Türk Ticaret Kanunu 20. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 20- (1) Tacir olan veya olmayan bir kişiye, ticari işletmesiyle ilgili bir iş veya hizmet görmüş olan tacir, uygun bir ücret isteyebilir. Ayrıca, tacir, verdiği avanslar ve yaptığı giderler için, ödeme tarihinden itibaren faize hak kazanır.
3. Fatura ve teyit mektubu
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
34 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1566 E., 2018/1809 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varFikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi
Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, TTK.nun 20/3 maddesi uyarınca tacirler arasındaki fesih ihbarlarının noter marifetiyle, iadeli taahhütlü mektupla veya telgrafla yapılması gerektiği, davacının ibraz ettiği ihtarname başlıklı belgenin davalıya gönderildiğini ispat edemediği, sözleşmenin ne dav
Hukuk Genel Kurulu 2017/1566 E. , 2018/1809 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki “lisans sözleşmesinden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.07.2012 tarihli ve 2010/165 E., 2012/153 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 26.12.2013 tarihli ve 2012/16573 E., 2013/23529 K. sayılı kararı ile:
“…Davacı vekili, müvekkili şirketin yayıncılık ve dershanecilik alanında "Çözüm" markası ile faaliyet gösterdiğini, davalı ile yapılan lisans sözleşmesi uyarınca davalının Çözüm markası ve bununla ilgili işaret, ünvan, şekil, resim, slogan ve her türlü tanıtım materyallerini Şırnak adresinde faaliyet gösterecek dershanesinde kullanabileceğini, sözleşme süresinin 5 yıl olduğunu, ancak davalı şirket tarafından söz konusu dershane devredilerek şirket ortaklarında değişme yapıldığı ve aynı adreste "Çözen" dershanesi olarak faaliyet göstermeye devam edildiğini, bu durumun sözleşme maddelerine aykırı olduğunu, yine sözleşme hükümleri uyarınca tüm ortakların da tüzel kişilik ile birlikte sorumlu olacağını, müvekkili şirket tarafından davalının sözleşme hükümlerini ihlal etmesi nedeni ile lisans sözleşmesinin feshedildiğini, lisans bedelinin tamamının maddi tazminat kapsamında ödenmesi gerektiğini ileri sürerek, 1.000 TL maddi, 10.000 TL manevi tazminat talep ve dava etmiş, 03.10.2011 tarihli ıslah dilekçesi ile maddi tazminat talebini 28.698, 43 TL arttırmıştır.
Davalılar vekili, Asliye Hukuk Mahkemelerinin görevli olduğunu, davanın zamanaşımına uğradığını, davacının sözleşmedeki şartları yerine getirmediğini, yayınları geç gönderdiğini, bu nedenle sözleşmenin müvekkili tarafından haklı nedenle feshedildiğini, dershanedeki mali problemlerden dolayı şirket ortaklarının el değiştirdiğini, yeni ortakların da çözüm dershanesi yayınlarından memnun kalmadıklarından dolayı sözleşmeye devam etmek istemediklerini bildirdiğini, sözleşmenin 4.5. maddesinin hukukun genel ilkelerine aykırı olduğunu, savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, TTK.nun 20/3 maddesi uyarınca tacirler arasındaki fesih ihbarlarının noter marifetiyle, iadeli taahhütlü mektupla veya telgrafla yapılması gerektiği, davacının ibraz ettiği ihtarname başlıklı belgenin davalıya gönderildiğini ispat edemediği, sözleşmenin ne davalı ne de davacı tarafça usulüne uygun olarak fesih olunduğundan söz edilemeyeceği, sözleşmenin her iki tarafça eylemli olarak sona erdirildiği, yayınların davacı tarafça geç gönderildiği ve sözleşmenin feshinde davacı tarafın tam kusurlu olduğu, davalı şirketin ortaklık yapısında değişiklik için davacının onay vermesi gerektiğine ilişkin sözleşme hükmünün ise BK. nun 19. maddesine aykırı olduğu, gerekçesiyle davanın reddine, karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Türk Hukuk Sisteminde kural olarak, sözleşme serbestliği ilkesinin kabul edilmiş olduğu tartışmasızdır (Anayasa, m. 48/1; BK. 19.). Bu nedenle kişiler özel hukuk alanına giren bir sözleşmeyi yapıp yapmamayı veya kiminle yapacaklarını ve keza konusunu tayin ve kararlaştırma yetkisine sahiptir. Ancak bu serbestiye bazı sınırlamalar getirilmiştir (BK. m. 19, 20, MK. m. 23). Buna göre kanunların kesin surette emreylediği, hukuk kurallarına veya kanuna ve yahut kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı sözleşmeler geçerli olmayıp, BK. m. 20/1, MK. m. 23'e göre hukuki işlem-sözleşme-geçersiz olur.
Üçüncü kişinin fiilini taahhüt; sözleşmenin bir tarafının diğer tarafına üçüncü kişinin her hangi bir fiilini taahhüt ederek bu fiilin gerçekleşmemesi halinde uğranılan zararı gidermeyi üstlenmesidir (BK. m. 110). Bu taahhütle yükümlülük altına giren kimse kendi fiilini taahhüt edecek yerde üçüncü kişinin fiilini taahhüt etmekte ve bu taahhüt ifa edilmediğinde, yani üçüncü kişi tarafından fiil yerine getirilmediğinde meydana gelen zararı ödemek zorunda kalmaktadır. Üçüncü kişinin fiilini taahhüdünde en belirgin özelliği taahhüde başkasının fiilinin konu ediliyor olmasıdır.
Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelindiğinde, taraflar arasında 31.03.2006 tarihli "Lisans Sözleşmesi" başlıklı sözleşmenin imzalandığı, bu sözleşme uyarınca davacı şirketin "Çözüm" ibareli marka ve ticaret unvanının davalı tarafından Şırnak il merkezinde kullanılması, davalı şirketin de öğrencileri adedince, davacı yayıncı şirket tarafından yayınlanan kitap setlerini bedeli mukabilinde satın alması, yayın sözleşmesinin her yılın Mayıs ayı sonuna kadar imzalanması, davalı dershanenin, yayın veya lisans sözleşmesine uymayarak sözleşmenin sona ermesine sebebiyet vermesi halinde, sözleşme süresi sonuna kadar tahakkuk edecek lisans bedelini ödemeyi, şirket ortaklarının, davalı dershanenin edimini şahsen garanti etmeyi, davacının onayı olmaksızın dershanesinin ortaklık yapısında değişiklik yapılamayacağının kararlaştırıldığı ve tarafların sözleşmeyi eylemli olarak sona erdirdiği taraflar arasında tartışmasıdır. Taraflar arasında bağıtlanan 5 yıllık sözleşmenin, 3 yılının ihtilafsız devamı, davalı şirketin hisse devrinin davacının onayına tabi tutulmasının, sözleşmenin tarafını belirleme özgürlüğü kapsamında, şirkete yeni ortak olanların taraflar arası sözleşmeyi imzalayacaklarının ise üçüncü kişinin fiilini taahhüt olarak değerlendirilecek olması karşısında, öncelikle sözleşmenin geçersiz olduğunu kabul etme olanağı bulunmamaktadır. Bunun yanında; mahkemece eğitim modelleri ve test kitaplarının gecikmeli gönderildiği, test sorularında hatalar bulunduğu belirtilerek davalının tam kusurlu olduğu kabul edilmişsede bu hususta doğru değildir. Öncelikle davalı, eğitim modelleri ve test kitaplarının gecikmeli gönderildiğini, test sorularında hata olduğunu kanıtlayamamıştır, bir an için bu hususların doğru olduğu kabul edilse dahi, davalı gecikme ve hatalı sorulara rağmen sözleşmeyi devam ettirerek, bu hususları kabul etmiş sayılır. Bunun yanında davalılar, mali problemler nedeni ile şirket ortaklarında değişiklik olduğunu ve şirketin yeni ortaklarının davacı ile çalışmak istemediklerini bildirmeleri karşısında, sözleşmenin feshinde davacının kusurlu olduğunda kabul etme olanağı yoktur. Bu durum karşısında, taraflar arasındaki sözleşmenin geçerli olduğu göz önüne alınarak davalı şirket ile diğer davalı gerçek kişilerin davacıya karşı sorumlu olup olmadığı, değerlendirilerek, sorumlu iseler sorumlu oldukları miktar belirlenerek, karar verilmesi gerekir iken davacının reddine karar verilmesi doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir…”
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla değişikliği öncesi hâliyle 438’inci maddesinin ikinci fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Davacı vekili, müvekkili şirketin yayıncılık ve dershanecilik alanında "Çözüm" markası ile faaliyet gösterdiğini, davalı ile yapılan lisans sözleşmesi ile davalının Çözüm markası ve bununla ilgili her türlü tanıtım materyallerini Şırnak adresinde faaliyet gösterecek dershanesinde kullanabileceğinin kararlaştırıldığını, bu sözleşmenin 4.5’inci maddesi uyarınca yayıncının yazılı onayı olmaksızın dershanenin işbu sözleşmeden doğan haklarını başka bir şirkete veya kişiye devredemeyeceğinin ve dershanenin ortaklık yapılanmasının değişmesi hâlinde yeni ortağın işbu sözleşmeyi imzalaması ve ayrıca yayıncının bu ortağın ortaklığına ve sözleşmeyi imzalamasına onay vermesi gerektiğinin kararlaştırıldığını, ancak davalı şirket tarafından söz konusu sözleşme hükmüne uyulmayarak dershane devredilerek şirket ortaklarında değişim yapıldığını ve aynı adreste "Çözen" dershanesi olarak faaliyette bulunmaya devam edildiğini, bu durumun belirtilen sözleşme maddesine aykırı olduğunu, ihlal hâlinde sözleşme hükümleri uyarınca tüm ortakların da tüzel kişilik ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu olacağının belirtildiğini ileri sürerek, şimdilik 1.000,00TL maddi, 10.000,00TL manevi tazminatın ticari faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, 03.10.2011 tarihli ıslah dilekçesi ile maddi tazminat talebini 28.698,43TL’ye yükseltmiştir.
Davalılar vekili, davacının sözleşmedeki şartları yerine getirmediğini, yayınları geç göndermesi ve gönderilen yayınların aşırı derecede hatalarla dolu olması nedeniyle sözleşmenin müvekkili tarafından haklı nedenle feshedildiğini, dershanedeki mali problemlerden dolayı şirket ortaklarının el değiştirdiğini, yeni ortakların da çözüm dershanesi yayınlarından memnun kalmadıklarından dolayı sözleşmeye devam etmek istemediklerini bildirdiğini, sözleşmenin 4.5’inci maddesinin hukukun genel ilkelerine aykırı olduğunu, manevi tazminat istem gerekçelerinin dava dilekçesinde gösterilmediğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, taraflar arasındaki lisans sözleşmesinin her iki tarafça eylemli olarak sona erdirildiği, hiçbir tarafın 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)’nun 20/3’üncü maddesine uygun fesih ihbarı göndermediği, sözleşmenin feshinde davacının tam kusurlu olduğu, sözleşme fesih olunduktan sonra davalı tarafın “Çözüm” ibaresini markasal olarak kullandığının iddia ve ispat edilemediği, her ne kadar davalı şirketin ortaklık yapısında değişiklik yapıldığı anlaşılmış ise de, söz konusu hükmün 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 19’uncu maddesine, bu hükmü ileri sürmenin de 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 2’nci maddesine aykırı olduğu, zira sözleşmenin asıl borçlusunun davalı şirket olduğu ve şirket hissedarları olan diğer davalılar da şirket borcunu tekeffül ettikleri hâlde, ayrıca bu kişilerin şirket hisselerini devrini yasaklamanın, Anayasanın 35 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 nolu Protokolünde belirtilen mülkiyet hakkına, BK’nın 19’uncu (Yeni Türk Borçlar Kanunu (TBK) 27 ) madde hükmüne aykırı olması sebebiyle geçersiz bulunduğu ve hisse değişikliğinin davalı tarafa kusur isnadını gerektiren bir sebep olmadığı gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel Mahkemece önceki kararda direnilmiş, direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, taraflar arasındaki sözleşmenin 4.5 maddesinin 818 sayılı BK’nın 19’uncu ve TMK’nın 2’inci madde hükümlerine aykırılık teşkil edip etmediği, bu bağlamda sözleşmenin geçerli olup olmadığı ve sözleşmenin feshinde kusurun taraflardan hangisine ait olduğu, buradan varılacak sonuca göre davacı tarafın tazminat talebinde bulunup bulunamayacağı noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle konuya ilişkin dava konusu lisans sözleşmesinin imzalandığı 31.03.2006 tarihinde yürürlükte bulunan yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar vardır:
Hukuksal işlem, bir ya da birçok kişinin, hukuk düzeninin çizdiği sınırlar içinde, hukuksal sonuçlar meydana getirmeye yöneltilmiş olan iradesinin açığa vurulmasıdır (Tunçomağ, K.: Borçlar Hukuku Dersleri, Genel Hükümler, 1. cilt, 1965, s. 76; Kaynar, R.: Türk Borçlar Hukuku Dersleri, 1965, s.13). Gerçekten de, iradenin açığa vurulması, hukuksal işlemin belirgin niteliğini oluşturur. Çünkü irade açığa vurulmazsa, hukuksal bir sonuç meydana gelmez. Başka bir anlatımla, hukuksal sonucun meydana gelebilmesi, yani bir hak ya da hukuksal ilişkinin yaratılması, değiştirilmesi veya ortadan kaldırılması için, buna yönelmiş bir irade yetmez; iradenin açığa vurulması gerekir (Karahasan, M.R.: Sorumluluk Hukuku, Birinci Kitap Sözleşmeler, İkinci Kitap Sözleşmeden Doğan Sorumluluk, Doktrin Yargıtay Kararları, 1996, s. 95).
Sözleşme, belirli bir borç ilişkisini meydana getirmek üzere, iki veya daha fazla kişinin karşılıklı ve birbirlerine uygun irade açıklamalarıyla kurulan bir hukuksal işlemdir.
Sözleşmenin başlıca çeşitleri aşağıdaki şekildedir:
1- Borçlar hukuku sözleşmeleri
a) Bir yana borç yükleyen sözleşmeler
b) İki yana borç yükleyen (karşılıklı) sözleşmeler
aa) Tam karşılıklı sözleşmeler
bb) Eksik karşılıklı sözleşmeler
2- Medeni hukuk sözleşmeleri
818 sayılı BK’nın 1’inci (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 1.) maddesine göre, sözleşmenin kurulması için karşılıklı ve birbirine uygun iradenin açığa vurulması gerekir. İrade açıklaması, bir kişinin bir hakkı ya da hukuksal ilişkiyi kurma, değiştirme ya da ortadan kaldırma iradesini dış dünyaya yansıtması, açıklaması ya da bildirmesi ve bu yolla bunu yürürlüğe koymasıdır (Eren, F.: Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, Cilt 1, 1994, S.153). İradenin açığa vurulması, açık ya da örtülü olabilir.
Tüm bu anlatılan kuralların yanında sözleşme özgürlüğü hukukumuzda temel bir ilke olarak benimsenmiştir. Öyle ki, BK’nın 19/1’inci (TBK m. 26) maddesi ile bir sözleşmenin konusunun yasanın gösterdiği sınırlar içinde özgürce saptanabileceği hükme bağlanmış, öte yandan Anayasanın 48/1’inci maddesi ile de "Herkesin sözleşme hürriyetine sahip olduğu" apaçık vurgulanmıştır (Karahasan, s.226).
Bireylerin, özel borç ilişkilerini, hukuk düzeninin sınırları içinde özgürce kurabilme ve düzenleyebilme yetkisine sözleşme özgürlüğü denir (Eren, s.323). Bu özgürlük, geniş bir kavram olup, tarafların bir sözleşme yapmak zorunda bulunmamaları, sözleşmenin içeriğini özgürce saptayabilmeleri, kendisiyle sözleşme yapılabilecek kimseyi seçmeleri, sözleşmenin tipini diledikleri gibi belirleyebilmeleri, sözleşmeyi (karşılıklı anlaşma ile) ortadan kaldırabilmeleri, sözleşmenin içeriğini değiştirebilmeleri hususundaki özgürlükler hep bu kavram içinde yer alır (Tekinay, S. S. /Akman, S. /Burcuoğlu, H./Altop, A.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. 1, 1985, s. 323). Ancak, içerik ya da tip belirleme özgürlüğü yalnızca özel borç ilişkilerinde geçerli olup öteki sözleşmelerde söz konusu değildir (Karahasan, s.227).
Sözleşme özgürlüğü kesin olmayıp sınırlar, BK’nın 19/1’inci (TBK’nın 27/1) maddesi ile genel olarak belirlenmiştir. Anayasanın 13’üncü maddesiyle de genel sınırlamaların getirilmesinin yanı sıra özel sınırlamaların da öngörülebileceği hükme bağlanmıştır. Buna göre, sözleşmenin konusu olanaksız olmamalı, hukuka ya da ahlâka, kanunun emredici hükümlerine, kamu düzenine ve kişilik haklarına aykırı bulunmamalıdır. Bu gibi nedenlerin bulunması hâlinde, sözleşme geçersiz hâle gelir. Taraflar, serbest iradeleri ile oluşturulan, kendilerine yüklenen hak ve borçların duraksamaya yer vermeyecek biçimde sözleşmede saptanan koşulların uygulanmasında olduğu gibi; sona erdirilmesinde de, kural olarak aynı hak ve irade serbestisine sahiptirler.
Sözleşmeler hukukuna hâkim olan “sözleşme özgürlüğü ilkesi”ne ilişkin yapılan bu genel açıklamalardan sonra, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun 31’inci maddesinde düzenlenen “Hâkimin davayı aydınlatma ödevi”ne ilişkin olarak açıklamada bulunmakta fayda vardır.
6100 sayılı HMK’nın 25’inci maddesinin birinci fıkrasında, hâkimin kanunda öngörülen istisnalar dışında, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamayacağı ve onları hatırlatabilecek davranışlarda bulunamayacağı, aynı maddenin ikinci fıkrasında yine kural olarak hâkimin kendiliğinden delil toplayamayacağı kabul edilmiştir (Umar, B.: Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, 2. Baskı, Ankara 2014, s.114 vd.). Taraflarca getirilme ilkesi olarak kabul edilen bu düzenleme ile özel hukuk uyuşmazlıklarında kural olarak, tarafların iddia ve savunmalarına ilişkin vakıaların ve bu vakıaların delillerinin bizzat taraflarca getirilmesi ve yargılamada ileri sürülmesi düzenlenmiştir. Böylelikle dava malzemelerinin toplanmasında ve bunların ileri sürülmesinde hâkimin pasif olması kabul edilmiştir ( Üstündağ, S.:Medeni Yargılama Hukuku, 7. Baskı, İstanbul 2000, s.238).
Bununla birlikte, dava malzemesinin taraflarca getirilmesi, hâkimin bu hususlar hakkında hiçbir yetkisi olmadığı ve tamamen etkisiz olduğu anlamına gelmemektedir (Alangoya, H. Y. /Yıldırım, M. K. /Deren Yıldırım, N.:Medenî Usul Hukuku Esasları, 7. Baskı, İstanbul 2009, s. 184). Bu özellikle hâkimin yargılama sonucunda, verdiği hükmün maddi gerçekle örtüşür olabilmesinin bir sonucudur. Tarafların getirdiği ve ileri sürdüğü dava malzemeleri bazı durumlarda maddi veya hukuki açıdan eksik, belirsiz yahut çelişkili olabilir. Bu durum, davanın yürütülmesini zorlaştırabildiği gibi hâkimin doğru bir hükme varma ihtimalini de tehlikeye sokabilir. Bu nedenle HMK’nın 31’inci maddesinde, bu durumlarda, hâkimin taraflara açıklama yaptırabileceği, soru sorabileceği ve tarafların delil göstermelerini isteyebileceği düzenlenmiştir.
Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasında imzalanan lisans sözleşmesinin 4.5 maddesi “Yayıncının yazılı onayı olmaksızın Dershane işbu sözleşmeden doğan haklarını kısmen veya tamamen başka şirkete veya kişiye devredemez. Dershanenin, şube açmak istediğinde veya dershanenin kurucu ve ortaklarının başka bir dershane açmak istemeleri hâlinde Yayıncı ile yeni bir lisans sözleşmesi imzalamaları gerekir. Dershanenin ortaklık yapılanmasının değişmesi hâlinde yeni ortağın işbu sözleşmeyi imzalaması ve ayrıca Yayıncının bu ortağın ortaklığına ve sözleşmeyi imzalamasına onay vermesi gerekir. Aksi hâlde bu durum sözleşmenin ihlali sayılır” şeklindedir. Yukarıda belirtilen sözleşme özgürlüğüne ilişkin ilkeler gözetildiğinde, dershanenin ortaklık yapılanmasının değişmesi hâlinde yeni ortağın işbu sözleşmeyi imzalaması ve ayrıca yayıncının bu ortağın ortaklığına ve sözleşmeyi imzalamasına onay vermesi gerektiği, aksi hâlde bu durumun sözleşmenin ihlâli sayılmasına ilişkin sözleşme hükmünün BK’nın 19’uncu ve TMK’nın 2’nci maddelerine aykırılık teşkil ettiğinden söz edilemez.
Ayrıca davalı şirket kurucu müdürünün davacı tarafa göndermiş olduğu tarihsiz yazıda yayınlarda gecikme ve yanlış sorularla ilgili çeşitli iddialarda bulunduğu, buna karşı davacı şirketin genel müdür yardımcısının bu yazıya 28.11.2008 tarihli faks ile istenmeyen olaylar nedeniyle programın aksadığına dair cevap vermiş olduğu anlaşılmaktadır.
Hâl böyle olunca, mahkemece şirket paylarının devir tarihleri ticaret sicilinden tespit edilerek ortaklık yapısının ne zaman değiştiğinin belirlenmesi ve buna göre sözleşmenin taraflarca eylemli olarak sona erdirildiği tarihin tespiti ile irsaliyeli faturalardan,davacı tarafça verilen son cevaptan itibaren ne kadar süre ile yayınların davacı tarafından davalıya gönderildiği ve davalı yanca bu yayınların kabul edilip edilmediği hususunun belirlenmesi, davaya konu yayınların teslimine ilişkin irsaliyeli faturalar ile taraflar arasındaki yayın sözleşmeleri ve sözleşmelerde kararlaştırılan teslim süreleri karşılaştırılarak, hangi yayın için hangi dönemlerde ne kadar süre gecikme olduğu ve bu gecikmelerden sonra yeni yayın sözleşmelerinin yapılıp yapılmadığı, ortaklık devir tarihi ile arada geçen süreye göre gecikmelere davalı tarafın icazetinin bulunup bulunmadığı, dosyaya on soruda-cevapta hataya ilişkin liste sunulmuş olup, iddia edilen her hatanın ilişkin olduğu kitap ve testlerin ayrı olduğu anlaşılmakla HMK’nın 31’inci maddesinde belirtilen hâkimin davayı aydınlatma görevi kapsamında taraflardan iddia edilen soru ve cevap hatasına dair alınacak açıklamada dikkate alınıp, hata konusu taraflara sorulup aydınlatıldıktan sonra, bilirkişi heyetinden sözleşmenin 6.4. maddesindeki “Yayıncının yayınları sürekli geç göndermesi, aşırı derecede hatalarla dolu olması” şartının gerçekleşip gerçekleşmediği, söz konusu hataların olağan sayılıp sayılamayacağı, gecikme ve hatalı sorulara rağmen davalının sözleşmeyi devam ettirerek bu hususları kabul etmiş sayılıp sayılmayacağı, 6100 sayılı HMK’nın 281/3’üncü maddesinde mahkemenin gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla tekrar inceleme yapabileceği öngörüldüğünden ve 6754 sayılı Bilirkişilik Kanununun 3’üncü maddesinin üçüncü bendinde belirtilen “Genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz” ilkesi de gözetilmek suretiyle tarafların sunmuş oldukları tüm delillerin ve açıklığa kavuşturdukları konuların değerlendirilmesi için aralarında yayıncı, eğitimci ve dershanecilik konusunda uzman bilirkişilerin yer aldığı bilirkişi heyetinden rapor alınıp, tarafların sorumlulukları ve sözleşmenin sona erdirilmesinde hangi tarafın kusurlu olduğu değerlendirilip sonucuna göre karar verilmesi için direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerekmiştir.
Sonuç itibariyle direnme kararının açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
S O N U Ç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun Geçici 3’üncü maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429’uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, aynı Kanunun 440’ıncı maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 29.11.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (4)
11. Hukuk Dairesi, 2019/236 E., 2020/3732 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTİCARET MAHKEMESİ
tam metni aç
Dairemizin yerleşik uygulamasına göre, TTK’nın 20. maddesi uyarınca basiretli bir taşıyıcının göstermesi gereken dikkat ve özeni yerine getirmediği taktirde taşıyıcı, kusurlu sayılacaktır.
11. Hukuk Dairesi 2019/236 E. , 2020/3732 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ
Taraflar arasında görülen davada Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesi'nce bozmaya uyularak verilen 09.07.2018 tarih ve 2018/139-2018/855 sayılı kararın Yargıtay'ca duruşmalı olarak incelenmesi davalı vekili ve katılma yoluyla davacı vekili tarafından istenmiş olduğu anlaşılmakla, duruşma için belirlenen 29.09.2020 günü hazır bulunan davacı vekili Av. ... ile davalı vekili Av. ... dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, davalı şirketin dava dışı İpek Tekstil Ltd. Şti.'nin IKEA firmasına sattığı emtianın Belçika'ya taşınması için müvekkiliyle anlaştığını, emtianın müvekkiline ait araca yüklendiğini, aracın Türkiye-İtalya kısmını deniz yoluyla gerçekleştirmek üzere UND Adriatik isimli Ro-Ro gemisine yüklendiğini, geminin 06.02.2008 tarihindeki yangın neticesinde tam ziyaa uğradığını, yangın nitecesinde müşterisi IKEA'nın uğradığı toplam 86.945,97 Euro zararının 62.169,11 Euroluk kısmının davalının sigortacısı tarafından tazmin edildiğini, davalı asıl taşıyanın geri kalan 24.776,49 Euroluk kısmı kendisinin tazmin ettiğini iddia ettiğini, davalının (24.776,49 Euro+KDV) 29.236,26 Euroyu müvekkilinin cari hesabından düştüğünü ileri sürerek haksız yere kesilen bu miktarın 31.03.2009 tarihinden itibaren en yüksek Euro mevduat faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili, müvekkilinin müşterisi IKEA'ya ait emtianın Belçika'ya taşınması işinin alt taşıyıcısı sıfatı ile davacı tarafından üstlenildiğini, emtianın gemide çıkan yangın sonucu tamamen hasara uğradığını, hasar tutarı 86.945,97 Euronun IKEA tarafından müvekkiline fatura edildiğini, bu tutarın 62.162,11 Euroluk kısmının müvekkilinin sigorta şirketi tarafından karşılandığını, bakiye 24.776,49 Euro+KDV'nin alt taşıyıcı olması sebebiyle davacının cari hesabından mahsup edildiğini, davacının hasardan sorumlu olduğunu belirterek davanın reddini talep etmiştir.
Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davacının fiilen uluslararası kara yoluyla eşya taşımasını gerçekleştirmekte olan taşıyıcı olduğu, davalının malın asıl göndereni olan dava dışı IKEA firmasından aldığı taşıma işini akdi taşıyıcı-taşıma işleri organizatörü sıfatı ile davacıya devrettiği, yük sahibi karşısında davalının
1. derecede akdi sorumluluğu olduğu, CMR’nin 37/1-a m. gereğince taşımacının tazminatı tek başına yüklenmek zorunda olduğu, davalının taşımayı CMR sınırlı sorumluluk sigortası ile yaptırdığı ve sigortacı Anadolu Sigorta tarafından 62.169,11 Euro ödendiği gözetildiğinde sigortacının CMR hükümlerine tabi taşıyıcı sorumluluk riskini karşıladığı kabul edilmekle, CMR m. 23 gereği sınırlı sorumlu olduğu miktarı aşan bir şekilde 24.776,49 Euro kısmı CMR hükümlerine dayanmayan tazminat ödemesi olduğundan davacıya rücu hakkı bulunmadığı, CMR hükümlerine göre yükümlülük altında olmamasına rağmen ödediği miktarı davacıya rücu edebilmesi için ayrıca davacı ile arasında ayrı bir anlaşma olup olmadığının belirlenemediği, bu nedenle de davalının fazladan ödediği miktar olan ve kendi muhasebe kaydındaki faturayı davacı cari hesabından düşmüş olması nedeniyle davacının bu fatura nedeniyle alacaklı olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 29.236,26 Euro'nun 3095 sayılı Yasa’nın 4/a maddesi gereğince faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Kararı, davalı vekili ile katılma yoluyla davacı vekili temyiz etmiştir.
1- Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş ve davalı tarafça süresinde, usulüne uygun zamanaşımı def’inde bulunulmadığının anlaşılmış olmasına göre, davalı vekilinin zamanaşına yönelik temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
2- Dava, davalı tarafından taşıması üstlenilen emtianın alt taşıyıcı olan davacıya ait araç üzerinde deniz taşıması sırasında zayi olması nedeni ile davalı tarafından mal sahibine ödenen bedelden davalının sigorta şirketince karşılanmayan kısmın davalı nezdindeki davacı cari hesabından düşülmesi üzerine, bu tutarın davalıdan tahsili talebine ilişkin alacak davası olup, mahkemece yukarıda özetlenen gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmiştir.
Ancak, uyulmasına karar verilen Dairemiz 27.03.2013 tarih, 2013/4954 E.- 2013/6102 K. sayılı bozma ilamında da belirtildiği üzere, yükün İstanbul’dan Belçika’ya taşınmasının taahhüt edildiği, taşımanın bir bölümü İstanbul-Trieste arasında deniz yolu ile yapılmış ise de, yükün kamyon üzerinde ve boşaltılmadan taşındığı anlaşılmakla, uyuşmazlığa "Eşyaların Karayolundan Uluslararası Nakliyatı İçin Mukavele Sözleşmesi (CMR)" hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.
Taşıyıcının mesuliyeti, CMR'nin 17 vd. maddelerinde düzenlenmiştir. CMR Konvasiyonu’nun 17. maddesi uyarınca, taşıyıcı yükü teslim aldığı andan, teslim edilinceye kadar malların kısmen veya tamamen kaybından veya hasarından veyahut da gecikmesinden dolayı sorumlu olup, taşıyıcı, taşımasını üstlendiği malları alıcısına tam ve sağlam olarak teslim etmek zorundadır. Aksi halde, sorumluluğu esastır. Ancak, CMR 17/2. maddesine göre, “Eğer kayıp, hasar veya gecikme istek sahibinin hatası veya ihmalinden, taşımacının hatasından değil de, istek sahibinin verdiği talimattan, yüke has bir kusurdan yahut da taşımacının önlemesine olanak bulunmayan durumlardan ileri gelmiş ise, taşımacı sorumlu tutulamaz”. Taşıyıcının anılan madde uyarınca sorumluluktan kurtulabilmesi için hasarın önlenmesine imkan bulunmayan bir halden meydana geldiğini kanıtlaması gerekir. Zira, taşıyıcının sorumluluğu ispat külfeti ters çevrilmiş bir kusur sorumluluğudur. Hasardan kaynaklı zarar nedeniyle sorumlu olmadığını savunan taşıyan, bu hasar sebebiyle kendisine atfı kabil bir kusurun bulunmadığını ispat etmelidir. Deneyimli ve basiretli bir taşımacının göstermesi gereken özen ve tedbire rağmen bu sonuç ortaya çıkacak ise taşıyıcının sorumlu olmadığı kabul edilebilecektir. Doktrinde bir görüşe göre basiretli bir tacirin göstereceği özenin üzerinde, hatta basiretli bir taşımacıdan beklenen dikkat ve özenin ötesinde en üst düzeyde özenin gösterilmesine ihtiyaç duyulur. (Arıkan Sabih, Karada Yapılan Eşya Taşımalarında Taşıyıcının Sorumluluğu, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayın No:40, Ankara, 1982, Sh 44). Dairemizin yerleşik uygulamasına göre, TTK’nın 20. maddesi uyarınca basiretli bir taşıyıcının göstermesi gereken dikkat ve özeni yerine getirmediği taktirde taşıyıcı, kusurlu sayılacaktır. Taşıyıcının, genel olarak gerekli dikkat ve özeni gösterdiğini kanıtlaması yeterli değildir. Ziya ve hasara neden olan olayın doğumunda kusurlu olmadığını da kanıtlaması gerekecektir.
Yukarıda yapılan açıklamalardan sonra somut olaya gelindiğinde ise, CMR hükümlerine tabi olan taşımada taşıyıcının sorumluluğunun yükün kendisine teslimiyle başlayıp alıcısına teslim edene kadar olan dönemi kapsayacağı ve kural olarak teslim öncesinde meydana gelecek hasar ve ziyaadan sorumluluğu olduğu ancak, CMR 17/2. maddesinde öngörülen mesuliyetten kurtuluş beyyinelerinin varlığı halinde sorumluluktan kurtulabileceği, Ro-Ro gemisinde çıkan yangın sonucunda oluşan zararın taşıyıcının basiretli bir tacir olarak göstermesi gereken özenle önleyebilmesi mümkün zararlardan olup olmadığı, CMR 17/2. maddesi uyarınca taşıyıcının sorumluluktan ibra edilip edilemeyeceği, alt ve üst taşıyıcı olan tarafların da CMR kapsamındaki sorumlulukları hususlarında değerlendirme yapılmadan ve mal sahibine zararı ödeyen üst taşıyıcının alt taşıyıcıya belirli şartların gerçekleşmesi halinde rücu hakkı bulunduğu gözetilmeden, davalı üst taşımacının yük sahibine karşı tazminatı tek başına üstlenmek zorunda olduğu gerekçesiyle eksik incelemeye dayalı, yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.
3- Kabule göre de, mahkemece davanın kabulü ile hükmedilen alacağın faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmiş ise de, faiz başlangıcı konusunda herhangi bir değerlendirme yapılmaksızın, infazda tereddüt oluşturacak şekilde hüküm tesisi de doğru görülmemiş, bu nedenle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir.
4- Yukarıda (2) numaralı bentte açıklanan bozma sebep ve şekline göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin zamanaşımına yönelik temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle kararın davalı yararına BOZULMASINA, (3) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, (4) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, takdir olunan 2.540,00 TL duruşma vekalet ücretinin taraflardan alınarak yekdiğerine verilmesine, ödedikleri peşin temyiz harçlarının istekleri halinde temyiz eden taraflara iadesine, 01.10.2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
(Kapatılan)19. Hukuk Dairesi, 2018/2497 E., 2020/1177 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAdana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi
tam metni aç
ile yapılan sözleşmenin davalı şirketi bağlamayacağı gibi tacir olan davacının TTK. 20/II maddesinde belirtildiği gibi her tacirin ticaretine ait faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerektiği, basiretli bir iş adamı gibi davranma yükümünün objektif bir özen ölçüsü getirdiği ve tacirin ticari işletmesiyle ilgili faal
(Kapatılan)19. Hukuk Dairesi 2018/2497 E. , 2020/1177 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Adana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi
Taraflar arasında görülmekte olan alacak davasının ilk derece mahkemesinde yapılan yargılaması sonunda verilen kararın davacı vekilince istinaf edilmesi üzerine Adana Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi tarafından verilen davacı vekilinin istinaf talebinin reddine yönelik kararın davacı vekilince ve katılma yoluyla davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.
- K A R A R -
Davacı vekili, davacının Moritanya'da yerleşik ...,... şirketinden almış olduğu ihale neticesinde, davalının talebi ve taraflar arasında akdedilen sözleşme üzerine davacının 930 ton malzemenin ...,... Liman sahasına getirtilmesini sağladığını, söz konusu yükün getirilmesi amacıyla gereken ithalat belgelerine ilişkin evrakların davacı firmaya ulaştırıldığını, liman kayıtlarının, sözleşmenin ve yazışmaların incelenmesi halinde konteynırların davalı şirkete teslim edilmek amacıyla getirildiğinin tespit edilebileceğini, davalının oluru olmadan söz konusu konteynırların getirilmesinin de mümkün olmadığını, 01.12.2014 tarihinde davalı şirket adına ... tarafından gönderilen e-posta ile hurda yükünün hiçbir haklı neden gösterilmeksizin teslim anılmayacağının davacıya bildirildiğini, yaptırılan ekspertiz incelemesi sonucu düzenlenen raporda, yükün ithalinde herhangi bir engelin olmadığının bildirildiğini, kaldı ki dava konusu ithalattan önce de taraflar arasında aynı nitelikte bir ithalat işlemi gerçekleştirildiğini, dava konusu malların önceki sözleşmenin devamı niteliğinde olduğunu, malın davalı tarafça hiçbir geçerli ve haklı neden olmaksızın teslim alınmamış olması nedeniyle davacının zarara uğradığını, bu konuda davalıya ihtarname gönderildiğini, davalının ihtarnameye cevabında taraflar arasında bir sözleşme bulunmadığını, ...'in şirketi temsil yetkisi olmadığını belirtip zararı gidermekten imtina ettiğini, davalının kötüniyetli olduğunu, davalı tarafça söz konusu malların haksız yere kabul edilmemesi nedeniyle bu defa malların dava dışı şirket tarafından Fas'a gönderildiğini, bu kapsamda gerek yol masrafları gerekse gelen malların gönderilebilmesi için gerekli prosüdürlerin tamamlanabilmesi için geminin 48 gün boyunca İskenderun Limanında beklemek zorunda kaldığını, davalı tarafça malların teslim alınmamasının ve hurda fiyatlarında değişiklik olması nedeniyle davacı şirketin söz konusu malları ton başına 20 USD daha düşük bedele sattığını ve bu nedenle kar kaybına uğradığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 250.000 USD' nin fatura tarihlerinden itibaren işleyecek ticari faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, taraflar arasında 07.08.2014 tarihli ve münhasıran NM-2014/0807 ref.nolu %10 +- opsiyonlu 3.200,000 M/Tonluk hurda temin sözleşmesine istinaden hurda yükünün davalı şirkete teslim edildiğini ve bedelinin ödendiğini, taraflar arasında sadece tek hurda alım sözleşmesi yapıldığını, işbu sözleşme kapsamında edimlerini ifa ettiklerini, bu sözleme dışında imzalanmış bir sözleşmenin mevcut olmadığını, davacının dava konusu yaptığı 930,00 M/Ton hurda için karşı tarafla yapılan hiçbir sözleşme bulunmadığını, bu konuda davalının karşı taraftan herhangi bir talebi olmadığını, dava dilekçesinde ismi geçen ...' in davalı şirketin temsilcisi olmadığını, şirketin temsile yetkilisi tarafından imzalandığını, ayrıca liman ve gümrük nezdinde yaptıkları araştırmada davacının iddia ettiğinin aksine göndereni davacı şirket olan herhangi bir hurdanın Assanport limamına gelmediğinin tespit edidiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece yapılan yargılama ve toplanan delillere göre, taraflar arasında davaya konu uyuşmazlık nedeniyle yapılan tek yazışmanın davalı şirket adına.. tarafından yapılmış olan mail yazışmaları olduğu, Dörtyol Ticaret Sicil Memurluğundan gelen yazı cevabına göre de Pınar Keleş'in yazışmaların yapıldığı 30.11.2014, 01.12.2014 ve 02.12.2014 tarihlerinde davalı şirket adına işlem yapma yetkisinin bulunmadığı bu bağlamda dava dışı ... ile yapılan sözleşmenin davalı şirketi bağlamayacağı gibi tacir olan davacının TTK. 20/II maddesinde belirtildiği gibi her tacirin ticaretine ait faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerektiği, basiretli bir iş adamı gibi davranma yükümünün objektif bir özen ölçüsü getirdiği ve tacirin ticari işletmesiyle ilgili faaliyetlerinde, kendi yetenek ve imkanlarına göre ondan beklenebilecek özeni değil aynı ticaret dalında faaliyet gösteren tedbirli, öngörülü bir tacirden beklenen özeni göstermesinin gerekli olduğunun kabul edildiğini, gerekli tedbirleri almadan, sözleşme yapmadan ve borç altına giren tacirin alabileceği tedbirlerle önleyebileceği bir imkansızlığa dayanmasının kabul edilebilecek bir durum olmadığını, uluslararası ticaretle iştigal eden ve bu işlemi daha önce de gerçekleştirdiği bilinen tacir olan davacı tarafından gerekli dikkat ve özen gösterilmediği, basiretli davranmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hükme karşı davacı vekilince istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
Bölge adliye mahkemesince, davacının dava konusu hurda malzemenin 07.08.2014 tarihli sözleşmenin devamı niteliğinde olduğunu iddia ettiği, incelenen sözleşmeden taraflar arasında yapılan sözleşmenin bir kereye mahsus hurda demir çelik demiryolu vagon tekerleği alımına ilişkin olduğu, sözleşme metninde sözleşme ilişkisinin devam edeceğine dair bir hüküm bulunmadığı, bu nedenle davacının iddiasını bu sözleşme ile ispatlayamadığı, akdi ilişkinin varlığı yönünde... isimli kişi ile yapılan yazışmaların delil olarak gösterildiği, adı geçen kişinin davalı şirketin yetkilisi olmadığının ticaret sicil müdürlüğü yazı cevabından anlaşıldığı gibi yazışmalarda davacının taraf olarak bulunmadığı ve yine yazışmalarda davacı ve davalının 930 ton hurda malzemenin alım satımı konusunda anlaşmaya varıldığına ilişkin herhangi bir kaydın bulunmadığı, bu sebeple davacının sözleşme ilişkisinin varlığını anılan delille de ispatlayamadığı, mahkemece kurumlara ve konşimentoyu düzenleyen ... Acenteliği A.Ş.'ye gönderilen yazı cevaplarından ve ekindeki belgelerden, davacı ile davalı arasında davaya konu 930 ton hurda malzemenin alım satımı konusunda anlaşmaya varıldığına ilişkin herhangi bir kayıt ve belgenin bulunmadığı, sunulan konşimentoda alıcı olarak dava dışı şirketin isminin bulunduğu, konşimentoda değişiklik yapıldığı veya yeni bir konşimento düzenlendiğine ilişkin iddianın, sözleşme ilişkisinin ispatına bir etkisinin bulunmadığı, konşimentonun, davacı ve davalı arasında satım sözleşmesini ispatlayan bir belge olmadığı, TTK'nın 1228. maddesinde bir taşıma sözleşmesinin yapıldığını ispatlayan, eşyanın taşıyan tarafından teslim alındığını veya gemiye yüklendiğini gösteren ve taşıyanın eşyayı ancak onun ibrazı karşılığında teslimle yükümlü olduğu bir senet olduğu, konşimento yükletenin talebi üzerine ve onun tarafından verilen bilgilere istinaden taşıyan tarafından düzenlendiği, gönderilenin (alıcının) adı soyadı veya unvanının konşimentonun zorunlu unsurlarından olmadığı, yükletilen tarafından bildirilmesi halinde taşıyan tarafından senet metnine yazıldığı (TTK'nın 1229/1-g), somut olayda davalının taşıma sözleşmesinin tarafı olmadığı gibi düzenlenmesinde izin ve rızasına gerek olmayan konşimentoda alıcı olarak isminin yazılı bulunması nedeniyle sorumluluğuna gidilmesinin mümkün olmadığı, akdi ilişkinin, uyuşmazlık kapsamında olduğunda taraflar arasındaki sözleşmesinin varlığının tanık delili ile ispatının mümkün olmadığı, 6100 sayılı HMK'nın 200. maddesi uyarınca yazılı delille kanıtlanması gerektiği ayrıca hakimlik mesleğinin gereği olarak hakimin hukuki bilgisi ile çözümleyebileceği konularda bilirkişi dinlenemeyeceği, somut olayda davacının bilirkişi incelemesi talebinde bulunduğu konuların hakimlik mesleğinin gereği olarak hakimin hukuki bilgisi ile çözümleyebileceği konulara ilişkin olduğu, ilk derece mahkemesince davanın reddine yönelik olarak verilen kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili ve katılma yoluyla davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, taraf vekillerinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle muhakeme hukukuna ve maddi hukuka uygun bulunan hükmün ONANMASINA, dosyanın ilk derece mahkemesine gönderilmesine, aşağıda yazılı onama harçlarının temyiz eden taraflardan alınmasına, 22.06.2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.
23. Hukuk Dairesi, 2015/1004 E., 2016/2932 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
maddesi uyarınca ticari nitelikte sayılan bir edimi üstlenen, bu sebeple tacir sayılan yüklenici, TTK'nın 20/2 maddesi gereği ticaretine ait faaliyetlerinde basiretli bir işadamı gibi hareket etmek mecburiyetinde olup, arsa sahibince, projeye ve imara aykırı inşaat yapılması yolunda talimat verilse dahi, bu talimata uymamalıdır.
23. Hukuk Dairesi 2015/1004 E. , 2016/2932 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescile ilişkin asıl, tazminata ilişkin karşı davanın yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı asıl ve karşı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde asıl davada davacı vekili ile karşı davada davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
- K A R A R -
Asıl davada davacı vekili, müvekkili ile davalı arsa sahibi arasında yapılan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi nedeniyle müvekkili yüklenicinin üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirerek yapı kullanma iznini almış olmasına rağmen davalı arsa sahibinin sözleşme uyarınca müvekkiline düşen bağımsız bölümlerin tapularını devretmekten kaçındığını ileri sürerek, zemin kat 1 numaralı ve 1. kat 2 numaralı bağımsız bölümlerin davalı adına olan tapu kayıtlarının iptali ile davacı adına tapuya tescilini talep ve dava etmiştir.
Asıl davada davalı vekili, davacının inşaatı sözleşmeye uygun bir şekilde yapmadığını, eksik işler yaptığını savunarak, asıl davanın reddini istemiş; karşı davada ise, 16 aylık kira alacağı olduğunu ileri sürerek, 8.000,00 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek faizi ile tahsilini talep ve dava etmiştir.
Karşı davada davalı vekili, gecikmenin inşaat yasağı, yola terk işlemleri ve arsa sahibinin talebi ile yapılan 117 m² fazla imalat nedeniyle yaşandığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, asıl davada davacı yüklenicinin sözleşme gereği yerine getirmesi gerekli edimlerini yerine getirmeksizin karşı tarafın edimini yerine getirmesini istenemeyeceği, karşı davada arsa sahibinin inşaatın projeye ve sözleşmeye aykırı yapılmasında herhangi bir müdahalede bulunmadığı ve üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmediği gerekçesiyle, asıl ve karşı davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, asıl davada davacı vekili ile karşı davada davacı vekili temyiz etmiştir.
1-Karşı davada davacı arsa sahibinin temyiz itirazları yönünden;
Karşı dava, taraflar arasındaki arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine dayalı olarak gecikme tazminatının tahsili istemine ilişkindir.
Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi şeklen geçersiz olup, geçersizliğin ileri sürülmesinin TMK'nın 2. maddesine aykırı olan hallerin sonradan gerçekleşmediği durumlarda böyle bir sözleşmeye dayalı gecikme tazminatı istenemeyeceği gibi, imar durumu kesinleşmeyen bir yer için arsa payı karşılığı inşaat yapımına ilişkin sözleşmelerde olduğu gibi konusu imkânsız olan böyle bir sözleşmeye dayalı gecikme tazminatı istenemez. İmar mevzuatına uygun bir bina yapılmasını öngören ve şeklen de geçerli bir sözleşme ve onaylı proje üzerine alınan yapım ruhsatına dayalı olarak başlanılan inşaatın, sözleşmeye ve projeye, dolayısıyla imar mevzuatına aykırı yapılması nedeniyle oturma ruhsatı alınamıyorsa, arsa sahibi, teslime ve kabule zorlanamaz. İnşaatın yasal hale getirilmesi mümkün değilse, arsa sahibi, tescil, teslim ile eksik ve ayıplı iş bedeli isteyemez ise de, sözleşmeden dönmediği sürece gecikme tazminatı isteyebilir. Yargıtay 15. HD'nin 02.07.2001 tarih ve 1601 E., 3598 K; 15.04.2002 tarih ve 5904 E., 1828 K; 21.10.2002 tarih ve 4195 E., 4758 K. sayılı ilamları ile Dairemizin 06.11.2014 tarih 6691 E., 7009 K. ve 26.01.2016 tarih ve 2014/5352 E., 2016/382 K. sayılı ilamları bu yöndedir.
Öte yandan, kural olarak düzenlemesi dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 818 sayılı BK'nın 355. vd. maddelerinde yer alan eser sözleşmesinin bir türü olan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde, inşaatın kararlaştırılan tarihte tesliminin gerçekleştirilememesi durumunda yüklenici borçlu temerrüdüne düşer ve arsa sahibinin BK'nın 106/2. maddesince seçimlik hakkı doğar. Arsa sahibi bu seçimlik hakkını, geciken ifayı beklemek ve gecikme tazminatını istemek olarak kullanmış ise sözleşmeyi feshetmeden, ileride olası eksik-ayıplı işlere ilişkin alacağının muacceliyetini fiili teslime erteleyerek, gecikme tazminatı alacağını her ay sonu itibariyle talep veya dava ederek, eserin teslimini bekleyebilir. Başka bir anlatımla, bu alacaklarını talep veya dava etmek için eserin yüklenici tarafından teslimini beklemek zorunda değildir. Dairemizin yerleşik uygulaması da bu yöndedir.
Gecikme tazminatı kural olarak sözleşmede kararlaştırılan teslim tarihinden, (teslim edilmesi gereken tarihten) eserin eksiksiz ve ayıpsız olarak sözleşmeye uygun biçimde fiilen teslim edildiği tarihe kadar ya da iş sahibinin bağımsız bölümü fiilen kullanmaya başladığı veya üçüncü kişiye oturulabilir şekilde kiraya verdiği ya da (teslim edilmesi gereken tarihten sonra) sattığı tarihe kadar istenebilir. Kiraya vermek suretiyle ekonomik yarar sağlandığında gecikme tazminatı istenemez. Davalının teslim edilmesi gereken tarihe uymayıp temerrüde düştüğü tarihten önce pay satışı yapan arsa sahibi gecikme tazminatı isteyemez. Çünkü, gecikme tazminatı, alacaklının borcun geç ifa edilmesinden uğradığı zararı karşılamayı amaçlar ve alacaklının borcun gecikmeden ifa edilmesindeki çıkarını sağlamaya yöneliktir. Temerrüde düşen borçlu, borcun geç ifasından dolayı alacaklının uğradığı zararı gidermekle yükümlüdür. Gecikme tazminatında tazmin edilecek zarar bir tür olumlu zarardır ve alacaklının malvarlığının, temerrüde düşülmeden borcun ifa edilmesi halinde içinde bulunacağı durumla, gecikmeli ifa sonucunda içinde bulunduğu durum arasındaki farkı ifade eder.
Mahkemece hükme esas alınan 3. bilirkişi kurulu raporunda, inşaatın ne imar durumuna ne sözleşmeye, ne de proje ve mevzuata bir uyumunun bulunmadığı, tamamen denetimsiz ve proje dışı işler yapıldığı, su sayaçlarının bağlantısı olmayan binaya ruhsat verilemeyeceği, kullanma izninin geçersiz olduğu görüşü bildirilmiş, mahkemece karşı davada davacı arsa sahibinin, inşaatın projeye ve sözleşmeye aykırı yapılmasında herhangi bir müdahalesinin bulunmadığı gerekçesiyle karşı davanın reddine karar verilmiştir.
Arsa sahibinin, inşaatın yapımı aşamasında projeye ve sözleşmeye uygun olarak yapılıp yapılmadığını denetleme, yüklenici ve yapı denetim firmasını uyarma, Belediye Başkanlığı'na ihbarda bulunma görev ve sorumluluğu bulunduğuna dair, İmar Mevzuatı ve Yapı Denetim Uygulama Yönetmeliği'nde herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu görev, Yapı Denetim firmasına aittir. Aksine, dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 6762 sayılı TTK'nın 12/3. maddesi uyarınca ticari nitelikte sayılan bir edimi üstlenen, bu sebeple tacir sayılan yüklenici, TTK'nın 20/2 maddesi gereği ticaretine ait faaliyetlerinde basiretli bir işadamı gibi hareket etmek mecburiyetinde olup, arsa sahibince, projeye ve imara aykırı inşaat yapılması yolunda talimat verilse dahi, bu talimata uymamalıdır. Bu nedenle, mahkemenin, arsa sahibinin pasif davranışı sebebiyle dahi sorumlu olduğu yolundaki gerekçesinde isabet bulunmamaktadır.
Bu durumda mahkemece, sözleşmenin geçerli olduğu, konusunun imkânsız olmadığı gözetilerek karşı dava yönünden uyuşmazlığın esası incelenip, taraf delilleri toplanıp değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır.
2-Asıl davada davacı vekilinin temyiz itirazlarına gelince;
Asıl dava, tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
Taraflar arasındaki arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde iskân şartı öngörülmüş olup, sözleşme kapsamından; davacı yüklenicinin projeye, imara ve sözleşmeye, fen ve sanat
kurallarına uygun yaparak, yapı kullanım izin belgesi alınmış şekilde binayı teslimi üstlendiğinin kabulü gerekir. Karşılıklı edimleri içeren sözleşmelerde, bir tarafın diğer taraftan edimini yerine getirmesini isteyebilmesi için, dava tarihinde yürürlükte bulunan BK'nın 81. (TBK'nın m. 97.) maddesine göre, öncelikle kendi edimini ifa etmiş olması gerekir. Arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi gereğince yüklenicinin bedele, başka bir anlatımla sözleşmede kararlaştırılan arsa payı veya bağımsız bölümlere hak kazanabilmesi için inşaatı sözleşme ve ekleri ile tasdikli proje ve inşaat ruhsatı ile kamu düzeninden olan imar mevzuatı ve bu doğrultuda çıkartılan Deprem Yönetmeliği hükümlerine uygun olarak tamamlayıp, arsa sahiplerine teslim etmesi gerekir.
3194 Sayılı İmar Kanunu'nun 26. maddesi hükmünde öngörülen istisnalar dışında kalan ve bu Kanunun kapsamına giren bütün yapılar için, ilgilisine göre belediye ve valiliklerden yapı ruhsatı alınması zorunludur. Ruhsat alınmış yapılarda herhangi bir değişiklik yapılması da kural olarak, yeniden ruhsat alınmasına bağlıdır. İmar Kanunu'nun 32. maddesi gereğince, ruhsata aykırı veya ruhsatsız yapılan bina hakkında ilgili idarece "yapı tatil tutanağı" düzenlenir; ruhsata aykırılık olan yapıda aykırılığın giderilmemiş olması durumunda ise, belediye encümeni veya ilgili idare kurulunca yıkım kararı verilir ve masrafı yapı sahibinden tahsil olunarak belediye ya da ilgili idarece ruhsata aykırı olan kısımlar ya da ruhsatsız yapılan bina yıktırılır. Ayrıca, İmar Kanunu'nun 42. maddesi uygulanarak ilgili idarece ceza yaptırımı uygulanır. İmar Yasası kamu düzenine ilişkin olup, mahkemenin re'sen gözönünde bulundurması gerekir. İmar mevzuatına uygun imalat, inşaatın iskân alınabilecek duruma getirilerek fiili ve hukuki yönden eksiksiz olarak arsa sahibine teslim edilmesi anlamını taşır ve ancak bu durumda yüklenici, kendisine düşen bağımsız bölümlerin arsa payının devrini isteyebilir. Arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmelerinde, ücret, devri kararlaştırılan arsa payıdır. (BK. m. 364). İnşaat yapma borcunu yerine getirmeyen yüklenici, arsa sahibinden tapu devrini isteyemez (BK. m. 81). İmar mevzuatına aykırılık var ise bu aykırılıklar giderilmeden teslim olgusunun gerçekleşebileceği kabul edilemez.
Öte yandan, 818 sayılı TBK BK'nın 81. (TBK'nın 97.) maddesine göre, karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmenin ifasını talep eden kimse sözleşmede aksine bir hüküm yoksa, kural olarak kendi borcunu ifa etmedikçe karşı taraftan edimin ifasını isteyemez. Somut olayda asıl davada davalı, eksik ve ayıplı işler bulunduğunu savunmuş, karşı davası ile de, gecikme tazminatı talep etmiş olup, davalı arsa sahibinin sözleşmeden doğan haklarını, teminat altına alabilmek amacıyla elde tutulan bağımsız bölüm veya bölümlerin eksik ve ayıplı işleri tamamlamadan veya bedeli ile gecikme tazminatı ödenmeden, sözleşmeye uygun olarak teslim olgusunun gerçekleştiği kabul edilemeyeceğinden, davacı yüklenici tescile hak kazanamaz.
Dosya kapsamından, 08.03.2011 tarihinde dava konusu taşınmaza iskân ruhsatı verildiği, mahkemece hükme esas alınan 3. bilirkişi kurulu raporunda, inşaatın ne imar durumuna, ne sözleşmeye, ne de proje ve mevzuatlara bir uyumunun bulunmadığı, tamamen denetimsiz ve proje dışı işlerin yapıldığı, su sayaçları ve bağlantısı olmayan binaya ruhsat verilemeyeceği, binanın bugün itibariyle bile bitmiş sayılamayacağı, kullanma izninin geçersiz olduğu görüşünün bildirildiği, mahkemece de bu görüşe itibarla asıl davanın reddine, karar verildiği anlaşılmıştır.
Bilirkişi kurulunca, inşaatın projeye, sözleşmeye ve mevzuata aykırı olmasına rağmen iskan ruhsatının nasıl alındığının belli olmadığı, iskân ruhsatının geçersiz olduğu görüşü bildirilmiş ise de, mahkemece, iskân ruhsatının iptal edilip edilmediği hususunda belediye başkanlığıyla herhangi bir yazışma yapılmamıştır.
Bu durumda mahkemece, belediye başkanlığından iskân ruhsatının iptal edilip edilmediği sorularak, iskân ruhsatı iptal edilmemişse, yüklenicinin, arsa sahibinin karşı davada talep ettiği ve varsa hakettiği kira tazminatını ve asıl davada mahsup itirazı olarak ileri sürdüğü eksik ve ayıplı işler bedelini ödemesi halinde tapu iptali ve tescile hak kazanacağı, asıl davada davalının kendisine ait dairenin bir oda eksik yapılması ile ilgili savunması ya da karşı davası bulunmadığı gözetilerek, yükleniciye bu bedelleri depo etmesi için süre verilmesi, depo edildiğinde karar kesinleştiğinde ödenmesi koşuluyla tapu iptali ve tescile karar verilmesi, davalı arsa sahibinin tapuyu devretmemekte haklı olduğu hususunun yargılama giderlerinin takdirinde nazara alınması gerekir.
Belediye başkanlığınca, iskân ruhsatının iptal edilmiş olduğunun bildirilmesi durumunda ise, mahkemece, Belediye Başkanlığı'ndan binaya iskân verilmesi için inşai ve mimari yönden yapılması gereken işlemler ile projeye aykırılıkların tadilat projesiyle giderilip giderilemeyeceği, giderilmesi mümkün ise iskân ruhsatı verilip verilemeyeceği, verilebilecek ise, ruhsata aykırılığın giderilmesi için yapılması gereken işlemler ile bunun giderim bedellerinin sorulması, keşif yapılarak ve bilirkişi kurulundan rapor alınarak bu hususların denetlenmesi, yükleniciye binaya iskân ruhsatı almak üzere talep ederse uygun süre ve yetki verilerek sonucunun beklenmesi, projeye aykırılıkların giderildiğinin bildirilmesi halinde uzman bilirkişilerle mahallinde keşif yapılarak projeye aykırılıkların giderilip giderilmediğinin mahkemece denetlenmesi, eksikliklerin giderildiğinin tespiti ve binanın iskân ruhsatı almaya hazır hale getirilmesi halinde yüklenicinin tescile hak kazandığının kabulü ile arsa sahibinin karşı davada talep ettiği ve varsa hakettiği gecikme tazminatı ile asıl davada mahsup itirazı olarak ileri sürdüğü eksik ve ayıplı işler bedeli yönünden yukarıdaki gibi işlem yapılması gerekir.
Yüklenici süre ve yetki talep etmediğinde ise, iskân harç ve masrafları ile sözleşme ile üstlendiği iskân alınması için yapılması gereken genel masrafların ve arsa sahibinin mahsup itirazı olarak ileri sürdüğü eksik ve ayıplı iş bedeli ile varsa hakettiği kira tazminatının BK'nın 81. maddesindeki birlikte ifa kuralı uyarınca depo edilmesi için yükleniciye süre verilmesi, depo etmesi halinde, yüklenicinin edimini ifa etmiş sayılacağı ve tapu iptali ve tescil isteyebileceği gözetilerek, depo edilen anılan bedelin karar kesinleştiğinde asıl davanın davalısı ...'e ödenmesi koşulu ile tapu iptali ve tescile karar verilmesi, depo etmemesi halinde, davacı tarafından sözleşmeye uygun iskânı alınmış şekilde bina teslim edilmediğinden, edimini ifa etmeyen yüklenici davacının karşı edim olan tapu iptali ve tescil isteyemeyeceği kabul edilerek şimdiki gibi asıl davanın reddine karar verilmesi, Belediye Başkanlığınca iskân ruhsatının iptal edilmiş olduğu ve projeye aykırılıkların giderilemeyeceğinin bildirilmesi durumda ise asıl davanın reddine karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeye ve yanılgılı gerekçeye dayalı olarak yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır.
2-Bozma nedenine göre, asıl davada davacı vekili ile karşı davada davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, karşı davada davacı vekilinin, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, asıl davada davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün anılan taraflar yararına BOZULMASINA, (3) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, asıl davada davacı vekili ile karşı davada davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harçların istek halinde iadelerine, asıl davada kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık, karşı davada karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 05.05.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2014/835 E., 2016/52 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... İcra Ceza
tam metni aç
kişiyi suç tarihinde temsile yetkili kişi ya da kişilerin tanınmasına yarayacak kimlik bilgilerinin tespiti ile dayanaklarıyla birlikte mahkememize sunulması, bu ödeve riayet edilmemesi halinde, yargılanacak öznenin belirsizliğinden ötürü TTK'nun 20. maddesi hükmü de gözetilerek mevcut bilgiler referans alınarak karar ittihazına” şeklinde bir karar alındığı, bu karar uyarınca ticaret sicili memurl
Ceza Genel Kurulu 2014/835 E. , 2016/52 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi : ... İcra Ceza
Ticareti usulüne aykırı olarak terk etmek suçundan sanıkların beraatine ilişkin, ... İcra Ceza Mahkemesince verilen ... gün ve ... sayılı hükmün şikâyetçi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay ... Ceza Dairesince ... gün ve ...-... sayı ile;
"1- Şikâyetçi vekilinin 07.06.2011 tarihli şikayet dilekçesine eklediği belgelerden ... Tasarım ve Reklamcılık Hizmetleri Tic. Ltd. Şti. temsilcisinin ...; ... Kırtasiye Büro Malz. Matbaa İnş. Tur. Gıda ve Hayvancılık İth İhr. San. ve Tic. Ltd. Şti. temsilcisinin de ... olduğunun belirli olmasına karşın, yargılamaya devamla bu sanıklar yönünden esastan bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde tüzel kişilik hakkında hüküm kurulması,
2- Ayrıntıları, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.02.2012 tarih ve 2011/505, 509 ve 513 Esas sayılı kararlarında da açıklandığı üzere, İİK'nun 337/a maddesinde düzenlenen 'ticareti usulüne aykırı terk etmek' suçunun ticaret şirketleri müdür ve yetkililerince de işlenmesinin mümkün olduğu cihetle; ticaret şirketi yetkilisi olan sanıklara isnat edilen suçun oluşabilmesi için tacirin fiili olarak ticareti terk etmesi, bu durumu onbeş günlük süre içerisinde kayıtlı olduğu ticaret siciline bildirmemesi, bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini içeren bir mal beyannamesi vermemesinin gerekmesi nedeniyle, borçlu şirketin ticareti terk edip etmediği yönünde zabıta araştırması yaptırılarak ve kayıtlı olduğu Vergi Dairesi Müdürlüğünden mükellefiyetlerinin devam edip etmediğinin tespitinden sonra hukuki durumunun takdir edilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde beraat kararı verilmesi" isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
... İcra Ceza Mahkemesi ise ... gün ve ... sayı ile;
"...Ceza hukuku açısından fail, eylemi gerçekleştiren kimsedir. Bu kimsenin cezalandırılabilmesi onun eylemi gerçekleştirmesi koşuluna bağlıdır. Basit bu kabul, bizi konumuz açısından failin yargılanması gereken kişi veya başkası olup olmadığı şeklindeki arayışa sevk eder.
Bunu belirleyecek olan 44. madde içeriğidir. 44. madde 337/a'daki eylemin failinin belirlenmesi açısından merkezi bir rol üstlenir. Buraya değin anlatılan temeller referans alındığında, somut olayda mal beyanı ödevinden kaçınan ya da kabaca ticareti terk ettiği iddia edilen kimse tüzel kişidir.
Tüzel kişiliğin, mal beyanında bulunma ödevinden yoksun olması ya da 44. madde çerçevesinde kendisine atfedilecek bir sorumluluktan yoksun olması, onun temsilci, yönetici veya ortaklarının mal bildiriminde bulunmalarını önlemektedir. Dolayısıyla 44. madde kapsamı dışında kalan özü itibarıyla tasfiye ve infisah hükümlerine tabi bir kimsenin yönetici veya sorumlularının, 44. maddenin buyruklarını yerine getirmediklerini dolayısıyla 337/a madde uygulamasında fail olarak addedilmelerine imkan bulunmamaktadır.
Dolayısıyla burada sanığın kanunen sorumlu olmadığından ötürü bir edimi yerine getirmediğinden bahisle 337/a maddesine istinaden cezalandırılması olanaksızdır." gerekçesiyle direnerek önceki hükümde olduğu gibi sanığın beraatine karar vermiştir.
Bu hükmün de şikâyetçi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ... gün ve ... sayılı "bozma" istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanıkların ticareti usulüne aykırı olarak terk etmek suçundan beraatlerine karar verilen olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;
1- Ticareti terk suçundan verilen dava dilekçesinde sanık olarak sadece şirketlerin gösterilmesi ve dilekçede yer almayan şirket müdürleri ve yetkili temsilcilerinin ise dilekçeye eklenen belgelere göre tespit edilebilmesi durumunda, müdürler ve şirket temsilcileri hakkında hüküm kurulmasının mümkün bulunup bulunmadığı,
2- Şikâyete konu şirketlerin fiilen ticareti terk edip etmediği hususunda zabıta araştırması yaptırılmadan ve vergi mükellefliğinin devam edip etmediği de belirlenmeden hüküm kurulmasının isabetli olup olmadığı,
Noktalarında toplanmaktadır.
İncelenen dosya kapsamından;
Dosyada onaysız örneği bulunan icra dosyasına göre, 07.04.2008 tarihinde şikâyetçi ... Hizmetleri A.Ş. tarafından, dava dilekçesinde sanık olarak gösterilen şirketler hakkında 4.000 Lirası ödeme nedeniyle mahsup edilen 8.275 Lira bedelli bir çek dolayısıyla kambiyo senetlerine dayalı haciz yoluyla icra takibine başlanıldığı,
Ödeme emirlerinin direnmeye konu şirketlerin ticaret sicilinde yer alan adreslerine 09.04.2008 ve 14.04.2008 tarihlerinde tebliğ edildiği,
Söz konusu şirketler ve yetkilileri tarafından herhangi bir şekilde mal beyanında bulunulmaması üzerine, şikayetçi vekilinin talebiyle talimat gönderilen icra müdürlükleri tarafından 12.05.2011 ve 13.05.2011 tarihlerinde haciz işlemi için şirket adreslerine gidildiğinde şirketlerin taşındığının tespit edildiği,
Şikâyetçi vekilinin 07.06.2011 tarihli dava dilekçesinde sanık olarak sadece şirketlerin gösterildiği, bu şirketlerin müdür veya temsilcilerinin isim ve kimlik bilgilerine dilekçede yer verilmediği, ancak dilekçede sanıkların hapis cezası ile cezalandırılmalarının istenildiği, dilekçe ekinde ibraz edilen ticaret sicilleri ve belgelere göre, ...'nın ... Tasarım ve Reklamcılık Hizmetleri Ticaret Limited Şirketi'nin 245.000 Liralık toplam sermayesinin 235.200 Liralık, ...'nun ... Kırtasiye Büro Malzemeleri Matbaa İnşaat Turizm Gıda ve Hayvancılık İthalat İhracat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi'nin 50.000 Liralık, toplam sermayesinin 49.500 Liralık bölümlerine sahip ortakları olup, aynı zamanda "müdür" sıfatıyla da şirketi temsile yetkili oldukları, dava dilekçesinde “sanıkların ticareti terk etmesine rağmen durumu Ticaret Siciline bildirmediği gibi mal beyanında da bulunmadığı” iddiası ile ticareti terk suçundan dava açıldığı,
Yerel mahkemece yapılan tensipte, “5237 sayılı TCK'nun 20 ve 60. maddeleri ile İcra İflas Kanununun 345. maddelerinin tüzel kişiliğin sorumluluğunu kaldırmakla tüzel kişiyi suç tarihinde temsile yetkili kişi ya da kişilerin tanınmasına yarayacak kimlik bilgilerinin tespiti ile dayanaklarıyla birlikte mahkememize sunulması, bu ödeve riayet edilmemesi halinde, yargılanacak öznenin belirsizliğinden ötürü TTK'nun 20. maddesi hükmü de gözetilerek mevcut bilgiler referans alınarak karar ittihazına” şeklinde bir karar alındığı, bu karar uyarınca ticaret sicili memurluğuna yazılan yazı üzerine, memurluk tarafından 22.03.2004 ve 22.08.2005 tarihli ticaret sicili gazetesi örnekleri ile şirket müdürleri olan ... ve ...'nun nüfus ve ikamet bilgilerinin mahkemeye gönderildiği,
Söz konusu şirketin ticareti fiilen terk edip etmediği hususunda bir araştırma yaptırılmadığı ve ilgili vergi dairesinden de vergi mükellefliğinin devam edip etmediğinin sorulmadığı,
Anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlık konularının sırasıyla ele alınmasında fayda bulunmaktadır:
1- Ticareti terk suçundan verilen dava dilekçesinde sanık olarak sadece şirketin gösterilmesi ve dilekçede gösterilmeyen şirket müdürü ve yetkili temsilcisinin ise dilekçeye eklenen belgelere göre tespit edilebilmesi durumunda, şirket müdürü ve yetkili temsilcisi hakkında hüküm kurulmasının mümkün olup olmadığı;
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu, bu kanun kapsamında çıkan hukuksal sorunların en kısa ve basit bir şekilde çözümlenmesi yöntemini benimsemiş ve buna bağlı olarak da, kanunda düzenlenen suçlara ilişkin 346 ila 354. maddeleri arasında farklı bir yargılama usulü öngörmüştür.
Kanun koyucu 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5358 ve 06.03.2007 tarihinde yürürlüğe giren 5582 sayılı Kanunlarla İİK’nun çeşitli maddelerinde değişiklik yapmasına karşın, bu özel yargılama usulünü bazı küçük değişiklikler dışında aynen korumuştur.
5237 sayılı TCK’da, cürüm-kabahat ayrımı ve buna bağlı olarak da yaptırım sisteminde yer alan ağır-hafif hapis ayrımına son verilmesi üzerine, kanunda kabahat olarak öngörülen bir kısım eylemler 5326 sayılı Kabahatler Kanunu ile idari yaptırımı gerektiren eylemler olarak düzenlenmiş, bir kısım eylemler ise suç haline getirilmiştir. Bu sistem ve yaptırım değişikliğinin zorunlu sonucu olarak, özel yasalardaki yaptırım sisteminin de 5237 sayılı Kanuna uyarlanması amacıyla 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe konulan 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunun 7. maddesi ile kanunlarda, yaptırımı hafif hapis ve hafif para cezası olarak öngörülen eylemler ve buna bağlı olarak, İcra ve İflas Kanununda, yaptırımı hafif hapis olarak öngörülen eylemler idari para cezası gerektiren kabahatlere dönüştürülmüştür.
Ancak, bu genel uyarlama hükmünün yetersiz olduğunu gören kanun koyucu, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5358 sayılı Kanun ile İcra ve İflas Kanunu'nun 16. bab kapsamındaki fiilleri ikili bir ayrıma tabi tutarak, bir kısım eylemleri suç olarak, diğer bir kısım eylemleri ise, kabahat olarak düzenlemiştir. Bazı suçların re’sen takibi öngörülmüşken, bazı suçların ise takibi şikayet şartına bağlanmış, bu husus da suç tanımının yer aldığı maddelerde, “bu suçlar alacaklının şikayeti üzerine takip olunur”, “alacaklının şikayeti üzerine”, “ilgilinin şikayeti üzerine”, “zarar gören alacaklının şikayeti üzerine” ibareleriyle açıkça belirtilmiştir.
İcra ve İflas Kanununun 337/a maddesinde; “44 üncü maddeye göre mal beyanında bulunmayan veya beyanında mevcudu eksik gösteren veya aktifinde yer almış malı veya yerine kaim olan değerini haciz veya iflas sırasında göstermeyen veya beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf eden borçlu, bundan zarar gören alacaklının şikayeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Birinci fıkradaki fiillerin işlenmesinden alacaklının zarar görmediğini ispat eden borçluya ceza verilmez.
Borçlunun, iflası halinde, birinci fıkradaki durum ayrıca taksiratlı iflas hali sayılır" şeklinde düzenlenmiş bulunan “ticareti terk” suçu da kovuşturması şikâyete tâbi olup dava açma yöntemi, İİK’nun 349. maddesinde;
“Şikâyet dilekçe ile veya şifahi beyanla yapılır. Dilekçeyi veya dava beyanını alan icra mahkemesi duruşma için hemen bir gün tayin edip şikâyetçinin imzasını alır ve maznuna celpname gönderir. Şahit gösterilmişse o da celbolunur.
İki taraf tayin olunan gün ve saatte icra mahkemesinin huzuruna gelmeğe veya vekil göndermeğe mecburdurlar.
İcabında merci, tarafların bizzat hazır bulunmasını emredebilir.
Maznun başka yerde ikamet ediyorsa istinabe yoluyla sorguya çekilir.
Maznun, şikâyeti alan veya istinabe edilen icra mahkemesinin huzuruna gelmez veya müdafi göndermezse yahut bizzat bulunmasına lüzum görülürse zabıta marifetiyle getirilir. Bu suretle de bulundurulamazsa muhakeme gıyabında görülür.
Şikâyetçi muayyen zamanda gelmez ve vekil de göndermezse şikâyet hakkı düşer.
Gelmeyen şahitlere yapılacak muamele ile borçlunun gıyabında verilen karara karşı eski hale getirme talebi hakkında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda yazılı hükümler tatbik olunur” şeklinde açıkça gösterilmiştir.
Şikâyet, aynı kanunun 346 ve 347. maddeleri uyarınca yetkili kılınan icra ceza mahkemesine “fiilin öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl” içinde yapılmalıdır.
Görüldüğü gibi, kanun koyucu bu suça ilişkin olarak, 5271 sayılı CMK sisteminden farklı bir yöntem benimsediğinden, CMK hükümleri değil, İİK hükümleri uygulanmalıdır. Nitekim bu husus Ceza Genel Kurulunun 13.02.2007 gün ve 16-28 ile 22.06.2010 gün ve 114-154 sayılı kararlarında da vurgulanmıştır.
Dava açan belge olması nedeniyle şikayetçi tarafından icra ceza mahkemesine verilecek olan şikâyet dilekçesinin, şüpheli veya şüphelilerin isimleri ve şikâyet konusu olaya ilişkin bilgileri taşıması zorunlu olmakla birlikte, bu dava dilekçesinin 5271 sayılı CMK’nun 170. maddesinde belirtilen iddianamenin bütün şekil şartlarını içermesi zorunluluğu da bulunmamaktadır.
Diğer taraftan, 2004 sayılı İİK'nun 345. maddesinde; "Bu kanunda yazılı suçlar, hükmi bir şahsın idare veya muamelelerini ifa sırasında işlenmiş ise ceza o hükmi şahsın müdürlerinden, mümessil veya vekillerinden, tasfiye memurlarından, idare meclisi reis ve azasından veya murakıp ve müfettişlerinden fiili yapmış olan hakkında hükmolunur" düzenlemesi yer almaktadır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Şikayetçi vekili tarafından, yerel mahkemeye sunulan 07.06.2011 tarihli şikâyet dilekçesinde şüphelilerin ismi yerine şirket isimleri yazılmış, dilekçenin içeriğinde şüphelilerin hapis cezası ile cezalandırılması talep edilmiş, bununla da yetinilmeyerek sanıkların şirketlerin ortağı olduklarını, aynı zamanda "müdür" sıfatıyla şirketleri temsile yetkili olduklarını gösteren ticaret sicil gazetelerinin internet çıktısı dilekçeye eklenmiştir. Ayrıca yerel mahkemece verilen tensip kararı uyarınca, istenilmesi üzerine ticaret sicili memurluğu tarafından sanıkların münferiden şirketi temsile yetkili olduğunu gösteren 22.03.2004 ve 22.08.2005 tarihli ticaret sicili gazetesi örnekleri ile ... ve ...'nun nüfus ve ikamet bilgileri dosyaya gönderilmiştir.
Bu durum karşısında, şikâyet dilekçesi eklerinden sanıkların kimliği hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde anlaşıldığından, dilekçede sanıkların isminin bulunmadığını söylemek mümkün değildir. Dilekçede sanıkların isminin yazılmaması bir eksiklik ise de, yukarıda açıklanan şekilde dilekçenin içeriği, dilekçe ekindeki belgeler ve tensip kararı ile bu eksiklik giderilmiştir.
Bu nedenle, hükmün anılan ticari şirket temsilcileri hakkında kurulması gerekirken, gerekçeli karar başlığında ticari şirket ismine yer verilerek hükmün ticari şirketler hakkında kurulmasında isabet bulunmamaktadır.
Bu itibarla, sanık olarak ticari şirketler hakkında hüküm kurulmasına ilişkin yerel mahkeme direnme hükmünün bu yönden bozulmasına karar verilmelidir.
2- Şirketin fiilen ticareti terk edip etmediği hususunda zabıta araştırması yaptırılmadan ve vergi mükellefliğinin devam edip etmediği de belirlenmeden hüküm kurulmasının isabetli olup olmadığı;
İİK'nun "Ticareti Terk Edenler" başlıklı 44. maddesi;
"Ticareti terk eden bir tacir onbeş gün içinde keyfiyeti kayıtlı bulunduğu ticaret siciline bildirmeye ve bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini gösteren bir mal beyanında bulunmaya mecburdur. Keyfiyet ticaret sicili memurluğunca ticaret sicili ilanlarının yayınlandığı gazetede ve alacaklıların bulunduğu yerlerde de mutat ve münasip vasıtalarla ilan olunur. İlan masraflarını ödemeyen tacir beyanda bulunmamış sayılır.
Bu ilan tarihinden itibaren bir sene içinde, ticareti terk eden tacir hakkında iflas yolu ile takip yapılabilir.
Ticareti terk eden tacir, mal beyanının tevdii tarihinden itibaren iki ay müddetle haczi kabil malları üzerinde tasarruf edemez.
Üçüncü şahısların zilyetlik ve tapu sicili hükümlerine dayanarak iyi niyetle elde ettiği haklar saklıdır. Ancak karı ve koca ile usul ve füru, neseben veya sıhren ikinci dereceye kadar (bu derece dâhil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasındaki iktisaplarda iyi niyet iddiasında bulunulamaz.
Mal beyanını alan merci, keyfiyeti tapu veya gemi sicil daireleri ile Türk Patent Enstitüsüne bildirir. Bu bildiri üzerine sicile, temlik hakkının iki ay süre ile tahdit edilmiş bulunduğu şerhi verilir. Keyfiyet ayrıca Türkiye Bankalar Birliğine de bildirilir.
Bozulmaya maruz veya muhafazası külfetli olan veya tayin edilen kanuni müddet içinde değerinin düşmesi kuvvetle muhtemel bulunan mallar hakkında, tacirin talebi üzerine, mahkemece icra memuru marifetiyle ve bu kanun hükümleri dairesinde bu malların satılmasına ve bedelinin 9'uncu maddede yazılı bir bankaya depo edilmesine karar verilebilir" şeklinde olup, belirtilen yükümlülüklere aykırı davranmak, aynı kanunun 337/a maddesinde "ticareti terk edenlerin cezası" başlığı altında;
"44'üncü maddeye göre mal beyanında bulunmayan veya beyanında mevcudunu eksik gösteren veya aktifinde yer almış malı veya yerine kaim olan değerini haciz veya iflas sırasında göstermeyen veya beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf eden borçlu, bundan zarar gören alacaklının şikâyeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Birinci fıkradaki fiillerin işlenmesinden alacaklının zarar görmediğini ispat eden borçluya ceza verilmez.
Borçlunun iflası halinde, birinci fıkradaki durum ayrıca taksiratlı iflas hali sayılır" biçiminde yaptırıma bağlanmıştır.
İİK'nun 44. maddesinde ticareti terk eden tacir açısından muhatapların kanuni haklarını korumaya yönelik bir takım yükümlülükler getirilmiş, yükümlülüklere aykırı hareket etmenin yaptırımı da aynı kanunun 337/a maddesinde gösterilmiştir.
06.06.1965 tarihinde yürürlüğe giren 538 sayılı Kanunun 22. maddesiyle değiştirilen İİK'nun 44. maddesinin gerekçesinde de; "Ticareti terk etmek suretiyle alacaklıların takibinden kurtulmak isteyen kimselerle mücadele etmek, kaçınılması imkânsız bir zaruret halini almıştır. Bilhassa son senelerde ticareti terk eden kötü niyetli borçluların işyerlerini terk ettikleri ve ellerindeki malları başkalarına devrederek alacaklılarını zarara uğrattıkları sık sık görülen hakikatlerdendir. Ticareti terk ederek alacaklıların takibinden kurtulmak isteyen kimselerle tesirli bir şekilde mücadeleyi temin için İcra ve İflas Kanunu sistemi içinde madde tadil edilmiş ve ayrıca bu maddeye muhalefet 337/a maddesiyle cezalandırılmıştır" denilmektedir.
Takibi şikâyete bağlı olan seçimlik hareketli bu suçun oluşabilmesi için;
1- İİK'nın 44. maddesine göre mal beyanında bulunulmaması,
2- Mal beyanında mevcudun eksik gösterilmiş olması,
3- Aktifte yer alan mal veya onun yerine kaim olan değerin, haciz veya iflas sırasında gösterilmemesi,
4- Mal beyanından sonra, beyan edilen bu mallar üzerinde tasarruf edilmesi,
Gereklidir.
Kanun maddesinde gösterilen bu seçimlik hareketlerin herhangi birisinin işlenmesiyle, diğer şartların da gerçekleşmesi halinde ticareti terk suçu oluşacaktır.
44. maddeye uygun bir biçimde mal beyanında bulunulduğundan söz edebilmek için, borçlunun ticareti bıraktıktan sonra onbeş gün içinde durumu ticaret siciline bildirmesi, bütün aktif ve pasifleri ile alacaklıların isim ve adreslerini içerecek şekilde mal beyanında bulunması gerekir. Ayrıca suçun oluşabilmesi için borçlunun fiilinden dolayı alacaklının zarar görmesi de gerekmektedir. 337/a maddesinin ikinci fıkrasındaki; "birinci fıkradaki fiillerin işlenmesinden alacaklının zarar görmediğini ispat eden borçluya ceza verilmez" hükmü uyarınca, alacaklının zarar görmediğini ispat etme zorunluluğu borçluya aittir.
Bunun yanında ticareti terk eden borçlunun ayrıca tacir sıfatı taşıması gerekmektedir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 12. maddesinde gerçek kişi tacir; "bir ticari işletmeyi, kısmen de olsa kendi adına işleten kişi" olarak tanımlandıktan sonra, aynı kanunun 16. maddesinde; "ticaret şirketleriyle, amacına varmak için ticari bir işletme işleten vakıflar, dernekler ve kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk hükümlerine göre yönetilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere Devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu tüzel kişileri tarafından kurulan kurum ve kuruluşlar da tacir sayılırlar" denilmiş, 124. maddesinde ticaret şirketleri; "kollektif, komandit, anonim, limited ve kooperatif şirketleri" olarak sayılmıştır.
Bu aşamada ticareti terk kavramı üzerinde durulmasında fayda bulunmaktadır. Öğreti ve uygulamada; "ticari işletmeyi kendi adına işletmekten vazgeçmek veya ticari işletmeyi kapatmak ya da dağıtmak" olarak tanımlanan ticareti terk fiilinin, mevzuatta belirlenen hukuki yönteme uygun olarak ticari faaliyetin sonlandırılması şeklinde ortaya çıkması mümkün olduğu gibi, ticari işletme hukuki olarak varlığını devam ettirmekle birlikte, fiili olarak sona erdirilmesi şeklinde gerçekleşmesi de imkân dâhilindedir.
Sanıkların temsile yetkili olduğu şirketlerin limited şirket olması nedeniyle, anılan ticari şirketlere ilişkin kanuni hükümlerin de incelenmesi gerekmektedir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 573. maddesinde;
(1) Limited şirket, bir veya daha çok gerçek veya tüzel kişi tarafından bir ticaret unvanı altında kurulur; esas sermayesi belirli olup, bu sermaye esas sermaye paylarının toplamından oluşur.
(2) Ortaklar, şirket borçlarından sorumlu olmayıp, sadece taahhüt ettikleri esas sermaye paylarını ödemekle ve şirket sözleşmesinde öngörülen ek ödeme ve yan edim yükümlülüklerini yerine getirmekle yükümlüdürler.
(3) Limited şirket, kanunen yasak olmayan her türlü ekonomik amaç ve konu için kurulabilir." aynı kanunun 623. maddesinde ise;
"(1) Şirketin yönetimi ve temsili şirket sözleşmesi ile düzenlenir. Şirketin sözleşmesi ile yönetimi ve temsili, müdür sıfatını taşıyan bir veya birden fazla ortağa veya tüm ortaklara ya da üçüncü kişilere verilebilir. En azından bir ortağın, şirketi yönetim hakkının ve temsil yetkisinin bulunması gerekir.
(2) Şirketin müdürlerinden biri bir tüzel kişi olduğu takdirde, bu kişi bu görevi tüzel kişi adına yerine getirecek bir gerçek kişiyi belirler.
(3) Müdürler, kanunla veya şirket sözleşmesi ile genel kurula bırakılmamış bulunan yönetime ilişkin tüm konularda karar almaya ve bu kararları yürütmeye yetkilidirler" düzenlemelerine yer verilmiştir.
Limited şirketlerin tüzel kişiliğinin sona ermesi ise TTK'nun 636 ve 637. maddelerinde açıklanarak aynı kanunun 643. maddesindeki yollama nedeniyle de anonim şirketin tasfiyesine ilişkin kuralların limited şirketler hakkında da uygulanacağı belirtilmiştir.
İcra İflas Kanununda düzenlenen suçların tüzel kişilerin faaliyetleri sırasında işlenmesi halinde kimlerin sorumlu olacağı, "hükmi şahısların muamelelerinde kimlerin ceza göreceği" başlıklı 345. maddesinde; "bu kanunda yazılı suçlar, hükmi bir şahsın idare veya muamelelerini ifa sırasında işlenmiş ise ceza o hükmi şahsın müdürlerinden, mümessil ve vekillerinden, tasfiye memurlarından, idare meclisi reis ve azasından veya murakıp ve müfettişlerinden fiili yapmış olan hakkında hükmolunur" şeklinde hüküm altına alınmış olup, limited şirket müdürlerinin ve yetkili temsilcilerinin de bu kapsamda olduğu açıktır.
Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.02.2012 gün ve 513-29, 27.05.2014 gün ve 100-278, 23.09.2014 gün ve 99-398, 09.12.2014 gün ve 301-551, 24.02.2015 gün ve 502-10 sayılı kararları da bu doğrultudadır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Ticareti usulüne aykırı olarak terk etmek suçunun oluşabilmesi için, gerçek kişi tacir ya da ticaret şirketi müdür veya yetkili temsilcilerinin fiili olarak ticareti terk etmesi ve bu durumu onbeş gün içerisinde kayıtlı bulundukları ticaret sicili memurluğuna bildirmemesinin gerekmesi karşısında; sanıkların ortağı ve yetkili temsilcisi oldukları limited şirketlerin ticareti gerçekten terk edip etmedikleri yönünde zabıta araştırması yaptırılıp, vergi mükellefliklerinin devam edip etmediği de belirlenerek, sonucuna göre sanıkların hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken, eksik araştırmaya dayalı olarak beraat hükmü kurulması yerinde değildir.
Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünde bu uyuşmazlık yönünden de isabet bulunmamaktadır.
Sonuç olarak, yerel mahkeme direnme hükmünün her iki uyuşmazlık yönünden de bozulmasına karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- ... İcra Ceza Mahkemesinin ... gün ve ... sayılı direnme hükmünün, dava dilekçesi içeriğinden ve ekindeki belgelerden hakkında dava açıldığı anlaşılan ticari şirket yetkilileri ... ve ... yerine tüzel kişi olan ticari şirketler hakkında hüküm kurulması ve ticari şirket temsilcisi olan sanıkların ticareti terk suçunun faili olabileceği gözetilmeden, eksik araştırmaya dayalı olarak beraat kararı verilmesi nedenleriyle BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 09.02.2016 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Genel
Kayseri’de mobilya imalatı yapan Tacir Sinan, komşusu Berk’e ait ofis malzemelerinin satılması için aracılık yapmış ve Berk’in işletme kapasitesini artırması için ona 500.000 TL ödünç para vermiştir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu uyarınca taraflar arasında herhangi bir ücret veya faiz kararlaştırılmadığı varsayıldığında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
A) Sinan, yaptığı aracılık faaliyeti Berk'in işletmesiyle ilgili olsa dahi, sözleşmede açıkça kararlaştırılmadığı için Berk'ten ücret talep edemez.
B) Sinan, tacir olduğu için Berk’e verdiği ödünç para için ancak Berk temerrüde düştüğünde faiz isteyebilir.
C) Tacir Sinan, Berk’e ticari işletmesiyle ilgili bir hizmet gördüğü için sözleşmede yazmasa dahi uygun bir ücret isteyebilir.
D) Sinan’ın Berk’ten faiz isteyebilmesi için aralarındaki ilişkinin mutlaka bir cari hesap sözleşmesine dayanması zorunludur.
E) Berk tacir değilse, Sinan’ın gördüğü iş ticari işletmesiyle ilgili olsa bile herhangi bir ücret talep hakkı doğmaz.
Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.