Hukuk Muhakemeleri Kanunu 45. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 45- (1) Davada görevli zabıt kâtibi hakkında 34 ve 36 ncı maddelerde düzenlenen sebeplerden birisiyle ret talebinde bulunulabilir. Ret talebi, zabıt kâtibinin görev yaptığı mahkeme tarafından karara bağlanır. Bu konuda verilecek kararlar kesindir.
(2) Zabıt kâtibi 34 üncü maddedeki sebepleri bildirerek görevden çekinebilir. Bu hâlde gereken karar, görev yaptığı mahkeme tarafından verilir.
(3) Zabıt kâtibinin aynı işte hâkim ile birlikte reddi veya çekinmesinin istenmesi hâlinde, hâkim hakkında ret veya çekinmeyi inceleyecek olan merci, her ikisi hakkında karar verir.
İKİNCİ AYIRIM
Hâkimin Hukuki Sorumluluğu
Devletin sorumluluğu ve rücu
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
33 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2009/19 E., 2009/347 K.
yüksek eşleşmeŞerhte bu maddenin altında basılmış
Bu kararın tam metni kütüphanemizde yok; şerhte künyesiyle anılıyor.
Diğer kararlar (4)
6. Hukuk Dairesi, 2023/2295 E., 2024/3687 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 31. Hukuk Dairesi
tam metni aç
iği delil için mahkemece belirlenen avansı, verilen kesin sürede yatırmak zorundadır....", ikinci fıkrasında ise; tarafların bu yükümlülüğü yerine getirmemesinin hukuki sonucu olarak, delil ikamesinden vazgeçmiş sayılacağının belirtildiği, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliği'nin 45/4. maddesinin de aynı doğrultuda hükümler içerdiği görülmüştür.
6. Hukuk Dairesi 2023/2295 E. , 2024/3687 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 31. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/107 E., 2023/494 K.
HÜKÜM/KARAR: Esastan Ret
İLK DERECE MAHKEMESİ: Ankara 3. Asliye Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2017/835 E., 2020/388 K.
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; taraflar arasında 06.12.2012 tarihli sözleşme imzalandığını, söz konusu sözleşme gereğince, Palu-Genç-Muş arası 114 km demir yolu deplase yapım işinin, patlatmalı yarma kazısı, patlatmasız yarma kazısı, kazılan maddelerin yüklenmesi, nakil, depoda serilmesi veya teşkil edilmesi işlerinin yapılmasının sözleşme konusu olarak belirlendiğini, davalı tarafın şantiye alanına ulaşım için müvekkilinden yol yapım talebinde bulunduğunu, bunun üzerine 3.400 metre yol yapıldığını, ancak fazla imalat bedelinin halen ödenmediği gibi aleyhlerinde alacak davası açıldığını iddia ederek fazlaya ilişkin talep hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 5.000,00 TL'nin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; taraflar arasında düzenlenen 06.12.2012 tarihli taşeron sözleşmesinin 6/b maddesi not bölümü uyarınca çalışma alanındaki servis yollarının yapımının taşeron firma yükümlülüğünde olduğunu, sözleşme dışında yol yapılmadığını beyanla davanın reddini savunmuştur.
İlk derece mahkemesince, dava konusu yol üzerinde talimat mahkemesi aracılığı ile keşif yapıldığı, keşif sonucu alınan rapora göre, dava konusu yolun sözleşmeye uygun yapıldığının belirtildiği, dava dilekçesinde, yolun sözleşme konusu işin yapımı sırasında coğrafi koşullar nedeni ile şantiyeye ulaşım zorluğuna dayalı olarak yapımının talep edildiğinin bildirildiği ve yapılan keşifte yolun demir yolu deplase hattı ile bağlantılı olduğunun belirlendiği gözetildiğinde yolun sözleşme konusu iş kapsamında yapıldığı hususunda ihtilaf kalmadığı, taraflar arasında imzalanan sözleşmenin 28. maddesi uyarınca yolun bedelinin ayrıca belirlendiği ya da davalının sorumluluğunda olacağına ilişkin aksine bir anlaşma bulunduğuna dair de davacı tarafından ispata elverişli delil sunulmadığı, yapılan yolun bedelinden sözleşme uyarınca davacının sorumlu olacağı, her ne kadar davacı taraf keşfin refakatleri ile yapılmadığından bahisle keşfe itiraz etmiş ise de, keşfe katılmak için talimat mahkemesine bilgi verilmesi talebinde bulunulmadığı, bilirkişilerin hakim huzurunda dava konusu yolu tetkik ettikleri, yolun bir kısmının baraj gölü altında kalmasının davanın esası ile ilgili olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
İlk derece mahkemesi kararına karşı, davacı vekilince istinaf yoluna başvurulması üzerine, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 31. Hukuk Dairesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bu karara karşı davacı vekilince süresinde temyiz yoluna başvurulması üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
1-6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 94. maddesinde, “Hâkim, tayin ettiği sürenin kesin olduğuna karar verebilir." düzenlemesi var iken 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı kanun ile yapılan değişiklik ile "Bu takdirde hâkim, tayin ettiği kesin süreye konu olan işlemi hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde açıklar ve süreye uyulmamasının hukuki sonuçlarını açıkça tutanağa geçirerek ihtar eder.” cümlesi maddeye eklenmiştir. Bu cümle maddeye daha sonra eklenmiş ise de değişiklik öncesi halinde dahi kesin sürenin sonuç doğurabilmesi için belirtilen hususların hakim tarafından yerine getirilmiş olması gerekir.
Kesin süre içinde yapılması gereken işlemi, süresinde yapmayan tarafın, o işlemi yapma hakkı ortadan kalkar. Kesin süre içerisinde yerine getirilmeyen işlem bazen davanın kaybedilmesi sonuçlarını da doğurmaktadır. Davaların uzamasını veya uzatılmak istenmesini engellemek üzere konan kesin süre kuralı, kanunun amacına uygun olarak kullanılmalı, davanın reddi için bir araç sayılmamalıdır. Hakim tarafından verilen kesin süre içinde ara kararı gereğini yapmayan veya gereken giderleri vermeyen taraf, sadece ara kararına konu edilen iş veya işlemin yapılması isteminden vazgeçmiş sayılır. Davadaki bütün istemlerinden vazgeçmiş sayılamaz. Bu olgunun sonucu olarak kesin süre içinde gereğinin yapılmaması halinde ara kararında belirtilen işlemin niteliği ve davanın sonucuna etkisi gözetilerek mevcut delillere göre karar verilir. Kesin süre gereği yerine getirilmediği gerekçesiyle doğrudan davanın reddine karar verilemez. Kesin süreye uyulmamasının doğurduğu bu ağır sonuç gözetildiğinde, taraflara bir iş veya işlemin yapılması konusunda kesin süre verilebilmesi ve kesin süre gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle kesin süre sonuçlarının uygulanabilmesi için öncelikle yapılması istenilen iş veya işlemin tarafların yükümlülüğünde olan belirli bir iş veya işleme ilişkin olması, kesin süre verilmesine ilişkin ara kararında yapılması gereken iş ve işlemlerin neler olduğunun açıkça ve ayrıntılı olarak belirtilmesi, gider için kesin süre veriliyorsa ara kararında hangi iş için, nereye ve ne kadar gider yatırılması gerektiğinin de açıkça ve ayrıntılı olarak gösterilmesi, verilen sürenin yapılması istenilen iş veya işlemin yerine getirilebilmesine yetecek uzunlukta olması, kesin süre gereğinin yerine getirilmemesinin sonuçlarının taraflara açıklanması ve tarafların bu konuda açıkça uyarılmış olması zorunludur.
Kesin süre verilen tarafın duruşmaya katılmış olması halinde ayrıca tebliğ yapılması gerekmez ise de duruşmaya katılmamış tarafa verilen kesin sürenin kendisine tebliğ edilmesi gerekir. Kesin sürenin başlangıç tarihi de bu tebliğ tarihine göre belirlenecektir. Kişinin tebliğ yapılarak haberdar edilmediği bir sürenin başlamış olduğu ve işleyerek dolduğundan söz edilemeyeceği için kesin sürenin sonuçları da ortaya çıkmış olmayacaktır.
Verilen kesin sürenin şekli olarak yukarıdaki koşullara uygun olması yeterli olmayıp içeriği itibarıyla da ilgili olduğu kurallara uygun olarak verilmesi gerekir. Bu yönüyle somut olaydaki önemi bakımından delil avansı ve gider avansına ilişkin kurallar üzerinde de durulması gerekir.
6100 sayılı HMK’nın 120. maddesinde gider avansı, 324. maddesinde ise delil avansı düzenlenmiş olup, bu iki kavram birbirinden farklıdır. Gider avansı davanın başında davacının dava açarken Gider Avansı Tarifesi’ne göre yatırdığı, belirlenebilir bir miktarı ifade ederken, delil avansı dava aşamasında bir delile dayanan ve bu delilin toplanmasını isteyen tarafın yatırdığı miktarı ifade eder.
6100 sayılı HMK'nın 114. maddesinin "g" bendinde, gider avansının yatırılmış olması dava şartları arasında sayılmış, anılan Kanun'un 115. maddesinin 1. fıkrasında ise, bu koşulun mevcut olup olmadığını, mahkemenin kendiliğinden araştıracağı, ikinci fıkrasında bu şartın noksanlığı tespit edilirse, davanın usulden reddine karar verileceği öngörülmüştür. HMK'nın "Harç ve Avans Ödemesi" başlıklı 120. maddesinin birinci fıkrasında; harç ve avansların Bakanlıkça saptanacağı, dava açılırken mahkeme veznesine yatırılacağı, avansın yeterli olmadığının anlaşılması durumunda, davacıya iki haftalık kesin süre verileceği düzenlenmiştir.
"Delil ikamesi için avans" başlıklı HMK'nın 324. maddesinin birinci fıkrasında; "Taraflardan her biri ikamesini talep ettiği delil için mahkemece belirlenen avansı, verilen kesin sürede yatırmak zorundadır....", ikinci fıkrasında ise; tarafların bu yükümlülüğü yerine getirmemesinin hukuki sonucu olarak, delil ikamesinden vazgeçmiş sayılacağının belirtildiği, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliği'nin 45/4. maddesinin de aynı doğrultuda hükümler içerdiği görülmüştür.
Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; ilk derece mahkemesince 7. oturumda davacı vekilinin keşfin yanlış yerde yapıldığı iddiası nazara alınarak keşif ara kararı verildiği, bu kapsamda davacı tarafa gider avansı yatırması için 2 haftalık kesin süre verildiği, masraf yatırılmadığı takdirde davanın usulden reddine karar verileceğine ilişkin ihtarına ve ihtarat yapıldı ifadelerine yer verildiği, 8. oturumda davacı vekilinin gider avansını süresinde yatırmadığı değerlendirilerek dosyanın talimat mahkemesine gönderilmesi talebinin reddine karar verildiği, keşif ara kararı verilen oturumda davacı vekilinin mazeretli olduğu, oturum arasında da davacı vekiline gider avansını yatırması hususunda tebligat yapılmadığı ve yapılmış tebligat yok iken bu avansın da yatırılmış olduğu görülmüştür.
Davacının yanlış yerde keşif yapılarak rapor alındığı iddiası nedeniyle keşif yapılıp rapor alınabilmesi için kesin süre ile yatırılması istenen masraf gider avansıyla ilgili olmayıp delil avansıyla ilgilidir. Delil avansının yatırılmamasının sonucu davanın usulden reddi olmayıp o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılma sonucunu doğuracağından mevcut delillere göre karar verilmesi gerekecektir. Yatırılacak masrafın gider avansı olarak değerlendirilip yatırılmaması halinde davanın usulden reddine karar verileceği ihtarı delil avansı kurallarına uygun bir ihtarat olmayıp Kanuna aykırı olduğundan öncelikle içeriği itibarıyla Kanuna uygun bir ara kararı oluşturulmamıştır.
Öte yandan ara kararının verildiği tarihte davacı vekili duruşmaya katılmamış ve 2 no.lu ara kararıyla da mazereti kabul edilmiş olduğu halde oluşturulan ara kararında belirtilen ihtaratın arkasında "(ihtarat yapıldı)" yazılmış olmasının özensiz bir yanlış yazım olduğu da çok açıktır. Davacı vekilinin mazereti kabul edilmiş olduğuna göre kesin sürenin başlayabilmesi için bu ara kararının tebliği gerekirken tebliğ edilmemesi de diğer önemli bir usuli eksikliktir. Bu eksiklikler karşısında Kanuna uygun bir kesin süre verildiğinden söz edilemeyeceği gibi tebliğ yapılarak başlatılmış bir sürenin varlığından da söz edilemez.
Davacı vekili istinaf dilekçesinde yanlış yerde keşif yapılarak alınan rapora dayalı karar verilmesini istinaf sebebi olarak getirmiş olup bu kapsamda yapılacak inceleme yeniden keşif yapılmaksızın karar verilmiş olmasının doğru olup olmadığı yönünde bir incelemeyi de gerektireceği için yukarıdaki usuli yanlışlık ve eksikliklere rağmen bölge adliye mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmesi yerinde görülmemiştir.
Bu usuli eksiklik ve yanlışlıklara rağmen sonradan masraf yatırılmış olmasına da bir değer atfedilmeyerek keşif ara kararından dönülerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamış, hükmün bozulması gerekmiştir.
2. Bozma nedenine göre, hükmü temyiz eden davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.
SONUÇ : Yukarıda (1.) numaralı bentte açıklanan nedenlerle ilk derece mahkemesi kararı ile bu karara karşı yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararın usul ve yasaya aykırı olması nedeniyle HMK'nın 373/1. maddesi gereğince Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 31. Hukuk Dairesi kararı KALDIRILARAK; Ankara 3. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2017/835 Esas, 2020/388 Karar sayılı kararının BOZULMASINA, (2.) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına,
peşin alınan harcın istek halinde temyiz edene iadesine, dosyanın ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 31. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 23.10.2024 gününde oy birliğiyle karar verildi.
10. Hukuk Dairesi, 2021/7455 E., 2021/14037 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Yine 6100 sayılı HMK’ya 6763 sayılı Kanunun 45. maddesi ile getirilen Geçici madde 4’e göre;
10. Hukuk Dairesi 2021/7455 E. , 2021/14037 K.
"İçtihat Metni"
... adına Av. ... ile fer-i müdahil ... adına Av. ... ve ... adına Av. ... arasındaki dava hakkında ... Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesince verilen 17.04.2019 gün ve 2018/836 esas, 2019/888 karar sayılı hükmün, dairemizin 24.12.2020 gün ve 2019/4520 esas 2020/7635 karar sayılı ilamı ile bozulmasına karar verilmiştir. .
Bozma sonrası,... Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi’nin verdiği 02.03.2021 gün ve 2021/221 esas 374 karar sayılı karar ile önceki kararında direnmiştir.
6100 Sayılı HMK’nın 24/11/2016 tarihli ve 6763 sayılı Kanunun 43 üncü maddesi ile değişik 73/5. fıkraya göre “İlk Derece Mahkemesi veya Bölge Adliye Mahkemesi kararında direnirse, bu kararın temyiz edilmesi durumunda inceleme, kararına direnilen dairece yapılır. Direnme kararı öncelikle incelenir. Daire, direnme kararını yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderir.”
Yine 6100 sayılı HMK’ya 6763 sayılı Kanunun 45. maddesi ile getirilen Geçici madde 4’e göre;
“(1) Bölge Adliye Mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlarla ilgili Yargıtay Hukuk Daireleri tarafından verilen bozma kararları üzerine mahkemelerce verilen direnme kararları, kararına direnilen daireye gönderilir.
(2) Bu maddeyi ihdas eden Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda bulunan dosyalar, kararına direnilen daireye gönderilir.
(3) Bu maddeyi ihdas eden Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda bulunan ve 30/1/1950 tarihli ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun geçici 2 nci maddesi uyarınca ilgili daire tarafından incelenen dosyalar, kararına direnilen daireye yeniden gönderilmez.
(4) Daire, mümkün olan en kısa sürede direnme kararını inceler ve yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderir.”
6763 sayılı Kanunun yürürlük tarihi olan 02.12.2016 tarihinden sonra Yargıtaya gelen dosyalar yönünden yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler yönünde inceleme yapılacaktır. Direnme kararının süresi içinde temyizen incelenmesinin, davalı ... ve fer-i müdahil Kurum vekillerince talep edilmesi üzerine Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
Dava, hizmet tespiti istemine ilişkin olup, Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verildiği, hükmün Dairemizce bozulduğu, Mahkemece direnme kararı verildiği anlaşılmakla, bozma ilamı gerekçesindeki açıklamalar gözetildiğinde, mahkemenin direnme kararı yerinde görülmediğinden dosyanın Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'na gönderilmesi gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda yazılı sebepten ötürü Yargıtay incelemesine konu olan karar, eski hükümde direnmeye ilişkin olup direnme Dairemizce yerinde görülmediğinden ve bu durumda kararın inceleme yeri Yargıtay Hukuk Genel Kurulu olduğundan dava dosyasının Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna sunulmak üzere Yargıtay Birinci Başkanlığına GÖNDERİLMESİNE, Üye ...'ın muhalefetine karşı, Başkan ... ile Üyeler ..., ... ve ...'nın oyları ve oy çokluğuyla, 11/11/2021 gününde karar verildi.
KARŞI OY GEREKÇESİDİR
1. Çoğunluk ile aradaki temel uyuşmazlık açılan hizmet tespit davasında “01.09.1993 tarihinden 01.07.2007 tarihine kadar aralıksız çalıştığını iddia eden ve 23.01.2006-15.06.2007 tarihleri arası çalışmaları kuruma bildirilen, 01.12.2003-22.01.2006 tarihleri arasında ise asgari ücretle çalıştığı kurumca saptanan davacının 01.12.2003 öncesi blok çalışma içinde kalan hizmetinin blok çalışmanın bittiği tarihten itibaren beş yıllık süre içinde açılmaması nedeni ile hak düşürücü süreye uğrayıp uğramadığı” noktasında toplanmaktadır.
2. Bölge Adliye Mahkemesi hak düşürücü süreye uğramayacağı, hizmetin blok çalışma olması nedeni ile tamamının tespit edilmesi gerektiği yönündeki kararı Dairemizce “sigortalının Kuruma bildiriminin işe giriş tarihinden sonra yapılması, bir başka ifade ile sigortalının hizmet süresinin başlangıçtaki bir bölümünün Kuruma bildirilmeyerek sonrasının bildirilmesi ve Kuruma bildirimin yapıldığı tarihten önceki çalışmaların, bildirgelerin verildiği tarihide kapsar biçimde kesintisiz devam etmiş olması halinde, Kuruma bildirilmeyen çalışma süresi yönünden hak düşürücü sürenin hesaplanmasında; bildirim dışı tutulan sürenin sonu değil, kesintisiz olarak geçen çalışmaların sona erdiği yılın sonunun başlangıç alınması gerektiği, eldeki davada, davacının 01.09.1993-01.07.2007 tarihleri arasında kesintisiz olarak davalı işyerinde hizmetli olarak çalıştığının tespitine karar verilmesini talep etmiş olup, davacının kurumun tespiti üzerine 01.12.2003-22.01.2006 tarihleri arasında davalı işyerinde asgari ücretle çalıştığının tespit edildiği, 23.01.2006-15.06.2007 tarihleri arasındaki çalışmalarının da kuruma bildirildiği, ancak davanın 25.12.2014 tarihinde açılması, davacının davalı işyerinden kuruma bildirimlerinin 15.06.2007 tarihinde sona ermesi karşısında kurumca saptanan 01.12.2003 tarihi ile 22.01.2006 dönemi dışındaki dönemlere ilişkin istemin hak düşürücü süreye uğraması karşısında yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olduğu" gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir.
3. Bölge Adliye Mahkemesi bozma üzerine yapılan yargılama sonunda “hak düşürücü süre, bildirimsiz kalan çalışmalar yönünden öngörüldüğü, belgelerden birisinin dahi Kuruma verilmiş olması veya Kurumca, fiilen ya da kayden sigortalı çalışma olgusunun tespiti hâlinde hak düşürücü süreden söz edilemeyeceği, benzer durumdaki sigortalıların açtığı davalarda, blok çalışma olsa bile işten ayrıldıktan 5 yıldan fazla süre geçirildiğinden bahisle işe giriş bildirgesindeki işe giriş tarihinden önceki çalışmaların hak düşürücü süreye uğrayacağının kabulüne dair Dairemizce verilen kararların Kapatılan Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 2017/3386 Esas, 2017/3829 Esas ve 2019/1286 Esas sayılı kararları ile çalışmanın blok olması durumunda bu dönem içerisinde herhangi bir tarihte hak düşürücü süreyi keser nitelikte belgenin Kuruma verilmesi durumunda, bu belgenin verildiği tarihten önceki çalışmalarında hak düşürücü süreye uğramayacağından bahisle bozulmasına karar verildiği, bozmaya uyularak dairemizce verilen kararların Kapatılan Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 2019/4227 Esas, 2019/4307 Esas ve Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 2020/9575 Esas sayılı kararları ile onanarak kesinleştiği, davacı ile benzer koşullarda çalışan sigortalıların bir kısmı bakımından blok çalışma içerisinde işverence verilen işe giriş bildirgesinin, blok çalışmanın tamamı bakımından hak dürücü süreyi kestiği kabul edilerek Yargıtayca onanmasına karşın somut olayda olduğu gibi bir kısım davacı tarafından açılan davalarda ise blok çalışma içerisinde verilen işe giriş bildirgesinin bu kişilerin işe giriş bildirgesindeki işe başlama tarihinden önceki çalışmalarının hak düşürücü süreye uğradığı gerekçesiyle tespit hükümlerinin bozulmasının Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.05.2019 gün ve 2016/21-626 E. 2019/522 K.sayılı kararında açıklanan "hukuki güvenlik" ilkesine aykırı olduğu, Blok çalışmanın söz konusu olduğu durumlarda, çalışma süresi içerisinde, yönetmelikte tespit edilen belgelerden birisinin işverence Kuruma verilmesi veya çalışmanın kurumca tespit edilmesi durumunda, blok çalışma süresinin tamamı bakımından hak düşürücü sürenin kesildiğinin kabulünün yasaya uygun olduğu” gerekçesi ile direnme kararı verilmiştir.
4. Çoğunluk görüşü ile Dairemizin önceki bozma kararından belirtildiği gibi blok çalışmanın bittiği tarihi takip eden yıldan itibaren beş yıllık hak düşürücü süre geçtiğinden, bozmanın doğru olduğu, direnme kararının incelenmesi için dosyanın Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir.
5. İş ve Sosyal Güvenlik Hukukunun temel ilkelerinden birisi de, işçi-sigortalı lehine yorum ilkesidir. İş hukukunun temel prensipleri arasında yer alan işçinin korunması ilkesinin bir sonucu olan işçi lehine yorum ilkesi, sosyal güvenlik hukukunda kendini sigortalı lehine yorum şeklinde göstermektedir. Sosyal güvenlik hukukunda genel amaç, bu haktan olabildiğince fazla kesimin yararlanabilmesi yani kapsamının genişletilmesidir. Diğer bir ifadeyle bu hukukun uygulanmasında esas alınacak temel ilkelerden birisi de şartlar elverdiği ölçüde sigortalı lehine yorum yapılmasıdır.
6. Sosyal devlet; bireylere belirli bir sosyal güvenlik hakkı ve asgari gelir düzeyi öngören, sağlık ve refah hizmetlerinden serbestçe yararlanma ve belirli bir yaşa kadar eğitim olanağı sunan, bir takım sosyal riskleri önleyici tedbirler alan devlet anlayışıdır. Sosyal devlet olmanın bir gereği ve sonucu da, sosyal güvenlik hakkının tüm bireylere sağlanması ve güvence altına alınmasıdır. Dolayısıyla, hukuk kuralı uygulanırken anayasada güvence altına alınan en temel haklardan biri olan sosyal güvenliğin esas ilkelerinden (sosyal güvenliğinin kapsamının ve uygulama alanının kişiler ve riskler açısından genişletilmesi) hareket ederek sigortalı lehine yoruma başvurulması yanlış olmayacaktır. Bu kapsamda, yorum yöntemi seçilirken tek bir yorum yönteminden hareket etmek yerine; bu hukuk dalının genel niteliği ve amacı da göz önüne alınarak yoruma başvurmak daha sağlıklı sonuçlar verecektir. Değişik tarihlerde verilen yargı kararlarına bakıldığında; sigortalı lehine yorum ilkesinin uygulamaya geçirildiği görülmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 1990 yılında verdiği bir kararda (Y.H.G.K 14.2.1990 E. 1989/10-391 K. 1990/83); "Kanunun çok açık olmasına karşın yine de kuşkulu bir durumun varlığı iddia edildiği taktirde şüphenin sigortalının lehine yorumlanacağı ise iş ve sosyal güvenlik hukukunun temel ilkelerindendir" diyerek bunu vurgulamıştır(Prof. Dr. Nurgül Emine Barın, Türk Sosyal Güvenlik Hukuku’nda Sigortalı Lehine Yorum İlkesi. Internatıonal Conference On Eurasıan Economıes 2016 s: 236 vd).
7. Davanın yasal dayanağı olan 506 sayılı Kanunun “Prim Belgeleri” başlığını taşıyan 79. maddesinin onuncu fıkrasında, yönetmelikle belirlenen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları, Kurumca saptanamayan sigortalıların, çalıştıklarını, hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak (5) yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilâm ile kanıtlayabildikleri takdirde, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayılarının göz önünde bulundurulacağı açıklanmıştır. Bu yönde, anılan madde hükmünde yer alan hak düşürücü süre; yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalışmaları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar için geçerlidir. Bir başka anlatımla; sigortalıya ilişkin olarak işe giriş bildirgesi, dönem bordrosu gibi yönetmelikte belirtilen belgelerin Kuruma verilmesi ya da çalışmaların Kurumca tespit edilmesi halinde; Kurumca öğrenilen ve sonrasında kesintisiz biçimde devam eden çalışmalar bakımından hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemez. Bu kapsamda işe giriş bildirgesi düzenlenmediği veya düzenlenmesine karşın kanuni hak düşürücü süre içerisinde Kuruma verilmediği, bu süre içerisinde kuruma verilen dönem bordroları ile bildirimin yapılmadığı, sigorta primlerinin kuruma yatırılmadığı, çalışmanın varlığı yönünde sigorta müfettişince herhangi bir saptamanın söz konusu olmadığı durumlarda, hizmetin varlığını ileri süren kişilerin hak düşürücü süre gerçekleşmeden yargı yoluna başvurması zorunludur.
8. Öncelikle temel ve vazgeçilmez hak olan sosyal güvenlik hakkı sınırlanırken, hak düşürücü sürenin kesilmesi yönünde, Anayasa’nın 13. Maddesinin göz ardı edilmemesi gerekir. Anayasanın 13. maddesinde temel hakların özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı açıkça belirtilmiştir. Sosyal güvenlik hakkının hak düşürücü süre açısından önem taşıyan belgelerin yönetmeliğe bırakılması ve yönetmelikte sınırlandırılması, Anayasa düzenlemesine uygun olmadığı gibi kurumun tespit ettiği çalışmaların da bu kapsamda değerlendirilmesi, takdir hakkının kötüye kullanılması açısından da doğru olmayacaktır. Kurumun kayıtlar var ise hiç tereddütsüz tüm sigortalılar için çalışmayı saptaması anayasal ve yasal görevidir.
9. Belirtmek gerekir ki kamu kurumu tarafından tutulan ve çalışma olgusunu kanıtlayan belgeler de, Kuruma intikal eden belgeler kadar nitelikli ve esas alınması gereken belgelerdendir. En azından madde de belirtildiği gibi kurumca bu belgeler esas alınarak çalıştığı rahatlıkla saptanabilir. Kurumun bu saptamayı yapmaması maddedeki takdir hakkını keyfi kullanması anlamına gelecektir.
10. Beş yıllık süre, Kurumun sigortalı olarak çalışma olgusundan habersiz bulunmasına ilişkin durumlarda söz konusudur. Zira, Kurumun öğreneceği sigortalılık durumu karşısında yasal işlemleri kendiliğinden yapacağı ve yapmaması hâlinde, bu Anayasal görevini yerine getirmemiş sayılacağı sosyal güvenlik hukukunun bir sonucudur. Bir işlemin yapılmasında kusurlu olan tarafın ise, kusurundan yararlanamayacağı açıktır. Böyle bir davada Kurumun beş yıllık sürenin geçtiğini ileri sürmesi, afaki iyiniyet kurallarına aykırıdır (Çenberci, Mustafa; Sosyal Sigortalar Kanunu Şerhi, ..., 1985 Baskı, s.514-515).
11. Çalışmanın blok çalışma niteliğinde olması yani kesintisiz devam etmesi halinde hak düşürücü süreden bahsedilemeyeceği gibi, mevsimlik çalışmanın bulunması ve bu çalışmanın yıllar itibariyle kesintisiz sürdüğünün kabulü halinde de çalışılmayan dönemde hizmet akdi askıda olduğundan hükme esas alınan 5 yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcı olarak, mevsimlik çalışmanın sona erdiği yılın sonu esas alınması gerekir(Y. HGK. 01.07.2019 tarih ve 2016/21-1238 E, 2019/834 K).
12. Bölge Adliye Mahkemesi kararından da açıklandığı gibi “hak düşürücü süre, bildirimsiz kalan çalışmalar yönünden öngörülmüştür. Belgelerden birisinin dahi Kuruma verilmiş olması veya Kurumca, fiilen ya da kayden sigortalı çalışma olgusunun tespiti hâlinde hak düşürücü süreden söz edilemeyecektir. Sigortalının kayda dayanan çalışması bildirilmiş veya kurumca saptanan çalışması var ise bu bildirilen veya saptanan hizmeti ile blok çalışmanın da zamanaşımına uğramadığı kabul edilmelidir.
13. Somut uyuşmazlığa gelince davacı 01.09.1993 tarihinden 01.07.2007 tarihine kadar aralıksız çalıştığını kanıtlamıştır. Davacının 23.01.2006-15.06.2007 tarihleri arası çalışmaları kuruma bildirilmiş, 01.12.2003-22.01.2006 tarihleri arasında ise asgari ücretle çalıştığı kurumca saptanmıştır. Kuruma be bildirilen kayıtlı hizmet yanında tespiti istenen çalışma süresi blok çalışma kapsamındadır. Davacının 01.12.2003 öncesi blok çalışma içinde kalan hizmetinin blok çalışma yönünden hak düşürücü süre geçmediğinden, kararın onanması görüşünde olduğumdan Sayın çoğunluğun gönderme gerekçesine katılınmamıştır.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1985 E., 2020/537 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTüketici Mahkemesi
tam metni aç
Kural, dava açılırken gerekli masraf ve harçların ödenmesi olmakla birlikte; 03.04.2012 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan mülga Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliği’nin “Harç, gider avansı ve delil avansının ödenmesi” başlıklı 45. maddesinin ikinci fıkrasında bu kurala istisna getirilmiş ve adli yardım talebiyle açılan dava ve işlerde adli yardım konusunda bir karar verilinceye kadar harç, gider
Hukuk Genel Kurulu 2017/1985 E. , 2020/537 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Tüketici Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “sözleşmenin iptali ve bedel iadesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bursa Tüketici Mahkemesince verilen davanın usulden reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili 22.08.2012 tarihli dava dilekçesiyle; müvekkilinin davalı ile imzaladıkları devre tatil sözleşmesinin iptalinin gerektiğini zira sözleşmenin psikolojik baskı ile tesis edildiğini ve tesisten hiç istifade edilmediğini ileri sürerek sözleşmenin feshi ile bedelinin iadesine, müvekkilinin adli yardımdan istifadesine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili davanın reddini istemiştir.
Mahkeme Kararı:
6. Bursa Tüketici Mahkemesinin 27.11.2012 tarihli ve 2012/3298 E., 2012/844 K. sayılı kararı ile; davacı vekilinin adli yardım talebinin 17.10.2012 tarihli ara karar ile reddedildiği ve aynı gün gider avansının ikmal edilmesi için kesin süre verildiği, belirtilen sürede gider avansının tamamlanmadığı gerekçesiyle dosya üzerinden yapılan inceleme sonunda davanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 114/1-g, 115/2. maddesi gereğince usulden reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 13. Hukuk Dairesince 11.11.2014 tarihli ve 2014/15989 E., 2014/35177 K. sayılı kararı ile; “…Mahkemece, 17.10.2012 tarihli ek karar ile, HMK’nun 336/2. maddesi gereğince, davacının adli yardım talebinin reddine, davacının HMK’nun 120/2.maddesi gereğince 120,00TL gider avansı yatırması için iki haftalık kesin süre verilmesine karar verilmiştir. Ne var ki, bu ek karar davacı vekiline tebliğ edilmemiş, daha sonra da iki haftalık kesin süre içerisinde gider avansı yatırılmadığından bahisle davanın usulden reddine karar verilmiştir. Gider avansı yatırılmasına ilişkin ek karardan davacının haberi olmadığından, verilen kesin süre usulüne uygun değildir ve sonuç doğurmaz. Bu durumda mahkemece, davacıya, usulüne uygun olarak gider avansı yatırması konusunda kesin süre verilmesi ve bunun usulüne uygun tebliğinden sonra hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, bu hususlar göz ardı edilerek yazılı şekilde ret kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Bursa 1.Tüketici Mahkemesinin 14.04.2015 tarihli ve 2015/140 E., 2015/746 K. sayılı kararı ile; dosyada gider avansı veya tebligat için pul bulunmadığı, bu nedenle davacının UYAP üzerinden veya mahkeme kaleminden davayı takip etmesi gerektiği, bozma kararında, "usulüne uygun tebliğ" den söz edilmiş ise de dosyada hiç avans veya pul olmadığı hâlde usulüne uygun tebligatın nasıl yapılacağı konusuna açıklık getirilmediği, ek karar veya nihai karar da tebliğ edilmemiş olmasına rağmen, davacı vekilinin bizatihi müracaatı üzerine gerekçeli kararın kendisine mahkeme kaleminde tebliğ edildiği, kesin süre verildiğine ve dosyada gider avansı bulunmadığına göre, bu işlemin daha önce yapılması gerektiği, aksinin kabulünün adli yardım talebi ile ve hiç gider avansı yatırılmadan açılan davalarda tebligat işlemi veya başka bir işlem yapılması mümkün olmayacağından, dosyanın davacı veya vekilinin keyfiliğine açık bir şekilde derdest olarak kalmaya devam edeceği, usul kurallarının böyle bir keyfiliğe cevaz vermeyeceği, adli yardım talebinde bulunan davacı vekilinin en azından talebin reddi ihtimalini göz önüne alarak, bu talebe ilişkin kararın tebliğini sağlamak için yeterli olacak şekilde posta pulunu dava dilekçesine eklemesi ya da talebin sonucunu UYAP'tan takip etmesi gerektiği, tebligat giderinin suçüstü ödeneğinden karşılanması gerektiğine ilişkin itirazın ise yasal bir dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; adli yardım talebiyle ve bu sebeple de gider avansı yatırılmadan açılan davada mahkemece adli yardım talebi reddedilerek gider avansının verilen kesin süre içerisinde tamamlanmasına ilişkin ek kararın gerekli tebligat gideri bulunmadığından davacı vekiline tebliğ edilemediği gözetildiğinde, kesin süreye rağmen gider avansının yatırılmadığı gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle gider avansı ile ilgili mevzuat hükümlerine değinmekte fayda vardır.
13. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun 114/1-g maddesinde gider avansı dava şartı olarak düzenlenmiştir. “Harç ve avans ödenmesi” başlıklı 120. maddede ise; “Davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığınca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır.
Avansın yeterli olmadığının dava sırasında anlaşılması hâlinde, mahkemece, bu eksikliğin tamamlanması için davacıya iki haftalık kesin süre verilir.” düzenlemesi bulunmaktadır.
14. Dava şartı noksanlığının giderilmesi için mahkemece verilen kesin süre içerisinde bu şart yerine getirilmezse dava HMK’nın 115/2 maddesi uyarınca usulden reddedilir.
15. Ne var ki adli yardım talebiyle açılan davalarda durum farklıdır. Söz konusu nüansın daha doğru ortaya konulabilmesi için adli yardım ile ilgili kısa açıklama yapılması yerinde olacaktır.
16. Temel insan hakları arasında sayılan ve kabul gören adlî yardım uluslararası ve ulusal boyutuyla evrensel bildiri, sözleşmeler ve iç hukuk kurallarıyla düzenlenmiş bulunmaktadır. Adil yargılanma hakkını gerçekleştirmek amacına yönelik olan ve temel bir insan hakkı olarak, hak arama özgürlüğünün [2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa), m. 36/1] kullanımını güçleştiren ekonomik ve sosyal engellerin kaldırılarak güvence altına alınması, öncelikle ülkelerin anayasal sorunu olarak görülmüş olmakla birlikte bununla yetinilmemiş, uluslararası düzenlemelerle genel ilke ve kurallara bağlanmıştır (Taşkın, Â.: Adli Yardımın İşlevi ve Yardım Giderlerinin Geri Alınma Zamanı, TBBD, 1999/3, s. 831).
17. Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde adil yargılanma hakkı;
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” şeklinde ifade edilmiştir.
18. Ayrıca Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasında usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı ifade edilmiştir.
19. Bu bağlamda ülkemizin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme)'nin 6. maddesinde adil yargılanma hakkı ayrıntılı yer almış olup, gerek Anayasa gerekse Sözleşme düzenlemelerine koşut olarak 6100 sayılı HMK’nın 27. maddesinde hukuki dinlenilme hakkı düzenlenmiştir.
20. HMK’nın “Hukuki dinlenilme hakkı” başlıklı 27. maddesi uyarınca;
" (1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler.
(2) Bu hak;
a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını,
b) Açıklama ve ispat hakkını,
c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içerir."
21. Hukuki dinlenilme hakkının temel unsurları maddede tek tek belirtilmiş, böylece uygulamada bu temel yargısal hak konusundaki tereddütlerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
22. Bu unsurlardan ilki ve eldeki uyuşmazlıkla ilgili olanı “bilgilenme hakkı” dır. Bu çerçevede, öncelikle tarafların gerek yargı organlarınca gerek karşı tarafça yapılan işlemler konusunda bilgilendirilmeleri zorunludur. Kişinin kendisinden habersiz yargılama yapılarak karar verilmesi, kural olarak mümkün değildir. Hak sahibinin kendisi ile ilgili yargılama ve yargılamanın içeriği hakkında tam bir şekilde bilgi sahibi olması sağlanmalıdır. Tarafın bilgi sahibi olmadığı işlemler, belge ve bilgiler yargılamada esas alınamaz. Bilgilenmenin şekli bakımından, hukuki dinlenilme hakkına uygun davranılmalı, ilgilinin bilgilenmesi şeklen değil, gerçek anlamda sağlanmaya çalışılmalıdır.
23. Adli yardım konusuyla ilgili hükümlere geri dönüldüğünde; HMK’nın 334/1. maddesine göre “Kendisi ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin, gereken yargılama veya takip giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olan kimseler, iddia ve savunmalarında, geçici hukuki korunma taleplerinde ve icra takibinde, taleplerinin açıkça dayanaktan yoksun olmaması kaydıyla adli yardımdan yararlanabilirler.” (Belirtmek gerekir ki; 11.04.2013 tarih ve 6459 sayılı Kanun’un 22. maddesi ile yapılan değişiklik öncesinde bu madde hükmünde geçen “taleplerinin açıkça dayanaktan yoksun olmaması” ibaresi “haklı oldukları yolunda kanaat uyandırmak” şeklinde yer almıştır.).
24. Adli yardımın kapsamını düzenleyen 335. maddeye göre adli yardım kararı verilmesi; yapılacak tüm yargılama ve takip giderlerinden geçici muafiyeti, teminat göstermekten muafiyeti, yapılması gereken tüm giderlerin (m. 120, 324 vb.) Devlet tarafından avans olarak ödenmesini, ücreti sonradan ödenmek üzere avukat teminini sağlar.
25. Mahkemece adli yardım talebi hakkında verilecek kararlara karşı itiraz yolu yukarıda bahsi geçen 11.04.2013 tarihli, 6459 sayılı Kanun değişikliği ile açılmıştır (m. 337/2). Ne var ki eldeki uyuşmazlıkta adli yardım talebinin değerlendirildiği 17.10.2012 tarihi itibariyle 6459 sayılı Kanun henüz düzenlenmemiştir. Düzenleme öncesi hâliyle 337. maddenin ikinci fıkrası “Adli yardım talebinin kabul veya reddine ilişkin kararlara karşı kanun yoluna başvurulamaz” şeklinde olup usul hükümleri derhal uygulanmakla birlikte tamamlanan işlemlere tatbik edilemeyeceğinden somut olayda doğrudan adli yardım talebinin reddi kararına karşı itiraz yolunun işletilmesi mümkün olmamıştır.
26. Kural, dava açılırken gerekli masraf ve harçların ödenmesi olmakla birlikte; 03.04.2012 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan mülga Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliği’nin “Harç, gider avansı ve delil avansının ödenmesi” başlıklı 45. maddesinin ikinci fıkrasında bu kurala istisna getirilmiş ve adli yardım talebiyle açılan dava ve işlerde adli yardım konusunda bir karar verilinceye kadar harç, gider ve delil avansı alınmayacağı düzenlenmiştir.
27. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; baro adli yardım bürosundan görevlendirilen avukat eliyle 22.08.2012 tarihinde açılan davada adli yardım talep edilmiş, söz konusu istem nedeniyle Yönetmeliğin 45. maddesi gereği davanın açılışı sırasında gider avansı alınmamıştır. Mahkemece dosya üzerinden verilen 17.10.2012 tarihli ek karar ile davacı vekilinin adli yardım talebi yerinde görülmeyerek reddedilmiş ve yatırılmayan gider avansının tamamlanması için iki haftalık kesin süre verilmiştir. Ne var ki dosyada söz konusu kararın tebliğ masrafını karşılayacak bedel olmadığından davacı vekiline bu karara ilişkin tebligat yapılamamıştır. 27.11.2012 tarihinde ise mahkemece dosya üzerinden davanın HMK’nın 114/1-g, 115/2. maddesi gereği usulden reddine karar verilmiş, gerekçeli karar davacı vekiline kalemde 28.01.2014 tarihinde tebliğ olunmuştur.
28. Yukarıda açıklandığı üzere mevzuatımızda adli yardım talebiyle açılan davalarda bu talep hakkında karar verilinceye kadar harç, masraf vs alınmayacağı, talebin kabulü hâlinde tüm giderlerin Devletçe karşılanacağı düzenlenmiş ise de talebin reddi durumunda dosyada tebligat için masraf da bulunmazsa bu kararın ne suretle taraflara tebliğ edileceğine dair açık hüküm bulunmamakta; bu durum, uygulamada sıkıntılara neden olmaktadır. Başlangıçta kendisinden alınmayan masrafları adli yardım talebinin reddi nedeniyle ödemek durumunda kalan kişiden, bu karardan haberdar olmadığı müddetçe eksikliği gidermesi beklenemez. Kaldı ki eksikliğin ikmali doğrultusunda kesin süre verilip bu süreye ilişkin ara karar hukuki anlam ve neticelerini ihtiva eden ihtarla ilgilisine ulaştırılmadan, eksikliğin verilen sürede ikmal edilmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi evrensel normlarla korunan hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkının ihlâli sonucunu doğuracaktır.
29. Hâl böyle olunca mahkemece adli yardım talebinin reddi ve gider avansının ikmali yönünde kurulan kararın, suçüstü ödeneğinden masrafı karşılanmak ve sonrasında gerektiğinde ilgilisinden tahsil edilmek suretiyle, tebliğ edilmesi zorunludur. Bu zorunluluk yerine getirilmeden yazılı gerekçeyle davanın dava şartı yokluğundan reddine karar verilmesi hukuka aykırıdır.
30. Sonuç olarak direnme kararının Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen ve yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen ve yukarıda belirtilen genişletilmiş gerekçe ve nedenlerle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 08.07.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
19. Hukuk Dairesi, 2019/3291 E., 2020/11 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
6100 sayılı HMK’ya 6763 Sayılı Kanun’un 45. maddesi ile eklenen Geçici 4.
19. Hukuk Dairesi 2019/3291 E. , 2020/11 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
Mahkemece verilen direnme kararının 6763 Sayılı Yasanın 45. md. ile 6100 Sayılı HMK'ya eklenen geçici 4. madde çerçevesinde Dairemizce yeniden yapılan incelemesi sonucunda dosya incelendi, gereği görüşüldü.
- KARAR -
Dairemizin 17.01.2019 tarih 2018/1298 esas 2019/222 sayılı bozma ilamına karşı mahkemece direnilmesi üzerine verilen direnme kararı davacı vekili tarafından süresi içinde temyiz edilmiştir.
6100 sayılı HMK’ya 6763 Sayılı Kanun’un 45. maddesi ile eklenen Geçici 4. madde hükmü gereğince Dairemizce yeniden yapılan inceleme sonucunda Dairemizin bozma kararının usul ve kanuna uygun olduğu anlaşıldığından direnme kararına ilişkin dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle dosyanın Hukuk Genel Kurulu'na gönderilmek üzere Yüksek Birinci Başkanlığa sunulmasına, 16/01/2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Medeni Usul Hukuku
Zabıt katibinin aynı işte hakim ile birlikte reddi veya çekinmesinin istenmesi halinde karar mercii kimdir?
A) Yazı İşleri Müdürü.
B) Sadece zabıt katibini inceleyen mahkeme.
C) Hakim hakkında ret veya çekinmeyi inceleyecek olan merci, her ikisi hakkında karar verir.
D) Adalet Komisyonu.
E) Bölge Adliye Mahkemesi.
Bu maddeyle ilgili 2 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.