Türk Ticaret Kanunu 781. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 781- (1) 780 inci maddede gösterilen unsurlardan birini içermeyen bir senet, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarda yazılı hâller dışında çek sayılmaz.[98]
(2) Çekte açıklık yoksa, muhatabın ticaret unvanı yanında gösterilen yer ödeme yeri sayılır. Muhatabın ticaret unvanı yanında birden fazla yer gösterildiği takdirde, çek, ilk gösterilen yerde ödenir. Böyle bir açıklık ve başka bir kayıt da yoksa, çek muhatabın merkezinin bulunduğu yerde ödenir.
(3) Düzenlenme yeri gösterilmemiş olan çek, düzenleyenin adı yanında yazılı olan yerde düzenlenmiş sayılır.
(4) (Ek: 15/7/2016-6728/71 md.) Yabancı banka tarafından bastırılan çeklerde, 780 inci maddenin birinci fıkrasının (g) bendinde belirtilen banka tarafından verilen seri numarası ve/veya (h) bendinde belirtilen karekodun bulunmaması senedin çek olarak geçerliliğini etkilemez.
B) Münferit unsurlar
I - Muhatap
1. Muhatap olma ehliyeti
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
17 karar eşleşti
11. Hukuk Dairesi, 2010/5975 E., 2011/17137 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSulh Hukuk Mahkemesi
TTK.nun 781. maddesinde, taşıyıcının, eşyanın kendisine teslim edildiği tarihten, gönderilene teslim olunduğu tarihe kadar geçen süre içinde uğradığı ziya ve hasardan sorumlu olduğu, ziya ve hasarın kendi kusurundan doğmayan bir sebepten ileri geldiğini kanıtlaya
11. Hukuk Dairesi 2010/5975 E. , 2011/17137 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Sulh Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasında görülen davada Tarsus 1. Sulh Hukuk Mahkemesi’nce verilen 28/04/2009 tarih ve 2005/776-2009/417 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkiline taşıma rizikolarına karşı sigortalı dokuma tezgahı makinesinin davalıların taşıyıcı ve sürücü olduğu araç ile taşınması sırasında hasarlandığını, hasar bedelinin müvekkili tarafından sigortalısına ödendiğini, meydana gelen hasardan davalıların sorumlu olduklarını ileri sürerek, 2.823,00 TL'nin temerrüt faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalılar vekili, hasarın taşıma sırasında meydana gelmediğini savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma,bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, hasarın davalıların gerçekleştirdiği taşıma sırasında meydana geldiğinin davacı tarafından ispat edilemediği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
Dava, nakliyat sigorta sözleşmesine dayalı tazminat alacağının rücuen tahsili istemine ilişkindir.
Mahkemece, TTK.nun 788. madde hükmü uyarınca hasarın, eşyanın kabulünden önce bilirkişi incelemesi ile tesbit ettirilmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Oysa, dosya içinde mevcut ve emtianın tesliminden hemen sonra inceleme yapan ekspertiz tarafından hazırlanan rapor ve çekilen fotoğraflardan hasarın varlığı sabit olup, bu husus esasen çekişmesizdir. Taşımaya konu dokuma tezgahı hasarlı olarak alıcısına teslim edildiği taşıyıcının temsilcisi olan davalı sürücünün katılımı ile düzenlenen tutanak ile de sabittir. Hasarın tesbiti ve bunun bildirimi gerçekleşmiştir.
TTK.nun 781. maddesinde, taşıyıcının, eşyanın kendisine teslim edildiği tarihten, gönderilene teslim olunduğu tarihe kadar geçen süre içinde uğradığı ziya ve hasardan sorumlu olduğu, ziya ve hasarın kendi kusurundan doğmayan bir sebepten ileri geldiğini kanıtlayarak sorumluluktan kurtulacağı hüküm altına alınmıştır.
Dairemiz’in yerleşik uygulamasına göre, TTK.nun 20. maddesi uyarınca basiretli bir tacirin göstermesi gereken dikkat ve özeni yerine getirmediği taktirde taşıyıcı kusurlu sayılacaktır. Taşıyıcının genel olarak gerekli dikkat ve özeni gösterdiğini kanıtlaması yeterli değildir. Ziya ve hasara neden olan olayın doğumunda kusurlu olmadığını da kanıtlaması gerekecektir.
Bu itibarla somut olayda, davaya konu emtianın hasarlı olarak alıcısına teslim edildiğinin çekişmesiz olduğu göz önüne alınarak, taşıyıcının sorumluluktan kurtulabilmesi için TTK’nın 781/2. maddesinde düzenlenen kurtuluş kanıtlarının varlığını ispat etmesi gerekir. Buna göre ispat yükü davalı taşıyıcıda olup, mahkemece, davalı tarafın bu hususta göstereceği delilleri toplanarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeye dayalı yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 15.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (4)
Ceza Genel Kurulu, 2017/502 E., 2020/299 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
Keşide yeri gösterilmemiş olan çek, düzenleyenin adı yanında yazılı olan yerde düzenlenmiş sayılacaktır (6752 sayılı Kanun'un 693/2-3, 6102 sayılı Kanun'un 781/2-3. maddeleri).
Ceza Genel Kurulu 2017/502 E. , 2020/299 K.
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 15. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Sayısı : 202-306
Sanık ... hakkında dolandırıcılık ve özel belgede sahtecilik suçlarından açılan kamu davasında yapılan yargılama sırasında, Denizli 8. Asliye Ceza Mahkemesince 25.03.2009 tarih ve 128-164 sayı ile eylemin nitelikli dolandırıcılık ve özel belgede sahtecilik suçlarını oluşturabileceği gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş, dosyanın gönderildiği Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesince de 13.07.2009 tarih ve 297-290 sayı ile sanığın eyleminin basit dolandırıcılık ve özel belgede sahtecilik suçlarını oluşturabileceği gerekçesiyle karşı görevsizlik kararı verilmiş olup müşterek yüksek görevli mahkemece görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilerek dosyanın gönderildiği Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda 03.06.2011 tarih ve 335-180 sayı ile sanığın, TCK'nın 157/1, 62, 52, 58 ve 53. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 2.000 TL adli para cezası; aynı Kanun'un 207/1, 62, 58 ve 53. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine karar verilmiştir.
Hükümlerin sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 23. Ceza Dairesince 04.06.2015 tarih ve 1088-2239 sayı ile;
"1- Suça konu çekle ilgili olarak, çek sahibi firmadan ilgili çekin kendilerine ait olup olmadığının sorulması; yine, bu kişilerin yazı ve imza örnekleri ile çekin ön yüzündeki imza ve yazılar karşılaştırılarak, çekteki yazı ve imzaların bu kişilerin eli ürünü olup olmadıkları ve çekin maddi varlığının sahte olup olmadığı konusunda bilirkişi incelemesi yaptırılması, ayrıca bankadan da söz konusu çekin ne suretle sahte olduğunun sorulması ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi yerine eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması,
2- Kabule göre ise;
a) Sanığın sahte çek kullanarak dolandırıcılık eyleminin TCK'nın 158/1-f maddesi uyarınca nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturduğu gözetilmeden aynı Kanun'un 157/1. maddesi uyarınca yazılı şekilde basit dolandırıcılık suçundan hüküm kurulması,
b) Sanık hakkında kesin nitelikte bulunan geçmiş mahkûmiyeti nedeniyle mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanmasına karar verilmesi,
c) Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19.06.2007 tarihli ve 2007/10-108 E., 2007/152 K. sayılı ilamında da belirtildiği gibi yasa koyucunun ayrıca adli para cezası öngördüğü suçlarda, hapis cezasının alt sınırdan tayini hâlinde mutlak surette adli para cezasının da alt sınırdan tayini gerektiği yönünde bir zorunluluk bulunmamakta ise de, yeterli ve yasal gerekçe gösterilmeksizin dolandırıcılık suçundan hüküm kurulurken adli para cezasının alt sınırın üzerinde 120 gün olarak tayin edilmesi," isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Kabule göre bozmalardan (b) ve (c) bentlerindeki bozma nedenlerine uyan Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesi ise 22.10.2015 tarih ve 202-306 sayı ile;
"...Türkiye İşbankası Denizli Şubesinden alınan 22.01.2009 tarihli yazıda suça konu çek yaprağının sahte olduğunun belirtildiği, yani suça konu çek yaprağının sahte olarak üretildiği, bu hâliyle sahteliği konusunda başkaca araştırma yapılmasının yersiz olduğu, söz konusu bozma nedeninin yerinde olmadığı, ayrıca suça konu çekin düzenleme yerinin bulunmadığı gibi keşide tarihinin olmayan bir tarih olduğu, bu hâliyle çek vasfında olmadığı, buna göre sanığın eyleminin basit dolandırıcılık olarak kabulü gerektiği," şeklindeki gerekçeyle bozmaya direnerek önceki hükümler gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir.
Direnme kararına konu bu hükümlerin de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 31.12.2015 tarihli ve 398110 sayılı "Bozma" istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 46-1579 sayı ile; 6763 sayılı Kanun'un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 22.12.2016 tarihli ve 398 sayılı kararı ile kararına direnilen Yargıtay 23. Ceza Dairesinin kapatılması nedeniyle bu Daireye ait işlerin devredildiği Yargıtay 15. Ceza Dairesince 04.04.2017 tarih ve 3804-8579 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;
1- Sanığa atılı dolandırıcılık ve özel belgede sahtecilik suçlarının sübutu bakımından eksik araştırma ile karar verilip verilmediğinin belirlenmesine ilişkin olup,
2- Öncelikle, mevcut delillere göre sahte olduğu ileri sürülen çekin araç alım satımında borç doğduktan sonra verilmiş olması hâlinde dolandırıcılık suçunun unsurları itibarıyla sabit olup olmadığı değerlendirilecektir.
İncelenen dosya kapsamından;
Denizli Cumhuriyet Başsavcılığının 10.03.2009 tarihli iddianamesi ile; sanık ...'ın sahte olarak üretilen, keşide yeri bulunmayan, 02.25.2009 şeklinde imkânsız bir keşide tarihi atılarak düzenlenen ve böylece özel belge şeklinde oluşturulan çeki, aldığı araç karşılığında katılan ...'a vermek suretiyle dolandırıcılık ve özel belgede sahtecilik suçlarından cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır.
Türkiye İşbankası Sanayi/Denizli Şubesinin 22.01.2009 tarihli ve 226 sayılı yazısında; katılanın 22.01.2009 tarihinde tahsil etmek üzere ibraz ettiği çek yaprağının sahte olduğu,
Denizli Vergi Dairesi Başkanlığının 09.02.2009 tarihli ve 296 sayılı yazısında; suça konu çekte keşideci görünen Ban-İç Gıda İçecek Nak. San. Tic. Ltd. Şti'nin Bandırma Vergi Dairesi Müdürlüğünün mükellefi olduğu, VEDOP (Vergi Daireleri Tam Otomasyon Projesi) merkezi sorgulamalarında söz konusu şirketin 12.09.2006 tarihinde Balıkesir'de kurulduğu, iş yeri merkezinin Bandırma'da ve faal olduğu, vergi kimlik numarasının 1400332226, ortaklarının % 97 hisse ile ...ve % 2 hisse ile ..., yöneticisinin ise 12.09.2006 tarihinden itibaren ...olduğu,
Kolluk tarafından düzenlenen 28.01.2009 tarihli tutanakta; sanığın eşgal bilgilerini verdiği iki şahıs ile bu şahısların kullandığını belirttiği kırmızı renkli Isuzu marka araç hakkında yapılan araştırmalar neticesinde şahısların açık adres ve kimliklerinin tespitinin mümkün olmadığı ve araca da rastlanılmadığı,
Bilgilerine yer verilmiştir.
Aslı adli emanette bulunan çekin incelenmesinde; İşbankası Bandırma/Balıkesir Şubesine ait, 2007297 numaralı, 02.25.2009 keşide tarihli, 5.000 TL tutarlı çekin hamiline düzenlendiği, keşidecisinin Ban-İç Gıda İçecek Nak. San. Tic. Ltd. Şti. olduğu, çekin arkasına keşideci şirketin kaşesinin basıldığı ve ... imzası ile ciro edildiği, Tıkıroğlu Hazır Beton Hafriyat Nakliyat San. ve Tic. Ltd. Şti. kaşesi ile yapılan ikinci cironun üzerinin ise çizilerek "İptal" yazıldığı,
Yerel Mahkemece 03.06.2011 tarihli oturuma getirtilen çek aslının incelenmesi sonucunda; "Çekin Balıkesir Bandırma Türkiye İş Bankası Şubesine ait olduğu, keşidecisinin Baniç Gıda İçecek Nakliyat Sanayi Ticaret Limited Şirketi, keşide tarihinin 2.25.2003, miktarının 5000 TL olduğu, keşide yerinin bulunmadığı, çekin arka yüzünde Baniç Gıda İçecek ve Tıkıroğlu cirolarının bulunduğu, çekin bu hâli ile iğfal kabiliyetine haiz olduğu" şeklindeki gözlemin duruşma tutanağına aktarıldığı,
Dosya içerisinde suça konu çek hakkında hazırlanmış herhangi bir bilirkişi raporunun bulunmadığı,
Anlaşılmaktadır.
Katılan ... soruşturma evresinde 28.01.2009 tarihinde kollukta; 5-6 yıldır tanıdığı sanığa daha önceden birkaç kez araç satışı yaptığını, en son üç ay kadar önce Ford marka aracı 8.300 TL bedelle sattığını, sanığın aynı gün 3.300 TL tutarında ödeme tarihi boş olan bir senet vererek aracı alıp götürdüğünü, kalan 5.000 TL için de 20 gün kadar önce iş yerine gelerek suça konu çeki verdiğini, çeki takas için bankaya ibraz ettiğinde görevlilerin çekin sahte olduğunu ve polise bilgi vereceklerini söylediklerini, çekin sahte olduğunu bilmediğini, çek üzerinde herhangi bir işlem yapmadığını,
Kovuşturma evresinde ek olarak; sanığa sattığı araç karşılığında suça konu çeki aldığını, sanığın aldığı aracı 8-9 ay kullandıktan sonra iade ettiğini, ancak araç üzerine sanıkla ilgili konulan icra takibi ile uğraştığını, aracı kullanması nedeniyle herhangi bir ödeme yapmayan sanığın zararlarını karşılamadığını, kısmi iadeyi de kabul etmediğini,
Hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen ...; Tıkıroğlu Ltd. Şti'nin yetkili müdürü olduğunu, arkasında ... cirosu bulunan çeki bir alacağına mahsuben Irmak İnşaat firmasının sahibi ve yetkilisi olan ...'den aldığını, Tıkıroğlu Ltd. Şti'nin kaşesini vurduktan sonra tarihinin yanlış olduğunu fark ettiğini ve çekin tahsili konusunda bir problem yaşanacağını düşünerek bankaya götürüp sorduğunu, banka yetkililerinin de kendisini uyardığını ve bu nedenle çeki alıp hemen ...'e teslim ederek başka bir çek aldığını, çeki teslim etmeden önce ise bastığı kaşenin üzerine "İptal" yazdığını,
Hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen ...; müteahhitlik yaptığını, arkasında ... cirosu bulunan suça konu çeki satmış olduğu bir daireye karşılık iş yerinden komşusu olan...'ten aldığını ve sürekli iş yaptığı ...'a verdiğini, çek üzerinde herhangi bir işlem yapmadığını, keşideci firmayı ve ... isimli şahısı tanımadığını, çekin sahte olduğunu da ...'dan öğrendiğini,
Hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen...; daha önceden tanıdığı ve müteahhitlik yapan ...'den bir daire satın aldığını, ödeme olarak da kayınpederi olan katılandan aldığı ve arkasında ... cirosu bulunan çeki verdiğini, çek üzerinde herhangi bir işlem yapmadığını, keşideci şirketi ve ... isimli şahısı tanımadığını,
İfade etmişlerdir.
Sanık ... soruşturma evresinde 28.01.2009 tarihinde kollukta; hayvancılık yaparak geçimini sağladığını, 2008 yılı Ağustos veya Eylül ayında köye Isuzu marka kırmızı renkli bir kamyonetle iki şahsın geldiğini, evinde satmak için beklettiği incir olduğunu duyduklarını ve bu nedenle Uşak'tan geldiklerini söylediklerini, bu şahıslara 5.750 TL tutarında incir sattığını, 750 TL'yi peşin aldığını, geri kalan 5.000 TL için bu iki şahıstan 1.75-1.80 cm boylarında, 43-44 yaşlarında, zayıf, esmer, saçı yana taralı, seyrek saçlı, üzerinde krem renkli gömlek, koyu renkli kadife pantolon bulunan şahsın çantadan bir çek çıkardığını ve yanında bulunan 1.70 cm boylarında, 48-50 yaşlarında, 90-95 kg. civarında, kısa dik beyaz karışık saçlı, traşlı, üzerinde kısa kollu açık renkli gömlek ve mavi soluk renkli kot pantolon, ayağında ise terlik bulunan diğer şahsın da çekin arkasına kaşe bastığını, adını, soyadını ve imzasını atıp cirolayarak verdiğini, kendisinin de yaklaşık 15 yıldır tanıdığı katılandan taksitle aldığı araç nedeniyle kalan borcuna karşılık çeki katılana verdiğini, çek üzerinde herhangi bir işlem yapmadığını, bankaya ibrazından sonra çekin sahte olduğunu öğrendiğini, çeki veren şahısları ve keşideci şirketi tanımadığını, şahısların şirketin güvenilir ve dürüst bir şirket olduğunu söylediklerini, bu şahıslarla daha önceden bir alışverişinin olmadığını,
Kovuşturma evresinde ek olarak; çeki sahte olduğunu düşünmeden aldığını ve araç satın aldığı katılana verdiğini, daha sonra aldığı aracı katılana iade ettiğini ve herhangi bir borcunun kalmadığını,
16.11.2015 havale tarihli temyiz dilekçesinde ek olarak; çeki veren şahısları araştırdığını, ancak adreslerini tespit edemediğini, bu nedenle şikâyetçi olamadığını,
Savunmuştur.
Uyuşmazlık konularının ayrı ayrı değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır.
1- Mevcut delillere göre sahte olduğu ileri sürülen çekin araç alım satımında borç doğduktan sonra verilmiş olması hâlinde dolandırıcılık suçunun unsurları itibarıyla sabit olup olmadığı;
Dolandırıcılık suçu 5237 sayılı TCK'nın 157. maddesinde;
"Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir." şeklinde düzenlenmiş, 158. maddesinde ise suçun nitelikli hâlleri sayılmıştır.
Mal varlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;
a) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,
b) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,
c) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır.
Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer mal varlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece mal varlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.
5237 sayılı TCK'nın 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.
Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.
"Hile", Türk Dili Kurumu sözlüğünde; "Birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika" (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s. 891) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; "Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez." biçiminde tanımlanmıştır.
Öğretide de hile ile ilgili olarak; "Olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir" (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, s. 453), "Hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir" (Nur Centel, Hamide Zafer, Özlem Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar, İstanbul 2011, Beta Yayınevi, 2. Baskı, Cilt I, s. 456) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.
Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler göz önünde bulundurulduğunda; hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkânlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.
Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: "Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir" (Veli Özer Özbek, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ankara 2012, Seçkin Yayınevi, 4. Baskı, s. 650), "Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır" (Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 6. Baskı, s. 343), "Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir" (Centel, Zafer, Çakmut, s. 462).
Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı konusunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, bu konuda olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.
Bu açıklamalardan sonra, borcun yenilenmesi ve önceden doğmuş bir borç için hileli davranışlarda bulunulması hususlarına da değinilmesinde yarar vardır.
Borcun yenilenmesi (tecdit), borcu sona erdiren sebeplerden birisi olup neticede yeni bir borç meydana getirilmektedir. Suç tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun "Borçların Sukutu" başlıklı üçüncü babında yer alan 114. maddesinin birinci fıkrasında "Borcun tecdidi akitten vazıh surette anlaşılmak lazımdır." hükmü ile 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren ve Yerel Mahkeme karar tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun "Borçların ve Borç İlişkilerinin Sona Ermesi" başlıklı üçüncü bölümünde yer alan 133. maddesinin birinci fıkrasında "Yeni bir borçla mevcut bir borcun sona erdirilmesi, ancak tarafların bu yöndeki açık iradesi ile olur." hükmü düzenlenmiştir. Buna göre, tarafların yeni bir borç ilişkisi kurarlarken, eskisini ortadan kaldırmak amacıyla hareket ettikleri yapılan işlemin içeriğinden ya da işin özelliklerinden makul surette çıkarılamıyorsa, borcun yenilenmesi söz konusu olmaz.
Hukuk Genel Kurulunun 13.02.2013 tarihli, 666-238 sayılı ve 11.11.2015 tarihli, 2591-2584 sayılı kararlarında da açıklandığı üzere; borcun yenilenmesi, eski borcun, yeni bir borç meydana getirilerek sona erdirilmesidir. Taraflar yeni bir borç meydana getirirlerken eskisini ortadan kaldırmak iradesine sahip bulunmalıdırlar. Buna göre, taraflar arasında ikinci bir borç ilişkisinin kurulması veya mevcut borcu değiştiren yeni bir işlemin yapılması, yenileme için birer karine sayılamaz; şüphe ve tereddüt hâlinde, asıl borç ilişkisinin devam ettiği, tarafların buna son vermek istemedikleri kabul edilecektir. Borcun yenilenmesinde, borç ilişkisi eski olmakla birlikte doğan yeni bir borç söz konusudur.
Ceza Genel Kurulunun 03.03.1998 tarihli, 8-69 sayılı ve 27.11.2018 tarihli ve 505-571 sayılı kararlarında belirtildiği üzere, dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için mağdur veya bir başkasına verilen zarar, sanığın hileli söz ve davranışlarından sonra ve bu nitelikteki söz ve davranışların sonucu oluşmalıdır. Hâliyle de, borcun yenilenmesi amacıyla hile kullanılması durumunda, diğer unsurların da bulunması şartıyla dolandırıcılık suçunun oluşacağı açıktır. Ancak, borcun yenilenmesi, diğer bir ifadeyle eskisinin sona erdirilip yeni bir borç meydana getirilmesi söz konusu değil ise önceden oluşmuş bir zarar veya doğmuş bir borç için hileli davranışlarda bulunulması hâlinde dolandırıcılık suçu oluşmaz. Zira karşı taraf, zararın veya alacağının varlığından haberdar olup zarar veya borç, kandırıcı nitelikteki davranışlar sonucu oluşmamıştır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanık ...'ın, sahte olarak üretilen, keşide yeri bulunmayan, 02.25.2009 şeklinde imkânsız bir keşide tarihi atılarak düzenlenen çeki aldığı araç karşılığında katılan ...'a vermek suretiyle dolandırıcılık suçunu işlediğinin iddia ve kabul edildiği olayda;
Sanığın, daha önceden tanıdığı ve birkaç kez de araç aldığı katılandan Ford marka bir aracı 8.300 TL karşılığında satın aldığı, katılanın soruşturma evresindeki ifadesine göre araç satışının 2008 yılı Ekim ayı sonlarında yapıldığı ve aracın satıldığı gün sanığın 3.300 TL tutarında bir senet vererek aracı alıp götürdüğü, yine katılanın soruşturma evresindeki ifadesine göre sanığın araç satışından yaklaşık iki ay sonra 2009 yılı Ocak ayı başlarında katılanın iş yerine giderek aldığı araç nedeniyle kalan 5.000 TL borcuna karşılık suça konu çeki verdiği, aracın alım satımı yapıldığı sırada 5.000 TL borcun nasıl ve ne zaman ödeneceği hususunda taraflar arasında bir anlaşma yapıldığına veya suça konu çekin sanığın aracı teslim alırken verdiği 3.300 TL tutarındaki ödeme tarihi boş olan senedin geri alınması diğer bir ifadeyle borcun yenilenmesi amacıyla verildiğine dair sanığın ve katılanın herhangi bir anlatımlarının bulunmadığı gibi sanığın da aracı taksitle satın aldığını ve çeki kalan borcuna karşılık verdiğini savunduğu, dolayısıyla tarafların çekin verilmesi sırasında 3.300 TL tutarındaki senede dayalı borcu ortadan kaldırmak iradesi ile hareket etmedikleri ve bu nedenle borcun yenilenmesinin söz konusu olmayıp suça konu çekin aracın satışı sırasında yani önceden doğan 3.300 TL dışındaki 5.000 TL tutarındaki borç nedeniyle ve bu borca teminat olarak sonradan verilmiş olduğu göz önüne alındığında, sanığa atılı dolandırıcılık suçunun unsurları itibarıyla sabit olmadığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu sanık hakkında dolandırıcılık suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün, sanığın beraatine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
2- Sanığa atılı dolandırıcılık suçunun yasal unsurları itibarıyla oluşmadığı sonucuna ulaşılmış olmakla özel belgede sahtecilik suçunun sübutu bakımından eksik araştırma ile karar verilip verilmediğinin değerlendirilmesine gelince;
Özel belgede sahtecilik suçu TCK'nın 207. maddesinde;
"Bir özel belgeyi sahte olarak düzenleyen veya gerçek bir özel belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren ve kullanan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Bir sahte özel belgeyi bu özelliğini bilerek kullanan kişi de yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır." şeklinde düzenlenmiştir.
Özel belge, kamu görevlisinin görevi nedeniyle düzenledikleri dışında kalan, resmî belgeden sayılmayan, resmî bir işlem nedeniyle düzenlenmiş olmayan, ancak; doğrudan hukuken hüküm, sonuç meydana getiren, bir hakkın doğmasına veya kanıtlanmasına yarayan yazıdır (Kubilay Taşdemir, Belgelerde Sahtecilik Suçları, Ankara, 2013, s. 441). Başka bir deyişle, resmî belgenin özelliklerini taşımayan tüm yazılar özel belge olarak nitelendirilebilir.
Resmî ve özel belgede sahtecilik suçları seçimlik hareketli suçlar olup kanun koyucu gerçek bir belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesini, belgenin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesini veya sahte belgenin kullanılmasını suç olarak saymıştır. Suç konuları farklı olmakla birlikte, resmî ve özel belgede sahtecilik suçları unsurları itibarıyla benzer şekilde düzenlenmiştir.
Bununla birlikte resmî belgede sahtecilik suçu, belgenin düzenlenmesiyle oluşurken, özel belgede sahtecilik suçunun oluşabilmesi için belgenin kullanılması da gerekir. Kullanmadan maksat, bu sahte belgenin herhangi bir hukuki ilişkide veya herhangi bir hukuki işlem tesisinde dikkate alınmasını sağlamaya çalışmaktır.
Belgede sahtecilik suçunun oluşabilmesi için, sahteciliğe konu belgenin aldatma yeteneğinin de bulunması gerekir.
TCK'nın 207. maddesinin ikinci fıkrasında ise başkaları tarafından sahte olarak düzenlenmiş olan bir özel belgeyi, sahte olduğunu bilerek kullanan kişinin de özel belgede sahtecilik suçundan cezalandırılacağı hüküm altına alınmıştır.
Uyuşmazlık konusu "çek" ile ilgili olduğundan, çekin hukuki niteliği ve yapısının irdelenmesinde de yarar bulunmaktadır.
Ceza Genel Kurulunun 03.11.2015 tarihli ve 230-377 sayılı kararında belirtildiği üzere, çek, gerek 14.02.2011 tarihli ve 27846 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda, gerekse bu Kanun ile yürürlükten kaldırılan 6752 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda poliçe ve bonodan sonra üçüncü bir kambiyo senedi türü olarak kabul edilmiştir. Çek hukuki niteliği itibarıyla, poliçe gibi bir havaledir, ancak bu havalenin çek olarak vasıflandırılabilmesi için aynı zamanda bir banka üzerinde çekilmiş olması zorunludur. Bankada hesap bulundurmak mücerret çek keşide hakkını vermeyeceğinden, ayrıca önceden bu hesap üzerinde çek keşidesi suretiyle tasarruf edebileceğinin de kararlaştırılmış olması gerekir. Genellikle "çek anlaşması", "çek sözleşmesi" olarak adlandırılan bu akit ile muhatap banka, keşideciye, üzerine çektiği çekteki miktarı ödemeyi vaad ederken, keşideci ise muhatap bankanın ödediği meblağları kendisine tediyeyi taahhüt etmektedir. Böylece, muhatap banka meşru hamil veya cirantaya kendi mal varlığından ancak keşidecinin şahsında hukuki sonuç doğurmak üzere ödemede bulunma yetkisini elde etmektedir.
Bir senedin "çek" niteliğine haiz olabilmesi için taşıması gereken bazı zorunlu yasal unsurlar bulunmaktadır.
Buna göre, çek;
a) Senet metninde "çek" kelimesini ve eğer senet Türkçe'den başka bir dille yazılmış ise o dilde "çek" karşılığı olarak kullanılan kelimeyi,
b) Kayıtsız ve şartsız belirli bir bedelin ödenmesi için havaleyi,
c) Ödeyecek kimsenin "muhatabın" ad ve soyadını (ticaret ünvanını),
d) Ödeme yerini,
e) Keşide tarihini ve yerini,
f) Keşidecinin imzasını, ihtiva etmelidir.
Bu unsurlardan birini taşımayan bir senet çek sayılmayacaktır. Ancak çekte açıklık yoksa, muhatabın adı ve soyadı (ticaret unvanı) yanında gösterilen yer ödeme yeri kabul edilecek, muhatabın ad ve soyadı (ticaret unvanı) yanında birden fazla yer gösterildiği takdirde çek, ilk gösterilen yerde, böyle bir açıklık ve başka bir kayıt da yoksa, çek muhatabın iş merkezinin bulunduğu yerde ödenecektir. Keşide yeri gösterilmemiş olan çek, düzenleyenin adı yanında yazılı olan yerde düzenlenmiş sayılacaktır (6752 sayılı Kanun'un 693/2-3, 6102 sayılı Kanun'un 781/2-3. maddeleri).
Diğer taraftan, ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delillerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektir. Gerek 1412 sayılı CMUK, gerekse 5271 sayılı CMK, adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle ulaşılma imkânı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir değişle adaletin tam olarak gerçekleşebilmesi için, maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet edebilecek tüm kanuni delillerin toplanması ve tartışılması zorunludur.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Bir önceki uyuşmazlık konusunda anlatıldığı şekilde sanığın özel belgede sahtecilik suçunu işlediği iddia ve kabul edilen olayda;
Sanığın aşamalarda istikrarlı bir şekilde suça konu çeki 2008 yılı Ağustos veya Eylül ayında daha önceden tanımadığı iki şahsa sattığı incir karşılığında aldığını, şahıslardan birinin çekin arkasına kaşe bastığını, adını ve soyadını yazarak ciro imzası attığını savunması, sanığın belirttiği ciro imzasına ilişkin kaşenin çekin keşidecisi olan şirket ile aynı ticari ünvana ait olması, çekin ibraz edildiği bankaca çek yaprağının sahte olduğuna dair tutanak tutulması, ancak çekin ne suretle sahte olduğunun belirtilmemesi, bu konuda dosyada bilirkişi raporu da bulunmaması ve ilgili vergi dairesinden keşideci şirketin gerçek ve faal bir şirket olduğunun belirlenmesi hususları birlikte nazara alındığında; öncelikle suça konu çekin keşidecisi olarak görünen şirket yetkilisinin duruşmaya çağrılarak çekin ve çekin arkasındaki birinci ciro yerindeki kaşenin yetkilisi olduğu şirkete ait olup olmadığının, çek şirkete ait ise ne şekilde elden çıktığının ve çekte ciro imzası bulunan ...'in şirket ile bir ilişkisinin bulunup bulunmadığının sorulması, ...'in açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilmesi hâlinde sanığa usulüne uygun teşhis işlemi yaptırılması, sanığın, keşideci şirket yetkilisinin ve açık kimliğinin tespit edilmesi durumunda ...'in yazı ve imza örneklerinin alınarak çekteki yazı ve imzaların kimin eli ürünü olduğu ve gerekirse ilgili bankadan orjinal çek sureti temin edilerek çekin ne suretle sahte olduğu hususlarında bilirkişi raporu alınması ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiği gözetilmeksizin eksik araştırma ile hüküm kurulmasında isabet bulunmamaktadır.
Bu itibarla, Yerel Mahkemece eksik araştırmaya dayalı olarak sanık hakkında özel belgede sahtecilik suçundan verilen direnme kararına konu mahkûmiyet hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22.10.2015 tarihli ve 202-306 sayılı direnme kararına konu;
a) Dolandırıcılık suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün, suçun unsurlarının oluşmadığının gözetilmemesi,
b) Özel belgede sahtecilik suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün ise eksik araştırma ile karar verilmesi,
İsabetsizliklerinden BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 18.06.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2018/26 E., 2019/396 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
Düzenlenme tarihi bulunmadığı takdirde ilgili senet Kanunun aradığı diğer bütün unsurlara sahip olsa dahi çek vasfını kazanamaz (6102 sayılı TTK md.781/1, 6762 sayılı TTK md.
Hukuk Genel Kurulu 2018/26 E. , 2019/396 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 10.12.2013 tarihli ve 2011/264 E., 2013/643 K. sayılı karar taraf vekillerince temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 31.03.2014 tarihli ve 2014/3829 E.,2014/4685 K. sayılı kararı ile;
"...Davacı vekili, davalı şirkete kasko sigortalı aracın mıcırlı yolda kayarak devrildiğini ve hasara uğradığını, davalının ihbara rağmen sigorta tazminatı ödemediğini ileri sürerek, 55.000,00 TL. nın avans faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili, riziko tarihi itibariyle poliçe priminin ödenmediğini ve hasar teminat dışında kaldığından davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece, toplanan delillere göre, davanın 10.350,00 TL. tazminat yönünden kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.
1-)Sigorta hukukunda kural olarak sigorta sözleşmesinin meydana gelmiş olması sigortacının sorumluluğunun başlamış olmasını gerektirmez. Sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için TTK'nin 1282 ve 1295 maddeleri hükmünce rizikodan önce primin tamamının veya ilk taksidinin ödenmiş olması zorunludur. TTK'nın 1295 nci maddesi emredici nitelikte bir düzenlemedir.
Somut olayda, davacıya ait aracın 30.7.2010/30.7.2011 tarihlerini kapsar şekilde kasko poliçesiyle davalı tarafından sigorta teminatına alındığı hususu uyuşmazlık konusu değildir.
Taraflar arasındaki çekişme, rizikodan önce primin ödenip ödenmediği, davalının sorumluluğunun başlayıp başlamadığı noktasında toplanmaktadır. Davalı vekili, poliçede primin peşin ödeneceği belirlenmiş olmasına karşın riziko tarihi itibariyle poliçe priminin ödenmediğini ve hasarın teminat dışında kaldığını savunmuştur. Buna karşın davacı vekili poliçe priminin ödendiğini ileri sürmüş ise de; somut olayda poliçede prim tutarı 3.560,31 TL. olarak (tek ödeme şeklinde) belirlenmiş ve primin peşin ödeneceği tespit edilmiştir. Dava konusu riziko 31.7.2010 tarihinde gerçekleşmiştir. Davacı vekili yargılama sırasında primin (rizikodan sonra) davalının acentesine keşide edilen 15.250,00 TL. bedelli 16.11.2010 tarihli çek ile ödendiğini ve çek bedelinin davalı sigortacı tarafından tahsil edildiğini ileri sürmüştür. Buna göre, davacı vekilinin rizikodan önce ödeme yapıldığı yönünde bir iddiası olmadığı, cevaba cevap dilekçesinde müvekkiline ait başka araçlar için davalı ile yapılan kasko sözleşmeleri nedeniyle primin kredi kartı veya ortalama vadeli çek ile ödenmesi hususunda anlaşma yapıldığını belirtmiştir. Dosya kapsamı itibariyle çek bedelinin davalı sigortacı tarafından rizikodan sonra 22.11.2010 tarihinde tahsil edildiği açıktır.
O halde, riziko tarihi itibariyle poliçeye ait herhangi bir prim ödemesi bulunmadığı sabit olmakla yukarıda açıklanan yasa maddeleri ile Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartlarının C.1. maddesi uyarınca sigorta teminatı başlamadığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
2-)Bozma neden ve şekline göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir…"
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.
Davacı vekili; müvekkili şirkete ait, davalıya Ticari Kasko Poliçesi ile sigortalanan transmikser iş makinesinin yolun bozuk ve mucurlu olması sebebiyle kayarak şarampole yuvarlanıp sağ tarafı üzerine yattığını, aracın sağ tarafının kullanılamaz hâle geldiğini ve araç içinde bulunan betonun da kalıplaşarak donduğunu, kazanın davalı şirkete derhal bildirildiğini, davalı şirket tarafından eksper atanmasına rağmen uzunca bir süre hiçbir inceleme yapılmadığını, araç üzerinde ekspertiz incelemesi yapılmasının sağlanması amacıyla müvekkil şirket tarafından davalıya ihtarname gönderildiğini, davalı şirketin ise hasar bedelini ödememek için hukuka aykırı bir şekilde delil tespiti yaptırdığını, söz konusu tespit raporuna müvekkili şirket tarafından itiraz edildiğini, bu kez davacı tarafça hasar bedelinin ödenmesi talebiyle davalı tarafa ihtarname gönderildiğini, davalı şirketin hasarın belirtilen zamanda ve belirtilen şekilde meydana gelmediğinin tespit edildiği gerekçesiyle tazminat talebinin kabul edilmediğini bildirerek keyfi bir şekilde ödeme yapmaktan kaçındığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 55.000,00TL maddi tazminatın riziko tarihinden itibaren değişen oranlardaki avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili; riziko tarihinde poliçe priminin yatırılmamış olması nedeniyle hasarın teminat dışında kaldığını, zira poliçenin 30.07.2010 tarihinde düzenlendiğini ve primin de peşin yatırılacağının kararlaştırıldığını, kaza tarihi olan 31.07.2010’da poliçe primlerinin yatırılmamış olduğunu, bunun yanında aracın istiap haddinden daha fazla yük taşıması nedeniyle hasarın teminat dışında kaldığını, aracın motor ve aksamındaki arızalarında aracın yana devrilmesi sonucunda vuku bulmadığını, aracın 13 yıldır trafikte olduğunu ve talep edilen miktarın da bu nedenle çok yüksek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece; kasko sigorta poliçesinin 30.07.2010 - 30.07.2011 tarihlerini kapsadığı, kazanın 31.07.2010 tarihinde meydana geldiği, poliçede peşin ödenmesi kararlaştırılan 3.560,31TL prim bedeline karşılık olarak davacı şirket tarafından davalı ... şirketinin acentesine 16.11.2010 tarihli çek verildiği, bu çekin acentenin cirosunun ardından davalı ... şirketi tarafından rizikonun ve ihbarın gerçekleşmesinin ardından 2011 yılı Kasım ayında tahsil edildiği, prim peşinatının rizikodan önce yatırılmaması nedeniyle sigortacının sorumluluğu TTK’nın 1295/2. maddesi uyarınca başlamaz ise de; sigortacının olaydan ve ihbardan, diğer anlatımla rizikoyu öğrendikten sonra primleri tahsil etmesi, sonrasında geri vermemesi ve bir ihtarla da sözleşmeyi feshetmeyerek ayakta tutması karşısında, davalı ... şirketinin tahsil öncesi gerçekleşen rizikodan sorumlu olduğu sonucuna varıldığı, davalı ... şirketi tarafından davacı şirketin birden fazla aracı yönünden sigorta poliçesi düzenlendiği ve tüm poliçelerin prim bedellerinin davaya konu çek miktarından fazla olduğu savunulmuş ise de, davalı ... şirketinin rizikonun ve ihbarın gerçekleşmesinden sonra davaya konu çeki tahsil ederken poliçe bazında bir ayrıma gitmediği, çek bedelini hangi poliçelere istinaden aldığını veya davaya konu rizikoya ilişkin prim bedelini kabul etmedikleri hususunu davacı şirkete bildirmemiş ve bu hususta sessiz kalmış olması nedeniyle çek bedelini davaya konu sigorta poliçesinin de prim bedeli olarak kabul ettiği benimsenmek suretiyle işin esasının incelenmesine geçildiği, yapılan incelemelerde kabin kısmındaki hasarın 1.850,00TL ve mikser kısmındaki hasarın ise 8.500,00TL olarak belirlendiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 10.350,00TL'nin 27.08.2010 tarihinden itibaren avans faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Taraf vekillerinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Özel Dairece; davacı vekilinin karar düzeltme isteminin reddine karar verilmiştir.
Yerel Mahkemece önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasında kaza tarihini kapsayan geçerli bir sigorta ilişkisinin bulunup bulunmadığı ve burada varılacak sonuca göre davalı ... şirketinin tahsil öncesi gerçekleşen rizikodan sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
Sigorta sözleşmesi “sigortacının bir prim karşılığında, kişinin para ile ölçülebilir bir menfaatini zarara uğratan tehlikenin, rizikonun, meydana gelmesi hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin hayat süreleri ya da hayatlarında gerçekleşen bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer edimlerde bulunmayı yükümlendiği” bir sözleşmedir ( 6102 sayılı TTK’nın 1401/1., 6762 sayılı TTK’nın 1263/1. maddesi).
Sigorta sözleşmesi Türk Ticaret Kanunu'nda (TTK) ve Sigortacılık Kanunu'nda (SK) özel bir biçimde düzenlenmiş bulunduğundan bu konuda çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde bu yasalarda yer alan sigorta sözleşmelerine ilişkin hükümlerin öncelikle uygulanması gerekir. Sigorta sözleşmeleri, sözleşme hukukuna tabi olmakla uyuşmazlıkların çözümünde TTK’.nın 1452. (6762 sayılı TTK’nın 1264 vd.) maddesinde belirlenen emredici hükümlere aykırı olmayan sözleşme hükümleri yani sigorta poliçesindeki özel ve genel şartlar dikkate alınacaktır. Nitekim SK’nın konuya ilişkin 11/1. maddesinde de bu konuya değinilmiştir. Bu hükümlerde boşluk bulunması durumunda TTK hükümleri uygulanacak ve bu Kanun’da da hüküm bulunmayan hâllerde TTK’nın 1451. (6762 sayılı TTK’nın 1264/1.) maddesi hükmü uyarınca Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanması gerekecektir.
Keza başta SK olmak üzere diğer yasalardaki sigortalara ilişkin emredici nitelikteki hükümlerin uygulanması gerektiği de gözden uzak tutulmamalıdır (Ulaş, I: Uygulamalı Zarar Sigortaları Hukuku, Ankara, 2012, s:13).
Türk Ticaret Kanununda, sigorta sözleşmeleri herhangi bir şekil şartına tabi tutulmamış; TTK’da bir şekil şartı öngörülmediğinden, Türk Hukukuna hâkim olan, "sözleşmelerin geçerliliği, kanunda aksi öngörülmedikçe, hiçbir şekle bağlı değildir'' (TBK m. 12/1) kuralı, sigorta sözleşmeleri için de geçerlidir. Buna göre, diğer borçlar hukuku sözleşmeleri gibi, sigorta sözleşmeleri de iki tarafın karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile meydana gelir.
Sigorta sözleşmeleri, karşılıklı taahhütleri havi sözleşmelerdendir; sigortacının, sigorta bedelini veya sigorta tazminatını ödeme taahhüdünden doğan borcunun karşılığı, sigorta ettirenin prim ödeme borcudur.
Prim, teminat altına alınan rizikonun veya olayın gerçekleşmesi hâlinde sigortacının ödeyeceği tazminat yahut sigorta bedelinin karşılığını teşkil eden, sigortacılık tekniğine uygun olarak tespit edilen ve sigorta ettirenin sigortacıya peşin olarak defaten (bir defada) veya taksitle ödemek mecburiyetinde olduğu ücrettir. Sigorta ettirenin asli edim yükümü, bu sigorta ücretini (primini) ödemek olduğundan, primin belli veya belirlenebilir olması gerekir.
Prim ödeme taahhüdü, sigorta sözleşmesinin kurulması bakımından gerekli olmakla beraber, prim ödeme borcunun yerine getirilip getirilmediği hususu da, sigorta sözleşmesinin geçerliliğini etkilemez; sigorta sözleşmesiyle prim ödeneceğinin taahhüt edilmesi yeterlidir. Prim borcunun ödenmesi, sigorta sözleşmesinin kurulması bakımından gerekli olmamakla birlikte, sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için hiç olmazsa ilk taksitin ödenmiş olması gerekir ( 6102 sy. TTK 1421, eTTK’nın 1295. maddesi)( (Ayhan, R./ Çağlar, H./ Özdamar, M.: Sigorta Hukuku Ders Kitabı, Ankara, 2019, s: 143,160 vd.).
Bu genel açıklamaların ardından konuya ilişkin olarak davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6762 sayılı TTK’da yer alan düzenlemeler gözden geçirilmelidir.
6762 sayılı TTK’nın “Müddet” başlıklı 1282. maddesinde aynen;
“Aksi kararlaştırılmış olmadıkça sigortacı, primin ödendiği tarihten itibaren gerçekleşen rizikolardan mesuldür. Sigortanın devam müddeti mukavelede yazılı değilse tarafların müşterek maksadiyle mahalli teamül ve sair haller göz önünde tutularak mahkemece tayin olunur.”
hükmü yer almakta;
Aynı Kanun’un 1294. maddesinde;
“Sigorta ettiren kimse, primlerin en yüksek haddinin tayinine ait hususi hükümler mahfuz kalmak üzere, mukavele ile kararlaştırılmış olan primi ödemekle mükelleftir. Sigorta primi mukavelede gösterilmemişse ilgili vekaletçe tasdik edilmiş olan tarifeler gereğince tayin olunur.
(Değişik fıkra: 21/06/1994 - KHK - 537/1 md.) Sigorta primi para olarak ödenir. Ödeme için senet verilmesi hâlinde senet bedelinin tahsil edildiği tarihte ödeme yapılmış sayılır.
Primin aylık veya yıllık olarak taksitle ödenmesi kararlaştırılabilir. Böyle bir mukavele yoksa sigorta priminin toptan ödenmesi lazımdır.”
denilmekte;
Yine aynı Kanun’un “Ödeme zamanı” başlıklı 1295. maddesinde ise;
“Sigorta priminin tamamının, taksitle ödenmesi kararlaştırılmışsa ilk taksitin, akit yapılır yapılmaz ve poliçenin teslimi karşılığında ödenmesi gerekir.
(İkinci fıkra iptal: Anayasa Mahkemesi'nin 11/03/1997 tarih ve E.1997/24, K.1997/35, sayılı Kararı ile)
Sigortacının sorumluluğu primin veya ilk taksitin ödendiği tarihten başlar. Şu kadar ki, kara ve denizde mal taşıma işlerine ait sigortalarda sigortacının sorumluluğu, akdin yapıldığı andan başlıyacağı gibi sigorta primi de henüz poliçe tanzim edilmemiş olsa bile o anda muaccel olur.
Sigortacının sorumluluğu başlamadan önce sigorta ettiren kararlaştırılmış olan primin yarısını ödeyerek mukaveleden kısmen veya tamamen cayabilir.”
şeklinde düzenleme bulunmaktadır.
Bu hükümler göstermektedir ki, sigorta hukukunda ilke olarak, sigorta akdinin meydana gelmiş olması, sigortacının sorumluluğunun başlamış olmasını gerektirmez. 6762 sayılı TTK’nın 1279. maddesine göre riziko, genel olarak sigorta sözleşmesinin vücut bulması ve yine aynı Kanun’un 1295. maddesi uyarınca sigortacının sorumluluğunun başlamasından sonra oluşması hâlinde sigorta teminatı içerisinde kabul edilir. Sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için de TTK’nın 1282. ve 1295. maddeleri hükümleri uyarınca primin tamamının veya taksitle ödemenin kararlaştırıldığı durumda da ilk taksitinin ödenmiş olması zorunludur. TTK’nın 1295. maddesinde yer alan bu düzenleme emredici niteliktedir. Ancak, Aynı Kanun’un 1264/4. maddesi uyarınca, sigorta ettiren yararına aksine düzenleme yapmak da mümkündür.
Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartları’nın “Sigorta Priminin Ödenmesi, Sigortacının Sorumluluğunun Başlaması ve Sigorta Ettirenin Temerrüdü” başlıklı C.1. maddesinde;
“Sigorta priminin tamamının, primin taksitle ödenmesi kararlaştırılmışsa peşinatın (ilk taksit) akit yapılır yapılmaz ve en geç poliçenin teslimi karşılığında ödenmesi gerekir. Aksi kararlaştırılmadıkça, prim veya peşinat ödenmediği takdirde poliçe teslim edilmiş olsa dahi sigortacının sorumluluğu başlamaz ve bu husus poliçenin ön yüzüne yazılır. Sigorta ettiren kimse, sigorta primini veya primin taksitle ödenmesi kararlaştırıldığı takdirde peşinatını, sigorta poliçesinin teslim edildiği günün bitimine kadar ödemediği takdirde temerrüde düşer …” şeklinde düzenleme getirilmiştir.
6762 sayılı TTK'nın 1294/2. maddesine göre, sigorta priminin para olarak ödeneceği ve senet verilmesi hâlinde senet bedelinin tahsil edildiği tarihte ödeme yapılmış sayılacağı hükme bağlanmış olmasına rağmen somut olayda prime karşılık gelen ödemenin çek ile yapıldığı iddia edildiğinden, çek ile ödemelere ilişkin düzenlemelerin de dikkate alınması gerekmektedir.
6762 sayılı TTK’nın 707. maddesine göre;
“Çek, görüldüğünde ödenir. Buna aykırı her hangi bir kayıt yazılmamış hükmündedir. Keşide günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için ibraz olunan bir çek ibraz günü ödenir.”
Bilindiği gibi, çeklerde düzenlenme tarihinin gösterilmesi zorunludur ( 6102 sayılı TTK md. 780, 6762 sayılı TTK md. 692). Düzenlenme tarihi bulunmadığı takdirde ilgili senet Kanunun aradığı diğer bütün unsurlara sahip olsa dahi çek vasfını kazanamaz (6102 sayılı TTK md.781/1, 6762 sayılı TTK md. 693 ). Kanun koyucu çeklerde düzenlenme günü olarak gösterilen tarihin, senedin gerçek düzenlenme günü olmasını aramamıştır. Kanun koyucunun bu konudaki suskunluğu, hiç şüphesiz, ileri tarihli çek düzenlenmesine imkân veren hâllerden birisidir.
6762 sayılı TTK’nın 707/2 (6102 sayılı TTK’nın 795/2.) fıkrasında düzenlenme günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için muhatap bankaya ibraz olunan bir çekin ibraz günü ödeneceği ifade edilerek, Türk hukukunda ileri tarihli çek düzenlenmesi zımnen kabul edilmiştir.
Bu fıkra ile kanun koyucu, ileri tarihli çek düzenlenmesinin bir nevi müeyyidesi olarak bir çekin üzerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibrazı hâlinde karşılığı varsa ödeneceğini açıkça kabul ederken, zımnen de bir çekin düzenlenme günü olarak gösterilen tarihten önce ileri tarihli olarak tedavüle çıkarılabileceğini ve bu tip bir senedin diğer kanuni unsurlara sahip olmak kaydıyla çek sayılacağını belirtmiştir.
Ayrıca, Çek Kanunu’na 6273 sayılı Kanunla eklenen Geçici madde 3/5. fıkrası ile 31 Aralık 2020 tarihine kadar çekin ödenmek için üzerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibrazının geçersiz olacağı öngörülmüş; böylece, kanun koyucu bu fıkra ile de ileri tarihli çek düzenlenebileceğini; ancak bu çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ödenmeleri için ibraz edilmelerinin mümkün olmadığını; buna rağmen ibrazları hâlinde bu fıkranın söz konusu düzenlemesinin sonucu olarak 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 795/2. ( 6762 sayılı Kanunun 707/2) fıkrasına aykırı olarak muhatap bankaca ödenmelerinin mümkün olamayacağını kabul etmiştir. Böylece geçici Madde 3/5. fıkrasında öngörülen bu düzenleme ile 31 Aralık 2020 tarihine kadar 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 795/1. ve 2. fıkraları ile Çek Kanununun 3/8. fıkrasının uygulanması dondurulmuştur.
Geçici madde 3/5. fıkrası uyarınca çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihlerinden önce muhatap bankaya ibraz edilerek "kırdırtmalarının" mümkün olmadığının da kabulü gerekir. Zira, yukarıda belirtildiği gibi, söz konusu fıkra uyarınca çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibraz edilmeleri ve ödenmeleri mümkün değildir (B., Ali/ G. Celal: Kıymetli Evrak Hukuku, Ankara,2018 s: 324vd).
Yukarıda yapılan açıklamalardan sonra somut olay değerlendirildiğinde;
Somut olayda, kasko sigorta poliçesi, 30.07.2010 - 30.07.2011 vadeli olarak düzenlenmiş olup, kaza ise 31.07.2010 tarihinde meydana gelmiştir.
Davacının işleteni olduğu 06 AG 5802 plaka sayılı araca 30.07.2010 saat: 16.18’de 200200008814726 poliçe numaralı kasko sigorta poliçesi tanzim edilmiş, işbu poliçenin 3.560,31TL’lik priminin peşin olarak 30.07.2010 tarihinde ödeneceği kararlaştırılmış, poliçenin tanzim tarihinden 1 gün sonra henüz poliçe prim borcu ödenmeden 31.07.2010 tarihinde davacıya ait araç kaza yaparak hasarlanmıştır.
Kasko Poliçesinin birinci sayfasında 3.560,31 TL primin, 30.07.2010 tarihinde "peşin " olarak ödeneceği açıkça belirtilmiş ve ikinci sayfada yer alan "prim ödeme özel klozu" başlığında; “Primin peşinat ve/veya taksitleri; Fiba Sigorta A.Ş. Genel Müdürlüğüne, Bölge Müdürlüklerine, poliçe ekinde belirtilen banka hesaplarına veya poliçeyi tanzim eden yetkili acenteye, makbuz/dekont karşılığı ödenir. Sigortacının sorumluluğu primin veya ilk taksitin ödendiği tarihte başlar.” hükmüne yer verilmiştir.
Dosya kapsamında dava konusu riziko 31.07.2010 tarihinde gerçekleşmiştir. Davacı vekili yargılama sırasında primin (rizikodan sonra) davalının acentesine keşide edilen 15.250,00TL bedelli 16.11.2010 tarihli çek ile ödendiğini ve çek bedelinin davalı sigortacı tarafından tahsil edildiğini ileri sürmüş ise de çek bedelinin davalı sigortacı tarafından rizikodan sonra 22.11.2010 tarihinde tahsil edildiği açık olduğu gibi dekontta da yapıldığı iddia edilen ödemenin hangi poliçeye istinaden yapıldığının belirtilmemesi nedeniyle sigorta bedelinin ödendiğinin kabulüne de olanak yoktur.
Yürürlükte bulunan bir sigorta sözleşmesi çerçevesinde, rizikonun gerçekleşmesinden sonra ödenen prim sigortacının geriye etkili olarak sorumluluğunu doğurmaz ve sigortacı, riziko anında ilk prim henüz ödenmiş olmadığı için edim yükümlülüğü altına girmemiş idiyse, sonradan primi kabul etmiş olması yüzünden sorumlu olmaz. Riziko anında sigortadan yararlanma hakkına sahip bulunmayan bir sigorta ettirenin, bu durumu bilerek daha sonra gerçekleştireceği bir işlemle (burada: prim ödemesi) sigorta parasına hak kazanmış hâle gelmesi, hukuken mümkün değildir.
Riziko anında ve primin sonradan ödendiği sırada sigorta sözleşmesi yürürlükte ise, sigortacı yapılan ödemeyi geri vermekle yükümlü olmaz. Bu olasılıkta, ödenen prim sözleşmeden doğmuş olan ve varlığını aynen sürdüren prim borcuna sayılacaktır. Sigortacının tahsil ettiği primi geri vermemiş olmasına "gerçekleşen riziko için sorumlu olmayı kabul ettiği" gibi bir sonuç bağlamak, bu açıdan da yerinde görünmemektedir ( Ünan, S: Türk Ticaret Kanunu Şerhi Altıncı Kitap Sigorta Hukuku, C.I Genel Hükümler, Ankara 2018, s:178).
O hâlde, riziko tarihi itibariyle poliçeye ait herhangi bir prim ödemesi bulunmadığı sabit olmakla yukarıda açıklanan yasa maddeleri ile Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartlarının C.l. maddesi uyarınca sigorta teminatı başlamadığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429’uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma neden ve şekline göre davacı vekilinin tüm temyiz itirazları ile davalı vekilinin yukarıdaki bent kapsamı dışında kalan yargılama giderlerine yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara iadesine, kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.04.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/83 E., 2017/540 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Oysa, TTK'nın 781. maddesi uyarınca, taşıyıcı eşyanın kendisine teslim edildiği tarihten gönderilene teslim olunduğu tarihe kadar geçen süre içerisinde uğradığı ziya ve hasardan sorumlu olup, ancak, hasar veya ziyanın kendi kusurundan doğmayan bir nedenden ileri gel
Hukuk Genel Kurulu 2017/83 E. , 2017/540 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kahramanmaraş 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 17.07.2012 gün ve 2011/432 E., 2012/306 K. sayılı karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 02.07.2013 gün ve 2013/10048 E., 2013/14009 K. sayılı kararı ile;
(…Davacı vekili, müvekkili şirket nezdinde nakliyat emtia sigorta poliçesi kapsamında sigortalı bulunan iplik cinsi emtianın alıcısına ulaştırılmak üzere davalının maliki olduğu araca yüklenmesinden sonra seyir halinde iken 12/10/2010 tarihinde lastiklerinin alev alması sonucu çıkan yangında hasar gördüğünü, hasar bedelinin sigortalıya ödendiğini belirterek, 30.500,00 TL hasar bedelinin ödeme tarihi olan 12/10/2010 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan rucuen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, olayın meydana gelmesinde müvekkilinin kusur ve ihmalinin bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.
Mahkemece yapılan yargılama sonunda iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, somut uyuşmazlıkta talep ve davanın Borçlar Kanunu'nun 58. maddesindeki düzenlemeye dayalı olduğu, olayda objektif unsur yönünden davalı sürücüye izafe edilecek herhangi bir kusurun tespit edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava, nakliyat emtia sigorta poliçesi kapsamında rucuen tazminat istemine ilişkin olup, mahkemece yukarıda yazılı gerekçeler ile davanın reddine karar verilmiştir. Oysa, TTK'nın 781. maddesi uyarınca, taşıyıcı eşyanın kendisine teslim edildiği tarihten gönderilene teslim olunduğu tarihe kadar geçen süre içerisinde uğradığı ziya ve hasardan sorumlu olup, ancak, hasar veya ziyanın kendi kusurundan doğmayan bir nedenden ileri geldiğini veya eşyadaki mevcut ayıp ve noksanlardan veyahut eşyanın mahiyetinden veya ambalajın kötü yapılmasından, gönderilen veya gönderenin fiilinden yahut verdikleri emir ve talimatın tatbikinden meydana geldiğini ispat etmesi halinde sorumluluktan kurtulabilecektir. Somut olayda, sigortalı iplik cinsi emtianın, Kahramanmaraş'tan İstanbul'a taşınmak üzere davalıya ait araca yüklendiği,12.10.2010 tarihinde Kocaeli sınırları içinde aracın lastiklerinin alev alması sonucu çıkan yangında taşınan emtianın hasarlandığı uyuşmazlık konusu değildir. Düzenlenen yangın raporunda yangının çıkış sebebinin tespit edilemediği belirtilmiş olup, mahkemenin hükmüne esas aldığı bilirkişi raporunda ise yangının çıkış sebebine ilişkin bir değerlendirme yapılmaksızın, 4925 sayılı Karayolları Taşıma Kanunu ve ilgili Yönetmelik uyarınca davalının sorumlu olmadığı belirtilmiştir. Bu durum karşısında, davalının sigortalı emtiayı sağlam olarak taşımak üzere teslim aldığı, alıcısına teslim etmeden araçta çıkan yangın sonucu hasarlandığı, olayın mücbir sebep olduğuna dair davalının bir savunmasının bulunmadığı gözetilmek ve TTK'nın 781. maddesindeki taşıyıcının sorumluluğuna ilişkin düzenleme de değerlendirilmek suretiyle hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde davanın reddine kararı verilmesi doğru olmadığı…)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu açık olmak üzere 22.03.2017 gününde oybirliği ile karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2015/8265 E., 2016/2894 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
tam metni aç
çarpışması sonucu aracın soğutma sisteminin bozulduğunu ve taşınan dondurulmuş ürünlerin zayi olduğunu, sigortalıya zarar gören mallar karşılığı tazminat olarak 10/11/2011 tarihinde 26.446,29 TL ödenerek yasal halefiyet iktisap edildiğini, TTK'nın 781. maddesi gereğince kazanın oluşumunda kusurlu olan ve zararın tamamından sorumlu olan davalı nakliye şirketi tarafından icra takibi öncesi 6.611,57
11. Hukuk Dairesi 2015/8265 E. , 2016/2894 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasında görülen davada.... Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen 05.12.2014 tarih ve 2013/400-2014/610 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı ... vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili; müvekkili tarafından nakliyat sigortası ile sigortalı ....'ye ait dondurulmuş gıda ürünlerinin ....ilçesinden .... iline nakliyesi işini davalı..... ve....'nin üstlendiğini, taşımayı yapan aracın 02/06/20111 günü davalı ...'in maliki olduğu araçla çarpışması sonucu aracın soğutma sisteminin bozulduğunu ve taşınan dondurulmuş ürünlerin zayi olduğunu, sigortalıya zarar gören mallar karşılığı tazminat olarak 10/11/2011 tarihinde 26.446,29 TL ödenerek yasal halefiyet iktisap edildiğini, TTK'nın 781. maddesi gereğince kazanın oluşumunda kusurlu olan ve zararın tamamından sorumlu olan davalı nakliye şirketi tarafından icra takibi öncesi 6.611,57 TL kısmi ödeme yapıldığını, kalan tutar yönünden davalılar müteselsilen sorumlu olduğundan ilamsız icra takibi başlattıklarını, davalının haksız ve kötü niyetle takibe itiraz ettiğini, açıklanan nedenlerle itirazın yersiz olduğunu ileri sürerek itirazın iptaline takibin devamına asıl alacağın %20'si oranında icra inkar tazminatı yükletilmesine talep ve dava etmiştir.
Davalı şirket vekili; müvekkili ile davacının kaza sonrası mutabık kaldıkları tutarın davacıya ödendiğini, müvekkilinin davacıya başka borcu kalmadığını, davacının kötü niyetli şekilde tüm bedel üzerinden takip yapmasının haksız olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.
Diğer davalı ... vekili; müvekkilinin arızalanan aracını emniyet şeridine çektiğini ve önlem almaya çalışırken diğer aracın kendisine çarptığını, kazada dondurucu dorsenin zarar görmediğini sadece çekicinin zarar gördüğünü, soğutucunun sıcaklık derecesindeki değişiklikler nedeniyle ürünler bozulduysa sorumluluğun müvekkiline ait olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; gerçekleşen trafik kazasında davalı ...'in %75 oranında ve asli kusurlu olduğu, trafik kazası nedeniyle sigortalı şirkete ait aracın soğutucusunun bozulduğu ve bu nedenle dondurulmuş gıdanın hasar gördüğü, hasar miktarının 26.446,29 TL olarak tespit edildiği, davalı şirketin kısmi ödemede bulunduğu, buna rağmen 13/06/2012 icra takip tarihi itibariyle davacı sigortacının davalılardan rucüen alacak miktarının 19.834,71 TL işlemiş faiz miktarının 1.056,40 TL olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile... İcra Müdürlüğü'nün 2012/2537 esas sayılı dosyasına davalıların yaptıkları itirazların iptali ile, 21.665,48 TL alacağın davalılardan müşterek ve müteselsilen alınarak davacı tarafa verilmesine, alacak likid olmadığından icra inkar tazminat talebinin reddine karar verilmiştir.
Kararı,davalı ... vekili temyiz etmiştir.
Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı ... vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davalı ... vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 1.109,95 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davalı ...'den alınmasına, 16.03.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Genel
Tacir (A), (B) Ltd. Şti.'ne olan ticari bir borcuna karşılık, keşide tarihi 10.03.2025 olan bir senet düzenleyerek şirket yetkilisine teslim etmiştir. Senet metninde lehtar olarak "(B) Ltd. Şti.", bedel olarak "Yüz Bin Türk Lirası" ve keşidecinin imzası bulunmakla birlikte, muhatabın kim olduğuna dair herhangi bir kayıt yer almamaktadır. Tacir (A), senedi verirken, "(B)'nin çalıştığı herhangi bir bankaya ibraz edebileceğini" sözlü olarak belirtmiştir. Bu durumda, senedin hukuki niteliği ve akıbeti hakkında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
A) Muhatabın gösterilmemiş olması, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu uyarınca senedin çek olarak geçerliliği için aranan zorunlu unsurlardan birinin eksikliği anlamına gelir ve bu eksiklik kanuni varsayımlarla giderilemeyeceğinden, senet çek olarak nitelendirilemez.
B) TTK m. 782 uyarınca Türkiye'de ödenecek çeklerde muhatap yalnızca bir banka olabileceğinden, lehtarın senedi herhangi bir bankaya ibraz etmesiyle muhatap unsuru tamamlanmış olur ve senet geçerli bir çek haline gelir.
C) Senette muhatabın gösterilmemiş olması, lehtar (B) Ltd. Şti.'ne, aralarındaki anlaşmaya uygun olarak dürüstlük kuralı çerçevesinde muhatap banka adını sonradan ekleme hakkı verir ve bu işlemle senet geçerli bir çek sayılır.
D) Keşidecinin adı yanında düzenlenme yerinin gösterilmemesi senedi geçersiz kılmazken, muhatabın gösterilmemesi de benzer şekilde senedin TTK m. 782/2 uyarınca havale hükmünde sayılması sonucunu doğurur.
E) Söz konusu senet, muhatap bankanın gösterilmemesi nedeniyle geçersiz olsa da, keşidecinin sözlü beyanı ve lehtarın iyi niyeti göz önüne alındığında, adi havale olarak kabul edilerek bankaya karşı ileri sürülebilir.
Bu maddeyle ilgili 3 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.