Hukuk Muhakemeleri Kanunu 325. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 325- (1) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işlerde, hâkim tarafından resen başvurulan deliller için gereken giderlerin, bir haftalık süre içinde taraflardan birisi veya belirtilecek oranda her ikisi tarafından ödenmesine karar verilir. Belirlenen süre içinde bu işlemlere ait giderleri karşılayacak miktarda avans yatırılmazsa, ileride bu gideri ödemesi gereken taraftan alınmak üzere Hazineden ödenmesine hükmedilir.
Yargılama giderlerinden sorumluluk
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
18 karar eşleşti
3. Hukuk Dairesi, 2017/16791 E., 2019/4615 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 3. HUKUK DAİRESİ
Mahkemece, her ne kadar verilen kesin süreye rağmen bilirkişi ücretinin yatırılmaması gerekçe gösterilerek davanın da reddine karar verilmiş ise de, 6100 sayılı HMK’nun "Resen yapılması gereken işlemlere ilişkin giderler" başlığı altında yer alan 325. maddesinde;
3. Hukuk Dairesi 2017/16791 E. , 2019/4615 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : ... BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 3. HUKUK DAİRESİ
Taraflar arasında ilk derece mahkemesinde görülen itirazın iptali davasında verilen hüküm hakkında bölge adliye mahkemesi tarafından yapılan istinaf incelenmesi sonucunda; davacı tarafın istinaf başvurusunun esastan reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı; taraflar arasında imzalanan 09/07/2014 tarihli ortaklık sözleşmesi ile davalıya ait Saç Tasarım Estetik ve Güzellik Merkezi'ne ortak olduğunu, işlerin büyümesi, çeşitli güzellik ve rehabilitasyon makinelerinin alınması, ayrıca tadilat işlemlerinin yapılması adına davalının hesabına ödemeler yaptığını, ayrıca kredi kartından harcamalar yaptığını, ortaklık sözleşmesinin resen bitmesi sebebiyle davalıya yaptığı 98.660,00 TL ödemenin tahsilini teminen ... İcra Müdürlüğü'nün ... E. sayılı dosyası üzerinden takip yaptığını, davalının itiraz ederek takibi durdurduğunu belirterek, itirazın iptaline, takibin devamına, alacağın %20'sinden az olmamak üzere icra inkar tazminatına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı; taraflar arasında adi ortaklık sözleşmesinin varlığı ve 85.000,00 TL adi ortaklık katılım payı ve 9.500,00 TL adi ortaklık masraf bedeli (katılım payı artışı) ödemeleri konusunda bir uyuşmazlık bulunmadığını, ancak davacının kredi kartından yapılan ödemelerin adi ortaklığın işlerinde kullanılmadığını, adi ortaklığın zarar etmesi sebebiyle davacının tehdit ve hakaret ettiğini, adi ortaklığa ait mallara zarar verdiğini, davacıya sözleşme ile tek taraflı fesih hakkı tanınmadığını, davacının ortaklıktan çıkmak için fesih bildiriminde bulunmadığını ve ortaklığın tasfiyesini talep etmediğini, adi ortaklık ilişkisinin halen devam ettiğini ve ortaklığın sona ermediğini, bu sebeple davacının taleplerinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürerek davanın reddini istemiştir.
Mahkemece; adi ortaklığın kurulmasından icra takibinin yapıldığı güne kadar işletmenin kar ve zarar durumu itibariyle bilirkişi incelemesine karar verildiği, bilirkişi ücretlerinin davacı tarafça yatırılmadığı, bu nedenle davacı tarafın bilirkişi deliline dayanmaktan vazgeçmiş sayıldığı, taraflar arasında adi ortaklığın sonlanıp sonlanmadığı ve
davacının adi ortaklığa olan maddi katkılarının kar ve zarar durumuna göre iadesi gerekip gerekmediği hususlarında bilirkişi raporu alınamadığı, davacının davasını kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Mahkemece verilen karara karşı davacı tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince; HMK.nun 353/1-b-1 maddesi gereğince davacı tarafın istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Taraflar arasında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 620 ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık ilişkisinin bulunduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Bir ortak tarafından adi ortaklığa ilişkin olan sermaye payının istenmesi aynı zamanda ortaklığın fesih ve tasfiyesini de kapsar. Uyuşmazlık, bu bağlamda değerlendirilip, çözüme kavuşturulmalıdır.
Bu durumda, mahkemece; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 620 ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık hükümleri dikkate alınmalı, Türk Borçlar Kanununun 642.madde ve devamı hükümlerine göre tasfiye işlemi gerçekleştirilmelidir.
Zira, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 1.maddesine göre; Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önceki fiil ve işlemlere, bunların hukuken bağlayıcı olup olmadıklarına ve sonuçlarına, bu fiil ve işlemler hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse, kural olarak o kanun hükümleri uygulanır. Ancak, Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra bu fiil ve işlemlere ilişkin olarak gerçekleşecek temerrüt, sona erme ve tasfiye, Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabidir.
Adi ortaklık ilişkisi, TBK'nun 639.maddesinde sayılan sona erme sebeplerinden birinin gerçekleşmesi ile sona erer. Bu şekilde ortaklığın sona ermesinin başlıca iki sonucu ortaya çıkar. Bunlardan ilki, yöneticilerin görevlerinin sona ermesi, diğeri de ortaklığın tasfiyesidir.
Tasfiye, ortaklığın bütün malvarlığının belirlenip, ortakların birbirleri ile alacak verecek ve ortaklıktan doğan tüm ilişkilerinin kesilmesi yoluyla ortaklığın sonlandırılması, malların paylaşılması ya da satış yoluyla elden çıkarılmasıdır. Diğer bir anlatımla, tasfiye memuru tarafından yapılacak bir arıtma işlemi olup; hesap ve işlemlerin incelenip, bir bilanço düzenlenerek, ortaklığın aktif ve pasifi arasındaki farkı ortaya koymaktır.
Tasfiye usulünü düzenleyen Türk Borçlar Kanununun 644.maddesine göre; "Ortaklığın sona ermesi hâlinde tasfiye, yönetici olmayan ortaklar da dâhil olmak üzere, bütün ortakların elbirliğiyle yapılır. Ancak, ortaklık sözleşmesinde, ortaklardan biri tarafından kendi adına ve ortaklık hesabına belirli bazı işlemlerin yapılması öngörülmüşse, bu ortak, ortaklığın sona ermesinden sonra da o işlemleri tek başına yapmak ve diğerlerine hesap vermekle yükümlüdür.
Ortaklar, tasfiye işlerini yürütmek üzere tasfiye görevlisi atayabilirler. Bu konuda anlaşamamaları hâlinde, ortaklardan her biri, tasfiye görevlisinin hâkim tarafından atanması isteminde bulunabilir.
Tasfiye görevlisine ödenecek ücret, sözleşmede buna ilişkin bir hüküm veya ortaklarca oybirliğiyle verilmiş bir karar yoksa tasfiyenin gerektirdiği emek ile ortaklık malvarlığının geliri gözönünde tutularak hâkim tarafından belirlenir ve ortaklık malvarlığından, buna imkân bulunamazsa, ortaklardan müteselsilen karşılanır.
Tasfiye usulüne veya tasfiye sonucunda her bir ortağa dağıtılacak paya ilişkin olarak doğabilecek uyuşmazlıklar, ilgililerin istemi üzerine hâkim tarafından çözüme bağlanır.".
Aynı yasanın kazanç ve zararın paylaşımı başlıklı 643. maddesinde ise " Ortaklığın borçları ödendikten ve ortaklardan her birinin ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve koymuş olduğu katılım payı geri verildikten sonra bir şey artarsa, bu kazanç, ortaklar arasında paylaşılır.
Ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse, zarar ortaklar arasında paylaşılır." hükmü yer almaktadır.
Katılım payı olarak bir şeyin mülkiyetini koyan ortak, ortaklığın sona ermesi üzerine yapılacak tasfiye sonucunda, o şeyi olduğu gibi geri alamaz; ancak koyduğu katılım payına ne değer biçilmişse, o değeri isteyebilir. Bu değer belirlenmemişse, geri alma, o şeyin katılım payı olarak konduğu zamandaki değeri üzerinden yapılır. (TBK' nun 642. md.)
Keza, aynı yasanın kazanç ve zarara katılma başlıklı 623.maddesine göre de; "Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa, her ortağın kazanç ve zarardaki payı, katılım payının değerine ve niteliğine bakılmaksızın eşittir.
Sözleşmede ortakların kazanç veya zarara katılım paylarından biri belirlenmişse bu belirleme, diğerindeki payı da ifade eder.
Bir ortağın zarara katılmaksızın yalnız kazanca katılacağına ilişkin anlaşma, ancak katılma payı olarak yalnızca emeğini koymuş olan ortak için geçerlidir." hükmünü ihtiva etmektedir.
Mahkemece, yukarıdaki yasa hükümlerine göre, öncelikle, ortaklık sözleşmesinde bu hususta hüküm bulunup bulunmadığına bakmak, hüküm bulunduğu takdirde tasfiyenin sözleşmedeki hükümlere göre yapılmasını sağlamak; böyle bir hükmün bulunmaması halinde ise ortakların anlaşarak tasfiye memuru belirlemelerini istemek; bu konuda anlaşamamaları halinde ise hakim tarafından tasfiye işlemini gerçekleştirecek (ortaklığın faaliyet alanına göre konusunda uzman bir veya üç kişiyi) tasfiye memuru olarak re'sen atamak olmalıdır.
Bundan sonra ise, tasfiye işlemleri; hakim tarafından öngörülecek üçer aylık (uyuşmazlığın mahiyetine göre süreler uzatılıp kısaltılabilir) dönemlerde tasfiye memuru tarafından 3 aşamada gerçekleştirilmelidir.
Birinci aşamada; ortaklığın sona erdiği tarih itibariyle ortaklığın tüm malvarlığı (aktif ve pasifi ile birlikte) belirlenmeli, yönetici ve idareci ortaktan ortaklık hesabını gösterir hesap istenmeli, verilen hesapta uyuşmazlık çıktığı takdirde, taraflardan delilleri sorularak toplanmalı, tasfiye memurunun belirlediği malvarlığı bilançosu taraflara tebliğ edilmeli, bu husustaki itirazları da karşılanıp, toplanacak delillere göre değerlendirilmelidir.
İkinci aşamada; ortaklığın malvarlığına ilişkin satış ve nakde çevirme işlemi (TMK'nın 634. vd. maddelerinde düzenlenen resmi tasfiye işlemi kıyasen uygulanmak suretiyle) gerçekleştirilmeli, şayet bu mallar mevcut değilse değerleri bilirkişi marifetiyle saptanmalıdır.
Üçüncü ve son aşamada ise; yukarıdaki işlemler sonucu oluşan değerden, öncelikle ortaklığın borçları ödenmeli ve ortaklardan her birinin, ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve katılım payı geri verilmeli, bundan sonra bir şey artarsa, bu kazanç veya (ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse) zarar da belirlenerek ortaklara paylaştırılmak üzere son bilanço düzenlenmelidir.
Bu aşamalardan sonra ise; tasfiye memurunun yaptığı tasfiye işleminin sonuç bilançosuna göre hakim, (HMK'nun 297.maddesi uyarınca) tarafların hak ve yükümlülüklerini saptayıp, tasfiye işlemini sonlandırmalı ve bu doğrultuda hüküm oluşturmalıdır.
Mahkemece, her ne kadar verilen kesin süreye rağmen bilirkişi ücretinin yatırılmaması gerekçe gösterilerek davanın da reddine karar verilmiş ise de, 6100 sayılı HMK’nun "Resen yapılması gereken işlemlere ilişkin giderler" başlığı altında yer alan 325. maddesinde; "Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işlerde, hâkim tarafından resen başvurulan deliller için gereken giderlerin, bir haftalık süre içinde taraflardan birisi veya belirtilecek oranda her ikisi tarafından ödenmesine karar verilir. Belirlenen süre içinde bu işlemlere ait giderleri karşılayacak miktarda avans yatırılmazsa, ileride bu gideri ödemesi gereken taraftan alınmak üzere Hazineden ödenmesine hükmedilir." düzenlemesine yer verilmiştir.
Somut olayda; mahkemece her ne kadar verilen kesin süreye rağmen gerekli bilirkişi ücretinin yatırılmaması gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmiş ise de, mahkemece tasfiye memuru re’sen görevlendirilmesi gerektiğinden, eldeki davada 6100 sayılı HMK’nun 325. maddesi uyarınca işlem yapılması gerektiği kuşkusuzdur.
O halde mahkemece; belirlenen sürede söz konusu işlemlere dair giderlerin karşılanmamış olması durumunda, ileride bu gideri ödemesi gereken taraftan alınmak üzere tasfiye giderlerinin Hazineden karşılanmasına hükmedilerek, taraflar arasındaki adi ortaklık ilişkisinin yukarıda açıklanan ilke ve esaslara titizlikle uyulmak suretiyle tasfiye edilmesi gerekirken, yanlış değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.
İlk derece mahkemesi kararının, yukarıda açıklanan nedenle bozulmasına karar verilmiş olduğundan, HMK'nun 373 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca, işbu karara karşı yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin bölge adliye mahkemesi kararının da kaldırılmasına karar verilmiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle 6100 sayılı HMK'nun 373. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, aynı Kanunun 371. maddesi uyarınca İlk Derece Mahkemesi kararının davacı taraf yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE, 16/05/2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Diğer kararlar (4)
23. Hukuk Dairesi, 2014/8910 E., 2015/1466 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi(Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla)
tam metni aç
Bu gibi hallerde olayın özelliğine göre hakim, incelemelerin gerektirdiği masrafların taraflarca ödenmemesi halinde sonradan haksız çıkan taraftan alınmak üzere, Hazineden karşılanmak suretiyle gereğini yerine getirir (HMK.m.325.) Gerek yukarıda açıklanan ilkeler, gerekse uygulanması önerilen HMK'nın 325.
23. Hukuk Dairesi 2014/8910 E. , 2015/1466 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi(Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla)
Taraflar arasındaki iflas davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın açılmamış sayılmasına yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
- K A R A R -
Davacı vekili, müvekkilinin temliken alacaklı olarak davalıya iflas ödeme emri gönderdiğini, iflas ödeme emrinin usülüne uygun tebliğ olmasına ve itiraza uğramamasına rağmen takip alacağının ödenmediğini ileri sürerek, davalının iflasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, müvekkili aleyhine açılan icra takibindeki ödeme emrinin tebliğatının usülsüz olduğunu ve alacağın temlikinin geçersiz olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece iddia, savunma ve dosya kapsamına göre; davacı tarafından açılan iflas davasının 13.10.2010 tarihli duruşmasına tarafların katılmaması nedeniyle dosyanın işlemden kaldırıldığı ve yasanın öngördüğü 3 aylık süre içinde davanın yenilenmediği gerekçesiyle, davanın açılmamış sayılmasına kararı verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava, iflas istemine ilişkindir.
Dosya kapsamından, davacı vekilince 07.07.2010 tarihinde duruşma için mazeret dilekçesi gönderildiği, mazeret dilekçesinin aslı dosya kapsamında bulunmamakta ise de "aslı gibidir" yazılı onaylı örneğinin temyiz dilekçesine eklendiği, mahkemece de 07.07.2010 tarihli duruşma tutanağına davacı vekilince mazeret dilekçesi gönderildiğinin yazıldığı, temyiz dilekçesinin ekindeki mazeret dilekçesi fotokopisinden davacı vekilince mazeret bildirildiği, yokluğunda duruşmaya devam edilip duruşma gününün kalemden öğrenilmesinin istendiği, mahkemece 07.07.2010 tarihli duruşmada 2 nolu ara karar ile davacı vekilince ileri sürülen mazeretin kabul edildiği, masraf verilmesi halinde duruşma gününün tebliğ edilmesine karar verildiği anlaşılmıştır.
Mazeret kabul edildiği taktirde, mazeretli sayılan tarafa yeni duruşma günü bildirilmelidir. Çünkü, işin mahiyetine ve mahkemenin türüne göre bir yargısal işlem ancak tefhim veya tebliğ ile geçerlilik kazanır. Mazeret üzerine gelmeyen tarafın duruşma gününü mahkeme kaleminden öğrenmesi konusunda usul kanunda bir hüküm yoktur. O halde, mazeretli olduğu kabul edildikten sonra, duruşma günü kendisine bildirilmeyen tarafın yokluğunda karar verilemez.
Duruşmaya gelmeyen taraf mazeret dilekçesi göndermiş ise; Mahkeme mazeretin kabulüne karar verirse mazeret bildiren tarafın gönderdiği davetiye giderlerini kullanarak yeni bir duruşma günü belirleyip, tarafların bu duruşmaya davet edilmesine karar Verir. Mahkeme bu mazereti kabul etmezse dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verir. Görüldüğü üzere, belli edilen oturum gününe mazereti nedeniyle gelemeyen ve yeni bir oturum günü belirlenmesini isteyen veya işlemden kaldırılmış dava dosyasını yasal süresi içerisinde yenilemek suretiyle yeni bir oturum günü verilmesini isteyen tarafın, mahkemece belirlenecek yeni oturumun taraflara tebliğini sağlayacak olan tebliğ (posta) giderini yatırması gerekmektedir. (Aynı yönde HGK'nın 04.06.2008 tarih ve 9-414 E., 420 K; 10.11.2010 tarih ve 9-491 E., 593 K; 18.05.2011 tarih ve 3-296 E., 338 K; 18.01.2012 tarih ve 2011/13-701 E., 2012/6 K. sayılı ilamları bu yöndedir.)
Hemen belirtilmelidir ki, Türk yargı sistemine göre, hukuk yargılamasında hâkim kendiliğinden bir davayı inceleyip, uyuşmazlığı çözemez. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da, hâkim tarafların istekleri ile bağlı tutulmuştur (HMK m. 24/1, 25.). Öyleyse –kamu düzeninin gerektirdiği haller dışında- hakimin re'sen yargılamayı sürdürmesi olanaklı olmadığına, tarafların davayı hazırlama ve takip etmeleri gerektiğine göre, hakimin davacının yapmadığı işlemi kendiliğinden ikmal etmesi olanaklı değildir (davanın taraflarca hazırlanması ilkesi).
Az önce açıklanan genel kuraldan ayrık olarak, kanunlarımızda hâkimin re’sen araştırma yapabileceği hallere de yer verilmiştir. Bu gibi hallerde olayın özelliğine göre hakim, incelemelerin gerektirdiği masrafların taraflarca ödenmemesi halinde sonradan haksız çıkan taraftan alınmak üzere, Hazineden karşılanmak suretiyle gereğini yerine getirir (HMK.m.325.) Gerek yukarıda açıklanan ilkeler, gerekse uygulanması önerilen HMK'nın 325. maddesinde yer alan “Re'sen yapılması gereken işlemlere ilişkin giderler” şeklindeki açık düzenleme karşısında, esasen yeni bir oturum gününün bildirilmesi konusunda gerekli giderleri yatırma yükümü davacıda olduğundan, söz konusu bildirim giderlerinin davalıdan alınması mümkün olmadığı gibi dosyası işlemden kaldırılmış davanın yenilenmesi sırasında mahkemece belirlenecek yeni oturum gününün taraflara bildirilmesi konusunda mahkemenin re'sen işlem yapması olanağı da bulunmamaktadır. Dosyası işlemden kaldırılan ve bu nedenle davanın -yeni bir oturum günü belirlenmesi amacıyla-yenilenmesini isteyen tarafın (davacının), yargılamada devamlılığı sağlamak üzere yeni oturum gününün taraflara bildirilmesini sağlayacak tebliğ giderlerini yatırması gerekir. Davayı takip etmeyen ve gerekli masrafları yatırmayan davacının bu hakkını kullanması için ...'nın 325. maddesinde yazılı işleme başvurulması, eş söyleyişle yenileme sonrası belirlenecek duruşma gününün taraflara tebliğine yönelik masrafların Hazineden karşılanması olanaklı değildir.
O halde, mazereti bulunduğunu bildiren tarafın, bunu belgelendirmesi gerektiği gibi yargılamada devamlılığı sağlamak üzere duruşma gününün bildirilmesi için gerekli giderleri de yatırması gereklidir.
Bütün bu açıklamalar, somut olayda olduğu gibi, 1086 sayılı HUMK'nın yürürlükte olduğu dönemde açılan ve HMK'nın 120. maddesi uyarınca dava açılırken gider avansı alınmayan davalar için geçerli olup, 6100 sayılı HMK'nın yürürlüğe girmesinden sonra açılan davalarda, yatırılan gider avansından kullanılarak mazeretin davacı tarafa bildirileceği tabiîdir.
Somut olayda, dava, iflas yolu ile takibe dayalı iflas istemine ilişkin olup, az yukarıda belirtildiği şekilde “re’sen araştırma kuralı” değil, “davanın taraflarca hazırlanması” ilkesinin uygulanması gerekmektedir. Davanın 6100 sayılı HMK'nın yürürlüğe girme tarihinden önce açılmış olması nedeniyle dosyada gider avansı bulunmakta ise de, temyiz dilekçesinde 100,00 TL ek bilirkişi ücreti ile 50,00 TL posta masrafı ve ayrıca iflas avansından da artan masraf bulunduğu, bu masrafların duruşma günü tebliği için kullanılması gerektiği ileri sürülmüştür. Bu durumda Mahkemece, anılan masraf ve ücretler varsa, tebliğ masrafı olarak kullanılması ve duruşma gününün davacıya bildirilmesi, yok ise mazeret dilekçesine tebliğ masrafı eklenmediği gözetilerek, mazeret reddedilerek dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken, bu olasılıklar üzerinde durulmaması doğru olmadığı gibi, hem mazeretin kabulüne, hem de masraf verildiği takdirde duruşma gününün tebliğine kararı verilmesi çelişkili olmuş ve hükmün bu nedenlerle bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 09.03.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
(Kapatılan)21. Hukuk Dairesi, 2011/4213 E., 2012/21697 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk(İş) Mahkemesi
tam metni aç
maddenin(HMK'nun 325.maddesinin) öngördüğü prosedür işletilmek suretiyle sonuca gidilmesi gerektiği halde kesin mehle rağmen bilirkişi ücretinin yatırılmadığı gerekçesiyle hizmet tespiti isteminin reddine karar verilmesi de isabetsiz olmuştur.
(Kapatılan)21. Hukuk Dairesi 2011/4213 E. , 2012/21697 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk(İş) Mahkemesi
Davacı, davalılardan işverene ait işyerinde geçen çalışmalarının tespitine, işçilik alacaklarının tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir.
Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
K A R A R
Dava, davacının davalıya ait işyerinde geçen ve Kuruma bildirilmeyen çalışmalarının tespiti ile bir kısım işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.
Mahkemece hizmet tespiti ve alacak davasının reddine karar verilmiştir.
Sigortalılığa ilişkin “hizmet tespiti” davaları, sosyal güvenlik hakkına ilişkin olarak ortaya çıkan davalardır. Yasal dayanağını 506 sayılı Yasa'nın 6. ve 79/10. (5510 sayılı Yasa açısından ise 86/9. ) maddelerinden almaktadır. Sözü edilen 6.maddede, çalıştırılanların, işe alınmaları ile kendiliğinden sigortalı olacakları, sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamayacağı ve vazgeçilemeyeceği belirtilmiştir. Anılan Yasa'nın 79/10. maddesinde ise, sigortalıların, çalışmalarının tespiti ile ilgili dava açabilecekleri hükme bağlanmıştır. Bu bakımdan, hizmet tespitine ilişkin davalar sosyal güvenlik hakkı ve kamu düzeni ile ilgili olup, kişi iradesi belirleyici etkiye sahip değildir. İçerisinde bulunduğu yasal statünün belirlediği durum doğrudan dikkate alınır. Bu nedenle hakim, kendiliğinden araştırma yapma yetkisine sahiptir. Bu yetki kapsamında, gerektiğinde tanık ve diğer deliller yoluyla doğrudan gerçeği bulma yükümü bulunmaktadır.
İşçilik haklarına ilişkin davalar ise, 4857 sayılı Yasa'dan kaynaklanmaktadır. Bu tür davalar, kişi iradesine önemli rol verilip, taraf anlaşmalarına geçerlilik tanınan, alacak ve tazminat türünde olan davalardır. Taraflar bu tür haklarından her zaman vazgeçebilir. Bu nedenle hakim, kendiliğinden araştırma yapmaz. Tarafların bildirdiği deliller dışında delil toplanması da olanaklı değildir. Kaldı ki, SGK'nun bu davalarda davalı sıfatı bulunmamaktadır.
Bu durumda, her iki dava türünün, taraflarının statüsü, hakimin delil araştırma bakımından kendiliğinden hareket etmesi, taraf iradelerine atfedilen rol, dava konusu edilen haktan vazgeçilip vazgeçilememesi gibi yönlerden yasal konumları birbirinden tamamen farklıdır. Her iki dava türünün birlikte görülmesi durumunda; davanın birinde birkısım delillerin kendiliğinden dikkate alınması, diğerinde alınmaması gerekecektir ki, aynı dava dosyasında birbiri ile çelişkili kararlar yer alabilecektir. Kaldı ki, işçilik haklarına ilişkin olarak dairemiz kararları ile işçilik alacaklarına ilişkin davalar yönünden asıl görevli Yargıtay ilgili dairelerinin kararları arasında farklı uygulamalar ortaya çıkabilecektir.
Öte yandan, temyiz aşamasında inceleme mercileri farklı olan bu davaların birbirinden bağımsız sonuçlandırılmalarında hukuki istikrar ve kararlara olan güven bakımından da yarar bulunmaktadır. İşçilik haklarına ilişkin olarak kesinleşen hüküm, hizmet tespiti davasında sadece kuvvetli delil olarak değerlendirilmekte, davada taraf sıfatı bulunmayan SGK yönünden bağlayıcı olmamaktadır.
Mahkemenin bu maddi ve hukuksal olguları gözetmeksizin, birbirinden tamamen farklı iki davayı ayrı ayrı başvurma ve nisbi harca tabi olduğunu da gözardı ederek bir arada görmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
Öte yandan, İş ve Sosyal güvenlik hukuku ile ilgili düzenlemeler nitelikçe kural olarak kamu düzeniyle ilgilidir. Bu bakımdan, kusur ve hesap raporlarının alınması ve sair hususların incelenmesi davanın niteliği gözönünde tutularak, giderek gerçeğin saptanması yönünden tarafların istemlerine bakılmaksızın hakimin görevi gereğince resen yerine getirmesi gereken hususlardandır. Bu nedenle, somut olayda; Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 415. maddenin(HMK'nun 325.maddesinin) öngördüğü prosedür işletilmek suretiyle sonuca gidilmesi gerektiği halde kesin mehle rağmen bilirkişi ücretinin yatırılmadığı gerekçesiyle hizmet tespiti isteminin reddine karar verilmesi de isabetsiz olmuştur.
Yapılacak iş; her iki davayı ayırmak ve eksik yargı harçlarını tamamlattıktan sonra yargılamayı birbirinden bağımsız olarak sonuçlandırmak, hizmet tespiti davasının kamu düzeniyle ilgili olduğu gözetilerek Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 415. maddesinin (HMK'nun 325.maddesinin) öngördüğü prosedür işletilmek suretiyle tüm delilleri toplayıp birlikte değerlendirdikten sonra sonucuna göre bir karar vermekten ibarettir.
0 halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacının diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 29/11/2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.
10. Hukuk Dairesi, 2024/2572 E., 2024/4022 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
Mahkemece, davanın kamu düzenine ilişkin olduğu ve yalnızca 6100 sayılı Kanun'un 324 ve 325 inci maddeleri gereğince delil avansı talep edilebileceği gözardı edilerek, davanın esasına girilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme sonucu, yazılı gerekçeyle usulden ret yönünde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olduğundan bahisle karar bozulmuş
10. Hukuk Dairesi 2024/2572 E. , 2024/4022 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :İş Mahkemesi
SAYISI : 2019/551 E., 2023/715 K.
KARAR : Kısmen kabul
Taraflar arasında Mahkemesinde görülen hizmet tespiti davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkemece bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Mahkeme kararı davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı dava dilekçesinde özetle; davacının Ankara ile Bafra - Samsun hattında yolcu taşımacılığı yapan davalı şirket nezdindeki şehirler arası otobüslerinde 2007 yılından 29.06.2009 tarihinde muavin olarak çalışırken trafik kazası geçirerek daimi suretle sakatlığa maruz kaldığını, ancak davalı şirketin kendisini kazada muavin olarak değil yolcu olarak gösterdiğini, davacının daha önce 25.08.2007 tarihinde de bir kaza geçirdiğini belirterek davalı şirkete ait işyerinde 10.08.2007-29.06.2009 tarihleri arasındaki çalışmalarının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı Kurum vekili cevap dilekçesinde; Kurum aleyhine açılan davanın öncelikle haksız ve yersiz olduğundan reddedilmesini, davacı taleplerinin hak düşürücü süreye uğradığını, Kurum kayıtlarının esas olduğunu ve aksinin aynı değerdeki yazılı belgelerle kanıtlanması gerektiğini belirterek davanın reddini talep etmiştir.
Davalı şirket vekili cevap dilekçesinde; davacı taleplerinin hak düşürücü süreye uğradığını, davacının şirket bünyesinde sigortaya tabi ücretli işçi olarak çalışmadığını, trafik kazasında yolcu olarak seyahat ederken meydana gelen kaza sonucu yolcu olarak sigorta şirketinden para aldığını, davacının çalıştığını iddia ettiği dönemde otobüs firmasının henüz kurulmadığını ve otobüs seferlerine başlamadıklarını belirterek davanın reddini, yargılama gideri ve ücreti vekaletin karşı tarafa yükletilmesini talep etmiştir.
III. MAHKEME KARARI
Mahkemenin 01.10.2015 tarihli ve 2010/590 Esas 2015/993 Karar sayılı kararıyla; davanın kısmen kabulüne, davacının 10.08.2007-24.08.2007 tarihleri arasındaki talebinin reddine, davacının 25.08.2007-29.06.2009 tarihleri arasında davalı işyerinde kesintisiz olarak hizmet akdine dayalı olarak brüt asgari ücret üzerinden ayda 10 gün olmak üzere kısmi süreli olarak toplam 222 gün çalıştığının tespitine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. 1. Bozma Kararı
1. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince temyiz isteminde bulunulmuştur.
2. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 10.03.2016 tarih, 2015/23702 Esas, 2016/2937 Karar sayılı bozma kararında; Mahkemece, tespit olunan kaza tarihleri esas alınarak, ayda 10 gün süre ile davalı işveren nezdinde, hizmet akdiyle çalıştığının kabulü, fazlaya ilişkin talebin ise reddi yönünde hüküm tesis edilmiş ise de, yapılan araştırma ve incelemenin hüküm kurmaya yeterli ve elverişli olmadığı, kendiliğinden araştırma yapılarak, davacının gösterdiği delillerle yetinilmeyerek, davacının çalışmasının gerçekliği, işin kapsam ve niteliğiyle süresinin belirlenebilmesi amacıyla, dinlenen bordro ve davacı tanığı beyanlarının dava konusu dönemde çalışma iddiasını aydınlatmaya yeterli olmadığının kabulü ile, re'sen seçilecek diğer dönem bordro tanıkları ile aynı çevrede işyeri olan işveren ya da bu işverenlerin çalıştırdığı bordrolara geçmiş kişilere ulaşılmaya çalışılarak bilgi ve görgülerine başvurulmalı, bunların bulunmaması yada hazır edilememeleri halinde komşu evlerde, işyerlerinde yaşayanlar yine kolluk araştırması ile tespit edilerek veyahut Kurumdan sorulmak suretiyle belirlenerek bilgi ve görgülerine başvurulmalı; sigortalının kayıtlarda gözükmeyen çalışmalarının hangi nedenlerle kayıtlara geçmediği ya da bildirim dışı kaldığı hususu ile davacıya ödemelerin nasıl yapıldığı, çalışma gün ve saatleri gereğince yeterince araştırılmalı; dinlenen tanık beyanları arasında çelişki oluşması halinde bu çelişki giderilmeli; böylece gerekli tüm soruşturma yapılarak uyuşmazlık konusu husus, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde çözümlenip, deliller hep birlikte değerlendirilip takdir edilerek varılacak sonuç uyarınca bir karar verilmesi gerektiğinden bahisle sair hususlar incelenmeksizin karar bozulmuştur.
B- Mahkemenin Bozma ilamına uyarak verdiği 10.07.2018
tarihli ve 2016/324 Esas, 2018/589 Karar sayılı kararıyla; toplanan delillerin taktiri ve değerlendirilmesi neticesinde her ne kadar davacı tarafından davalı aleyhine Mahkemeye huzurdaki tespit davası ikame olunmuş ise de; HMK 120 maddesi uyarınca davacı vekiline usule ilişkin işlemlerin yerine getirilmesi amacıyla gider avansı yatırması hususunda kesin süreli meşruhatlı davetiye çıkartıldığı, tebligatın davacı vekiline 30.04.2018 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ olunmasına rağmen verilen süre zarfında ara kararın yerine getirilmediği, dolayısıyla davanın HMK 114/1-g ve HMK 115 maddesi uyarınca usulden reddine karar verilmiştir.
C- 2. Bozma Kararı
1. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunmuştur.
2.Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 24.06.2019 tarih, 2018/5933 Esas, 2019/5349 Karar sayılı bozma kararında; eldeki dosya kapsamına göre davanın, 506 sayılı Kanun kapsamında hizmet tespiti istemini içermesi karşısında, kamu düzeniyle ilgili olduğu ve bu nedenle, özel bir duyarlılıkla ve özenle yürütülmesinin zorunlu ve gerekli bulunduğu gözetilerek; hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, ... insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde, re'sen araştırma yapılarak kanıt toplanabileceği gözetilmeksizin, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesinin hatalı olduğu,
Mahkemece, davanın kamu düzenine ilişkin olduğu ve yalnızca 6100 sayılı Kanun'un 324 ve 325 inci maddeleri gereğince delil avansı talep edilebileceği gözardı edilerek, davanın esasına girilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme sonucu, yazılı gerekçeyle usulden ret yönünde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olduğundan bahisle karar bozulmuştıur.
D- Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Son Karar
Tüm dosya kapsamı ve deliller birlikte değerlendirildiğinde; bozma ilamı doğrultusunda yapılan yargılama neticesinde; bordro tanıklarının tespit edildiği, davalı şirketin ana sözleşmesinin 17.01.2008 tarihinde onaylandığı, 18.01.2008 tarihinde ise; şirketin ticaret sicili memurluğu tarafından tescil edildiği, 20.11.1993 tarihinden itibaren kanun kapsamına alındığı, halen faal olduğu, 2007/01-2009/06 aylarına ait dönem bordrolarında; davacıya ait kaydın olmadığı, davacının 12.10.2007, 18.10.2007, 30.01.2009 tarihlerinde dava dışı iş yerlerinden işe giriş bildirgelerinin verildiği, davalı şirkete ait 55 NZ 343 plakalı otobüsün 24.01.2008 tarihinde trafik tescil kaydının yapıldığı, davacının Samsun 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2008/21 Esas sayılı talimatı ile alınan beyanında; davalıya ait yolcu otobüsünde muavin olarak çalıştığını, olay tarihinden önce ve olay tarihine kadar kazaya karışan otobüste muavin olarak çalıştığını beyan ettiği, 29.06.2009 tarihinde meydana gelen iş kazası nedeniyle davacıya sürekli iş göremezlik gelirinin bağlandığının tespit edildiği, davacının 10.08.2007-24.08.2007 tarihleri arasındaki talebinin ispat olmaması sebebiyle reddine karar verildiği, bu hususta herhangi bir bozma sebebinin bulunmadığı, dosya kapsamında dinlenilen tüm tanıklar ve bozma sonrası dinlenilen bordro tanıklarının beyanı nazara alındığında; davacının davalı iş yerinde 25.08.2007-29.06.2009 tarihleri arasında çalıştığına kanaat getirildiği anlaşıldığından, hüküm kurmaya ve denetime elverişli 14.02.2023 tarihli bilirkişi ek raporu hükme esas alınarak; davanın kısmen kabulüne, davacının 10.08.2007-24.08.2007 tarihleri arasındaki çalışma süresinin tespitine ilişkin talebinin reddine, davacının 25.08.2007-29.06.2009 tarihleri arasında davalı işyerinde kesintisiz, 506 ve 5510 sayılı Kanun'lara tabi hizmet akdine dayalı olarak brüt asgari ücret üzerinden ayda 10 gün olmak üzere kısmi süreli olarak, Kuruma bildirilen hizmetleri dışında; 2007/8 ayında 3 gün, 2007/9 - 2009/5 ayları arasında her ay 10 gün ve 2009/06 ayında 9 gün olmak üzere toplam 222 gün daha günlük brüt asgari ücret üzerinden çalıştığının tespitine karar verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Kurum vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davalı Kurum vekili; davanın tümden reddinin gerektiğini belirterek kararı temyiz etmiştir
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, davalı şirkete ait işyerinde 10.08.2007-29.06.2009 tarihleri arasındaki çalışmalarının tespiti istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 32 nci maddesinin ikinci fıkrası atfıyla uygulanmasına devam olunan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 428 inci maddesinin yedi, sekiz ve dokuzuncu fıkraları ile 439'uncu maddesinin ikinci fıkrası, 506 sayılı Kanun'un 79 uncu maddesinin 10 uncu fıkrası
3. Değerlendirme
1. Temyiz olunan nihai kararların bozulması 6100 sayılı Kanunun geçici 3 üncü maddesinin ikinci fıkrası atfıyla uygulanmasına devam olunan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 428 inci maddesi ile 439 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2. Temyizen incelenen Mahkeme kararının bozmaya uygun olduğu, kararda ve kararın gerekçesinde hukuk kurallarının somut olaya uygulanmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, bozmaya uyulmakla karşı taraf yararına kazanılmış hak durumunu oluşturan yönlerin ise yeniden incelenmesine hukukça imkân bulunmadığı anlaşılmakla; temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle davalı Kurum vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan kararın ONANMASINA,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine,
17.04.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
13. Hukuk Dairesi, 2016/4613 E., 2019/3010 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
HMK. 325. maddesinde “Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işlerde, hâkim tarafından resen başvurulan deliller için gereken giderlerin, bir haftalık süre içinde taraflardan birisi veya belirtilecek oranda her ikisi tarafından ödenmesine k
13. Hukuk Dairesi 2016/4613 E. , 2019/3010 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacılar avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR
Davacılar, 09.04.2004 tarihinde kalbi delik doğan kızları ...'in 1 yıllık takipten sonra 13 aylıkken 26.05.2005 tarihinde VKV Amerikan Hastanesinde kalp ameliyatı olduğunu, 1 hafta sonra da hastaneden çıkarıldığını, taburcu olduktan 1 hafta sonra kontrole götürdüklerini, sıkıntı olmadığının belirttiğini, o günün akşamında ise Dr. ...'nu arayarak çocuğun çok ağladığını, vücudunun soğuk olduğunu söylediklerini, ertesi gün Dr....'na muayeneye götürdüklerini, ...’nun muayene sonucu çocuğun kalbinin su topladığını söylediğini ve Dr. ... ile birlikte çocuğu yoğun bakıma aldıklarını, Dr. ...'ın ameliyata gerek olmadığını belirterek çocuğun kalbindeki suyu şırıngayla aldığını, bu sırada çocuğun kalbine şırıngayı soktukları yerdeki damardan çıkan kan pıhtılaşması nedeniyle çocuğun kalp atışlarının bir anda düşmeye başladığını ve çocuğun ameliyata alındığını, ameliyat sonrası çocuğun şuurunu kaybettiğini, yemek yiyemez duruma geldiğini, ... Tıp Fakültesi Pediatri Kardiyoloji Bülümü’ne sevkinin yapıldığını ve burada da 11 gün süreyle takip ve tedavisi yapılan çocuğun fizik tedavi yapılması için taburcu edildiğini, ancak aradan geçen zamana rağmen çocuğun durumunun düzelmediğini, ameliyat sonrası hem zihinsel hemde bedensel olarak sakat kaldığını, 4 yaşında olmasına rağmen halen yürüyemediğini, oturamadığını, başını kontrol edemediğini, konuşma, görme ve işitme duyularında büyük oranda kayıp yaşadığını, çocuğun tedavi ve bakım zorluklarının hem çocuğun hem de davacı anne-babanın hayatında son derece ağır bir tahribat yarattığını belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere davacı küçük ... için 50.000,00-TL., davacı anne ... için 15.000,00-TL., davacı baba ... için 15.000,00-TL. olmak üzere toplam 80.000,00-TL manevi tazminatın; tedavi, bakım, bakıcı giderleri olarak harcanan 2.000,00-TL.nin, davacı küçük ... için sürekli-kısmi iş göremezlik tazminatı olarak 3.000,00-TL.nin ameliyat tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte müştereken ve müteselsilen davalılardan tahsilini talep etmiştir.
Davalılar, hastanenin ve diğer davalı doktorlarının hiçbir ihmal ve kusurlarının bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemişlerdir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar tarafından temyiz edilmiştir.
1-Davacılar, davalı doktorlar ve hastanenin özen yükümlülüğüne aykırı davranmaları nedeniyle kalp hastalığı nedeniyle ameliyat edilen küçük ...’nın ameliyat sonrası zihinsel ve bedensel engelli kaldığını ileri sürerek maddi ve manevi zararının tazmini istemi ile eldeki davayı açmışlardır. Dava bu hali ile doktor ve özel hastanenin sorumluluğuna ilişkin olup, bir davada dayanılan olguları hukuksal açıdan nitelendirmek ve uygulanacak yasa hükümlerini arayıp bulmak hâkimin doğrudan görevidir. (1086 sayılı HUMK. 76. md.; 6100 sayılı HMK. 33. md.). Dava, davalı doktorların vekillik sözleşmesinden kaynaklanan özen borcuna aykırılık olgusuna dayanmaktadır (B.K. 386, 390 md). Vekil, iş görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden değil de, bu sonuca ulaşmak için yaptığı uğraşların özenle görülmemesinden sorumludur. Doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları (hafif de olsa) sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktorlar, hastalarının zarar görmemesi için yalnız mesleki değil, genel hayat tecrübelerine göre herkese yüklenebilecek dikkat ve özeni göstermek zorundadır. Doktor, tıbbi çalışmalarda bulunurken, bazı mesleki şartları yerine getirmek, hastanın durumuna değer vermek, tıp biliminin kurallarını gözetip uygulamak, tedaviyi her türlü tedbirlerini alarak yapmak zorundadır. Doktor, ufak bir tereddüt gösteren durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada koruyucu tedbirler almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında seçim yaparken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmalı, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmalı ve en emin yolu tercih etmelidir (Bkz. Tandoğan, Borçlar Hukuk Özel Borç İlişkileri, Ank.1982, Sh.236 vd). Gerçektende mesleki bir işgören (doktor )olan vekilden, ona güvenen müvekkil titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemekte haklıdır. Titiz bir özen göstermeyen vekil, B.K. 394/1 uyarınca vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.
Somut olayda Adli Tıp Uzmanı, İç Hastalıkları Uzmanı, Göğüs Hastalıkları Uzmanı ve Kalp Damar Cerrahi Uzmanı’ndan oluşan heyet tarafından Adli Tıp Kurumu (ATK) 3. İhtisas Kurulundan alınan 28.05.2012 tarihli raporda sonuç olarak; küçüğe uygulanan kalp operasyonu sonrasında kalp etrafında sıvı toplanmasının olabileceği, bu sıvı toplanmasının subklinik (klinik vermeden) seyredip birden kötüleşebileceği, kalp temponadı oluşturabileceği, bu durumun komplikasyon olarak değerlendirildiği, küçüğe yapılan operasyonun ve sonrasında yapılan kontrolle çağrılmasının tıp kurallarına uygun olduğu, 06.06.2005 tarihinde yapılan kontrollerde patolojik bulgu saptanmadığı, 08.06.2005 tarihinde sıkıntısı şikayeti ile başvuran küçüğe EKO yapılıp perikardiyal temponodin tanısının konduğu, bu tanı ile perikardiyosentez yapılmasının doğru olduğu, perikardiyosenteze cevap alınmaması nedeniyle acil şartlarda operasyon yapılabileceği, bu işlemlerin tıp kurallarına uygun olduğu, bu işlemlerden sonra hipoksik iskemik ensefalopati gelişiminin sebebinin belirlenemediği belirtilmiştir. Söz konusu rapora davacılar tarafından süresinde Çocuk Kardiyolojisi ve Çocuk Kalp Damar Cerrahisi uzmanı bulunmadığı da belirtilerek itiraz edilmiştir. İtiraz üzerine Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı öğretim üyesinden oluşan üç kişilik heyetten rapor alınmıştır. Ancak ek rapor niteliğinde alınan 13.12.2013 tarihli bu raporda çocuk kardiyolojisi ve çocuk kalp damar cerrahisi uzmanı yer almadığı gibi, davacıların kızının son sevki yapılan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde görevli öğretim üyeleri tarafından raporun düzenlendiği anlaşılmaktadır. 13.12.2013 tarihli rapora da itiraz edilmesi üzerine mahkemece, davacılar vekiline yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılması için gider avansını yatırmak üzere iki haftalık kesin süre verilmiş; ancak davacılar vekilince süresinde bilirkişi ücreti yatırılmamıştır.
Mahkemece, ATK raporu ve 13.12.2013 tarihli Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden aldırılan rapor hükme esas alınarak davanın reddine karar verilmiştir. Oysa ki, ATK raporunda, davalı doktorlar tarafından uygulanan tedavinin yeterli ve tıp kurallarına uygun olup olmadığı hususlarında bir irdeleme yapılmadığı gibi, bu rapor ayrıntılı bilgi vermekten uzaktır ve soyut ifadeler içermektedir. Ayrıca, çocuk kardiyoloji ve çocuk kalp damar cerrahisi uzmanı da raporu düzenleyen heyette bulunmamaktadır. Davacıların itirazı üzerine aldırılan 13.12.2013 tarihli bilirkişi raporunda da ara kararda açıkça belirtilmesine rağmen çocuk kardiyoloji ve çocuk kalp damar cerrahisi uzmanı yer almadığı ve ayrıca çocuğun tedavisinin yapıldığı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden raporun alındığı anlaşılmaktadır.
HMK. 325. maddesinde “Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işlerde, hâkim tarafından resen başvurulan deliller için gereken giderlerin, bir haftalık süre içinde taraflardan birisi veya belirtilecek oranda her ikisi tarafından ödenmesine karar verilir. Belirlenen süre içinde bu işlemlere ait giderleri karşılayacak miktarda avans yatırılmazsa, ileride bu gideri ödemesi gereken taraftan alınmak üzere Hazineden ödenmesine hükmedilir.” (eski 1086 sayılı HUMK 415/2. maddesinde “Tayin olunan müddet içinde işbu muameleye ait masraf tediye olunamaz ise ileride icap edenlerden istifa olunmak şartiyle Devlet hazinesinden tediye olunmasına karar verilebilir.”) şeklinde yer alan düzenlemeye göre; somut olayın niteliği ve itiraz üzerine aldırılan raporda ara kararda açıkça yazılmasına rağmen çocuk kardiyoloji ve çocuk kalp damar cerrahisi uzmanı bulunmaması ve ayrıca çocuğun tedavisinin yapıldığı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden raporun düzenlenmesi de değerlendirilerek suç üstü ödeneğinden karşılanarak yeniden rapor alınması gerekirken ATK raporuna ve 13.12.2013 tarihli rapora itibar edilerek hüküm kurulamaz. Bu durumda mahkemece yapılacak iş, üniversitelerin ana bilim dallarından seçilecek içerisinde çocuk kardiyoloji ve çocuk kalp damar cerrahisi uzmanlarının da olduğu bilirkişi kuruluna dosya tevdi edilerek, davalıların açıklanan hukuki konum ve sorumlulukları, dosyada mevcut delillerle ve raporlarla birlikte bir bütün olarak değerlendirilip, tıbbın gerek ve kurallarına göre olayda davalıların sorumluluğunu gerektirecek ihmal ve hata bulunup bulunmadığını gösteren, nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınmak suretiyle hasıl olacak sonuca uygun bir karar vermekten ibarettir. Mahkemece, değinilen bu yön gözardı edilerek eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırıdır. Bozmayı gerektirir.
2-Bozma nedenine göre, davacıların diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle hükmün davacılar yararına BOZULMASINA, 2. bent gereğince davacıların diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 07/03/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Medeni Usul Hukuku
Davayı kabul ile ilgili;
I. Kabul, davacının talep sonucuna davalının kısmen veya tamamen muvafakat etmesidir.
II. Kabul, ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri davalarda hüküm doğurur.
III. Davalı, davanın açılmasına sebebiyet vermemiş ve ilk duruşmada davayı kabul etmişse yargılama giderlerine mahkum edilmez.
yargılarından hangileri doğrudur?
A) Yalnız I
B) I ve II
C) I ve III
D) II ve III
E) I, II ve III
Bu maddeyle ilgili 2 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.