekkilinin 4. Sırada yer aldığını, 6183 sayılı Yasa’nın 21. maddesi gereği satış bedelinin garameten taksim olunması gerektiğini ileri sürerek, sıra cetvelinin iptalini talep etmiştir. Birleşen 2018/183 E. sayılı davada davacı vekili dava dilekçesinde; sıra cetvelinde takip çıkış miktarının dikkate alındığını, satış tarihi itibariyle toplam alacak miktarının dikkate alınmadığını, sıra cetvelinin hatalı düzenlendiğini ileri sürerek, sıra cetvelinin iptalini talep etmiştir. II. CEVAP Asıl davada davalı ... 2. Sulh Hukuk Mahkemesi Satış Memurluğu cevap dilekçesinde; davada taraf olmadıklarını savunarak, asıl davanın husumet yönünden reddini istemiştir. Birleşen 2018/294 E. sayılı davada davalı ... vekili cevap dilekçesinde; birleşen davanın reddini istemiştir. Asıl ve birleşen davalarda davalı ... vekili cevap dilekçesinde; hacizlerinin düştüğünü, davaların açılmasına sebebiyet vermediklerini savunarak, asıl ve birleşen davaların reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, sıra cetvelinde 1. sırada yer alan asıl ve birleşen davalarda Kaski Genel Müdürlüğünün satışa konu taşınmaza 03.12.2010 tarihinde haciz koyduğu, süresinde satış avansının yatırılmaması sebebiyle haczinin düştüğü, bu sebeple düşen haczin sıra cetvelinde yer alamayacak olması sebebiyle sıra cetvelindeki sıraların 1 derece öne alınması gerektiği, birleşen 2018/294 E. sayılı davada davacı ... Vergi Dairesi Müdürlüğünün haczinin bedeli paylaşıma konu taşınmazın satış tarihinden sonra olduğu, bu nedenle hacze iştirak edemeyeceği, asıl davada davacının satış tarihi itibariyle alacak miktarının 130.279,13 TL olduğundan bu miktarın sıra cetveline kaydedilmesi gerektiği, birleşen 2018/183 E. sayılı davada davacının satış tarihi itibariyle alacak miktarının 94.704,60 TL olduğundan bu miktarın sıra cetveline kaydedilmesi gerektiği gerekçesiyle, asıl davada davalılardan Kayseri 2. Sulh Hukuk Mahkemesi Satış Memurluğu ile ... yönünden davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine, diğer davalılar yönünden davanın kabulü ile, sıra cetvelinde davacı yararına belirlenmiş olan alacak miktarının 130.279,13 TL olarak sıra cetveline kaydedilmesine, ayrılan paydan yargılama giderleri de dahil olmak üzere öncelikle davacının Kayseri 1. İcra Müdürlüğünün 2015/18025 E. sayılı dosyasındaki alacağının karşılanmasına, artan kısmın davalıya bırakılmasına, sıra cetvelinde Kaski Genel Müdürlüğü lehine 1.sıra olarak belirlenmiş olan sıranın iptali ile sıraların birer sıra öne alınmasına, birleşen 2018/294 E. sayılı davanın reddine, birleşen 2018/183 E. sayılı davanın kabulü ile, sıra cetvelinde davacı yararına belirlenmiş olan alacak miktarının 94.704,60 TL olarak sıra cetveline kaydedilmesine, sıra cetvelinde davalılara ayrılan paydan yargılama giderleri de dahil olmak üzere öncelikle davacının alacaklı olduğu Kayseri 4. İcra Müdürlüğünün 2010/7128 E. sayılı dosyasındaki alacağının karşılanmasına, artan kısmın davalılara bırakılmasına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen 2018/183 E. sayılı davada davalı- birleşen 2018/294 E. sayılı davada davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Asıl ve birleşen 2018/183 E. sayılı davada davalı-birleşen 2018/294 E. sayılı davada davacı vekili istinaf dilekçesinde; müvekkilinin haciz tarihinin 09.10.2015 tarihi olsa da, satışı yapılan taşmmazın ihalesine karşı ihalenin feshi davası açılıp reddedildiği ancak davanın kesinleşmesinden sonra 21.01.2016 tarihinde sıra cetveli hazırlandığını, sıra cetveli hazırlanırken müvekkilinin haczinin mevcut olduğunu, ilk sırada yer alan alacaklının haczine iştirak ettirilmesi ve garameten paylaşım yapılması gerektiğini, birleşen 2018/294 E. sayılı davada müvekkili aleyhine bütün davalılar yönünden ayrı ayrı vekalet ücretine hükmedilmesinin usul ve yasalara aykırı olduğunu belirterek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, yerel mahkeme kararında herhangi bir isabetsizlik veya usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen 2018/183 E. sayılı davada davalı-birleşen 2018/294 E. sayılı davada davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Asıl ve birleşen 2018/183 E. sayılı davada davalı-birleşen 2018/294 E. sayılı davada davacı vekilince istinaf dilekçesinde ileri sürülen gerekçeler ve resen dikkate alınacak nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması talep edilmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Asıl ve birleşen davalarda uyuşmazlık, sıra cetvelinin iptali istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 369 ncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 nci maddeleri, 3. Değerlendirme 1. Hukuk sistemimizde sıra cetveli yapma yetkisi İİK m. 140 gereğince sadece icra dairelerine aittir. Bu husus kamu düzeniyle ilgilidir ve resen dikkate alınır. Sulh hukuk mahkemesince görevlendirilen satış memuru sıra cetveli yapamaz. Sadece paylaştırma cetveli yapabilir. Yaptığı paylaştırma kesinleştikten sonra sadece hacizli paya tekabül eden meblağı, ilk haciz konulan icra dosyasına göndermesi, kalan paylarıda ortaklara ödemesi gerekirken sıra cetveli yapması isabetsiz olmuştur. Öte yandan satış ve paylaştırmaya ilişkin şikayet ve itirazların görevlendirmeyi yapan mahkemece incelenmesi gerekir. 6100 sayılı HMK’nın 322/2 maddesi ‘Paylaştırma ve ortaklığın giderilmesi için satış yapılması gereken hâllerde, hâkim satış için bir memur görevlendirir. Taşınır ve taşınmaz malların satışı İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre yapılır.’ hükümlerini içermektedir. Anılan hüküm uyarınca, satış memuru, ortaklığın giderilmesi davasına bakan sulh hukuk mahkemesince tayin edildiğinden, onun işlemlerine karşı şikayet ve itirazları inceleme görevi de sulh hukuk mahkemesine aittir. Bu nedenle göreve ilişkin dava şartı noksanlığı nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmesi gerekirken, uyuşmazlığın esasına girilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. 2. Bozma nedenine göre, asıl ve birleşen 2018/183 E. sayılı davada davalı-birleşen 2018/294 E. sayılı davada davacı vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının re'sen BOZULMASINA, 2. Asıl ve birleşen 2018/183 E. sayılı davada davalı-birleşen 2018/294 E. sayılı davada davacı vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 12.10.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda (HMK) bölge adliye mahkemesince yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemelerinin; görev ve yetkisi hakkında verilen kararlar ile yargı yeri belirlenmesine ilişkin kararlara karşı temyiz yoluna başvurulamayacağı (362/1-c) bu kararların, davaya ondan sonra bakacak mahkemeyi bağlayacağı (23/2) düzenlemeleri bulunmaktadır. Öncelikle bu hükümleri değişik ihtimallere göre değerlendirmek gerekir. Birinci ihtimal ilk derece mahkemesinin verdiği görevsizlik veya yetkisizlik kararının istinafa konu edilmiş olmasıdır. Bölge adliye mahkemesi yetkisizlik veya görevsizlik kararını yerinde görerek başvurunun esastan reddine karar vermiş ise artık kararda belirtilen mahkemenin görevi veya yetkisi kesinleşmiş olacak mahkeme kendisinin görevsiz veya yetkisiz olduğunu ileri süremeyecektir. Bu bağlayıcılık ilk derece mahkemesi için olduğu kadar verilen sonraki kararların istinafı veya temyizi halinde bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay için de geçerlidir. İkinci ihtimal ise mahkemenin kendisini görevli veya yetkili görerek işin esasını incelemiş ancak görev veya yetki yönünden kararın istinaf edilmiş olmasıdır. Bölge adliye mahkemesi de görev veya yetkiye ilişkin istinaf itirazlarını reddederek bir karar vermiş ise bu halde de bölge adliye mahkemesi görev veya yetkiyi incelenmiş olacaktır. Bu incelemeyle verilen karar görev veya yetki yönünden temyiz edilemediğine ve kesin olduğuna göre bu kesinliğin sonraki aşamalarda da geçerli olacağı Yargıtay'ın da bu kesinlik ile bağlı olduğu ve temyiz aşamasında görev veya yetki yönünden bozma kararı verilemeyeceği açıktır. Yargıtay'ın bozma kararı verebilmesi için bozmaya konu hususu incelemeyi mümkün kılan bir temyiz bulunması gerekir. Yargıtay dava şartlarını inceleyerek bu konuda bozma kararı verebilir (HMK 371/1-b) ise de görev veya kesin yetki dava şartı olmasına rağmen temyiz edilemezlik kuralı getirildiğine göre bu dava şartlarıyla sınırlı olarak temyiz yolunun kapalı olması nedeniyle Yargıtay'ın artık görev veya kesin yetkiyi bozma sebebi yapamayacağı sonucuna varılmalıdır. Üçüncü ihtimal mahkeme kendisini görevli veya yetkili görerek işin esasını incelemiş ve görev veya yetki yönünden de kararın istinaf edilmiş olmasına rağmen bölge adliye mahkemesi bu yönden istinaf itirazlarını reddetmiş ancak HMK 353/1-a da sayılan başka bir sebeple kararı kaldırıp geri gönderme kararı vermiş olmasıdır. Bu halde de verilen karar görev veya yetki yönünden de kesin olup temyiz edilemez olduğundan sonrasında verilecek kararların istinaf ve temyiz yoluyla incelenmesi sırasında da bu kesinlik bağlayıcı olacağından Yargıtay'ın bu konuyu bozma sebebi yapamayacağı açıktır. Dördüncü ihtimal ise ilk derece mahkemesinin kendisini görevli ve yetkili kabul etmek suretiyle bu yönde bir karar vermemesi kararın da görev veya yetki yönünden istinaf edilmemesi sonrasında bölge adliye mahkemesinin kamu düzeni yönünden yapacağı inceleme kapsamıyla da bu konuyu kaldırıp geri gönderme sebebi yapmamış olmasıdır. Bölge adliye mahkemesi kararının temyizi üzerine Yargıtay işin esası yerine görev veya yetkiyi bozma sebebi yapabilecek midir? Yetkinin kesin olmadığı hallerde bu konuda bir istinaf talebi yok ise artık bu konunun istinafta incelenmesi veya sonrasında temyize getirilmesi söz konusu olamayacağından bu yönden bir bozma kararı verilebileceğinden söz edilemeyecek ise de dava şartlarından olan kesin yetki ve görev yönünden bu konu değerlendirilmelidir. HMK 371/1-b maddede dava şartlarına aykırılık bozma sebepleri arasında sayılmış ise de bu hükmü yukarıda yer verilen ve ilk üç ihtimalde değerlendirilen hükümlerden bağımsız olarak düşünmemek gerekir. Kanun bölge adliye mahkemesine görev ve yetki konusunda kesin karar verme yetkisi verdiğine ve bu kararları ayrıca Yargıtay denetimine açmadığına göre görev ile yetkinin merci tayini ve istinaf aşamasında kesinleşmesi ve Yargıtay aşamasına taşınmaması sistemini benimsediğinin kabulü gerektiğinden dördüncü ihtimal için de aynı sonucu benimsemek ve Yargıtay aşamasında görev veya kesin yetki konusunda bozma kararı verilemeyeceğinin kabulü gerekir. Kaldı ki istinaf sebepleri ile inceleme yapan bölge adliye mahkemesi kamu düzenine ilişkin görev ve kesin yetkiyi, istinaf sebebi olarak gösterilmemiş olsa bile resen inceleyebilmesi (HMK 355/1) ve istinaf sebeplerinin gösterilmediği dilekçe nedeniyle bile bu madde çerçevesinde gerekli incelemeyi yapmasının gerekmesine (HMK 342/3) göre, yaptığı istinaf incelemesi sırasında kamu düzeninden olan görev ve kesin yetkiye ilişkin dava şartları yönünden de bir inceleme ve değerlendirme yaparak karar verdiğini kabul etmek gerektiğinden dördüncü ihtimalde de farklı sonuca varılamayacaktır. Dördüncü ihtimalde farklı sonuca varılması HMK'nın diğer hükümleriyle de bağdaşmayan sonuçlar ortaya koyacaktır. Örneğin bölge adliye mahkemesinin kararı, ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında karar verilmesi şeklinde ise Yargıtay'ın bu konuda vereceği bozma kararına rağmen dosya görevli veya yetkili olduğu belirtilen ilk derece mahkemesine gönderilemeyecek, karar yine bölge adliye mahkemesine gönderilecektir. Geçilmiş bir aşama olarak dosyanın yeniden ilk derece mahkemesine gönderilmesini mümkün bulan bir hükme de HMK'da yer verilmemiştir. Oysa ki HMK Yargıtay için böyle bir hükme yer vermediği halde bölge adliye mahkemesi için görevli veya yetkili mahkemeyi belirlemek yanında dosyanın görevli veya yetkili mahkemeye gönderilebilmesini mümkün (HMK 353/1-a-3) kılmıştır. Bu hüküm ile görevli veya yetkili mahkemeyi belirleme yanında yeni kararlara gerek kalmaksızın dosya gönderilebilir yani doğrudan uygulanabilir bir karar verilmiş olduğunun kabul edilmiş olması da yasa koyucunun bir unutma içinde olmayıp aksine görev veya yetki konusunun en geç bölge adliye mahkemesi kararı ile kesinleşmesi sonucunu benimseyen bir sistem kurmak suretiyle hükümler getirdiği sonucunu ortaya koymaktadır. Kanun koyucunun koyduğu bu sisteme rağmen görev ve kesin yetkinin Yargıtay aşamasında da incelenebileceği sonucuna varılması, yargılamada üç aşamanın görev veya kesin yetki nedeniyle tekrarlanması sonucunu doğuracak bu ise HMK'nın 30. maddesinde de ifadesini bulan ve anayasal bir ilke olan adil yargılanma hakkı kapsamındaki makul sürede yargılanma hakkının ihlaline neden olabilecektir. Kanun hükümleri farklı bir sonuca varmayı gerektirmiyor ise de şayet bu konuda belirsizlik olduğu düşüncesiyle bir yorum ihtiyacı duyuluyorsa insan haklarına dayalı yorum metodu uygulanmak suretiyle de farklı bir sonuca varılamayacaktır. Yukarıda açıklanan nedenlerle asliye hukuk mahkemesince verilen karara ilişkin istinaf başvurusnun esastan reddine karar verilmiş olduğuna göre, kararı veren mahkemenin görevli olduğu kesinleşmiştir. Bu durumda temyiz aşamasında mahkemenin görevli olmayıp sulh hukuk mahkemesinin görevli olduğu konusunda bozma kararı verilemeyeceği ve işin esası incelenerek bir karar verilmesi gerektiği görüşünde olduğumdan, mahkemenin görevli olmadığı gerekçesiyle görev bozması yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.
Hukuk Genel Kurulu, 2019/684 E., 2021/1510 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 322. maddesi atfı ile uygulanmakta olan HMK’nın 297.
Hukuk Genel Kurulu         2019/684 E.  ,  2021/1510 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 16. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karara yönelik davalı vekilinin istinaf başvurusu üzerine İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 29. Hukuk Dairesi tarafından verilen davalı vekilinin istinaf başvuru talebinin esastan reddine dair karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369. maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373. maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek temyiz eden davalı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı işverene ait gemide 04.02.2004-21.08.2015 tarihleri arasında elektrik zabiti olarak çalıştığını, en son ücretinin net 2.800TL olduğunu, yemek ve servis yardımlarından faydalandığını, annesinin hastalığı nedeniyle vardiyasını diğer çalışan ... ile değiştirdiğini, annesinin de 06.08.2015 tarihinde vefat ettiğini, davalı işverene vardiya değişimini ve annesinin cenazesi olduğunu bildirmesine rağmen iş sözleşmesinin haklı neden bulunmaksızın feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları, yıllık izin, fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının annesinin 06.08.2015 tarihinde vefat etmesi üzerine 854 sayılı Deniz İş Kanunu’nun (Deniz İş Kanunu) 42. maddesi gereğince iki gün izin verildiğini, bu izin süresinin bitmesinin ardından davacının işe gelmediğini, bunun üzerine iş sözleşmesinin 21.08.2015 tarihinde devamsızlık nedeniyle haklı nedenle feshedildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. İstanbul Anadolu 16. İş Mahkemesinin 30.03.2017 tarihli ve 2015/553 E., 2017/160 K. sayılı kararı ile; davacının 11 yıl 6 ay 7 gün çalışmasının bulunması, çalışma süresindeki tutum ve davranışları, annesinin vefat etmiş olması ve Deniz İş Kanunu’nun 42. maddesinin 2. fıkrası gereğince bir haftaya kadar izin verilebileceğine dair düzenlemenin bulunması karşısında feshin ölçülülük ilkesine aykırı olduğu, bu nedenle davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazandığı ayrıca yıllık izin ücreti alacağının bulunduğu, fazla çalışma yapıp ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığından bu alacakların da mevcut olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 7. İstanbul Anadolu 16. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 29. Hukuk Dairesinin 12.09.2017 tarihli ve 2017/2775 E., 2017/1062 K. sayılı kararı ile; ilk derece mahkemesinin gerekçeli kararının davalı vekiline 08.05.2017 tarihinde tebliğ edildiği, davalı vekilinin gerekçeli istinaf başvuru dilekçesini sunmadığı, davalı vekili tarafından 30.03.2017 tarihli gerekçe içermeyen istinaf başvuru dilekçesi sunulmuş olduğundan kamu düzenine ilişkin inceleme yapıldığı ve kararda kamu düzenine aykırılık teşkil eden bir duruma rastlanılmadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 29. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 13.03.2019 tarihli ve 2017/28384 E., 2019/5569 K. sayılı kararı ile; davalının sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra “…2-Davacı, davalı işyerinde çalışırken 06/04/2009 tarihinde yaşlılık aylığı bağlanarak emekli olmuş, emekliliğinden sonra 08/06/2009 tarihinde imzaladığı yeni bir iş sözleşmesi ile davalı işyerinde yeniden çalışmaya başlamıştır. Davacı 05/08/2015 tarihinde 14/08/2015 tarihine kadar yıllık ücretli izne ayrılmış, izne ayrıldıktan bir gün sonra annesi vefat etmiştir. Vefat nedeniyle mahkemenin de kabulünde olduğu üzere araya iki günlük ölüm izni girdiğinden davacının ücretli izin dönüş tarihi iki gün uzamış ve davacı 17/08/2015 tarihinde işbaşı yapması gerekirken işbaşı yapmamıştır. Davalı işveren devamsızlık tutanakları düzenleyerek davacı işçinin iş akdini haklı nedenle devamsızlıktan 21/08/2015 tarihinde feshetmiştir. Ayrıca davacının emeklilik ile sona eren ilk dönem çalışması bakımından kıdem tazminatının ödendiği ve bu dönemin tasfiye edildiği de anlaşılmaktadır. Yukarıda da açıklandığı üzere emeklilik ile sona eren ilk dönem için tasfiye söz konusu olduğundan, ikinci dönem için ise davalı işveren feshinde haklı olduğundan davacının şartları bulunmayan kıdem tazminatı talebinin reddi gerekirken yazılı gerekçe ile kabulüne karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir...” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 11. İstanbul Anadolu 16. İş Mahkemesinin 28.05.2019 tarihli ve 2019/240 E., 2019/274 K. sayılı kararı ile; bozma kararında emeklilik nedeniyle sona eren ilk çalışma döneminin dikkate alınmaması gerektiği belirtilmiş ise de davalının bu yönde bir savunmasının bulunmadığı, çalışmasının kesintiye uğramadan devam ettiği, ayrıca gerçek ücret üzerinden kıdem tazminatı ödenmediği anlaşıldığından ilk çalışma dönemi tasfiye edildiğinden kabule olanak bulunmadığı, öte yandan feshe bağlı alacak olan ihbar tazminatının bozma konusu yapılmamasının çelişkili olduğu, Özel Dairece fesih bildiriminde dayanılan devamsızlık tutanaklarının düzenlendiği 04.08.2015-16.08.2015 tarihleri arasında davacının izinli ve mazeretli olduğu kabul edilmesine rağmen feshin haklı nedene dayandığı sonucuna varılmasının feshin ölçülülüğü ilkesine uygun olmadığı, ayrıca davalı vekilince cevap dilekçesinde ve yargılama sırasında ibraz edilmeyen istinaf ve temyiz yoluna başvuru sırasında sunulan belgelerin dikkate alınmasının Anayasal ve yasal düzenlemelere uygun olmadığı gibi tabi hâkim ilkesine de aykırılık teşkil ettiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, 1-04.02.2004-06.04.2009 tarihleri arasındaki çalışma döneminin emeklilik nedeniyle sona erip ermediği, bu dönem bakımından davalı işverence kıdem tazminatının ödenip ödenmediği; buradan varılacak sonuca göre 04.02.2004-06.04.2009 tarihleri arasındaki çalışma dönemi tasfiye edildiğinden bahisle bu çalışma dönemi bakımından kıdem tazminatı talebinin reddinin dosya kapsamına uygun olup olmadığı, 2-Davalı işveren tarafından 21.08.2015 tarihinde yapılan feshin haklı nedene dayanıp dayanmadığı; buradan varılacak sonuca göre 08.06.2009-21.08.2015 tarihleri arasındaki çalışma dönemi bakımından kıdem tazminatına hak kazanıp kazanamadığı noktalarında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümü için öncelikle, ilk derece mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karara yönelik davalı vekilinin istinaf başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesince davalı vekili tarafından sunulan gerekçeli istinaf dilekçesi dikkate alınmaksızın sadece kamu düzenine ilişkin istinaf incelemesi yapmak suretiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesinin, Özel Daire tarafından da esasa ilişkin temyiz incelemesi yapılarak ilk derece mahkemesi kararının bozulmasının ve akabinde verilen bozma kararına ilişkin ilk derece mahkemesi tarafından direnme kararı verilmesinin yasal düzenlemelere uygun olup olmadığının incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 15. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 36. maddesinin 1. fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Anayasa ile teminat altına alınan bu hak şekli yargılama yapılması yanında adil ve doğru bir yargılamayı da gerektirmektedir. Kanun yolları da adil yargılamanın teminatlarından biridir. 16. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin 1. fıkrası ise; “Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir” şeklindedir. 17. Anayasa’nın 36. maddesinin 1. fıkrasında, herkesin yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Anılan maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde, Anayasa’nın 40. maddesi uyarınca diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir [Anayasa Mahkemesinin (AYM) 28.11.2013 tarihli ve 2013/64 E., 2013/142 K. sayılı kararı]. Bu bağlamda Anayasa’nın, devletin işlemlerinde ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmesi gerektiğini ifade eden 40. maddesinin de adil yargılanma hakkının kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır. Bunun yanında Anayasa’da adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Sözleşme'nin 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26.3.2013, § 22). 18. Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir (Özkan Şen, B. No: 2012/791, 7.11.2013, § 52). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), mahkemeye etkili erişim hakkını “hukukun üstünlüğü” ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmekte ve mahkemeye etkili erişim hakkının, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukukî belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlâl edildiğine karar verilmektedir (Geffre/Fransa, B. No: 51307/99, 23/1/2003, § 34). 19. Hukukî güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk devletinin ön koşullarındandır. Kişilerin hukukî güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukukî güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir (AYM, 28.11.2013 tarihli ve 2013/64 E., 2013/142 K.). 20. Mahkemeye erişim hakkı sadece ilk derece mahkemesine dava açma hakkını değil iç hukukta itiraz, istinaf veya temyiz gibi kanun yollarına başvurma imkânı tanınmış ise üst mahkemelere başvurma hakkını da içerir (Alper Aldemir, B. No: 2014/4987, 09.06.2016, § 32). 21. Bu aşamada kanun yolları kavramına değinmekte yarar bulunmaktadır. 22. Bir davanın taraflarının hatalı olan mahkeme kararının düzeltilmesini veya verilen kararın daha üst bir mahkemece denetlenmesini istemeleri kanun yolu kavramının doğmasına neden olmuştur. Kanun yolları ile hukuk sisteminde denetim ve uygulama birliği sağlanmaya çalışılmaktadır. Ayrıca bir uyuşmazlıkla ilgili verilen kararda yargı denetimi arttıkça uyuşmazlık hakkında verilen kararın hatalı olma ihtimali azalıp yargı kararlarına duyulan güven de artacaktır. 23. Gerçekleri bulmak amacıyla yapılan yargılamanın denetimi ile somut olaya uygulanması gereken hukuk kuralının doğru tespit edilip edilmediğinin ve tespit edilen hukuk kuralının somut olaya doğru uygulanıp uygulanmadığının denetimi kanun yolunun kapsamını oluşturmaktadır. 24. Tüm kanun yollarında hukukî denetim yapılmasına rağmen, tamamında vakıa denetimi yapılmamaktadır. 25. Kanun yolları ile aleyhine kanun yoluna başvurulan kararların kural olarak üst mahkemece, istisnai olarak kararı veren mahkemece denetlenerek; ortadan kaldırılması veya değiştirilmesine buna göre de hatalı kararın kesinleşmesinin önlenmesine imkân tanınmaktadır. 26. Buradan hareketle kanun yoluna başvurulması ilk derece mahkemesinin verdiği nihai kararın kesinleşmesini ve hukukî uyuşmazlığın sona ermesini engellediğinden erteleyici etkiye sahiptir. Öte yandan kanun yoluna başvuru ile incelemenin bir üst mahkemece yapılması da aktarıcı etkiye sahip olduğunu göstermektedir. 27. Kanun yolları hukukumuzda olağan ve olağanüstü kanun yolları olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kesinleşmiş kararlara karşı olağanüstü; kesinleşmemiş kararlara karşı olağan kanun yollarına başvurulması mümkündür. Olağan kanun yoluna başvuru kural olarak hükmün icrasını değil sadece hükmün şekli anlamda kesinleşmesini engellemektedir. 28. 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanun ile kabul edilen istinaf yargısı, 20.07.2016 tarihinde faaliyete başlayan Bölge Adliye Mahkemeleri ile birlikte hukuk sistemimize dâhil edilerek olağan kanun yolları istinaf ve temyiz; olağanüstü kanun yolları ise yargılamanın yenilenmesi ve kanun yararına temyiz olarak düzenlenmiş olup, karar düzeltme yolu ise hukuk sistemimizden çıkarılmıştır. 29. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 341. maddesi uyarınca, ilk derece mahkemelerinden verilen nihaî kararlar ile ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz taleplerinin reddi kararları, karşı tarafın yüzüne karşı verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, karşı tarafın yokluğunda verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine verilen kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Görüldüğü üzere taraflar arasındaki uyuşmazlığın esasını çözen nihaî kararlar yanında usuli nihaî kararlara karşı istinaf yoluna başvuru mümkün olduğu gibi, geçici hukukî korumalardan olan ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz taleplerinin reddi kararları, karşı tarafın yüzüne karşı verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, karşı tarafın yokluğunda verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine verilen kararlara karşı da istinaf başvurusu yapılabilecektir. HMK’nın 341. maddesinin devam eden fıkralarında ise hangi kararlara karşı istinaf yoluna başvurabileceği, hangi hâllerde bu kanun yolunun kapalı olduğu ayrıntıları ile düzenlenmiştir. 30. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ''İstinaf dilekçesi'' kenar başlıklı 342. maddesi ise; “…(2) İstinaf dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur: a) Başvuran ile karşı tarafın davadaki sıfatları, adı, soyadı, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası ve adresleri. b) Varsa kanuni temsilci ve vekillerinin adı, soyadı ve adresleri. c) Kararın hangi mahkemeden verilmiş olduğu ve tarihi ile sayısı. ç) Kararın başvurana tebliğ edildiği tarih. d) Kararın özeti. e) Başvuru sebepleri ve gerekçesi. f) Talep sonucu. g) Başvuranın veya varsa kanuni temsilci yahut vekilinin imzası. (3) İstinaf dilekçesi, başvuranın kimliği ve imzasıyla, başvurulan kararı yeteri kadar belli edecek kayıtları taşıması durumunda diğer hususlar bulunmasa bile reddolunmayıp, 355 inci madde çerçevesinde gerekli inceleme yapılır.” düzenlemesini içermektedir. 31. Aynı Kanun’un 355. maddesinde "İnceleme, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılır. Ancak, bölge adliye mahkemesi kamu düzenine aykırılık gördüğü takdirde bunu resen gözetir.'' düzenlemesi mevcut olup, Bölge Adliye Mahkemelerinin daha etkin ve nitelikli çalışmaları bakımından istinaf dilekçelerinin istinaf sebeplerini içermesi zorunluluğu getirilmiştir. 32. Bu sebeple istinaf sebepleri yeterince açık ve tam gerekçeleri ile ortaya konulması gerekir. Bu şekilde sebebi tam olarak belirtilmemiş dilekçelerle yapılan başvuruları Bölge Adliye Mahkemesinin sadece kamu düzenine aykırılık yönünden incelemesi, bunun dışında bir incelemeye tâbi tutmaması gerekir (Pekcanıtez Usul, Medeni Usul Hukuku Cilt III, İstanbul 2017, s.2223). 33. Kanun'un açık hükmü gereğince, eğer istinaf dilekçesinde, istinaf sebebi belirtilmemişse o husus istinaf sebebi olarak dikkate alınmamalıdır. Çünkü taraflarca getirilme ilkesi (m. 25) istinaf aşamasında da kural olarak geçerlidir (Pekcanıtez Usul, s.2214). 34. Öte yandan HMK’nın ''Başvuru süresi'' kenar başlıklı 345. maddesinde ''İstinaf yoluna başvuru süresi iki haftadır. Bu süre, ilamın usulen taraflardan her birine tebliğiyle işlemeye başlar. İstinaf yoluna başvuru süresine ilişkin özel kanun hükümleri saklıdır.'' düzenlemesi ile hangi süre içinde bu yola gidilebileceği açıkça düzenlenmiştir. 35. Özel Kanun niteliğinde olan ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 30.01.1950 tarihli ve 5521 sayılı mülga İş Mahkemeleri Kanunu'nun 02.03.2005 tarihli ve 5308 sayılı Kanunla değişiklik sonrası 8. maddesi ise: "İş mahkemelerince verilen nihai kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Şu kadar ki, para ile değerlendirilemeyen dava ve işler hakkındaki kararlar hariç, miktar veya değeri üç bin Türk lirasını geçmeyen davalar hakkındaki nihai kararlar kesindir. İstinaf yoluna başvurma süresi, karar yüze karşı verilmişse nihai kararın taraflara tefhimi, yokluklarında verilmiş ise tebliği tarihinden itibaren sekiz gündür. Bölge adliye mahkemesinin para ile değerlendirilmeyen dava ve işler hakkındaki kararları ile miktar veya değeri kırk bin Türk lirasını geçen davalar hakkındaki nihai karalara karşı tebliğ tarihinden başlayarak sekiz gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir." düzenlemesini içermekte olup iş yargılamasının daha kısa sürede tamamlanması amacıyla temyiz süresi sekiz gün olarak kısa tutulmuştur. 36. Burada tefhimden anlaşılması gereken, kısa kararın taraflara tefhimi değil; gerekçeli ve tam olarak kararın tefhimidir. Bu sebeple mahkemece hüküm duruşmasında karar, gerekçesi ve tüm unsurlarıyla birlikte tam olarak açıklanmışsa süre bu andan, değilse kararın tüm unsurlarıyla tebliğinden itibaren başlamalıdır. Aksinin kabulü hâlinde, sadece alenileşmiş, ancak bütün unsurlarıyla ortaya konulmayan gerekçesi bilinmeyen bir karara karşı kanun yoluna başvurmak ve gerekçe oluşturmak gibi hem mantığa hem de hukuka uygun olmayan bir sonuç ortaya çıkacaktır (Pekcanıtez Usul, s.2219-2220). 37. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7. maddesinde iş mahkemelerinde şifahi yargılama usulünün uygulanacağı, 15. maddesinde ise bu kanunda açıklık olmayan hâllerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun uygulanacağı düzenlenmiştir. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 447/1. maddesi uyarınca diğer kanunların sözlü yahut seri yargılama usulüne atıf yaptığı hâllerde, HMK’nın basit yargılama usulü ile ilgili hükümlerinin uygulanacağına ilişkin düzenlemesi karşısında iş mahkemelerinde basit yargılama usulünün uygulanacağı açıktır. 38. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 321/2. maddesindeki “hükme ilişkin tüm hususlar”dan kastedilen HMK’nın 297. maddesindeki unsurlardır. Buna göre; mahkeme, tahkikatın tamamlanmasından sonra, tarafların son beyanlarını almalı ve yargılamanın sona erdiğini bildirdikten sonra hükmü tefhim etmelidir. Kural olarak, mahkemece kararın tefhiminde hükme ilişkin tüm hususlar açıklanmalıdır. 39. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 322. maddesi atfı ile uygulanmakta olan HMK’nın 297. maddesinde hükmün kapsamı açık bir şekilde düzenlenmiştir. Buna göre; mahkeme, gerekçesi ile birlikte tefhim ettiği hükümde taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde göstermesi gereklidir. Bu kanunun getirdiği bir zorunluluktur. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli karar en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılmalıdır. Bir diğer deyişle HMK’nın 321. maddesinde belirtilen şekilde hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte tefhim edilemediği hâllerde gerekçeli kararın mutlaka taraflara tebliğ edilmesi gereklidir. 40. Kararın hukuken sonuç doğurması için tefhim edilmesi yeterli ise de, ayrıca tebliğ edilmesi de gerekir. Çünkü kararın kesinleşmesi ve karara karşı kanun yollarına başvurulabilmesi için tebliğ şarttır (m. 345/1, 361/1) (Pekcanıtez Usul, s.1997). 41. Ancak ilk derece mahkemelerinin tefhim edilen kısa kararında HMK’nın 321. maddesi anlamında gerekçe bulunmamasına rağmen kanun yoluna başvurma süresini kaçırmak istemeyen taraflar, gerekçeli kararın açıklanmasını beklemeden kanun yoluna başvurma iradesini ortaya koyan dilekçeler sunmakta olup anılan dilekçeler uygulamada “süre tutum dilekçesi” olarak adlandırılmaktadır. 42. Gelinen bu noktada “süre” kavramı ve yasal düzenlemelere kısaca değinilmelidir. 43. Bir davanın açılmasıyla başlayan yargılama faaliyetinde istenen sonuca en kısa zamanda ulaşılması için mahkeme ve taraflarca yapılması gereken belirli işlemler vardır ve her işlemin belli bir zaman aralığında yapılması gerekmektedir. Usul hükümleri ile de kanunî bir değer kazanan bu zaman aralıklarına "süre" denilmektedir. Böylece usul işlemlerinin yapılması zamansal olarak tarafların ya da mahkemenin arzularına, insiyatifine bırakılmamış olmaktadır. 44. Bir uyuşmazlık mahkemeye taşınmış olmakla kamu alanına, toplumun da çıkarını ilgilendiren bir platforma aktarılmış olmaktadır. Bu nedenle bir davanın makul sürede sona erdirilmesinde en az taraflar kadar toplumun da yararı vardır. 45. Şu hâlde süreye ilişkin normların kabulüyle medeni usul hukukunda gerçekleştirilmek istenen amaçlar; adaletin bir an önce sağlanması, keyfiliğin önlenmesi, mahkemenin aynı işle uzun süre meşgul olmasının, başka ifadeyle diğer dava ve işlere yeterince zaman ayıramaz duruma düşürülmesinin önlenmesi; uluslar üstü ve ulusal nitelikteki emredici normlar uyarınca davanın makul sürede sonuçlandırılmasının sağlanması, yargılamanın belli bir düzen ve kestirilebilir bir zamansallıkla yürütülmesi, başka bir anlatımla yargılamanın adil şekilde yapılmasının sağlanması olarak özetlenebilir. 46. Nitekim HMK’nın “Sürelerin belirlenmesi” kenar başlıklı 90. maddesi; “Süreler, kanunda belirtilir veya hâkim tarafından tespit edilir. Kanunda belirtilen istisnai durumlar dışında, hâkim kanundaki süreleri artıramaz veya eksiltemez. Hâkim, kendisinin tespit ettiği süreleri, haklı sebeple artırabilir veya eksiltebilir; gerekli gördüğü takdirde, bu konudaki kararından önce tarafları da dinler.” şeklindedir. 47. Aynı Kanun’un “Sürelerin başlaması” kenar başlıklı 91. maddesi ise “Süreler, taraflara tebliğ tarihinden veya kanunda öngörülen hâllerde, tefhim tarihinden itibaren işlemeye başlar.” hükmünü içermektedir. 48. Yukarıda da belirtildiği üzere hâkim tarafından sürenin belirlenebildiği durumlar var olmakla birlikte kanunda belirlenen süreler üzerinde hâkimin tasarruf yetkisi bulunmamaktadır. HMK'nın "kesin süre" başlıklı 94. maddesinin 1. fıkrasında "Kanun’un belirlediği süreler kesindir." denilmek suretiyle bu hususa vurgu yapılmıştır. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında ise “Kesin süre içinde yapılması gereken işlemi, süresinde yapmayan tarafın, o işlemi yapma hakkı ortadan kalkar." hükmü düzenlenmiştir. 49. Kesin sürenin kaçırılması hâlinde, bundan böyle o usûl işleminin yapılması mümkün değildir. Kesin sürenin üzerinden az veya çok süre geçmesi, sonucu değiştirmez. Aksi takdirde, kesin süre ile kesin olmayan süre arasındaki ayırım ortadan kalkar (Pekcanıtez Usul, s.467). 50. Kanun yoluna başvuru süreleri de hâkim tarafından değiştirilmesi mümkün olmayan kesin sürelerdendir ve re'sen gözetilmesi gerekir. Kesin sürelerin her olayda ve davanın her iki tarafı için de aynı şekilde uygulanması gerekmektedir. Kanunda, kanun yoluna başvuru sürelerinin arttırılabileceğine ilişkin istisnai bir düzenleme ve imkân da yer almamaktadır. Kanun yollarına başvuru için kesin süre söz konusu olduğundan “makul süre” kavramından da bahsedilmemiştir. 51. Zira Kanun'un taraflara tanıdığı süreler kamu düzenindendir (Pekcanıtez Usul, s.454). 52. Anılan yasal düzenlemelerden anlaşılacağı üzere; süre tutum dilekçesi verilmesinin istinaf başvurusu süresine etki edeceği, süreyi durduracağı veya muhafaza edeceğiyle ilgili 7036 sayılı Kanun’da (mülga 5521 sayılı Kanun’da) ve HMK’da bir hüküm bulunmamaktadır. 53. Bir dilekçe ile kanunî sürenin tutulması veya korunması söz konusu olamaz. Böyle bir durumda iki ihtimal mevcuttur; ya süre henüz başlamamıştır, o zaman zaten işleyen bir süre olmadığından, o sürenin tutulması veya muhafazası için bir işleme zorlamaya gerek yoktur ya da süre işlemeye başlamıştır, o zaman da zaten bir şekilde sürenin tutulması veya muhafazası bir ön dilekçe verilerek sağlanamaz süresinde işlem yapılmalıdır, aksi hâlde hak düşer (Özekes, Muhammet; “Hukuk Yargılamasında Süre Tutum Müessesesi Yoktur, Prof. Dr. Saim Üstündağ’a Armağan, Ankara 2009, s.381-396 ve 390). 54. Uygulamada yapıldığı üzere, kısa karara karşı süre tutum dilekçesi adı altında içeriği olmayan bir dilekçe verip ardından ayrıntılı bir dilekçe vermek ise kanunî temeli ve düzenlemesi olmayan, ayrıca hukuka da açıkça aykırı bir durumdur (Pekcanıtez Usul, s.2220). 55. Hukuk Genel Kurulunun 01.10.2003 tarihli ve 2003/13-581E., 2003/527K. sayılı kararında da; "Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 435/2.maddesindeki, temyiz sebeplerinin, temyiz dilekçesinin verilmesinden itibaren bir hafta içerisinde verilecek başka bir dilekçeyle bil­dirilmesine olanak tanıyan hüküm, 2494 sayılı Yasa ile ortadan kaldırılmıştır. Böylece, uygulamada 'müddeti muhafaza' olarak adlandırılmış olan müessese de ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla, hukuk yargılamasında, süre tutum müessesesi mevcut değildir” şeklindeki tespit ve değerlendirmelerde bulunularak süre tutum müessesinin yer almadığına vurgu yapılmıştır. 56. İstinaf yoluna başvuru için süre tutum dilekçesi verilmesi, süre tutum dilekçesini veren açısından istinaf nedenlerini belirtir dilekçesini verebilmesi için iki haftalık istinaf yolu süresi sonrasına süre tanındığı anlamına gelmeyeceği gibi, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren iki haftalık süre sonrasının "makul süre" olarak değerlendirilerek her duruma göre değişen, belirsiz bir kavramın kabulü ile tarafların yargılama sürecini öngörebilme haklarının ellerinden alınması da kabul edilebilir değildir. 57. Bu durum yukarıda tarif edilen hukukî belirlilik ve hukukî güvenlik ilkelerine de aykırıdır. 58. Anayasa Mahkemesi de süre tutum dilekçesi sonrası gerekçeli kararın tebliğinden itibaren istinaf nedenlerinin süresi içinde bildirilmemesi durumunda kanun yoluna başvurma iradesini ortaya koyan süre tutum dilekçesinin ilgili yargı yerine verilmesinden sonra bu dilekçenin kişinin iradesine bırakılmadan belirli bir süre içinde verilmesi gerektiği şeklinde derece mahkemeleri yorumunun aşırı şekilci (katı) olmadığı gibi mahkemeye erişimi aşırı derece zorlaştırmadığı ya da imkânsız hâle getirmediğini belirterek Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edilmediği sonucuna ulaşmıştır (Anayasa Mahkemesinin 19.04.2018 tarihli ve 2017/29989 Başvuru numaralı, R.G; 14.06.2018 tarih ve 30451 sayılı kararı). 59. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 18.03.2021 tarihli ve 2021/(21)10-13 E., 2021/301 K.; 25.11.2020 tarihli ve 2019/10(21)-405 E., 2020/949 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir. 60. İstinaf yolunda tamamen yeni bir yargılama yapıldığını söylemek mümkün değildir. Asıl amaçlanan ilk derece mahkemesi kararını hukukî ve maddi yönden denetleyerek eksiklikleri gidermek ve hataları düzeltmektir. İlk derece yargılamasının usulüne uygunluğu, vakıa tespitlerinin doğru olup olmadığı, hukukun doğru uygulanıp uygulanmadığı denetlenmektedir. 61. İlk derece mahkemesine yönelik istinaf sebepleri ile sınırlı olarak yaptığı inceleme sonucunda kararın hatalı olduğu tespit edildiğinde bölge adliye mahkemesince esas hakkında karar verilmektedir. İstinafın öncelikli amacı somut olay adaletini gerçekleştirmek olduğundan tarafların iradesi ve tasarrufuna üstünlük tanınması da bu amacın doğal sonucudur. Re’sen araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda istinaf mahkemesi taraflarca ileri sürülen sebeplerle bağlı değilse de, taraflarca hazırlanma ilkesini uygulandığı davalarda istinaf sebepleri ile bağlıdır. Bunun yanında istinaf sebepleri karşı tarafın muvafakati olmadıkça değiştirilemez ve genişletilemez. Ancak bu yolla dahi yani karşı tarafın muvafakati ile dahi ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmalar ileri sürülemeyeceği gibi yeni delillere dayanılamaz ve karşı dava açılamaz. 62. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 361. maddesi uyarınca, bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabileceği öngörülmüşken aynı Kanun’un 362. maddesi ile de temyize kabil olmayan kararlara ilişkin düzenleme yapılmıştır. Sonuç itibariyle, ilk derece mahkemesinin nihai kararlarına başvurulacak kanun yolunun istinaf, istinaf mahkemesinin nihai kararlarına karşı ise başvurulacak kanun yolu temyiz yoludur. 63. Somut olayda; ilk derece mahkemesince 30.03.2017 tarihinde verilen davanın kısmen kabulüne dair karara yönelik davalı vekilince istinaf sebepleri yeterince açık ve tam gerekçeleri ile ortaya konulmaksızın süre tutum dilekçesi olarak adlandırılan dilekçeyle 30.03.2017 tarihinde istinaf yoluna başvurması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin 12.09.2017 tarihli kararı ile davalı vekilinin sadece gerekçe içermeyen istinaf başvuru dilekçesi sunmuş olduğundan kamu düzenine ilişkin inceleme yapıldığı ve kararda kamu düzenine aykırılık teşkil eden bir durum olmadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. 64. Bununla birlikte ilk derece mahkemesince düzenlenen 13.10.2017 tarihli yazı ile, davalı vekili tarafından UYAP sistemi üzerinden 16.05.2017 tarihinde gönderilen gerekçeli istinaf başvuru dilekçesinin dosyada bulunmaması nedeniyle istinaf talebinin reddine karar verildiğinin şifahen bildirilmesi üzerine sistemde yapılan kontrolde dilekçenin belirtilen tarih itibariyle gönderilmiş ancak sebebi anlaşılamayan şekilde sisteme kaydının yapılmamış olduğu belirtilerek davalı vekilinin gerekçeli istinaf başvuru dilekçesinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesinin 23.10.2017 tarihli ve 2017/2775 E., 2017/1062 K. sayılı kararı ile Daireleri tarafından verilen 12.09.2017 tarihli ve 2017/2775 E., 2017/1062 K. sayılı kararla davalının istinaf başvurusunun esastan reddine dair karar verildikten sonra ilk derece mahkemesince düzenlenen yazı ekinde gerekçeli istinaf başvuru dilekçesinin gönderildiği, ayrıca davalı vekilinin 17.10.2017 tarihinde temyiz isteminde bulunduğu gerekçesiyle dosyanın Yargıtayın ilgili dairesine gönderilmesine karar verildiği anlaşılmıştır. 65. Öte yandan Bölge Adliye Mahkemesi tarafından 12.09.2017 tarihinde verilen davalı vekilinin istinaf başvuru talebinin esastan reddine dair karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece 13.03.2019 tarihli kararı ile davalının sair reddine karar verildikten sonra kıdem tazminatının reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuş, ilk derece mahkemesince direnme kararı verilmiştir. 66. Görüldüğü üzere, her ne kadar Bölge Adliye Mahkemesi davalı vekilinin gerekçeli istinaf başvuru dilekçesi sunmadığı gerekçesiyle sadece kamu düzenine ilişkin inceleme yaparak istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiş ise de, davalı vekili süre tutum dilekçesi olarak adlandırılan istinaf başvuru sebeplerini içermeyen dilekçesiyle 30.03.2017 tarihinde istinaf yoluna başvurduktan sonra ilk derece mahkemesinin gerekçeli kararının 08.05.2017 tarihinde tebliği üzerine yasal süre içerisinde olan 16.05.2017 tarihinde gerekçeli istinaf başvuru dilekçesini UYAP sistemi üzerinden usulüne uygun şekilde sunmuştur. 67. Bu durumda Bölge Adliye Mahkemesince davalı vekili tarafından süresinde ve usule uygun olarak sunulan gerekçeli istinaf dilekçesi dikkate alınmaksızın sadece kamu düzenine ilişkin istinaf incelemesi yapmak suretiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi, Özel Daire tarafından da esasa ilişkin temyiz incelemesi yapılarak ilk derece mahkemesi kararının bozulması ve akabinde verilen bozma kararına ilişkin ilk derece mahkemesi tarafından direnme kararı verilmesi isabetsizdir. 68. Nitekim bu durum hukuk devletinin bir ilkesi olan hukukî güvenlik ve belirlilik ilkesi ile adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı ilkesine aykırıdır. 69. Şu hâlde Özel Daire bozma kararı ile bu karara karşı ilk derece mahkemesince verilen direnme kararının ortadan kaldırılması gerekir. 70. Zira Bölge Adliye Mahkemesi davalı vekili tarafından yasal süresi içerisinde sunulan 16.05.2017 tarihli gerekçeli istinaf başvuru dilekçesinde ileri sürülen istinaf sebeplerini değerlendirerek ve ayrıca kamu düzenine ilişkin inceleme yaparak oluşacak sonuca göre karar vermelidir. 71. Hâl böyle olunca Özel Daire bozma kararı ile ilk derece mahkemesince verilen direnme kararının ortadan kaldırılmasına, davalı vekilinin gerekçeli istinaf başvuru dilekçesi değerlendirilerek istinaf incelemesi yapılması için Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmek üzere dosyanın ilk derece mahkemesine iadesine karar vermek gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1-Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 13.03.2019 tarihli ve 2017/28384 E., 2019/5569 K. sayılı bozma kararı ile bu karara karşı verilen İstanbul Anadolu 16. İş Mahkemesinin 28.05.2019 tarihli ve 2019/240 E., 2019/274 K. sayılı direnme kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 2-Davalı vekilinin gerekçeli istinaf dilekçesi değerlendirilerek istinaf incelemesi yapılması için dosyanın BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİNE GÖNDERİLMEK ÜZERE İLK DERECE MAHKEMESİNE İADESİNE, 30.11.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1564 E., 2021/235 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
HMK’nın 322. maddesi atfı ile basit yargılama usulünde de uygulama alanı bulan HMK’nın “Ön İnceleme duruşması” başlıklı 140.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1564 E.  ,  2021/235 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Konya 2. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı ...Ş. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 7. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı ...Ş. vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı asıl işveren Makro Market A.Ş.’ye ait işyerinde diğer davalı Anadolu Selçuklular Temizlik Nakliyat Gıda İnş. ve Hiz. Taah. Ltd. Şti. nezdinde temizlik işçisi olarak çalıştığını, belirli süreli iş sözleşmesinin süresinin sona erdiği gerekçesiyle feshedildiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatları ile bir kısım işçilik alacaklarının davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı ...Ş. vekili cevap dilekçesinde; müvekkili ile diğer davalı arasında asıl işveren-alt işveren ilişkisi bulunmadığını, alacaklardan diğer davalının sorumlu olduğunu, davacının istifa ederek işten ayrıldığını, alacağının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuş, diğer davalı Anadolu Selçuklular Temizlik Nakliyat Gıda İnş. ve Hiz. Taah. Ltd. Şti. cevap dilekçesi sunmamıştır. Mahkeme Kararı: 6. Konya 2. İş Mahkemesinin 18.11.2014 tarihli ve 2013/511 E., 2014/611 K. sayılı kararı ile; davalılar arasında asıl işveren-alt işveren ilişkisi bulunduğu, iş sözleşmesinin davalı alt işveren Anadolu Selçuklular Temizlik Nakliyat Gıda İnş. ve Hiz. Taah. Ltd. Şti. tarafından haksız şekilde sona erdirildiği, davacının ödenmeyen işçilik alacaklarının bulunduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Konya 2. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı ...Ş. vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 7. Hukuk Dairesinin 01.12.2015 tarihli ve 2014/22416 E., 2015/23826 K. sayılı kararı ile; “…Taraflar arasında tensip zaptıyla delillerin bildirilmesi için verilen kesin sürenin ön inceleme duruşmasından önce tanık listesi verilmemesi halinde bağlayıcı olup olmadığı hususunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Dava 29/08/2013 tarihinde açılmıştır. Mahkemece ön incelemenin duruşmalı yapılmasına ve davalıya delillerini bildirmesi için tensip zaptının tebliğine karar verilmiş ve bu ihtar içeren .04/09/2013 tarihli tensip zaptında davalı tarafa cevap dilekçesini vermek, davalı tarafa tüm delillerini bildirmek, hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıklamak, davada tanık dinlenmesi mümkünse hangi tanığı hangi vakıa hakkında dinletmek istediğini açıklamak, delillerinden elinde bulunan belgeleri ve delilleri sunmak, delillerinden başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar varsa bulunabilmelerini sağlayıcı açıklamalarda bulunmak ve delillerin celbi konusunda masrafını mahkememiz veznesine yatırmak üzere tensip tutanağının tebliğinden itibaren iki hafta kesin süre verilmesine, aksi halde dilekçe vermekten, delil bildirmekten ve tüm bu belirtilen bilgi ve belgeleri açıklamaktan ve vermekten vazgeçmiş sayılacağının ihtarına, ihtaratların işbu tutanağın tebliği yolu ile yapılmasına karar verilmiştir. Davalı tarafından iki haftalık kesin süre içerisinde cevap dilekçesi sunulmuş, davalı cevap dilekçesinin sonunda tanık deliline dayanmış ancak tanıklarının isim ve adreslerini bildirmemiştir. 19.11.2013 tarihinde ön inceleme duruşması yapılmış ve tarafların anlaşamadıkları hususlar tespit edilmiştir. Bu duruşmada davalı ... vekili tanıklarının isim ve adreslerini bildirmek üzere süre talep etmiş, davacı vekili ise 2 haftalık yasal süre içerisinde tanıklar bildirilmediği için davalı tarafın tanıklarının bildirilmesine ve dinlenmelerine muvafakatlerinin olmadığını bildirmiştir. Mahkemece davalı taraf verilen 2 haftalık kesin süre içinde tanık isimlerini ve adreslerini bildirmediğinden ve davacı taraf muvafakat etmediğinden davalı tarafın tanık dinletme taleplerinin reddine karar verilmiştir. Mahkemece ön inceleme duruşması yapılmadan, tensiple taraflara, dilekçelerinde göstermiş oldukları ve belge niteliğindeki delilleri sunmaları veya bulundukları yerlerle ilgili açıklamada bulunmaları (HMK md. 140/5) için süre verilmesi bu anlamda sonuç doğurmaz. Öte yandan; delil, çekişmeli vakıaların ispatı için gösterilir (HMK md. 187/1). Ön inceleme duruşması yapılmadan, tarafların üzerinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar belirlenmeden, tarafların tanık listesi vermeleri de beklenemez. Bu sebeple süresinde cevap listesi sunan davalıya ön inceleme duruşmasında kesin süre verilerek süresinde bildirdiği tanıklarının dinlenmesi gerekirken, davalının savunma hakkının kısıtlaması suretiyle ve eksik inceleme ile karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuş, bozma nedenine göre davalı ...Ş.'nin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına karar verilmiştir. Direnme Kararı 9. Konya 2. İş Mahkemesinin 28.06.2016 tarihli ve 2016/105 E., 2016/525 K. sayılı kararı ile; tahkikatın amacının, kural olarak delil toplamak değil; delilleri incelemek ve değerlendirmek olduğu, aksi halde tahkikatın tamamlanamayacağı ve yargılamanın uzayacağı, bu sebeple 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 145. maddesinde belirtilen ve tarafın etki alanı dışında kalan çok özel durumlar dışında sonradan delil sunulması hâlinde bu delillerin dikkate alınmaması gerektiği, dilekçelerin teatisi aşamasında delil bildirmeyen taraflara ön inceleme duruşmasında delillerini bildirmesi için yeni bir süre verilmesine imkân bulunmadığı, somut olayda, dava dilekçesi davalıya tebliğ edilerek tensip zaptı ile birlikte tanık ve diğer delillerini bildirmesinin istenildiği, davalı tarafın kesin süre içinde tanıklarını bildirmediği, ön inceleme duruşmasında mahkemece taraflara uyuşmazlıkla ilgili olarak hangi delillere başvurduklarının sorulması üzerine, davalı ...Ş. vekilinin delilerinin “tanıklar” olduğunu beyan ettiği, ön inceleme duruşmasından sonra da tanıklarının isimlerini bildiren dilekçe verdiği, usulüne uygun tebligata rağmen ön inceleme duruşmasından sonra isim ve adreslerini bildirdiği tanıkların dinlenilmesinin mümkün olmadığı, davalının ön inceleme duruşmasında bulunduğu tanık dinletme talebinin kanuni süreye riayet edilmediğinden reddedildiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı ...Ş. vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mahkemece 04.09.2013 tarihli tensip tutanağında davalı tarafa “tüm delillerini bildirmek, hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıklamak, davada tanık dinlenmesi mümkünse hangi tanığı hangi vakıa hakkında dinletmek istediğini açıklamak” hususunda yasal sonuçları ihtar edilerek iki haftalık kesin süre verildiği basit yargılama usulüne tabi eldeki davada, yasal süresinde verdiği cevap dilekçesinde tanık deliline dayanan ancak tanıklarının isim ve adreslerini belirtmeyen ve ön inceleme duruşmasında bu hususta mahkemeden süre talep eden davalının, tanık dinletme talebinin, aynı duruşmada davacı vekilinin davalının bu talebine muvafakat göstermemesi üzerine mahkemece reddine karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Direnmeye konu uyuşmazlığın niteliği dikkate alınarak öncelikle adil yargılanma hakkı başlığı altında hukuki dinlenilme hakkı kavramının, devamında basit yargılama usulü ve ön inceleme ile ispat ve tanık delili üzerinde durulmalı, bu hususlarla ilgili açıklamalar yapıldıktan sonra somut uyuşmazlığın değerlendirilmesine geçilmelidir. A. Adil Yargılanma Hakkı 13. Hukuk devletinin bir gereği olarak bireyler hakları ihlal edildiği ya da tehlikeye düştüğü durumda, hukukî korunma için devlete başvurmak zorunda olup, kendiliğinden hak arama yetkisine sahip değildirler. Bireylere tanınan bu hak, devletin anayasal teminatı altındadır. 14. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmünü düzenlemiş olup, hak arama özgürlüğü adı altında hukuki koruma (korunma) talebine yönelik anayasal teminatı bireylere vermektedir. 15. Anayasa’nın 36. maddesinin 1. fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur (Gökhan Ateş, B. No: 2017/32699, 12.01.2021, § 23). 16. Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasında ise usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı ifade edilmiştir. 17. Bu bağlamda ülkemizin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6. maddesinde adil yargılanma hakkı ayrıntılı şekilde yer almış olup, Sözleşmenin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.” şeklinde düzenlenmiştir. 18. Gerek Anayasa gerekse AİHS düzenlemelerine koşut olarak düzenlenen 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun/HMK) “Hukuki dinlenilme hakkı” başlıklı 27. maddesinde; "(1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. (2) Bu hak; a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, b) Açıklama ve ispat hakkını, c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir." hükmüne yer verilmiştir. 19. Hukuki dinlenilme hakkının temel unsurları maddede tek tek belirtilmiş, böylece uygulamada bu temel yargısal hak konusundaki tereddütlerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. 20. Bu unsurlardan ilki “bilgilenme hakkı”dır. Bu çerçevede, öncelikle tarafların gerek yargı organlarınca gerek karşı tarafça yapılan işlemler konusunda bilgilendirilmeleri zorunludur. Kişinin kendisinden habersiz yargılama yapılarak karar verilmesi, kural olarak mümkün değildir. Hak sahibinin kendisi ile ilgili yargılama ve yargılamanın içeriği hakkında tam bir şekilde bilgi sahibi olması sağlanmalıdır. Tarafın bilgi sahibi olmadığı işlemler, belge ve bilgiler yargılamada esas alınamaz. Bilgilenmenin şekli bakımından, hukuki dinlenilme hakkına uygun davranılmalı, ilgilinin bilgilenmesi şeklen değil, gerçek anlamda sağlanmaya çalışılmalıdır. 21. Bu hakkın ikinci unsuru, “açıklama ve ispat hakkı”dır. Taraflar, yargılamayla ilgili açıklamada bulunma, bu çerçevede iddia ve savunmalarını ileri sürme ve ispat etme hakkına sahiptirler. Her iki taraf da bu haktan eşit şekilde yararlanır. Bu durum "silahların eşitliği ilkesi" olarak da ifade edilmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre silahların eşitliği ilkesi, davanın bir tarafını, diğer taraf karşısında belirli bir dezavantaj içine sokmayacak şartlar altında, her bir tarafın deliller de dahil olmak üzere, davasını ortaya koymak için makul ve kabul edilebilir olanaklara sahip olması zorunluluğu şeklinde ifade edilmiştir (İnceoğlu, S.; Adil Yargılanma Hakkı, Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi-4, 2018, s. 115). 22. Anayasa Mahkemesine göre ise silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usule ilişkin haklar bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına gelmekte; bu usul güvencesinin, uyuşmazlığın her iki tarafına da savunmasının temel dayanağı olan delilleri sunma imkânı tanınmasını kapsadığı ifade edilmektedir (Ali Tulumcu, B. No: 2017/18458, 10.02.2021, § 34). 23. Adil yargılanma hakkının içinde yer alan ve silahların eşitliği ilkesinin tamamlayıcısı diğer bir hak ise, “çelişmeli (çekişmeli) yargılama hakkı”dır. Çekişmeli yargılama ilkesinin anlamı, bir hukuk ya da ceza davasında tüm taraflara, mahkemenin kararını etkilemek amacıyla ulusal yargının bağımsız bir mensubu tarafından bile olsa gösterilen kanıtlar ve sunulan görüşlerle ilgili bilgiye sahip olma ve bunlarla ilgili görüş bildirebilme hakkının tanınmasıdır (Doğru, O./ Nalbant, A.: İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (Açıklama ve Önemli Kararlar), C.1., 2012, s. 637). 24. Hukuki dinlenilme hakkının üçüncü unsurunu, “tarafların iddia ve savunmalarını yargı organlarının tam olarak dikkate alıp değerlendirmesi” oluşturmaktadır. Bu değerlendirmenin de kararların gerekçesinde yapılması gerekir (6100 sayılı HMK'nın Hükümet gerekçesi madde 32). 25. Anayasa’nın 36. maddesine göre mahkemelerin, tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi vardır. Dolayısıyla mahkemelerce, yargılamanın taraflarınca ileri sürülen iddialar ve gösterilen deliller gereği gibi incelemek zorundadır. 26. Nitekim Anayasa Mahkemesi, genel anlamda hakkaniyete uygun bir yargılamanın yürütülebilmesi için silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri ışığında taraflara iddialarını sunmak hususunda uygun olanakların sağlanmasının şart olduğunu; taraflara, tanık delili de dâhil olmak üzere delillerini sunma ve inceletme noktasında da uygun imkânların tanınması gerektiğini; bu anlamda delillere ilişkin dengesizlik veya hakkaniyetsizlik iddialarının da yargılamanın bütünü ışığında değerlendirilmesinin zorunlu olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli hususun, tarafların tanık ve bilirkişi incelemesi de dâhil ortaya koydukları delillerin değerlendirilmesi ve özellikle bu taleplerin reddi hâlinde yargılama makamınca bu karara ilişkin tutarlı şekilde gerekçe gösterilmesi gerektiğini vurgulamıştır (Emine Yıldız, B. No: 2014/12324, Karar Tarihi: 01.02.2017, § 34). 27. Bununla birlikte AİHM, ulusal mahkemelerin, davanın taraflarınca öne sürülen iddiaların ve sunulan delillerin kabulünde takdir yetkisine sahip olduklarını; fakat bu yetkiyi kararlarında gerekçe göstererek haklılaştırmakla yükümlü olduklarını vurgulamaktadır. Suominen/Finlandiya kararında, bir hukuk davasının hazırlık duruşmasında başvurucu tarafından sunulan deliller listesinden sadece ikisinin kabul edilmesi ve bu konuda hiçbir gerekçe gösterilmemesi gerekçeli karar hakkı bakımından ihlâl verilmesine neden olmuştur (İnceoğlu, s. 171). B. Basit Yargılama Usulü ve Ön İnceleme 28. HMK’da iki temel yargılama usulü düzenlenmiştir. Bunlar; yazılı (m. 118-186) ve basit (m. 316-322) yargılama usulleridir. Davanın açıldığı mahkemeye veya uyuşmazlığın niteliğine göre uygulanacak yargılama usulü farklılık göstermektedir. 29. HMK’nın “Basit yargılama usulüne tabi dava ve işler” başlıklı 316. maddesinin (g) bendi; “Diğer kanunlarda yer alan ve yazılı yargılama usulü dışındaki yargılama usullerinin uygulanacağı belirtilen dava ve işler basit yargılama usulüne tabidir.” şeklindeki düzenleme ile hangi dava ve işlerin basit yargılama usulüne tabi olduğu gösterilmiştir. 30. Bu itibarla gerek mülga 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7. maddesi gerekse 25.10.2017 tarihinde yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7. maddesi gereğince iş mahkemelerinde basit yargılama usulü uygulanmaktadır. 31. Bu usul, daha çabuk sonuçlandırılması gereken, daha kısa bir incelemeye ihtiyaç duyan ve daha kolay bir inceleme ile sonuçlandırılabilecek dava ve işler için kabul edilmiş daha basit ve seri bir yargılama usulüdür. 32. Bu yargılama usulünde, dava ve davaya cevap verilmesi yazılı yargılama usulünde olduğu gibi dilekçe ile olur (m.317/1). Cevap süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır. Ancak, mahkeme duruma göre, bu sürede cevap dilekçesi verilmesi zor ise, bu süre içinde başvurulmak kaydıyla davalıya, bir defaya mahsus olarak ve iki haftayı geçmeyecek ek bir süre verebilir (m.317/2). Belirtmek gerekir ki, 28.07.2020 tarihli ve 31199 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un (7251 sayılı Kanun) 31. maddesi ile bu fıkrada yer alan “davalıya, bir defaya mahsus” ibaresi “davalıya, cevap süresinin bitiminden itibaren işlemeye başlamak, bir defaya mahsus olmak” şeklinde değiştirilmiştir. 33. HMK'nın 317. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, basit yargılama usulünde, dava ve cevap dilekçesi dışında cevaba cevap (replik) ve ikinci cevap (düplik) dilekçesi verilemez. Bu çerçevede, taraflar dilekçeleriyle birlikte, tüm delillerini açıkça ve hangi vakıanın delili olduğunu da belirterek bildirmek, ellerinde bulunan delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de, bunların bulunabilmesini sağlayacak bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorundadırlar (m. 318). Dilekçe sayısı, bu usulde görülecek işlerin basit olması ve kısa sürede karara bağlanmasını sağlamak amacıyla sınırlandırıldığından, birer defa dilekçe vermek durumunda olan tarafların daha dikkatli davranmaları gerekmektedir. 34. Basit yargılama usulünde iddia ve savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağı, yazılı yargılama usulünden farklı olarak dava açılmasıyla ve cevap dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlar (m.319). 35. Yargılamanın gereksiz yere uzamasının engellenmesi, mahkemenin ve tarafların yargılamada gereken hazırlığı davanın başında yapmasının sağlanması bakımından Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile dilekçelerin verilmesinden sonra ve tahkikat aşamasından önce gelmek üzere “ön inceleme” adıyla yeni bir yargılama aşaması kabul edilmiştir. 36. HMK’nın “Ön inceleme ve tahkikat” başlıklı 320. maddesinin ikinci fıkrasına göre; “Daha önce karar verilemeyen hâllerde mahkeme, ilk duruşmada dava şartları ve ilk itirazlarla hak düşürücü süre ve zamanaşımı hakkında tarafları dinler; daha sonra tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tek tek tespit eder. Uyuşmazlık konularının tespitinden sonra hâkim, tarafları sulhe veya arabuluculuğa teşvik eder. Tarafların sulh olup olmadıkları, sulh olmadıkları takdirde anlaşamadıkları hususların nelerden ibaret olduğu tutanağa yazılır; tutanağın altı hazır bulunan taraflarca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür.”. 37. HMK’nın 322. maddesi atfı ile basit yargılama usulünde de uygulama alanı bulan HMK’nın “Ön İnceleme duruşması” başlıklı 140. maddesinin, 28.07.2020 tarihli ve 31199 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanunun 14. maddesi ile değiştirilmeden önceki beşinci fıkrasına göre; ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verilir. Bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir. Yapılan değişiklikle ise beşinci fıkra; “139 uncu madde uyarınca yapılan ihtara rağmen dilekçelerinde gösterdikleri belgeleri sunmayan veya belgelerin getirtilmesi için gerekli açıklamayı yapmayan tarafın bu delillere dayanmaktan vazgeçmiş sayılmasına karar verilir.” şeklinde düzenlenmiştir. 38. Burada vurgulanması gereken husus özellikle 140. maddede “dilekçelerinde gösterdikleri” ibaresinin kullanılmış olmasıdır. HMK’nın 140. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere taraflar, delil olarak dayandıkları belgeleri dilekçelerine ekleyerek vermek ya da başka yerden getirilecekse, bunu belirtmek zorundadırlar. Şayet taraflar, bu konuda yapmaları gereken işlemleri eksik bırakmışlarsa, tahkikata başlamadan önce, taraflara son kez kısa bir süre verilerek bu eksiklikleri tamamlamaları düşünülmüştür. Taraflar bu şanslarını da doğru kullanamazlarsa, artık tahkikat mevcut delillerle yürütülecek ve tarafların o delile dayanmaktan vazgeçtikleri kabul edilecektir. C. İspat ve Tanık Delili 39. Bilindiği üzere, dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (HMK m. 187/1). 40. Vakıa (olgu), kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylardır (03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı). 41. HMK’nın 189. maddesinin birinci fıkrasında da belirtildiği üzere “Taraflar, kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahiptir.” Madde gerekçesine göre de, “...ispat hakkı kavramı, kanunî sınırları belirtilmek suretiyle, bir davanın her iki tarafına da tanınmış olmaktadır. Böylece ispat, bu maddede taraflar bakımından sadece bir yük olmanın ötesinde aynı zamanda kanunî bir hak olarak düzenlenmiştir.” 42. Belirtmek gerekir ki, sadece taraflarca ileri sürülen ve dayanılan vakıalar, ispatın konusunu oluşturur. Taraflarca getirilen vakıaların hukuki nitelendirmesini yapmak hâkime ait ise de kural olarak taraflarca ileri sürülmeyen vakıaları hâkim araştıramaz ve bunların ispatını da isteyemez. Usul hukukumuza hâkim olan ve HMK'nın 25. maddesinde düzenlenen "Taraflarca getirilme ilkesi" uyarınca, kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. 43. Nitekim bu ilkeye uygun olarak HMK'nın "Dava dilekçesinin içeriği" başlıklı 119. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde "Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri"nin gösterilmesi gerektiği düzenlendiği gibi, "Cevap dilekçesinin içeriği" başlıklı 129. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde de "Davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri"nin bulunması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Görüldüğü üzere, davacı dava dilekçesinde talep sonucunu haklı göstermeye yarayan yani davanın temelini oluşturan maddi vakıaları yazmak zorundadır. Aynı ilke uyarınca davalı da cevap dilekçesinde savunmasının dayanağını oluşturan vakıaları sunmak zorundadır. Böylece davacı iddiasını, davalı da savunmasını somutlaştırmış olacaktır. 44. Uygulamada genel geçer ifadelerle somut vakıalara dayanmadan davaların açılıp yürütülmesinin önüne geçmek amacıyla HMK'da yeni bir düzenleme yapılmış ve 194. maddenin birinci fıkrasında "Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar." hükmüne yer verilmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise somutlaştırma yükünün delillerle ilişkisi ortaya konulmuş ve tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmek zorunda oldukları düzenlenmiştir (HMK m. 194/2). 45. Bu aşamada, iş hukukundan kaynaklanan davalarda ispat açısından yoğun olarak başvurulan bir delil olan tanık delili üzerinde de durmak gerekmektedir. 46. Tanık, kavram olarak uyuşmazlık hakkında bilgi ve görgüsü bulunan üçüncü kişidir. Kural olarak, üçüncü kişi olması şartıyla, yaşına, hukukî durumuna, taraflarla akrabalık derecesine bakılmaksızın, davada herkes tanık olarak dinlenebilir. Dolayısıyla davanın tarafları tanık olarak dinlenemez. 47. Tanık gösteren taraf, dinleteceği tanıkların adı ve soyadı ile tebliğe elverişli adreslerini içeren listeyi (bu listeyi içeren dilekçesini) mahkemeye verir ve her bir tanığın hangi vakıa hakkında dinlenileceğini de dilekçesinde bildirir. Bu hüküm yukarıda belirtilen ve HMK'nın 194. maddesinde düzenlenen somutlaştırma yükümlülüğünün de bir gereğidir. Ayrıca madde de belirtildiği üzere ikinci bir tanık listesi verilmesi de mümkün değildir (HMK m. 240/2). 48. Tanık listesinde gösterilecek olan tanık sayısı hakkında herhangi bir sınırlama yoktur. İsteyen taraf, istediği sayıda tanığın dinlenilmesini isteyebilir. Kural bu olmakla birlikte hâkim gösterilen çok sayıda tanığın dinlenilmesinin gereksiz olduğu veya davayı uzatma amacıyla yapıldığı sonucuna varırsa, gerekçeli kararında belirtmek şartıyla bütün tanıkları dinlemeyebilir. Bu hususa işaret eden ve yine HMK'nın getirdiği bir yenilik olarak karşımıza çıkan 241. madde “(1) Mahkeme, gösterilen tanıklardan bir kısmının tanıklığı ile ispat edilmek istenen husus hakkında yeter derecede bilgi edindiği takdirde, geri kalanların dinlenilmemesine karar verebilir” düzenlemesini içermektedir. 49. Anılan maddenin gerekçesinde aynen şöyle denilmektedir: "Tanıklardan bir kısmının dinlenilmesiyle yetinilmesi" başlığını taşıyan bu madde, davayı uzatma niyetiyle hareket etmek isteyen tarafın bu konudaki çabalarını önleme yolunda, mahkemeye tanınmış bir imkânı ifade etmektedir. Bir önceki maddenin ikinci fıkrasıyla tanıkların hangi vakıa hakkında dinleneceklerini açıklama görevinin tanığı gösteren tarafa yüklenmiş olduğu da dikkate alınarak, bu bağlamda, taraflarca tanık listesinde gösterilen tanıklardan bir kısmının dinlenmesiyle yeterli derecede sonuç alınmış ise diğerlerinin dinlenmesinden vazgeçilmiş sayılmasına karar verilebilecektir." 50. Bu ilkeler ışığında; bir davada tanıklar HMK’nın 241. maddesinde belirtilen durum ayrık olmak üzere açıkça vazgeçme olmadıkça dinlenilmek zorundadır. 51. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 25.02.2020 tarihli ve 2016/(7)22-371 E., 2020/203 K.; 20.12.2018 tarihli ve 2017/2-2707 E., 2018/1998 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir. D. Somut Olayın Değerlendirilmesi 52. Somut uyuşmazlıkta davacı vekili, müvekkilinin davalı asıl işveren Makro Market A.Ş.’ye ait işyerinde diğer davalı nezdinde temizlik işçisi olarak çalıştığını belirterek ödenmeyen işçilik alacaklarının davalılardan tahsilini talep etmiş, davalı ...Ş. vekili ise müvekkili ile diğer davalı arasında asıl-alt işverenlik ilişkisi bulunmadığını, alacak taleplerinden diğer davalının sorumlu olduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. 53. Mahkemece 04.09.2013 tarihli tensip tutanağının 5. bendi ile “Davalı tarafa cevap dilekçesini vermek, davalı tarafa tüm delillerini bildirmek, hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıklamak, davada tanık dinlenmesi mümkünse hangi tanığı hangi vakıa hakkında dinletmek istediğini açıklamak, delillerinden elinde bulunan belgeleri ve delilleri sunmak, delillerinden başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar varsa bulunabilmelerini sağlayıcı açıklamalarda bulunmak ve delillerin celbi konusunda masrafını mahkememiz veznesine yatırmak üzere tensip tutanağının tebliğinden itibaren iki hafta kesin süre verilmesine, aksi halde dilekçe vermekten, delil bildirmekten ve tüm bu belirtilen bilgi ve belgeleri açıklamaktan ve vermekten vazgeçmiş sayılacağının ihtarına, ihtaratların işbu tutanağın tebliği yolu ile yapılmasına” dair ara karar kurulmuş ve tensip tutanağı davalı ...Ş.’ye dava dilekçesi ile birlikte 23.09.2013 tarihinde tebliğ edilmiştir. 54. Davalı ...Ş. vekili yasal süresi içinde sunduğu 30.09.2013 havale tarihli cevap dilekçesinde tanık deliline de dayanmakla birlikte tanıkların isim ve adreslerinin bildirileceğini belirtmiş; ayrıca tanıklarının davacının fazla çalışma yapıp yapmadığı ve ücretinin ödenip ödenmediği hususlarında işyeri uygulamasını ispat için dinleneceğini de açıklamıştır. 55. Dilekçeler ibraz edildikten sonra mahkemece 19.11.2013 tarihinde yapılan ön inceleme duruşmasında tarafların sulh olamadıkları ve dava konusu hususların tamamında anlaşamadıkları tespit edilmekle davalı ...Ş. vekili tanıklarının isim ve adreslerini bildirmek için süre talep etmiş ise de, mahkemece “Davalı taraf verilen 2 haftalık kesin süre içinde tanık isimlerini ve adreslerini bildirmediğinden ve davacı taraf muvafakat etmediğinden davalı tarafın tanık dinletme taleplerinin reddine” karar verilmiştir. 56. Bununla birlikte, davalı ...Ş. vekili tarafından sunulan 23.01.2014 havale tarihli dilekçe ile iki tanığın isim ve adresleri bildirilmiş ise de, mahkemece bu tanıklar dinlenilmeksizin yargılama tamamlanmıştır. 57. Yapılan bu açıklamalara göre, basit yargılama usulünde taraflar dava ve cevap dilekçeleri ile delillerini göstermek, delil olarak dayandıkları belgeleri dilekçelerine ekleyerek vermek ya da başka yerden getirtilecekse bunu belirtmek zorunda olduğundan, tanık deliline dayanılması durumunda bu hususun da dava ve cevap dilekçesinde belirtilmesi zorunludur. 58. Diğer taraftan, HMK’nın 240. maddesinde tanık deliline dayanan tarafın tanık listesini sunması gerektiği belirtilmiş ise de, tanık listesinin verilmesi gereken aşama açık olarak düzenlenmemiştir. 59. Yukarıda ayrıntılı olarak izah edildiği üzere, ispat faaliyetinin konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir. 60. HMK’nın 320. maddesi gereğince basit yargılama usulünde tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar ön inceleme aşamasında tespit edileceğinden, ancak bu tespit yapıldıktan sonra çekişmeli vakıaların ispatı için tanık deliline başvurulmasının gerekip gerekmediği taraflarca değerlendirilebilecektir. 61. Bu anlamda olmak üzere dava dilekçesinde ve cevap dilekçesinde soyut olarak tanık deliline dayanan taraf, ön incelemede hakimin tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tespit etmesinden sonra, hangi konulara ilişkin ve hangi vakıayı ispat için hangi tanığı delil olarak bildirebileceğini belirleyebilir. 62. Bu itibarla, mahkemece yasal süresi içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde hangi vakıayı ispat için tanık deliline dayandığını da belirten davalı ...Ş. vekilinin 23.01.2014 havale tarihli dilekçesinde isim ve adreslerini bildirdiği tanıklarının dinlenilmesi gerekirken, tanık dinletme talebinin reddine karar verilmesi, hukuki dinlenilme hakkının ve bu hakkın alt unsurları olan “iddia ve savunma hakkı” ile “açıklama ve ispat hakkı”nın ihlâli niteliğinde olup, adil yargılanma hakkı ile bağdaşmamaktadır. 63. Öte yandan, Özel Daire bozma kararında “Mahkemece ön inceleme duruşması yapılmadan, tensiple taraflara, dilekçelerinde göstermiş oldukları ve belge niteliğindeki delilleri sunmaları veya bulundukları yerlerle ilgili açıklamada bulunmaları (HMK md. 140/5) için süre verilmesi bu anlamda sonuç doğurmaz.” ifadesine yer verilmiş ise de, HMK’nın 140/5. maddesinde yer alan hükmün bozma kararında belirtildiği şekilde yorumlanamayacağı, söz konusu hükmün tensip tutanağı ile belirtilen şekilde taraflara süre verilmesini engellemeyeceği kabul edilerek, belirtilen ifadenin Özel Daire bozma kararından çıkarılması gerektiği sonucuna varılmıştır. 64. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, basit yargılama usulünün uygulandığı eldeki davada HMK’nın 318. maddesinin uygulanması gerektiği, buna göre tarafların dilekçeleri ile birlikte tüm delillerini açıkça ve hangi vakıanın delili olduğunu da belirterek bildirmek; ellerinde bulunan delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayan bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorunda oldukları, basit yargılama usulünde ön inceleme ve tahkikat aşamasının düzenlendiği HMK’nın 320. maddesinde yazılı yargılama usulünde uygulanan HMK’nın 140/5. maddesinde yer alan ve taraflara dilekçelerinde bildirdikleri ancak sunmadıkları delillerini ibraz etmeleri için iki haftalık süre verilmesi şeklindeki düzenlemeye yer verilmediği gibi bu düzenlemenin basit yargılama usulünde uygulama imkanının da bulunmadığı, bu nedenle davalının ön inceleme duruşmasında tanık listesi vermek için istediği süre talebinin mahkemece reddedilmesine yönelik direnme kararının yerinde olduğu belirtilmiş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 65. Hâl böyle olunca, direnme kararının yukarıda belirtilen değişik gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar verilmiştir. IV. SONUÇ Açıklanan nedenlerle; 1-Özel Daire bozma kararında yer alan “Mahkemece ön inceleme duruşması yapılmadan, tensiple taraflara, dilekçelerinde göstermiş oldukları ve belge niteliğindeki delilleri sunmaları veya bulundukları yerlerle ilgili açıklamada bulunmaları (HMK md. 140/5) için süre verilmesi bu anlamda sonuç doğurmaz.” ifadesinin bozma kararından ÇIKARILMASINA, 2-Davalı ...Ş. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Bozma nedenine göre davalı ...Ş. vekilinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 09.03.2021 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Hukuk Genel Kuruluna direnme kararı ile gelen uyuşmazlığın konusu; mahkemece 04.09.2013 tarihli tensip tutanağında davalı tarafa “tüm delillerini bildirmek, hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıklamak, davada tanık dinlenmesi mümkünse hangi tanığı hangi vakıa hakkında dinletmek istediğini açıklamak” hususunda yasal sonuçları ihtar edilerek iki haftalık kesin süre verildiği basit yargılama usulüne tabi eldeki davada, yasal süresinde verdiği cevap dilekçesinde tanık deliline dayanan ancak tanıklarının isim ve adreslerini belirtmeyen ve ön inceleme duruşmasında bu hususta mahkemeden süre talep eden davalı ...Ş.’nin, tanık dinletme talebinin, aynı duruşmada davacı vekilinin davalının bu talebine muvafakat göstermemesi üzerine mahkemece reddine karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Muhakemeleri Kanun’unda iki yargılama usulü benimsenmiştir. Yazılı yargılama ve basit yargılama usulü. Delillerin bildirilmesi, ön inceleme duruşması, iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı her iki usulde ayrı ayrı düzenlenmiştir. Uyuşmazlık konusu dava hizmet ilişkisinden doğması nedeniyle HMK’nun 316. maddesi (d) bendine göre basit yargılama usulüne tabidir. Basit yargılama usulünde delillerin ikamesi HMK’nun 318. maddesinde “Taraflar dilekçeleri ile birlikte, tüm delillerini açıkça ve hangi vakıanın delili olduğunu da belirterek bildirmek; ellerinde bulunan delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayan bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorundadır.” şeklinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre basit yargılama usulünde davalı tüm delillerini açıkça cevap dilekçesi ile bildirmek zorundadır. Ayrıca hangi delilin hangi vakıanın delili olduğunu bildirmek ve ellerinde bulunan delillerini cevap dilekçesine eklemek, başka yerden gelecek belgelerin ve dosyaların bulunabilmesi için tüm bilgileri cevap dilekçesinde yer vermesi zorunludur. Yazılı yargılama usulünde ön incelme duruşması 140. maddesinde düzenlenmişken basit yargılama usulünde yargılamanın daha hızlı yapılması amacı ile 320. maddesinde ayrıca ve farklı olarak düzenlenmiştir. Yazılı yargılama usulünde HMK’nın 140/5 maddesinde ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verileceği ve bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verileceği düzenlenmişken, basit yargılama usulünde 320. maddesinde “Taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verileceği“ şeklinde bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Bir başka anlatımla basit yargılama usulünde yazılı yargılama usulünde olduğu gibi HMK’nın 140/5 maddesi gibi taraflara dilekçelerinde bildirdikleri ancak sunmadıkları delillerini ibraz etmeleri için iki haftalık süre verilmesi şeklinde bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Zira basit yargılama usulünde HMK’nın 318. maddesine göre taraflar ellerinde bulunan delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayan bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorundadır. Yazılı yargılama usulünde ön inceleme duruşmasında taraflara dilekçelerinde bildirdikleri ancak mahkemeye sunmadıkları belgeleri sunmaları için verilecek iki haftalık kesin süreye ilişkin HMK’nın 140/5 maddesinin basit yargılama usulünde uygulanma imkanının olmadığına göre mahkemece davalının ön inceleme duruşmasında tanık listesi vermek için istediği sürenin reddi usul ve yasaya uygun olduğundan çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Usul Hukuku

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na göre, aşağıdakilerden hangisi basit yargılama usulünün uygulandığı dava ve işlerden biri değildir?

A) İş mahkemelerinde görülen hizmet ilişkisinden doğan davalar
B) Sulh hukuk mahkemesinin görev alanına giren dava ve işler
C) Nafaka davaları
D) Velayet ve vesayete ilişkin dava ve işler
E) Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil davaları